Etiketler: ikinci

Abdülhamid Han’ın Çocuk Sevgisi

Sultan Abdülhamid Han’ın huzurlu bir aile hayatı vardı. Hem padişah hem de örnek bir aile reisiydi. Çocukları çok severdi. Onlarla ilginmeyi, baba şefkatini göstermeyi ihmal etmezdi. Bir evladının yanarak vefatı ve başka bir çocuğunun da hastalığının teşhis edilemeyerek ölümü kendisini çok üzdü. Bunun üzerine “benim çocuğum kurtulamadı, kimbilir fakir fukaranın çocuklarına nasıl bakılıyor. Hiç olmazsa bir hastahane yaptıralım da benim gibi birçok babaların kalbi yanmasın” diyerek “Hamidiye Etfal Hastahanesi”ni bugünkü adıyla “Şişli Çocuk Hastahanesi” ni kurdu. En seçme doktorları orada görevlendirerek

Ulu Hakan

Ulu Hakan II. Abdülhâmid Hân… “Ulu Hakan” tabiri artık yerleşti. Ermenilerin taktiği ve İttihatçıların yerleştirdiği “Kızıl Sultan” lâkabından sonra “Ulu Hakan”…

İlâhî cilveye bakın; Kur’ân’daki “Zalûm ve Cehûl” vasıflı bazı esfellerce yerin dibine batırılan bir gerçek kahramanı, ölümünün 60. yılında, işte böyle, şahikaların şahikasına çıkarır. Bazen de tam aksi, şahikalardan esfellerin esfeline indirir.

10 Şubat günü Ülkücülerle Akıncıların el ele vererek tertipledikleri Abdülhamid’i anma gününde mâna ve tecelli böylesine derin, böylesine yücedir.

“Büyük Doğu”nun ilk çıkış tarihi 1943′e yani

Yahudi Kazığı

Devrindeki engeller ve çetinliklere nisbetle Türk tarihinin şüphesiz en büyük Padişahı, Ulu Hakan II. Abdülhamîd Hân, sırf melek tabiatı yüzünden ezemediği Yahudi’nin sonunda kurbanı olmuş, ona hal’ini bir Yahudi tebliğ etmiş ve Selanik’teki menfasında kendisine bir Yahudi köşkü, zindan vazifesini görmüştür.

İşte bu Abdülhamîd Hân, Yahudilik dâvasının 19. Asırda plâncısı ve aksiyoncusu (Hertzel)in, Filistin’de, Yahudilere yurt yapılmak üzere bir çiftlik kadar toprak isteğine ve buna mukabil bütün “Düyun-u Umumiye” borçlarının Yahudilerce ödeneceği teklifine şu cevabı vermiştir:

- Yahudilere yurt olarak, Filistin’de bir kurabiye kadar bile toprak vermeyi, ne pahasına olursa olsun, kabul edemem!..

Ulu Hakan bu cevabı verirken, istikbâli sezmiş ve Filistin gibi İslâm dünyasının yürek noktasına (stratejik) ehemmiyeti pek büyük bir Yahudi kazığının çakılmasına karşı çıkmıştı.

(Necip Fazıl Kısakürek – Çerçeve 4)

Sultan Hamid’in Burnu Hamidi Burun Mu Yoksa “sümüklü burun” mudur?

İttihad ve Terakki merkez-i umumîsi azalarından Fatin Gökmen’in aktardığına göre; Sultan Abdülhamid’in hıyanetine ilişkin bir vesika bulmak amacıyla Hâfız İsmail Hakkı Paşa ile birlikte hazine-i hassa’nın tüm evraklarını ve hesaplarını tetkike memur edilirler. Üç aylık tetkikleri sırasında; Bulgar Kralı’ndan gelen bir telgraf bulurlar. Kralın gönderdiği telgraf metni şöyledir:

“Edirne’yi bana verirseniz ben Hareket Ordusu’nu dağıtırım ve saltanatınız tehlikeden masun kalır.”

Sultan Abdülhamid ise telgrafında şu karşılığı verir:

“Ben ne saltanatım ne de hanedanım için Müslüman askerlerinin üzerine bir Hıristiyan ordusunun taarruzunu asla istemem.”

Bunları anlatırken gözleri yaşaran Fatin Gökmen: “Biz bu telgrafı bulunca hayretten donakaldık. Ve o zaman kanaat getirdik ki merhum Sultan Hamid’e isnad olunan kötülüklerin hepsi yalan ve iftiradır…” (İbrahim Arvas, Tarihî Hakikatler, Ankara 1964, s. 10).

Yine bu noktada 31 Mart Hadisesi”nin Sultan Hamid’e hamledilmesi en yanlış hadiselerden ve kanaatlerden birisidir. Özellikle Sultan Hamid bu vakanın tahrikçisi olmak bir yana tam tersine önlemeye çalışanlardan birisidir.

Sultan Hamid’le ilgili bu doğru tespitleri dile getirdikten sonra onun hâl hadisesinin bir başka boyutunu ele alalım:

Sultan Abdülhamid’in otuz üç sene süren saltanatı, 27 Nisan 1909′da “Meclis-i Mebusan”ın aldığı bir kararla sona erer. Sabık padişah kendisine Çırağan Sarayı’nın tahsis edilmesini talep etse de, bu talebi dikkate alınmaz ve Selanik’e sürgüne gönderilir. Yerine kardeşi Mehmed Reşad Efendi geçer.

Aslında Sultan Hamid’in hal edilmesi II. Meşrutiyet’in ilânıyla başlar. İttihad ve Terakki iş başındadır. Meclis-i Mebusan’ın pek çoğu cihan padişahı Sultan Abdülhamid’in siyasetinin farkında değildir. Bir de bu süreç de yapılan seçimlerde pek çok gayri Müslim Meclis’e girer. Nitekim Selanik’ten seçilen mebus dağılımı bunun bariz göstergesidir. Selanik’ten 9 Kasım 1908′de çekilen telgraf metninde şu isimlerin mebus seçildiği bildirilmektedir:

“Selanik sancağı: Altı mebus dağılımı:

- Evienoszâde Rahmi Bey, Müslüman (Dönme)

- Cavid Bey Müslüman (Dönme)

- Emanuel Karasu: Yahudi

- Artas Efendi: Rum

- Chonas Efendi: Rum

- Vlahoff: Bulgar

Sultan Abdülhamid, Meşrutiyet’i ikinci kez ilân etmeyi kabullenmekle yenilgiyi bilinçli olarak kabullenmiş gibidir. Bu kabullenmenin arka planında yatan unsur, Sultan Abdülhamid’in inisiyatif elinde tutmasına karşın iç çatışmalardan ve karmaşadan devleti uzak tutma endişesi ön planda tutmasıdır.

“Selanik’ten gelen Hareket ordusu Yeşilköy’de karargâhını kurar. Sultan Abdülhamid bütün telkinlere ve ısrarlara rağmen İstanbul’da bulunan Hassa Ordusu’nu “Kardeş kanı dökülmesinin önüne geçmek için” Hareket ordusu”na karşı çıkarmayı reddeder. Bu reddiye aynı zamanda Sultan Abdülhamid’in kendi kendini “hal” etmesi anlamına da gelir. Çünkü çok geçmeden Yeşilköy’e gelen Hareket Ordusu komutanlığında Sultan Abdülhamid’in “hal” kararı alınır.

İbnülemin’in Sultan Hamid ile ilgili aktardığı ilginç bir değerlendirmeyle yazımızı noktalayalım:

“Sultan Hamid’in burnunun büyükçe olmasını da büyük bir kusur farz ederek “Hamidî bir burun” diye eğlenen sümüklüler ve “Kârizde olukdur güya sümüklü burnu” tarzında hezeyan eden serhoş şairler, bilmelidirler ki burun büyüklüğünde, küçüklük de, güzellik de, çirkinlik de mahlûkun sun’i yoktur. Hazreti Hâlık, nasıl istemişse öyle yaratmıştır. Merhumun -eğlenilen, alay edilen- burnu ise asaletini isbat eder ki, Osmanlı padişahlarının burunları ekseren o şekildedir.”

Yine bu bağlamda kızı Ayşe Sultan’ın yazdığı eserde babasının burnunu anlatış şekli de İbnülemin’i destekler mahiyettedir:

“Rahmetli babam orta boyluydu. Saçı sakalı koyu kumraldı… Burnu yüksekti: Osmanlı Hanedanı’nın alâmetini taşıyan biçimdeydi…

Fahri Güven

http://www.milligazete.com.tr/makale/sultan-hamidin-burnu-hamidi-burun-mu-yoksa-sumuklu-burun-mudur-146773.htm

Ali Haydar Efendi Hazretleri Anlatıyor

Ali Haydar Efendi hazretleri anlatıyor:
“Sultan Abdülhamid’i din düşmanları bize bile kötü tanıttılar, sonra anladık ki kerametleri olan büyük bir veli imiş. Osmanlı, İslam’a çok büyük hizmetlerde bulundu. Hele Sultan Abdülhamid olmasa ehl-i sünnet eserleri ortadan kalkmaya mahkum olurdu. Onun gayreti, siyaseti ve himmeti sayesinde ileriki nesillere sahih kaynaklar ulaşabildi.
Bir kere beni huzuruna kabul etti. Sultanlar perde arkasından konuşurlardı. Beni kendisine çok yaklaştırdı, birden perdeyi kaldırınca burun buruna geldik. O zaman bana:
-Ali Haydar efendi! Etrafımda senin gibi taviz vermeyen âlimler olsaydı bu Devlet-i Aliyye bu hale gelmezdi.
dedi.
Allahu teala ona yüksek dereceler ihsan eylesin”.

(Kasr-ı Arifan Dergisi – Kasım 2009 – Sh. 6)

Sultan Abdülhamid Ve Türbedâr

Yavuz Sultan Selim’in türbesi Fatih’teki Yavuz Sultan Selim Camimin avlusundadır. Burada, II. Abdülhamid zamanında yaşayan bir türbedarı vardır. Bu türbedar fakir bir insandır, hanımı hamiledir. Bu hamile hanım bir sabah der ki: “Efendi, yine türbeye gidiyorsun. Canım kiraz istiyor. Akşam gelirken bir kilo kiraz âl da gel.”

Hamile hanımların bir şeyi canı çekti mi, onun alınması icap eder. Türbedar, “Tamam” der, türbeye gider, akşama kadar hizmetini görür. Fakat akşam eve gelirken kiraz falan alamaz. Kirazın okkası pahalıdır, satın alacak para yoktur. Akşam eve gelir, kapıyı açar açmaz hanım, “Hani kiraz, almadın mı?” diye sorar.

Boynunu büker, “Hanım, bugün işim çoktu, ayrılıp da çarşıya inemedim, yarın Allah nasip ederse alırım” der ve hanımı yarına atar. Yarın yine türbeye gelir, akşama kadar düşünür. “Bu akşam yine hanıma söz verdim, ben ne yapacağım?” der.

O gün ikindi üzeri kendi kendine düşünürken elindeki süpürgenin sapını Sultanın sandukasına vurur. Der ki: “Ey koca sultan, bunca senedir hizmet ediyorum sana, hiçbir himmetini görmedim. Hanım hamile. Bir okka kirazı dahi alamıyorum. Ne olur, himmet etsen de şu fakirlikten kurtulsam.”

Bu sözü sitem içerisinde söyler ve eve gider. Gider de, ”Söyleyenden ziyade, dinleyen arif olmak gerek” diyoruz ya, söyleyen türbedar, dinleyen de Yavuz Sultan Selim. Burada dinleyen herhalde söyleyenden ariftir. Bakalım, sonuç nasıl tecelli edecek?

Akşam hanım yine, “Hani kiraz?” deyince, boynunu büker, “Hanım, yarın mutlaka alacağım” der.

Üçüncü gün tekrar gelir, türbeyi açar, temizler, melul mahzun beklerken birden türbenin kapısında Padişahın faytonu görülür. İçerisinden bir emir subayı iner, koşa koşa gelir. “Efendi, türbedar sen misin?” der.

“Evet, benim” der.

“Çabuk, Sultan seni istiyor, giyin gideceğiz”

Adam şaşırır. Abdülhamid’in bir türbedarı çağırması, herhalde bir kusur sebebiyledir. Eli ayağı titrer, “Efendim, benim kusurum yok, bir yanlışlık olmasın, belki başkasını çağırıyordur” derken, “Türbedar sen değil misin?” diye emir subayı tekrar eder. “Benim” deyince de, “O halde buyur. Sultan seni çağırır, çabuk” der.

Eli ayağı dolaşarak Padişahın faytonuna atlar ve saraya getirilir. Sultan Abdülhamid’in huzuruna çıkarırlar.

Abdülhamid, “Türbedar sen misin?” diye sorar.

“Evet, efendim, bendenizim” der.

“Söyle bakayım, dedem Yavuz’un türbesinde dün neler oldu?”

Şaşırır, “Birşey olmadı efendim.”

“Türbedar Efendi, sana söylerim, dedemin türbesinde ne oldu, çabuk söyle!”

Titremeye başlar ve olayı hatırlar. Der ki: “Sultanım, hanım hamile, iki gündür kiraz istiyor, alamadım. En sonunda dün de elimdeki süpürgenin sapıyla Sultanımızın sandukasına vurdum ve onun himmetini istedim.”

Abdülhamid, “Anladım” der ve hemen çıkarır bir kese altın atar önüne. “Bir daha böyle birşey olursa, Cennetmekan dedemi rahatsız etme. Sen dün orada dedemin sandukasına vurmuşsun, o da bu gece sabaha kadar benim başıma vurdu, beni uyutmadı. ‘Niçin benim türbedarımla meşgul olmazsın?’ diye beni azarladı. Bir daha bir sıkıntın olursa dedemi rahatsız etme, doğru bana gel” der.

Bir kese altını aldıktan sonra türbedar geri dönerken, Padişah emir subayına emreder: “Bundan sonra Yavuz Sultan Selim dedemin türbedarlarının maaşı iki misli arttırılacaktır.” Ve böylece türbedar hem bir kese altın alır, hem de maaşı iki misline çıkarır.

http://www.sevde.de/Islami_yasama/soyleyene_bakma.htm

Sultan Abdülhamid’in Duası

O sene, bütün cephelerde paniğin başladığı, topyekûn, Arabistan’ın elden çıktığı, İngilizlerin Suriye ve Irak’dan, Fransızların Makedonya tarafından ana vatan sınırlarını toslamaya koyulduğu, Moskofların bütün Şark Anadolusunu derinlerine kadar işgal edip 1917 Rus ihtilâli yüzünden çekilmek zorunda kaldığı, halkın ekmek yerine saman tozu ve mısır koçanı yediği, yakmaya tezek ve kefen yapmaya bez bulamadığı mevsimde, bir gün Enver Paşa, Talât Paşa’yla beraber, Beylerbeyinde Abdûlhamîd’i ziyarete gidiyor.

Kendilerini karşılayan muhafız subay, Ulu Hakana haber vermeksizin yol gösterdiği için, kapısının önüne kadar geliyorlar.

Kapı yarı aralıktır ve Abdûlhamîd, sırtı kapıya doğru, seccade üzerinde dua etmektedir. Gelenleri görmüyor, gelenler de ona kendilerini göstermiyor. Enver Paşa, önde, yarı açık kapıyı biraz daha aralamış, olduğu yerden tabloyu seyretmekte… Abdûlhamîd, elleri hacet dergâhına uzatılmış, gözyaşiyle nemli bir dua sesi çıkartmakta:

- Allahım; bana yapılanları helâl etmiyorum! Şahsıma yapıldığı için değil, milletime yapıldığı için affetmiyorum! Milletime yapılan fenalıklardan, yarın, senin Hesap Gününde davacıyım!

Öbür İttihatçılara nisbetle içinde bir saffet kırıntısı kalmış olan Enver Paşa, bu duayı işitince, çarpılıp kalıyor, Hünkârın huzuruna çıkamıyor, geriye dönüyor, Talât Paşayı kolundan çekerek sürüklüyor, rıhtımda bekleyen istimbota götürüyor ve orada, ağlaya ağlaya, Talât Paşa’ya diyor ki:

- Başımıza ne geldiyse bu adama yaptıklarımızdan geldi ve daha ne gelecekse o yüzden gelecek!..

İstikbaldeki gerçek Türk Tarihçisinin kulağına fısıldadığımız bu vak’a hakikîdir ve babam Fazıl Beyin amca oğullarından ve Kısakürek’lerden, İttihatçıların İaşe Nâzırı Kara Kemal tarafından, dayım ve yine eski İttihatçı Kerim Milâr’a anlatılmıştır. İttihatçıların polis teşkilâtında yüksek dereceli bir memur ve birçok yerde Emniyet Müdürlüğü yapmış olan dayım, Kara Kemâl’den naklen derdi ki:

- İttihat ve Terakki’nin Türk ve milliyetçi kadrosu, Abdülhamîd’în ne büyük, hattâ emsalsiz bir Padişah olduğunu biliyor, fakat onu makamına iade etmek ve tutulan istikameti değiştirmek için vaktin geçmiş olduğunu esefle görüyordu. İttihatçılık hareketinde eser müessiri aşmış ve gizli tesir (Yahudi ve Mason tesiri) artık istikamet değiştirmeyi imkânsız hale getirmişti. Nitekim Abdülhamîd’in cenaze namazında hüngür hüngür ağlamaktan kendisini alamayan Talât Paşa bu ince ruh ukdesinin ilancısı olmuştur.

(Necip Fazıl Kısakürek – Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han – Büyük Doğu Yayınları – 14. basım – S. 626-627)

Abdülhamid Han’ın Ebedî Filistin Vasiyeti “Miras” İle Beyazperdede

Gerek ele aldığı ilginç tarihî öykü, gerekse içerdiği iddialı aksiyon sahneleri ve özel efektlerle daha çekim sürecinden itibaren kendisinden sıklıkla söz ettiren “Miras” adlı yapıt, önümüzdeki cuma günü ülke çapında gösterime giriyor. Senaryosu Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Destek Kurulu tarafından da beğenilerek yapım desteği almaya hak kazanan filmin drama sahnelerini Aydın Sayman, aksiyon sahnelerini ise Tarkan Özel yönetti. Filmin zengin Türk oyuncu kadrosunun yanı sıra, Hindistan bağlantılı öyküsü nedeniyle Bollywood’dan bazı ünlü oyuncular da geçtiğimiz aylarda Türkiye’ye gelerek kendileriyle ilgili bölümlerde rol aldılar.

“Filistin topraklarının veraseti” gibi son derece hassas ve tartışmalı bir konuya değinen “Miras”ın gerek siyonist çevreleri, gerekse vaktiyle o toprakları Yahudi çetecilere yağmalatan İngilizleri çok kızdıracağı kesin. Son derece önemli siyasal mesajlar içeren filmin öyküsü kısaca şöyle:

Yeni bir ülke kurma plânı yapan Yahudi sözcüleri, Filistin topraklarının kendilerine devri karşılığında ekonomik açıdan sıkışmış durumdaki Osmanlı’nın bütün dış borcunu ödeyeceklerini söylemektedirler. Ancak, dönemin lideri 2. Abdülhamid Han bu onursuzca teklifi kabul etmez ve Yıldız Sarayı’nda kendisini ziyarete gelen Siyonist temsilcileri “Kanla kazanılmış vatan toprağı, parayla değil ancak kanla geri verilir” diyerek huzurundan kovar. O görüşmeden sonra dünya siyonizminin bir numaralı hedefi haline gelen Abdülhamid Han çeşitli ordu entrikalarıyla tahttan indirilince, Kerkük’teki araziler bu kez dönemin Osmanlı istihbarat örgütü Teşkilât-ı Mahsusa’ya geçecektir. Geriye kalan son Osmanlı savaşçıları bu kutsal görevlerini gelecek kuşaklara başarı ile aktaracaklarını söylerlerken, bir anda aradaki uzun yılları aşar ve günümüz Türkiye’sine geliriz. Osmanlı’dan sonra Müslüman kanıyla yıkanan bu huzursuz topraklardaki petrol rezervinin kullanım hakkı için verilen amansız mücadele, 2000′li yıllarda da bütün şiddetiyle sürmektedir.

GDY Film tarafından çekilen “Miras”ta Kaan Girgin, Kaya Akarsu, Suavi Eren, Haldun Boysan, Şafak Güçlü, Levent Özdilek, Yusuf Azuz, Serhan Süsler gibi Türk sinema ve tiyatro dünyasının önemli isimlerinin yanı sıra, İngilizce oyuncu James Barron ve Hintli sanatçılar Shweta Aggarwal ile Suniel Shetty de yardımcı rolleri paylaşıyorlar.

Basın gösterimini merakla beklediğimiz “Miras”ın, Türk sinemasında nicedir üst düzey örneklerinin hasretini çektiğimiz bir alt-tür olan “tarihsel serüven” alanında “Son Osmanlı: Yandım Ali”den sonra yepyeni bir dönüm noktası oluşturmasını diliyoruz.

Kaynak: http://yenisafak.com.tr/Sinema/default.aspx?t=11.03.2008&i=104295

Ve İlk Görev Suikast Selâmlığı…

Osmanlı sultanı II. Abdülhamid’in otuz üç yıllık saltanatı, suikast girşimlerinin de toplamıdır. Kadir Tanır, en son romanı Suikast Selâmlığı’nda bu konuyu irdeliyor. Roman, İver Yayınları tarafından yayınlandı.

Suikast Selâmlığı dört bölümden oluşuyor. Yemin, Şah Açmazda, ‘Fedai’ Avında-1, ‘Fedai’ Avında-2, Yer Gök ‘Suikast’, Bir Maymun Kayboldu, Şeytan(ım)la Hasbıhal… bu dört bölümlük yolculuğun duraklarından yalnızca birkaçının adı.

İttihat ve Terakki’ye fedai olarak kabul edilen Cemil, romanın ana karakterini oluşturuyor. ‘Paşa’ Yakup, suikast düşüncesiyle yaşayan muhalif bir kişilik olarak yer alıyor Suikast Selâmlığı’nda. Hüsrev Paşa, onun yeğenleri Tevfik ve Şevket dillendirdikleri II. Abdülhamid düşmanlığıyla, okuyucuya kimi tanıdık isimleri çağrıştırıyor. Galip ve Mehlika ise, Cemil’in hayatında önemli yeri olan iki farklı “dünya”.

Türkiye Yazarlar Birliği’nce 2008 yılının en iyi romancısı seçilen Kadir Tanır, farklı roman tekniğiyle, toplumsal sorunlarımızın kaynaklarını ustaca irdeliyor. Yazar, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, siyasal hayatımızda yaşanan hayâl kırıklarını, bir kez daha hatırlatıyor bizlere..

Kadir Tanır, romanını II. Abdülhamid’in itiraflarıyla sonlandırıyor. Aynı cesareti bizlerin de sergileyebilmesine bir çağrı Suikast Selâmlığı.

“Kurşun kafasının üzerinden, bir arşın havadan geçti, gitti duvara çarptı, bahçeye doğru sekti. Bir anda onunla yüz yüze geldik. Gözlerimin içine öyle bir bakış baktı ki dizlerimin bağının kesildiğini hissettim. İkinci kurşunu sıksam oracıkta işi biterdi. Bunu biliyordu. Ama yüzünde korkudan eser yoktu. Hatta meydan okuyor gibiydi.”

Kaynak: http://www.milligazete.com.tr/haber/suikast-selâmligi-144416.htm

Sultan Abdülhamid’in Edison’a Yaptığı Teklif

Elektrik sahasındaki âmil keşifleriyle meşhur (Edison)u adım adım takip ettiği, nihayet kendisine resmen başvurup Türkiye’ye gelmesini istediği, çalışmalarına burada devam etmesini teklif ettiği, Amerika’da kazandığı paranın tam yirmi mislini takdime de hazır olduğunu bildirdiği, fakat kâşifin bu tekliflere iltifat göstermediği, tarihi bir hakikattir.

İşte, yepyeni bir cephesiyle daha Abdülhamîd.. Faziletlerinin belki en küçüğü olarak müspet bilgiler manzumesine ve eserlerine gösterdiği bu anlayışlı saygı ve hikmeti takdir kendisinden sonra hiçbir devirde kıvamını bulamamış ve madde dehâsının istinat ettirileceği ruh, kökünden harap edilmiştir. Kala kala ruhsuz ve köksüz bir madde süsü.

(Necip Fazıl Kısakürek – Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han – Büyük Doğu Yayınları – 14. basım – s.258)

Tahir Paşa

Tahir Paşa, Debreli bir Arnavut olup son derece güçlü kuvvetli ve hudutsuz sâdık bir insandı. Abdülhamîd’e yakınlığı ise onun şehzadeliği zamanında başlıyordu. Genç yaşında İstanbul’a gelip kayıkçılık ve kaldırımcılık yapan Tahir Paşa Abdülhamîd ile ilk münasebetini şöyle anlatır:

«-İstanbul’da gayet kuvvetli bir Hırvat vardı. Kimse onun sırtını yere getirememişti. Önüne her çıkanla kavgaya tutuşur ve onun pestilini çıkarırdı. Ben Hırvatın lâfını duyunca onunla boy ölçüşmeye karar verdim. Üsküdar’da Hırvatın hemen her zaman oturduğu kahvehaneye gittim. Adam nargile ve kahve içmekte… Birkaç adım ilerisinde bir noktaya da, taş üzerine bir elma koymuş… Herkes elmaya dokunmadan dışından dolaşıp geçmeye mecbur…. Elmaya dokunmak, Hırvatı dövüşe davet etmek demek… Ben kahveye girince eğilip elmayı aldım ve bir kere ısırdıktan sonra Hırvatın suratına saldım. Herif yerinden fırlayıp üzerime çullandı ve aramızda bir kapışmadır başladı. Birkaç saniye geçmemişti ki, Hırvat suratı kan revan içinde upuzun yere serilmiş ve bir daha doğrulamaz hale gelmişti. Herkes etrafımı sarmış beni hararetle tebrik ediyorlardı. Şehzade Abdülhamîd Efendi vakayı duymuş… Beni yanına çağırttı. Şaşırdım ve ürktüm. Ben âdi bir ameleden başkası değildim. Bir kaldırım amelesi, koca bir şehzadesinin huzuruna nasıl çıkar, hangi lisanla konuşabilirdi? Bunu, haberi getiren adama söyledim. Gitti. İkinci bir haberci geldi ve Şehzadenin beni mutlaka görmek istediğini bildirdi. Bunun üzerine gittim. Beni, şu andaki Efendimizin şehzadeliği zamanında huzurlarına çıkardılar. Hitapları şu oldu: Sen benim yanımda ve muhitimde kal! Cesaret ve gözüpekliğin hoşuma gitti. Kendilerine, bu teveccühe lâyık olmadığımı söyledim ama inandıramadım. Hali o kadar soylu, edası o kadar sevimli, hususîyle bakışı ve sesi o kadar sihirliydi ki, bir anda kendisine aşık oldum ve emrini cana minnet bildim. İşte otuz seneyi aşkın bir zamandan beri yanlarındayım ve hiçbir kere inkisara uğradığım olmadı. O zamandan başlayarak, kendilerine, hudutsuz bir sevgi ve bağlılıkla yapışmış bulunuyorum. Askerliğin en küçük rütbesinden başladım ve en büyük rütbesine kadar çıktım. Hedefim daima Padişahın korunması oldu. İyi ve fena hiçbir dakikalarında Efendimi bırakmadım. Kendisini daima iyi kalbli ve cömert gördüm. Benim için bu dünyada tek bahtiyarlık, Pâdişâhımın karşısında durup o tatlı sesini duymak ve parlak gözlerini seyretmekti.»

Bu tabloda Abdülhamîd’in insanları nasıl seçtiğine ait bir işaret bulunduğu gibi bu insanların kendisine ne türlü bağlı olduklarına dair de bir delâlet vardır.

Dobra dobra konuştuğu, Pâdişâhın yüzüne karşı bile hakikati söylemekten çekinmediği herkesçe malûm ve meşhur Tahir Paşa’nın şu ifadesinde Abdülhamîd, insanları teshir-i müstesna şahsiyetiyle ortadadır.

Tahir Paşa, Hünkârın yanına, canı ne zaman isterse girmeye mezundu. Pâdişâhın en geniş itimâdına mazhar bulunduğu gibi kendi maiyeti tarafından da büyük mikyasta itimâda mazhardı.

(Necip Fazıl Kısakürek – Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han – Büyük Doğu Yayınları – 14. basım – S.179,180)

Sultan Abdülhamid’in Büyük Planı

Osmanlı Padişahı Sultan Abdülhamid Han’ın, Osmanlı’nın menfaatlerini korumak amacıyla Avrupa’da yaşayan Müslümanları güçlü birer lobi olarak örgütlediği ortaya çıktı.

Osmanlı Padişahı Cennetmekan Sultan 2. Abdülhamid Han’ın, Osmanlı’nın menfaatlerini korumak amacıyla Avrupa’da yaşayan Müslümanları güçlü birer lobi olarak örgütlediği ortaya çıktı. İngiltere Müslümanlar Konseyi’nden (MCB) Dr. Cemil Şerif’in yaptığı araştırmada, 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında, İngiltere’deki Müslüman toplum ile İstanbul’daki Halife arasında, Osmanlı’nın Londra Büyükelçiliği aracılığıyla mektuplaşmalar olduğu ve İngiltere’de o dönemde yaşayan 4 bin dolayındaki Müslümanın Sultan Abdülhamid’e bağlılık bildirdiği ortaya konuluyor.

İNGİLİZ MÜSLÜMANLARI, SULTAN ABDÜLHAMİD’E BAĞLILIKLARINI BİLDİRDİ
Aynı zamanda İngiltere Müslümanlar Konseyi Bilim ve Araştırma Komitesi Başkanı olan Dr. Cemil Şerif, İngiltere’de 19. ve 20. yüzyılın başındaki Müslümanlarla ilgili yazacağı yeni kitabıyla alakalı İstanbul’daki Osmanlı Arşivleri Müdürlüğü ve Londra’daki British Library’de araştırmalar yaparken ilginç bilgilere ulaştı. Yaptığı araştırmada Sultan 2. Abdülhamid’in başa geçtiği 1876 yılından vefatına kadar İngiltere’deki Müslüman toplum ile çok iyi ilişkiler kurduğunu söyleyen Dr. Şerif, Müslüman toplumun da Sultan Abdülhamid’e bağlılık bildirdiğini söyledi.

VAKİT’E ÖZEL AÇIKLAMALAR
Londra’da MCB merkezinde gazetemiz Vakit’e, yaptığı araştırmalarda elde ettiği çarpıcı bilgileri anlatan Dr. Cemil Şerif, Osmanlı Arşivleri Müdürlüğü’ndeki Londra Sefareti’ne ait belgelerin hala açılmadığını ve bu belgelerin de tarihçilere açılarak dönemin olaylarına ışık tutulacağına inandığını belirterek, araştırmasında İngiltere’deki Müslümanların Sultan Abdülhamid döneminde Osmanlılar için bir lobi faaliyeti gibi çalıştığına ulaştığını kaydetti.

SULTAN’A BAĞLILIK MEKTUBU
Şerif, “Mesela 1886′da İngiltere’de Encümen-i İslam, Sultan Abdülhamid’in İslam toplumlarını bir araya getirme projesinden etkilenerek 1903′te isimlerini Pan-İslam Toplumu olarak değiştiriyor. Bu kuruluşun o dönemdeki lideri Abdullah Mamun Sühreverdi, Londra’daki Osmanlı Büyükelçisi’ne 1904 yılında bir mektup göndererek Sultan Abdülhamid’e olan bağlılığını tekrarlıyor” dedi.

LONDRA’DA, BULGARİSTAN VE GİRİT’TEKİ MÜSLÜMAN KATLİAMI PROTESTO EDİLDİ
Dr. Şerif’in yaptığı araştırmada ortaya çıkan belgelere göre, İngiltere’de Sultan Abdülhamid’e bağlılık bildiren ve Encümen-i İslam (daha sonra Pan-İslam Toplumu) ismiyle örgütlenen Müslüman toplumu, 1894′te Batılı ülkeler Osmanlı İmparatorluğu’na Ermeniler konusunda baskı uygulamaya başladığında, Londra’da bir araya toplanarak bir protesto eylemi düzenliyor. Bulgaristan’da katledilen Müslümanlar için yürüyen ve Batılı devletlerin Bulgarlara verdiği desteği protesto eden Londra’daki Müslümanlar, üç yıl sonra 1897′de de Rumlar’ın Girit Adası’ndaki Müslümanları katletmesini protesto ediyor. Arşivlere göre, Müslümanlar, ayrıca bir toplantı yaparak İngiliz Hükümeti’nin Girit’teki katliama sessiz kalmaması çağrısı yapıyor.

İNGİLİZ GAZETELERİNDE, SULTAN ABDÜLHAMİD’İ SAVUNAN İLANLAR YAYINLANDI
Dr. Şerif’in araştırmasında, o dönemde çok küçük bir topluluk olmasına rağmen etkin bir mücadele yürüten İngiltere’deki Müslümanlarla ilgili dikkati çeken bir başka bulgu ise, İngiliz gazetelerinde yayınlanan ve Sultan Abdülhamid ile Müslümanları savunan ilan ve mektuplar… Müslümanların başta The Times gazetesi olmak üzere o dönemdeki İngiliz gazetelerinde Sultan Abdülhamid’i savunan mektuplar yayınlattığına işaret eden Dr. Şerif, Müslüman toplum ile Osmanlı İmparatorluğu Büyükelçi Yardımcısı Halil Halid Bey arasında çok iyi ilişkiler olduğuna dikkati çekiyor:

HALİL HALİD BEY İLE İNGİLTERE MÜSLÜMANLARI ARASINDAKİ İLİŞKİLER
“O dönemde İngiltere’deki Müslümanlar bir yandan İngiltere’ye bağlılıklarını göstermek zorundayken, aynı zamanda usta bir şekilde Osmanlılara da bağlılıklarını gösterdiler. Osmanlı Büyükelçi Yardımcısı Halil Halid Bey, Müslüman toplumla çok iyi ilişkilere sahipti ve Müslüman kuruluşlar tarafından organize edilen birçok toplantıya katılıyordu. Hatta 1905′te vefat eden Müslüman liderlerden Bedrettin Tayebi’nin cenazesine katıldı. Halil Halid Bey, o dönemde Osmanlı İmparatorluğu ve Müslümanlar arasındaki diyalogu güçlendirmek için elinden geleni yaptı. Eğer Osmanlı Arşivleri Müdürlüğü’ndeki Londra Sefareti arşivi açılırsa, Halil Halid Bey ile ilgili çok daha fazla bilgiye ulaşılabilecektir.”

OSMANLI NİŞANI TAŞIDIĞI İÇİN İNGİLİZ İSTİHBARATINCA TAKİP EDİLDİ
İngiltere’deki Müslüman toplumun liderlerinden Abdullah Mamun Sühreverdi ile Muşhir Hüseyin Kidvai’nin İstanbul’a davet edilerek Sultan Abdülhamid tarafından Mecidiye Nişanı ile ödüllendirildiğini kaydeden Şerif, Londra’ya döndükten sonra Osmanlı İmparatorluğu’na ait bu nişanı sürekli göğsünde taşıyan Muşhir Hüseyin Kidvai’nin uzun süre İngiliz istihbaratının takibinde olduğunu söyledi.

LİBYA SAVAŞI’NDA OSMANLI’NIN YARDIMINA KOŞTU
Araştırmalarında elde ettiği belgelere göre 1917′de Müslüman olmadan önce bile Muhammed Marmaduke Pickthall’in İngiltere’de Osmanlı’yı savunduğunu ve 1914′te Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla İngiltere’de ‘ulusal tehdit’ olarak görüldüğünü söyleyen Cemil Şerif, Londra’daki Müslümanların Osmanlı İmparatorluğu’na büyük bir sadakat gösterdiğini ifade etti: “İngiltere’deki önde gelen Müslümanlardan biri olan Dr. Muhtar Ahmed Ensari, Londra’daki Charing Cross Hastanesi’nden mezun olduktan yıllar sonra Hindistan’a gitti. İtalya’nın 1912′de Kuzey Afrika’da Osmanlı’yla savaşa girmesi üzerine, Hindistan’da doktorlardan oluşan bir delegasyonla yaralıları tedavi etmek için Osmanlı İmparatorluğu’na geldi ve yaralıları tedavi etti.”

BİR ASIR ÖNCEKİ KAYGILAR DEVAM EDİYOR
Dr. Şerif, İngiltere’de yüzyıl önce yaşamış olan Müslüman toplum ile bugünkü Müslüman toplumun kaygı ve endişelerinin aynı olduğuna da dikkat çekiyor: “Mesela o dönemde Londra’daki Müslümanlar, Bulgaristan’daki Müslümanların, Girit’teki Müslümanların katledilmesine karşı Londra caddelerinde protestolar yapıyorlar. Bugün yine aynı şekilde buradaki Müslümanlar Irak’ın, Afganistan’ın işgaline karşı mitingler ve toplantılar düzenliyor.”

MİLLİ GÖRÜŞLİDERİ ERBAKAN’IN D-8 PROJESİ İLE BENZERLİKLER
Araştırmalarında Sultan Abdülhamid’in müthiş bir öngörüye ve dehaya sahip olduğunu gördüğünü söyleyen Dr. Şerif, dünya Müslümanlarını birleştirmek için Sultan’ın büyük çaba sarf ettiğini söyledi. Şerif, “Bugün bile Sünnilik ve Şiilik arasındaki farklılıklar konuşulurken, o dönemde bile Büyük Sultan Abdülhamid, Sünni ve Şii tüm Müslümanları tek bir çatı altında tutmak için çalışmıştır. Erbakan Hoca’nın kurmuş olduğu D-8 örgütü ile Sultan Abdülhamid’in o dönemde Müslümanları bir araya getirme çalışmaları arasında benzerlikler var” dedi.

TÜRK TARİHÇİLERE İŞBİRLİĞİ ÇAĞRISI
Yaptığı araştırmada, Bernard Lewis gibi oryantalistlerin Pan-İslam’ın dini değerler taşıyan bir hareket olmaktan ziyade politik bir hareket olduğuna dair iddiasının yanlışlığını ortaya koyduğunu da kaydeden Dr. Şerif, bunun en önemli göstergesinin de Londra’daki Pan-İslam hareketinin politik bir kariyer edinmekten ziyade İslam kardeşliği duygusuyla hareket etmesi olduğunu belirtti. Sultan Abdülhamid ve İngiltere’deki Müslümanlar arasındaki ilişkileri görünce, araştırmalarını genişlettiğini ve İstanbul’daki ESAM Kütüphanesi’nden de yararlanacağını söyleyen Dr. Şerif, Türkiye’deki tarihçilerle de bu konuda işbirliği yapmak istediğini bildirdi.

İLK DEFA VAKIT GAZETESI AÇIKLIYOR
Osmanlı İmparatorluğu’nun başka ülkelerdeki Müslüman azınlıklarla ilişkileri konusunda Türkiye’deki tarihçilerle de çalışmak istediğini söyleyen Cemil Şerif, Sultan Abdülhamid’in İslam toplumlarını bir arada tutma çalışmalarının o dönemde tüm dünya Müslümanları arasında yankı bulduğunu kaydetti.

VAKİT’E ÖZEL AÇIKLAMALAR
Vakit gazetesine, Londra’da MCB merkezinde yaptığı araştırmasından elde ettiği çarpıcı bilgileri anlatan Dr. Cemil Şerif, 1870′lerden sonra ortaya çıkan Müslüman organizasyonlarla ilgili yaptığı araştırmada, İngiltere’deki Müslümanların Sultan Abdülhamid döneminde Osmanlılar için bir lobi faaliyeti gibi çalıştığı bilgilerine ulaştığını kaydetti.

SULTAN ABDÜLHAMİD’E BAĞLILIK MEKTUBU
Şerif, “Mesela 1886′da İngiltere’de Encümen-i İslam, Sultan Abdülhamid’in İslam toplumlarını bir araya getirme projesinden etkilenerek 1903′te isimlerini Pan-İslam Toplumu olarak değiştiriyor. Bu kuruluşun o dönemdeki lideri Abdullah Mamun Sühreverdi, Londra’daki Osmanlı Büyükelçisi’ne 1904 yılında bir mektup göndererek Sultan Abdülhamid’e olan bağlılığını tekrarlıyor” dedi.

LONDRA’DA, BULGARİSTAN VE GİRİT’TEKİ MÜSLÜMAN KATLİAMI PROTESTO EDİLDİ
Şerif’in arşivlerden elde ettiği bilgilere göre, 1894′te Batılı ülkeler Osmanlı’ya Ermeniler konusunda baskı uygulamaya başladığında, Londra’da bir araya toplanarak bir protesto eylemi düzenliyor. Bulgaristan’da katledilen Müslümanlar için yürüyen ve Batılı devletlerin Bulgarlara verdiği desteği protesto eden Londra’daki Müslümanlar, üç yıl sonra 1897′de de Rumlar’ın Girit Adası’ndaki Müslümanları katletmesini protesto ediyor. Arşivlere göre, Müslümanlar, ayrıca bir toplantı yaparak İngiliz Hükümeti’nin Girit’teki katliama sessiz kalmaması çağrısı yapıyor.

VAKİT