Etiketler: Abdülhamit

Pekin’de 1908′de kurdurduğu ve hala ayaktaki Hamidiye Üniversitesi onun Çin’e vurduğu mühürdü

109 YIL ÖNCE İSTANBUL’DAN İLK HAREKET…

28 Nisan 1901′de İstanbul’dan sesiz sedasız yola çıkan, İzmir ve İskenderiye’ye uğrayıp Kızıldeniz’i aşarak Uzak Doğu’ya yönelen Nemçe (Avusturya) vapuru Batı’nın bölgedeki ajan ve diplomatlarını hareketlendirmişti. Vapur henüz Çin’e ulaşmadan Pekin’deki Batılı sefaretler başkentlerine kriptolu mesajlar gönderir: “İstanbul’daki ‘kurnaz Sultan’ Çinli Müslümanları kendine çekmek üzere yeni hamlelere girişti. 9 kişilik temsil heyeti Çin’e geliyor.” Osmanlı temsil heyeti uzun ve meşakkatli bir yolculuğun ardından Çin’e ulaştığında, bölgede adeta bayram havası eser. Şanghay Limanı’na gelen vapuru görmek isteyen Çinli Müslümanlar izdihama yol açar. Sadece Batılı gazeteler değil, tüm dünya basını bu kritik ziyarete geniş yer verir o tarihlerde.

Çin yönetimi, ülkelerine gelen Osmanlı heyetini memnuniyetle karşılasa da, o dönemde bu ülkeyi sömüren Batılı ülkeler tedirgindi. Bizzat Sultan II. Abdülhamid tarafından görevlendirilen Mirliva (Tuğgeneral) Enver Paşa’nın hangi amaçla Çin’e geldiğini merak ediyorlardı. Haliyle paşa, ikinci eşi, iki katip, iki alim, iki asker ve uşaklardan oluşan heyet yaklaşık 4 ay süren ziyaret boyunca Batılı ajan ve elçilerin çemberindeydi. Akıcı Fransızcası, etkileyici hitabetiyle Enver Paşa, Çinli Müslümanlar ve yabancı elçilere II. Abdülhamid’in barış mesajlarını getirmek için geldiklerini söylüyordu. Ama Batılılar bu açıklamayı pek inandırıcı bulmamıştı.

Haddi zatında ziyaretin görünen sebebi Çin’de son yıllarda patlak veren, özellikle sömürgeci Alman ve İngilizleri hedef alan ayaklanmaları yatıştırmaktı. Zira, 1901′deki Boxer isyanında, Pekin’deki Alman Büyükelçisi Kettler sokak ortasında öldürülüp cesedi sürüklenince dönemin Alman İmparatoru Kaiser II. Wilhelm, hususi ilişkisi bulunduğu II. Abdülhamid’den yardım istemiş, aralarında Müslümanların da bulunduğu isyancıları bastırmak üzere Çin’e birlik göndermesini talep etmişti. Çin’i cezalandırmak isteyen bazı Batılı devletler karma birlik de gönderir bu dönemde. Ancak 30 milyonluk Osmanlı, o dönemde tahmini 50-60 milyon Çinli Müslüman’ın (toplam nüfus 500 milyon) tepkisini çekmemek için bu ülkeye askerî birlik göndermekten geri duruyordu. Bununla birlikte Batı’yla kurduğu dengeleri koruma arzusundaydı; özelikle Almanlarla olanı.

Diplomasideki mahareti bilinen II. Abdülhamid, hem Osmanlı-Alman ilişkilerini zedelemeyecek hem de Çinli Müslümanları İstanbul’a meylettirecek bir formül buldu. Şeyhülislam Cemaleddin Efendi’nin de oluruyla ‘Nasihat Heyeti’ adı altında dokuz kişiden oluşan bir temsilci grubunun Çin’e gönderilmesini istedi. Sultan, bu kritik göreve, Yıldız’ın parlak subaylarından Enver Paşa’yı seçti. Yanına Kurmay Binbaşı Nazım Bey verildi. Heyette ayrıca din adamı sıfatıyla Mustafa Şükrü Efendi yer aldı (rahmetli başbakanlardan Bülent Ecevit’in dedesi).

BATILI AJAN VE ELÇİLER HEYETİ TAKİP ETTİ

Devlet hazinesinden karşılanan 500 Türk lirasıyla yola çıkan ve bir ay süren yorucu seyahatin ardından mayıs (1901) başında Şanghay Limanı’na ulaşan Türk heyeti, sadece bu kentteki Müslümanlarla görüşmekle kalmamış, Çinli Müslümanların yoğunlukta olduğu bölgelere geziler düzenlemişti. Heyet, bu tür buluşmaları fırsat bilip ‘Müslümanların Halifesi’ sıfatıyla II. Abdülhamid adına yazılan ve Çinceye tercüme edilen beyannameler dağıtır. Cuma namazlarına iştirak edip Sultan adına hutbeler okutur. Batılı elçiler, heyetin ‘ayaklanmaları yatıştırma’ gibi bir misyonu olmadığını, giriştiği faaliyetlerde Çinli Müslümanları Halife Abdülhamid himayesinde toplamaya çalıştığını görünce Enver Paşa ve grubuyla teması keser. Hatta Batılılar bu duruma o kadar içerler ki Enver Paşa’yı karşılayan Alman elçisi bile bir daha uğramaz heyetin yanına.

II. Abdülhamid’in Batı’yı bir kez daha oyuna getirdiğini düşünen Pekin’deki Fransız Büyükelçisi, 4 Haziran 1901′de Paris’e şu mesajı geçer: “Sayın Bakan, Zat-ı alileri, mektubuna ek olarak, Sultan tarafından Çin Müslümanlarıyla ilişki kurmak üzere görevlendirilmiş olan Türk heyeti konusundaki genelgeyi bulacaklardır… Şimdiki şartlar muvacehesinde, Alman hükûmeti tarafından tavsiye edildiği söylenen bu konudaki Bab-i Ali niyetlerini öğrenmekte fayda mülahaza ediyorum. Kouang-Si, Kouang-Tong ve özellikle Müslümanların yoğun olduğu Yunnan’da gelişen bir Pan-İslamist hareket tehlikeli olabilir ve ben neye mal olursa olsun, İstanbul’daki elçimizden Enver Paşa heyetinin gayesi hakkında bilgi elde etmeye çalışacağım… Bizim Hindo-Çin’deki sömürgelerimize komşu olan bölgelerde çok sayıda Müslüman olması hasebiyle, bu heyet, çok yakından izlememiz gereken Pan-İslamist temayüllerin bir işareti olabilir… Şanghay’da konaklayan heyetin gerçek

Yaklaşık 4 ay süren bu kritik sefer sırasında Enver Paşa ve heyeti maddi sıkıntılar yaşar. Batı karşıtı Ruslar bu fırsatı kaçırmaz, heyetin yardımına koşar. Enver Paşa’nın ikinci eşinin Avusturyalı olması onlara avantaj sağlar. Çin’deki Avusturya sefareti de Türk heyetine destek verir. Enver Paşa, dönüş hazırlığına başladığı günlerde, Rus Çarı’ndan bir telgraf alır. Çar, Enver Paşa’yı Rusya’ya davet etmektedir. İstanbul’dan alınan onayın ardından Çin’den Rusya’ya geçilir. Heyet orada da ilgiyle karşılanır.

Osmanlı’nın, sömürgeci Batı güçleri karşısında, İslam ülkelerinden alacağı destekle ayakta kalabileceğini hesaplayan Halife II. Abdülhamid, heyetin ardından Çinli Müslümanlarla kurulan bağları geliştirmekten geri durmaz. Bu amaçla Enver Paşa’nın ardından, en gözde adamı Muhammed Ali’yi (bazı kaynaklara göre en iyi hafiyesi) 1902 yılında gizlice Çin’e gönderir. Molla giyinişli, ‘turist alim’ imajını kullanarak Çin’in iç kısımlarında gezen Muhammed Ali, Müslümanlarla ciddi bağlantılar kurar. Arapça ve İngilizce bilmesi bu noktada çok etkili olur. İkna ettiği Müslüman ailelerin çocuklarını İstanbul’a eğitime gönderir. Muhammed Ali, bir taraftan ihtiyaç sahibi Çinli Müslümanlara İstanbul’dan gelen maddi yardımları dağıtırken, diğer yandan bölgedeki gelişmeleri sık sık yolladığı raporlarla Yıldız’a aktarır. Sultan II. Abdülhamid bu raporları, 500 milyonluk ülkedeki 50-70 milyon Müslüman’ı İstanbul’a bağlamak için geliştirdiği stratejilerinde kullanıyordu. Muhammed Ali, o dönemde Çinli Müslümanların itibar ettiği İmam Wang Haoren ile temasa geçer. İmam Haoren’e Osmanlıyı ve Sultan Abdülhamid’in İslam dünyasında hayata geçirmek istediği projeleri anlatır.

Çin’de o dönemin önemli Müslüman alimlerinden biri olarak gösterilen İmam Wang Haoren (1848-1919), medresedeki eğitim ve öğretimin geliştirilmesi fikrini savunuyordu. Daha önce sadece Arapça eğitim veren Çin’deki Müslüman medreselere Çin kültürü ve Çince derslerini ilk dahil eden de yenilikçi İmam Haoren oluyor. Haoren’nun adı Çin tarihinde ‘köprüleri birleştiren eğitmen’, ‘sosyal aktivist’ sıfatlarıyla anılıyor.

Haoren, kendisine ulaşan bu gayriresmî Osmanlı elçisinden ve modern eğitim seferberliğine girişen II. Abdülhamid’den çok etkilenir. 1906′da talebesi Ma Debao ile çıktığı hac ziyaretinin ardından Mekke’den İstanbul’a geçer. II. Abdülhamid tarafından çok sıcak karşılanır. Haoren, İstanbul’da bulunduğu günlerde, Osmanlı eğitim sitemini inceler, İslam konusundaki hassasiyetleri gözlemler. Tespit ettiği farklıkları not alır. Çin’e döndüğünde sohbet ve hutbelerinde Osmanlı’dan, Sultan ve Türklerin Müslümanlığından bahseder.

II. Abdülhamid, İstanbul’a kadar gelen bu Çinli kanaat önderini eli boş göndermez. O dönemde Çin’de İslami eser pek bulunmadığı gerekçesiyle Haoren’e binin üzerinde kitap hediye eder ve bunları diğer Çinli alimlerle paylaşmasını ister. Çinli kaynaklar bu eserlerden birkaçının günümüze ulaştığını ifade ediyor. II. Abdülhamid, İmam Haoren’e Pekin’de bir üniversite açma düşüncesinden bahseder. Modern eğitim yanlısı Haoren bu konuda Sultan’a elinden gelen her türlü yardımı sağlayacağını belirtir.

İstanbul’daki buluşmanın ardından henüz bir yıl geçmiştir ki Haoren’in kapısı çalınır. II. Abdülhamid’in okul açmak için Pekin’e gönderdiği iki Osmanlı muallimi ondan katkı beklemektedir. Yunnan bölgesindeki Müslümanların imamı Haoren, Muallim Ali Rıza Efendi ile Muallim Bursalı Hafız Hasan Efendi’yi Niujie Camii’ne götürür. Burada cemaate 10 bin kilometre öteden gelen bu Türk muallimlerin okul açma planını anlatır. O dönemde Niujie Camii Müslümanların buluşma mekanıdır. Çinli Müslümanlar bu caminin arka bahçesini Türk hocalara verir. Burada boş tutulan bir bina onarılır, yanına iki derslik daha inşa edilir. Çinli Müslümanlar Osmanlı bayrağının dalgalandığı derslikleri bir an önce faaliyete geçirmek için yardımcı da olur Türklere. İstanbul’dan gelen direktife bölgede Müslüman alime duyulan ihtiyaç eklenince okulun üniversite seviyesinde açılmasına karar verilir.

Bir yıl süren çalışmaların ardından, 1908′de gözyaşları ve dualarla açılır Daru’l-Ulûmi’l-Hamidîyye (Pekin Hamidiye Üniversitesi). Okul kısa zamanda Osmanlı-Çin ilişkilerinde bir doping etkisi oluşturur. Bir bakıma iki toplumu birbirine bağlar. II. Abdülhamid Han’ın 19. yüzyılın imkanlarıyla, Batı’nın düşmanlığına rağmen dünyanın öbür ucunda açtırdığı bu eğitim müessesesi Çinli Müslümanları İstanbul ve Halife’ye bağlar adeta.

Okulun açılmasının ardından Çin’de değişen atmosferi Paris’e şöyle bildiriyordu Fransa’nın Pekin Büyükelçisi: “1908′de II. Abdülhamid adına açılan ve kapısında Osmanlı bayrağı dalgalanan eğitim müessesesinin ardından Çin’de yaşayan Müslümanlar yalnız Abdülhamid’den bahsetmekte ve ona övgülerde bulunmaktadır. Şüphe yoktur ki bu neticeler İslam dininin öğrettiği erdem ve faziletin bir neticesidir.”

Pekin Huizu (Çin Müslümanları) Tarih ve Kültür Araştırma Bölümü Başkanı Yang HaiHaipeng, o günkü şartlarda Hamidiye Üniversitesi’nin açılmasını mühim bir olay olarak değerlendiriyor. Tarihçi HaiHaipeng, aradan geçen 101 yıla rağmen okulun dersliklerinin Çinli Müslümanların hassasiyeti sayesinde ayakta kalabildiğini belirtiyor: “1907′de İstanbul’dan gelen iki Türk hoca, İmam Haoren ile görüşüp o zamanki adıyla bir ‘İslami Öğretmen Yetiştirme Enstitüsü’nü inşaya girişir. Türk kaynaklarında Hamidiye Üniversitesi olarak geçen, Pekin’deki Niujie Camii’nin arkasındaki bir dönüm alan üzerinde bulunan bu 3 sınıflı okul bugün hala ayakta.”

1908′in sonunda henüz bilinmeyen bir sebepten ötürü Türk hocalar Çin’den ayrılınca, üniversiteye bölgedeki Müslümanlar sahip çıkar. Bir müddet sonra hoca yokluğundan üniversite ilkokul olarak kullanılır. Ancak 1949′daki Mao devriminin ardından Arapça ve dinî eğitime son verilir, sadece Çince eğitime imkan tanınır. Sultan II. Abdülhamid Han’ın kurdurduğu Hamidiye Üniversitesi’nin bir dersliği bugün hala faaliyette. Cami cemaati isteyen gençlere gönüllü olarak din dersi veriyor bu sınıfta. Zira, okulun yaşına rağmen sınıfların durumu oldukça iyi. Zaman içinde okuldaki Osmanlı motifleri silinse de İslami mimari olduğu gibi duruyor.

Abdülhamit Dönemi Kültürü Ve Serveti Fünun Edebiyatı

Sultan II. Abdülhamit döneminin kültür hayatı bugüne kadar sağlıklı bir biçimde değerlendirilememiştir. Çünkü o dönemin muhalifi olan İttihatçıların II. Meşrutiyet sonrası her şeye hâkim olması, Mütareke ve Cumhuriyet dönemleri boyunca da aynı dünya görüşüne mensup insanların kültür hayatını yönlendirmesi yüzünden o döneme tek yanlı bakış var. Bu da Tanzimat Fermanı’nın kültürel hedeflerine ulaşmaya çalışan Abdülhamid’in eğitim seferberliğine girişen maarif politikasını bile çarpıtır.

Özellikle 33 yıl süren bu dönemin istikrarlı ama sınırsız özentiyle geliştirilen batıcılık açısından baskıcı karakterinin tabii sonucu olarak sosyal ve siyasal hayatla ortaya çıkan kültür ve sanat faaliyetleri, kısıtlı bir hürriyet atmosferinde oluşmuştur. O dönemin şiirinin de bu baskı atmosferinden kendini kurtarması mümkün değildir. Esasen sansürün sanata çok yönlü etkisi olur ve bazı kısıtlamaların her zaman kötü sonuçları olduğu da söylenemez. Fakat bu kısıtlayıcı tavrın topluma yansıması da önemli.

Elbette sansür her sanat dalında aynı etkiyi oluşturmaz ve kültür hayatıyla sanat faaliyetlerinde bir dizi modalarla gelişen farklı bir hastalığa dönüşebilir. Bu anlamda, Sultan II. Abdülhamit döneminin kültür hayatı çok yönlü araştırmalara konu olacak niteliktedir. Eğer bu dönemin istikrarlı kültür ve eğitim politikası olmasaydı, Tanzimat edebiyatının ülkücü karakteri Milli Edebiyat dönemindeki gibi sığ bir atmosferde sürer gider, İkinci Tanzimat Nesli, Ara Nesil ve Servet-i Fünun yazarları ortaya çıkamazdı. Bu bakımdan 20. yüzyılın başında Yeni Edebiyat adına üzerinde durulacak nitelikte bazı metinler ortaya çıkabilmişse, bunları II. Abdülhamit dönemi kültür hayatının zenginliğine borçluyuz.

Toplumun romanı ve hikâyesi

Meclis-i Mebusan’ın Sultan II. Abdülhamit tarafından kapatılmasıyla birlikte siyasal faaliyetlerin tatil edilmesi, Avrupai düşüncelere sahip Jön Türklerin ülkedeki faaliyetlerini kültürel alanla sınırlamalarına sebep oldu. Bunun sonucu olarak, Tanzimat sonrası edebiyat anlayışını benimseyen şair ve yazarların gazeteci ve politikacı dikkatlerle oluşturdukları sığ bir ürün kalabalığıyla karşı karşıya kalındı. Öyle ki, vatanperverlik duygusunu benimsetmek için basit bir sahne diliyle yazılan Namık Kemal’in Vatan yahut Silistre piyesinin 100′den fazla benzerinin sonraki yıllarda yazıldığı bile söylenir.

Namık Kemal’in İntibah romanı çizgisinde pek çok roman yazıldığını, Cezmi adlı tarihi romanından çok bununla Türk romanının etkilediğini ifade etmek durumundayız. Romantik üslûbunun İkinci Tanzimat nesli tarafından realizme kayan bir tarzda sürdürüldüğünü söylemek de mümkün.

II. Abdülhamit döneminde eser veren entelektüel şahsiyetlerin üzerinde ağır bir siyasî baskı olduğu söylenir ki, bu da onları basit söylemlerden soğuttuğu gibi bazen nitelikli eserlere de yönetmiştir. Her biri birer romanıyla dikkati çeken Samipaşazâde Sezai’nin Sergüzeşt, Mizancı Murad’ın Turfanda mı Yoksa Turfa mı, Recaizâde Ekrem’in Araba Sevdası ve Nabizâde Nâzım’ın Zehra gibi eserleri dikkate değer. Bunların II. Abdülhamit dönemini yansıtan birer ilk eser olduğuna ihtimal vermek zor ve Servet-i Fünun romancılarına hareket noktası olmaması gerçekten romanımız için bir talihsizliktir.

Daha da önemlisi, Ahmet Mithat Efendi gibi hikâye ve romanın her türünü denemiş ve oldukça da başarılı örnekler ortaya koymuş bir birikimden yararlanmayı hiç düşünmemiş, kendi edebiyat geleneğini hepten inkâr eden bir tavırla eser vermiş bu neslin kayıp bir nesil olduğunda hiç şüphe yok. Fakat ironik olan şey şu: Bu yanlış ve kayıp neslin yanlış ve köksüz edebiyat anlayışı hâlîtibarda…

Bu toplumun romanıyla hikâyesini yazmaktan çok kendi hülyalarıyla dar çevrelere ait meselleri yazarak yazı hayatına başladıkları görülen Halit Ziya ile Mehmet Rauf’un ciddi bir sosyal endişe taşımadıkları görülüyor. Birer devlet memuru olarak sürdürdükleri günlük hayatın içinde bulundukları toplum ile devletin tarihi ve coğrafyasıyla da ilgisi olduğu söylenemez.

Basit duygulanımlarla sığ merhamet hikâyeleriyle aşk süsü verdikleri hovarda maceralarını anlatmayı marifet sayan bu neslin öncüleri olan Halit Ziya ile Mehmet Rauf”un Aşk-ı Memnu ile Eylül romanları dışında üslûp başarıları ortaya koyan eserleri yok gibidir. Bu romanların dilindeki yapaylık ve yabancılık o hale gelmiştir ki, zamanla kendileri veya yakınları tarafından bu romanlar çok geçmeden sadeleştirilerek yayınlanmak zorunda kalmıştır.

Servet-i Fünun romancılığının ahlâki zaaflar taşıdığı ve toplumu kötü yönde etkileyebileceği kaygısı daha başlangıçta, Tevfik Fikret tarafından dergide yazdığı yazılar ve arkadaşlarıyla yaptığı konuşmalarla ortaya konmuştur ama sosyal kaygı taşımayan Halit Ziya ile onun yörüngesindeki Mehmet Rauf bu kaygılara yabancıdır. Hüseyin Cahit’le birlikte topluma açılmayı deneyen bu akımın ciddi bir başarı göstermediği ve 10 yıl kadar süren heyecan dalgasının kısa zamanda dağıldığı görüldü.

Ömer Seyfeddin’in Milli Edebiyat adına Servet-i Fünun anlayışını eleştirmesiyle birlikte bazı tavırlarının gözden düştüğünü, ama bu telâkkinin Cumhuriyet döneminde yeniden hortladığını söyleyebiliriz. Toplumda Servet-i Fünun kahramanlarına özenerek yetişen nesillerin durumunu Peyami Safa pek çok romanında, özellikle Sözde Kızlar adlı eserinde çok sert biçimde eleştirmiştir.

Şiir dilinin yabancılaşması

Namık Kemal’in hitabeti andıran şiir dilindeki basitliğe tepkiyle oluşan Abdülhak Hamid’in şiir telakkisi ilgi görür. Onun tek kitaplık şiirleriyle piyeslerinin karmaşık ve sahneye uyarlanamayan garip dili, Servet-i Fünun anlayışının temelini oluşturmuştur. Recaizâde Ekrem’in bu şiir anlayışına övgüleriyle yetişen Mekteb-i Sultani talebelerinin yazdığı şiirler, bu hastalığın ve alafranga sanat telakkisinin yaygınlaşmasına yol açmıştır. Birinci Tanzimat nesline göre estetik kaygılarla eser veren İkinci Tanzimat nesline mensup olan Hamid’in yanı başındaki Recaizâde Ekrem’in karşısında Muallim Naci’nin dil zevki ve geleneği sürdüren sanat anlayışı, Ahmet Mithat Efendi’nin desteğine rağmen genç kuşaklar tarafından fazla benimsenmez. Hatta popülerlikleri bahane edilerek Ahmet Mithat Efendi ile Muallim Naci’nin küçümsendiği de söylenebilir. Bu alafrangalığı ilke edinen kolaycı tavırla taklit eğilimlerine kızan Ahmet Mithat Efendi, Servet-i Fünun anlayışını benimseyenleri “dekadan” diyerek eleştirir.

Bütünüyle II. Abdülhamit döneminde ortaya çıkan Servet-i Fünun edebiyatının hikâye ve romanla şiirde sergilediği örneklerin estetik başarıları bir yana, batılı ve özellikle de Fransız şiir telakkisiyle büsbütün yabancı ve rahatsız bir psikolojiyi yansıttığı görülmektedir. Bu da Muallim Naci, Ahmet Mithat Efendi ve Ömer Seyfeddin’den başka o dönemde yaşayan kültür adamlarından kimseyi rahatsız etmez; sonraki edebiyat tarihçilerimiz de Recaizâde Ekrem gibi bu rahatsızlığı anlamlı bulur.

Tevfik Fikret ve Cenap Şehabettin’in öncülüğünde gelişen ve Fransa’daki Parnasyen akımın sanat anlayışını benimseyen Servet-i Fünun şiir dili, her bakımdan geleneksel şiirimizin dil, sentaks ve kültür dünyasından uzak bir züppeliği yansıtır. Şiir diliyle resim yapmaya çalışan bu iki şairin kültür çevrelerinde anlaşılmadan takdir edilmesinden ötürü, genç nesiller tarafından şuursuzca taklit edildiğini görüyoruz. Hatta Ahmet Haşim, Mehmet Âkif ve Yahya Kemal gibi çağdaş şiirimizin klasiklerinin bile gençlik dönemindeki şiir denemelerini Servet-i Fünun etkisiyle yazdıkları bilinir. Bu anlayışın bir hastalık sendromu gibi zaman zaman ortaya çıktığını ve bu kültürden beslenen aydınların şiiri olan İkinci Yeni anlayışını da açıkça yönlendirdiğini görüyoruz. Çağdaşlığın “batılılaşmak” sanıldığı gibi çağdaş sanatın da bir tür züppelik gibi algılanmasına bu dönemin yazar ve şairleri sebep olmuşlardır.

O dönemde yaşayanlarda siyasal baskının doğurduğu bazı psikolojik bozukluklar olduğu ve bunların da edebi eserlerde yansıdığı görüşüne hak vermemek mümkün değil.

Öte yandan, baskıcı yönetimin şiirde züppelik ve yabancılık sendromuna yol açtığı ve taklitçi bir edebiyata zemin hazırladığı görülür. Bu durumun nesir yazarlarında daha farklı ve bazen olumlu etkileri olduğu, birer romanları ve pek çok hikâyeleriyle tanınan, biraz önce adlarını zikrettiğimiz yazarların eserleriyle ortadadır.

Öte yandan, aynı baskıcı karakterdeki yönetim döneminde eser veren Halit Ziya ve Mehmet Rauf’un eserlerinde ise Tevfik Fikret ve Cenap Şehabettin’in şiirlerinde görülen rahatsız atmosfer aynen görülür. Bunların yanı başında, dil ve edebiyatımıza hizmetleriyle tanınan Ahmet Mithat Efendi ve Muallim Naci’nin dinî ve millî kültürümüzü tercih ederek Sultan II. Abdülhamit’i anlamaya çalışmaları, onlar açısından ciddî bir okuyucu kaybına yol açmıştır, ama kültür geleneklerimizi de yaşatmıştır.

Ahmet Haşim, M. Âkif ve Yahya Kemal’i Servet-i Fünun yanlışlığına karşı uyaran elbette bu geleneklerden yola çıkan Ömer Seyfeddin’le eleştirileri olmuştur. O çağdaşlığı yerlilik olarak görür. İronik bir durum olarak da Abdülhamit yönetimini eleştirenler sonraki yıllarda hep o dönemi özlediler.

Kısacası, kültür hayatıyla edebiyatımızın bu çok önemli ve aslında çok da hareketli dönemini iyi anlamadan, etraflı araştırmalarla doğru değerlendirmeden belki de yerli ve güçlü bir kültür hareketi oluşturma imkânı da yoktur. Çünkü önceki dönemlerin hata ve sevapları doğru değerlendirilmeden yerli ve evrensel nitelikli, böylece çok güçlü bir tavır ortaya koymanın imkânı da yoktur.

MUSTAFA MİYASOĞLU

http://www.milligazete.com.tr/makale/abdulhamit-donemi-kulturu-ve-servet-i-funun-edebiyati-137274.htm

Abdülhamid Han’a Çok Zulmettik

İslam Konferansı Teşkilatı İslam Tarihi Sanat, ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA), Yüzüncü Yılında 2. Meşrutiyet Kongresi’nde Türkiye’den ve Türkiye dışından 100’ün üzerinde bilim adamını bir araya getirdi.

Şaban Kalafat İstanbul

Grand Cevahir Otel ve Kongre Merkezi’nde düzenlenen kongreye Devlet Bakanı Mehmet Aydın, İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu, Suriye Arap Cumhuriyeti Kültür Bakanı Dr. Riad Nassan Agha ve çok sayıda yerli yabancı bilim adamı katıldı.

Kongreye Suriye Arap Cumhuriyeti Kültür Bakanı H.E. Dr. Riad Nassan Agha’nın 2. Abdülhamid Han’la ilgili sözleri damgasını vurdu. Osmanlı Devleti’nin son döneminde Siyonistlerin Kudüs’ü almak için kendilerine satması için milyonlarca altın teklif ettiklerini hatırlatan Agha, “Abdülhamid Han hiçbir zaman bu aşağılık öneriye itibar etmedi. Siyonistlerin karşısında durdu. Ama biz bu çok büyük şahsa gerçekten çok zulmettik” dedi. Suriye Kültür Bakanı Nassan Agha, Osmanlı Devleti’nin çöküşe rağmen bütün etnik gruplara haklarını tanıdığını,  Sultan Abdülhamid Han’ın da Yahudilerin Kudüs’e gidip hacı olmalarına izin verdiğini anlattı. Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere Avrupa ülkelerinin Abdülhamid Han’a baskı yaptığını ifade eden Agha, şunları kaydetti: “Osmanlı Devleti Şam diyarından çıkınca, İslamiyet’in kaynağı olan Şam,  İslam ümmetinin düşmanları olan İngilizler ve Fransızlar aralarında bölüşmeye başladı. Düşmanlar sevinmeyin, Osmanlı devleti parçalandı diye! Siyonistler 1969 da Aksa Mescidi’ni yakmaya kalkışınca İKÖ kuruldu. Hepimizin üyesi olduğu bu örgüt İslamiyet’i birleştirici rol oynamaktadır ve Siyonistlerin karşısında güçlü bir şekilde durmaktadır” şeklinde konuştu.

http://www.milligazete.com.tr/haber/abdulhamit-hana-cok-zulmettik-73804.htm

Abdülhamid Han’ın Kadir Gecesi Alayı

İstanbul’a yolu düşen her seyyah, ülkelerine döndüklerinde ramazana dair hiç olmazsa birkaç sayfa yazmadan edemez. Halkın bu aya olan hürmetini takdirle anılarına not düşen seyyahlar bile bu coşkuya kendilerini ister istemez kaptırır. İkinci Abdülhamid döneminde ramazan ayını İstanbul’da geçirmiş seyyahlardan H. G. Dwight’ın 1913 yılında İngiltere’de basılan “Constantinople Old and New” isimli eserinde bu aya dair düştüğü notlardan bir bölümü söyle:

Yılın bu tek gecesinde sultan sarayından dışarıya namaza gider. Bunun için düzenlenen alay görülmeye değer manzaralar verir. Eski bir gelenek uyarınca Kadir Gecesi’nde sultanın camiye gidişi bir şenlik niteliğindedir. Bu, özellikle atalarının töresine bağlı İkinci Abdülhamid zamanında böyleydi. Sultanın son Kadir Gecesi alayını gördüm. Yıldız Sarayı’ndan Hamidiye Camii’ne kadar olan her yer ışık halkalarıyla doldurulmuştu. Caminin kendisi çepeçevre küçük yağ kandilleriyle aydınlatılmış ve daha arkalar Arapça yazılar ve mimari desenlerle süslenmişti. Limanın ve şehrin karanlık bir geceye karşı oluşturduğu etki, bir peri masalı gibiydi, uzaktaki gemi direkleri ve minarelerin soluk altın yaldızlarıyla parlıyordu. Tam o sırada bando sesleriyle askerler geldi, süngüleri lambanın ışığı altında ışıl ışıldı. Sonunda minareden müezzin sesi duyuldu. Biri adeta bir minör tatlılığında bir ezan okumaya başladı. Derken bando Hamidiye Marşına başladı, maytaplar gökyüzünü renkli yıldızlarla doldurdu ve imparatorluk korteji saray kapısından aktı. Çok güzel iki atın çektiği saltanat arabasının etrafında büyük beyaz fenerler taşıyan süslü üniformalara bürünmüş kalabalık dalgalanıyordu. Kırmızılar ve altınlar içinde arabanın üstünde oturan arabacı ve gri sakallı, omzuna askeri bir palto almış İkinci Abdülhamid belirdi. Sultan, “Padişahım çok yaşa!” selamına eliyle karşılık verdi. Gösteri alayı caminin avlusuna daldı ve majesteleri camiye girdi. Bir saat boyunca maytaplar patladı, kalabalık adeta bir şenlik havasındaydı. İçeriden zaman zaman tatlı bir ilahi sesi yükseliyordu. Derken majesteleri tekrar göründü, kalabalık ve askerler tekrar, “Padişahım sen çok yaşa!” diye haykırıyordu. Yüksek beyaz saray kapısı bir kez daha İslam halifesini içine aldı. Konuyla ilgili daha geniş değerlendirmeye www.yorumcuyuz.net adresinden ulaşabilirsiniz.

Seyyahın dilinden Ramazan

Gerçek müminler…

Güneşin gökyüzünde olduğu sürece gerçek müminler dudakları arasından hiçbir yiyecek veya içecek maddesi geçmez. Bir sigaranın tatlı avuntusuna bile müsaade edilmez. Ancak güneşin batışını haber veren topun ateşlenmesinden, bir beyaz saç telinin siyahından ayırt edilebildiği aydınlığa kadar yiyip içilir.

Top atışları…

Ramazanda güneş ufka doğru yaklaştıkça ışıklar yakılır, masalar kurulur, ekmekler bölünür, sular doldurulur, sigaralar yemeğe başlama beklentisi içinde eller ağza giden yolun yarısına kadar kaldırılır.

Gün boyu süren bu perhizin bozulduğu an, iftar olarak adlandırılır. Bu, yemek içmek veya şölen anlamındadır. Ve bizatihi bir gelenektir. Gerçek bir iftar çeşitli ordövrlerle başlar; zeytin, peynir, yuvarlak ve sert bir hamur işi olan tatlı simitler ile reçeller ve pide denilen sıcak mayasız yuvarlak ekmekle devam eder. Daha sonra bir sebze çorbası ile peynir veya pastırma, ülkeye has bir çeşit kurutulmuş et (pastırma) ile pişirilmiş yumurtalar gelir ve yine mevsimine göre şaşırtıcı çeşitlikte sayısız yiyecek Mekke’den gelen kutsal zemzem suyu ile mideye indirilir. Zenginler bütün bir ay boyunca kapılarını herkes açık tutarlar. Gecenin son yemeğine sefer kelimesinde türetilmiş olan sahur denir. Bekçiler sahur için insanları zamanında uyandırmak amacıyla sokaklara davullarıyla dolaşırken bir başka top atışı da orucun yeniden başladığını haber verir.

İstanbul ışıl ışıl

Asırlar boyunca her zaman kutsal ve kıyılırken bile gururlu İstanbul, hiçbir zaman İslam’ın bu kutsal ayı için aydınlatıldığı kadar gurulu ve kutsal gözükemez. Ramazan ayı adı altında sayısız minarenin şerefesine dizilmiş ışık halkalarıyla bezeli karanlık bir kenti görmek dünyanın en güzel manzaralarından biridir. Yükselen çatıların üzerinden olağanüstü bir siluet olarak görülen camilerin iki, dört veya altı minaresi birden ışıklandırılır. Bunlar bir büyüleyici oyunda daha kullanılır.

Minareler arasına ipler gerilir ve bunlara camdan minik yağ kandilleri dekoratif bir sıra ile asılır. Sanki altın kıvılcımlar saçıyormuş gibi, “Ya ALLAH” veya “Ya Muhammed” gibi sözler yer alır. Ayın on beşinden sonra karanlık gökyüzüne çoğu kez bir çiçeğin veya bir geminin şekli çizilir. Bu yıldızlara benzeyen zarif aydınlatmalara Türkler mahya ay ışığı derler.

Teravih namazında sıra

Bu kutsal ay boyunca dini hamiyet diğer aylardan daha çok artar. Müminlere Kur’an okumaları ve diğer dini vazifelerini tam olarak yerine getirmeleri emredilir. Gün batımından iki saat sonra yapılan günün son ibadeti özel bir önem taşır. Bu genellikle yatsı olarak bilinir. Ondan sonra yapılan ibadete teravih denir. Ve her zamanki beş rekât yerine iki rekat kılınır. Kimileri bunun ağır bir iftar yemeği yemiş bir kişinin hazmına yardımcı olduğunu söyler. Camilerde her akşam vaaz verilir.

Günün duası

İbn-iAbbas kanalıyla Resulullah’tan (s.a.v) nakledilmiştir. Allah’ım! Bu günde bana Kadir Gecesinin sevabını lütfeyle; işlerimi zorluktan kolaylığa dönüştür; mazeretlerimi kabul buyur; günah ve vizr-ü vebalı üzerimden kaldır; Ey salih kullarına şefkatli olan Rabbim!

http://www.milligazete.com.tr/haber/abdulhamit-hanin-kadir-gecesi-alayi-80692.htm

Sultan Abdülhamid’in Büyük Planı

Osmanlı Padişahı Sultan Abdülhamid Han’ın, Osmanlı’nın menfaatlerini korumak amacıyla Avrupa’da yaşayan Müslümanları güçlü birer lobi olarak örgütlediği ortaya çıktı.

Osmanlı Padişahı Cennetmekan Sultan 2. Abdülhamid Han’ın, Osmanlı’nın menfaatlerini korumak amacıyla Avrupa’da yaşayan Müslümanları güçlü birer lobi olarak örgütlediği ortaya çıktı. İngiltere Müslümanlar Konseyi’nden (MCB) Dr. Cemil Şerif’in yaptığı araştırmada, 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında, İngiltere’deki Müslüman toplum ile İstanbul’daki Halife arasında, Osmanlı’nın Londra Büyükelçiliği aracılığıyla mektuplaşmalar olduğu ve İngiltere’de o dönemde yaşayan 4 bin dolayındaki Müslümanın Sultan Abdülhamid’e bağlılık bildirdiği ortaya konuluyor.

İNGİLİZ MÜSLÜMANLARI, SULTAN ABDÜLHAMİD’E BAĞLILIKLARINI BİLDİRDİ
Aynı zamanda İngiltere Müslümanlar Konseyi Bilim ve Araştırma Komitesi Başkanı olan Dr. Cemil Şerif, İngiltere’de 19. ve 20. yüzyılın başındaki Müslümanlarla ilgili yazacağı yeni kitabıyla alakalı İstanbul’daki Osmanlı Arşivleri Müdürlüğü ve Londra’daki British Library’de araştırmalar yaparken ilginç bilgilere ulaştı. Yaptığı araştırmada Sultan 2. Abdülhamid’in başa geçtiği 1876 yılından vefatına kadar İngiltere’deki Müslüman toplum ile çok iyi ilişkiler kurduğunu söyleyen Dr. Şerif, Müslüman toplumun da Sultan Abdülhamid’e bağlılık bildirdiğini söyledi.

VAKİT’E ÖZEL AÇIKLAMALAR
Londra’da MCB merkezinde gazetemiz Vakit’e, yaptığı araştırmalarda elde ettiği çarpıcı bilgileri anlatan Dr. Cemil Şerif, Osmanlı Arşivleri Müdürlüğü’ndeki Londra Sefareti’ne ait belgelerin hala açılmadığını ve bu belgelerin de tarihçilere açılarak dönemin olaylarına ışık tutulacağına inandığını belirterek, araştırmasında İngiltere’deki Müslümanların Sultan Abdülhamid döneminde Osmanlılar için bir lobi faaliyeti gibi çalıştığına ulaştığını kaydetti.

SULTAN’A BAĞLILIK MEKTUBU
Şerif, “Mesela 1886′da İngiltere’de Encümen-i İslam, Sultan Abdülhamid’in İslam toplumlarını bir araya getirme projesinden etkilenerek 1903′te isimlerini Pan-İslam Toplumu olarak değiştiriyor. Bu kuruluşun o dönemdeki lideri Abdullah Mamun Sühreverdi, Londra’daki Osmanlı Büyükelçisi’ne 1904 yılında bir mektup göndererek Sultan Abdülhamid’e olan bağlılığını tekrarlıyor” dedi.

LONDRA’DA, BULGARİSTAN VE GİRİT’TEKİ MÜSLÜMAN KATLİAMI PROTESTO EDİLDİ
Dr. Şerif’in yaptığı araştırmada ortaya çıkan belgelere göre, İngiltere’de Sultan Abdülhamid’e bağlılık bildiren ve Encümen-i İslam (daha sonra Pan-İslam Toplumu) ismiyle örgütlenen Müslüman toplumu, 1894′te Batılı ülkeler Osmanlı İmparatorluğu’na Ermeniler konusunda baskı uygulamaya başladığında, Londra’da bir araya toplanarak bir protesto eylemi düzenliyor. Bulgaristan’da katledilen Müslümanlar için yürüyen ve Batılı devletlerin Bulgarlara verdiği desteği protesto eden Londra’daki Müslümanlar, üç yıl sonra 1897′de de Rumlar’ın Girit Adası’ndaki Müslümanları katletmesini protesto ediyor. Arşivlere göre, Müslümanlar, ayrıca bir toplantı yaparak İngiliz Hükümeti’nin Girit’teki katliama sessiz kalmaması çağrısı yapıyor.

İNGİLİZ GAZETELERİNDE, SULTAN ABDÜLHAMİD’İ SAVUNAN İLANLAR YAYINLANDI
Dr. Şerif’in araştırmasında, o dönemde çok küçük bir topluluk olmasına rağmen etkin bir mücadele yürüten İngiltere’deki Müslümanlarla ilgili dikkati çeken bir başka bulgu ise, İngiliz gazetelerinde yayınlanan ve Sultan Abdülhamid ile Müslümanları savunan ilan ve mektuplar… Müslümanların başta The Times gazetesi olmak üzere o dönemdeki İngiliz gazetelerinde Sultan Abdülhamid’i savunan mektuplar yayınlattığına işaret eden Dr. Şerif, Müslüman toplum ile Osmanlı İmparatorluğu Büyükelçi Yardımcısı Halil Halid Bey arasında çok iyi ilişkiler olduğuna dikkati çekiyor:

HALİL HALİD BEY İLE İNGİLTERE MÜSLÜMANLARI ARASINDAKİ İLİŞKİLER
“O dönemde İngiltere’deki Müslümanlar bir yandan İngiltere’ye bağlılıklarını göstermek zorundayken, aynı zamanda usta bir şekilde Osmanlılara da bağlılıklarını gösterdiler. Osmanlı Büyükelçi Yardımcısı Halil Halid Bey, Müslüman toplumla çok iyi ilişkilere sahipti ve Müslüman kuruluşlar tarafından organize edilen birçok toplantıya katılıyordu. Hatta 1905′te vefat eden Müslüman liderlerden Bedrettin Tayebi’nin cenazesine katıldı. Halil Halid Bey, o dönemde Osmanlı İmparatorluğu ve Müslümanlar arasındaki diyalogu güçlendirmek için elinden geleni yaptı. Eğer Osmanlı Arşivleri Müdürlüğü’ndeki Londra Sefareti arşivi açılırsa, Halil Halid Bey ile ilgili çok daha fazla bilgiye ulaşılabilecektir.”

OSMANLI NİŞANI TAŞIDIĞI İÇİN İNGİLİZ İSTİHBARATINCA TAKİP EDİLDİ
İngiltere’deki Müslüman toplumun liderlerinden Abdullah Mamun Sühreverdi ile Muşhir Hüseyin Kidvai’nin İstanbul’a davet edilerek Sultan Abdülhamid tarafından Mecidiye Nişanı ile ödüllendirildiğini kaydeden Şerif, Londra’ya döndükten sonra Osmanlı İmparatorluğu’na ait bu nişanı sürekli göğsünde taşıyan Muşhir Hüseyin Kidvai’nin uzun süre İngiliz istihbaratının takibinde olduğunu söyledi.

LİBYA SAVAŞI’NDA OSMANLI’NIN YARDIMINA KOŞTU
Araştırmalarında elde ettiği belgelere göre 1917′de Müslüman olmadan önce bile Muhammed Marmaduke Pickthall’in İngiltere’de Osmanlı’yı savunduğunu ve 1914′te Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla İngiltere’de ‘ulusal tehdit’ olarak görüldüğünü söyleyen Cemil Şerif, Londra’daki Müslümanların Osmanlı İmparatorluğu’na büyük bir sadakat gösterdiğini ifade etti: “İngiltere’deki önde gelen Müslümanlardan biri olan Dr. Muhtar Ahmed Ensari, Londra’daki Charing Cross Hastanesi’nden mezun olduktan yıllar sonra Hindistan’a gitti. İtalya’nın 1912′de Kuzey Afrika’da Osmanlı’yla savaşa girmesi üzerine, Hindistan’da doktorlardan oluşan bir delegasyonla yaralıları tedavi etmek için Osmanlı İmparatorluğu’na geldi ve yaralıları tedavi etti.”

BİR ASIR ÖNCEKİ KAYGILAR DEVAM EDİYOR
Dr. Şerif, İngiltere’de yüzyıl önce yaşamış olan Müslüman toplum ile bugünkü Müslüman toplumun kaygı ve endişelerinin aynı olduğuna da dikkat çekiyor: “Mesela o dönemde Londra’daki Müslümanlar, Bulgaristan’daki Müslümanların, Girit’teki Müslümanların katledilmesine karşı Londra caddelerinde protestolar yapıyorlar. Bugün yine aynı şekilde buradaki Müslümanlar Irak’ın, Afganistan’ın işgaline karşı mitingler ve toplantılar düzenliyor.”

MİLLİ GÖRÜŞLİDERİ ERBAKAN’IN D-8 PROJESİ İLE BENZERLİKLER
Araştırmalarında Sultan Abdülhamid’in müthiş bir öngörüye ve dehaya sahip olduğunu gördüğünü söyleyen Dr. Şerif, dünya Müslümanlarını birleştirmek için Sultan’ın büyük çaba sarf ettiğini söyledi. Şerif, “Bugün bile Sünnilik ve Şiilik arasındaki farklılıklar konuşulurken, o dönemde bile Büyük Sultan Abdülhamid, Sünni ve Şii tüm Müslümanları tek bir çatı altında tutmak için çalışmıştır. Erbakan Hoca’nın kurmuş olduğu D-8 örgütü ile Sultan Abdülhamid’in o dönemde Müslümanları bir araya getirme çalışmaları arasında benzerlikler var” dedi.

TÜRK TARİHÇİLERE İŞBİRLİĞİ ÇAĞRISI
Yaptığı araştırmada, Bernard Lewis gibi oryantalistlerin Pan-İslam’ın dini değerler taşıyan bir hareket olmaktan ziyade politik bir hareket olduğuna dair iddiasının yanlışlığını ortaya koyduğunu da kaydeden Dr. Şerif, bunun en önemli göstergesinin de Londra’daki Pan-İslam hareketinin politik bir kariyer edinmekten ziyade İslam kardeşliği duygusuyla hareket etmesi olduğunu belirtti. Sultan Abdülhamid ve İngiltere’deki Müslümanlar arasındaki ilişkileri görünce, araştırmalarını genişlettiğini ve İstanbul’daki ESAM Kütüphanesi’nden de yararlanacağını söyleyen Dr. Şerif, Türkiye’deki tarihçilerle de bu konuda işbirliği yapmak istediğini bildirdi.

İLK DEFA VAKIT GAZETESI AÇIKLIYOR
Osmanlı İmparatorluğu’nun başka ülkelerdeki Müslüman azınlıklarla ilişkileri konusunda Türkiye’deki tarihçilerle de çalışmak istediğini söyleyen Cemil Şerif, Sultan Abdülhamid’in İslam toplumlarını bir arada tutma çalışmalarının o dönemde tüm dünya Müslümanları arasında yankı bulduğunu kaydetti.

VAKİT’E ÖZEL AÇIKLAMALAR
Vakit gazetesine, Londra’da MCB merkezinde yaptığı araştırmasından elde ettiği çarpıcı bilgileri anlatan Dr. Cemil Şerif, 1870′lerden sonra ortaya çıkan Müslüman organizasyonlarla ilgili yaptığı araştırmada, İngiltere’deki Müslümanların Sultan Abdülhamid döneminde Osmanlılar için bir lobi faaliyeti gibi çalıştığı bilgilerine ulaştığını kaydetti.

SULTAN ABDÜLHAMİD’E BAĞLILIK MEKTUBU
Şerif, “Mesela 1886′da İngiltere’de Encümen-i İslam, Sultan Abdülhamid’in İslam toplumlarını bir araya getirme projesinden etkilenerek 1903′te isimlerini Pan-İslam Toplumu olarak değiştiriyor. Bu kuruluşun o dönemdeki lideri Abdullah Mamun Sühreverdi, Londra’daki Osmanlı Büyükelçisi’ne 1904 yılında bir mektup göndererek Sultan Abdülhamid’e olan bağlılığını tekrarlıyor” dedi.

LONDRA’DA, BULGARİSTAN VE GİRİT’TEKİ MÜSLÜMAN KATLİAMI PROTESTO EDİLDİ
Şerif’in arşivlerden elde ettiği bilgilere göre, 1894′te Batılı ülkeler Osmanlı’ya Ermeniler konusunda baskı uygulamaya başladığında, Londra’da bir araya toplanarak bir protesto eylemi düzenliyor. Bulgaristan’da katledilen Müslümanlar için yürüyen ve Batılı devletlerin Bulgarlara verdiği desteği protesto eden Londra’daki Müslümanlar, üç yıl sonra 1897′de de Rumlar’ın Girit Adası’ndaki Müslümanları katletmesini protesto ediyor. Arşivlere göre, Müslümanlar, ayrıca bir toplantı yaparak İngiliz Hükümeti’nin Girit’teki katliama sessiz kalmaması çağrısı yapıyor.

VAKİT