Etiketler: abdülhamid han

Japonya İslamın Eşiğinden Döndü!

Oktan Keleş’in SIRDAŞ yazı dizisi 6. Bölümü ile yine oldukça tartışılacak konuları belgeleriye gündeme taşıyor.İşte konu başlıklarından birkaçı:

- Japonya İslam’ın eşiğinden nasıl döndü?Japon -Rus savaşının arka planında ne vardı? ABD Japonya’ya neden Atom bombası attı?

Japonya İslamın Eşiğinden Döndü!

- Abdülhamid Han nedenAsya’ya  ‘Erenleri’ gönderdi?

- Ertuğrul Fırkateyni’ne sabotaj mı yapıldı?

- İngiltere Kraliçesi Victori

a’nın Özel Mektupları’nı Abdülhamid neden ele geçirdi? Mektupları neden analiz ettirdi?

- Abdülhamid Han neden Asya Birliğini kurmayı düşündü?

- Enver Paşa neden Asya’ya gitti?

- Kırmızı kitabın (defterin) orjinal resimleri.

Oktan Keleş bir kere daha tarihin doğru anlaşılması için belgelerle anlatıyor:

JAPONYA İSLAMIN EŞİĞİNDEN DÖNDÜ

Ve

OSMANLININ KIRMIZI DEFTERLERİ

Daha önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi; Japon İmparatoru Meiji, 1889 yılında İstanbul’a özel elçiler ve bu elçilerle birlikte; Sultan Abdülhamid Han’a  hediyeler  bir de ‘özel bir mektup’ göndermişti. Özel mektupta ise Japon İmparatoru, Abdülhamid Han’dan; “İslâm dini, İslâm tarihi, İslâmın içeriği, ilim ve teknolojik gelişmeler, vakıflar, hayır kurumlar vs. konuları ile ilgili olarak kendilerine Japonca veya Fransızca olarak bilgiler,” gönderilmesini rica etmişti.

Japon İmparatoru’nun İslâm Dini ile ilgili  bilgileri isteyen mektubu ve diğer bilgi ve belgeler  inkâr edilemeyecek şekilde delilleriyle birlikte arşivlerde bulunmaktadır.

Abdülhamid Han, Japon İmparatoru Meiji’nin isteklerini Şeyhülislam Cemâleddin Efendi’ye  açmış ve ilk etapta; tezhipli bir Kuran-ı Kerim daha bir çok hediye elçilerle  Japon İmparatoru’na gönderilmiş, diğer istediği bilgiler için de süre istenmişti.

Daha sonra Japon İmparatoru Meiji’nin, İslam Dini ile ilgili istediği bilgiler, Şeyhülislam Cemâleddin Efendi’nin başkanlığında bir heyet tarafından hazırlanır ve gönderilir.

Japon İmparatoru Meiji

Peki, bu konularla ilgili bugüne kadar bilinmeyen gerçekler nelerdir? Japon İmparatoru neden İslâm Dini hakkında böylesine teferruatlı bilgiler istemiştir? Ve Kimden istemiştir? Sultan II. Abdülhamid Han’dan istemiştir. II. Abdülhamid Han kimdir? İşte işin en can alıcı noktalarından biri de budur: Sultan II. Abdülhamid Han aynı zamanda İslâm Halifesi’dir. İslâmi makamın en tepesindeki kişidir yani, ‘emir-ül mümin’dir. II. Abdülhamid Han’ın padişahlığı yanında aynı zamanda ‘halife‘ olduğu çoğu zaman gözden kaçmaktadır.

II. Abdülhamid Han’ın ile ilgili yapılan değerlendirmelerde çoğu zaman, O’nun, Osmanlı Padişahlığı vasfına yönelik analizler yer almaktadır. Bu politik tahliller doğru veya yanlış olabilir. Ancak, üzerinden yaklaşık bir asır geçmiş olmasına rağmen Sultan II. Abdulhamid ile ilgili gizlenen bilgiler nelerdir? II.Abdülhamid Han ile ilgili asıl hiç bilinmeyen sır’lar nelerdir?

İşte  Sultan II. Abdülhamid Han ile bilinmeyen gerçekler:

Abdülhamid Han Osmanlı İmparatorluğunun çökeceğini tespit etmiştir. Osmanlı adeta  harabe bir ev gibidir. Evin içinde bulunanlar; ‘evi tamir edelim, şunu yapalım bunu yapalım, yenileyelim’ diyerek; yenilikçi ve gelenekçi ekiplerin doğmasına neden olmuşlardır. Oysa Abdülhamid Han çoktan başını evden dışarı çıkarmıştı.Dışarıda gördüğü gerçeklerle hareket eden Abdülhamid Han, bir kere daha dehasını ispat edecekti.

II. Abdülhamid Han  evden dışarı baktığında neler görmüştü? Dışarıda, temsilen söylemek gerekirse; yükselen gökdelenleri, batının bilimini, teknoloji ve sanayi alanındaki gelişmesini, Hristiyan Batı’nın yayılmacı emellerin vs…

Oysa Abdülhamid Han biliyordu ki, evin içini ne kadar yenilese, süslese de gökdelenlerle istila edilmiş bir şehirde; kendi evi , onların arasında   gecekondu  bir ev gibi duracaktı.

Osmanlı içersindeki aydınlar, ileri gelenler; yenilikçiler ve gelenekçiler olarak aralarında tartışa dursunlar, kendisi bir şeyler yapmalıydı…

Batı adeta korkunç bir canavar haline gelmişti. Dizginlenemeyen, terbiye edilemeyen bir canavar.Osmanlı’nın Batı’yı terbiye edecek eski gücü yoktu.Gerçek buydu.

Asya Planı

Sultan II.Abdülhamid Han, Sırdaş ve Hazirun ile  bir gece YILDIZ’da toplanarak tarihi bir planın ilk adımlarını attılar. Batı’ya ve Avrupa’ya karşı Asya Planı. Bu planın içersinde; Asya’ya çok önem verilmesi, Batı’yı uyandırmadan, gizli olarak Asya’ya maddi manevi yardımlar yapılması gibi unsurlar vardı. Bu plan çerçevesinde; Asya’ya birçok görevli  gönderildi. Bunlardan en dikkat çekeni ise Çin’e gönderilenlerdi. Çin Budizm ve çeşitli putperest inançlara sahip, nüfus olarak kalabalık bir ülkeydi.Üstelik Türk kavmiyle tarihten gelen bazı husumetleri vardı.

Sultan Abdülhamid Han Çin’de mektepler açtırdı. Müslüman öğrencilerin sayılarını çoğalttı. Para ve malzeme yardımları ile onları destekledi. Tüm bunları  ‘İslam Halifesi’ vasfı ile yapıyordu. Zira Batı ve özellikle Yahudiler, İngilizler ve Vatikan Sultan’ın faaliyetlerini sıkı bir şekilde takip etme gayretindeydiler.

Saray’ın bastırdığı  özel  EŞREF GAZETESİ. Çin Mektebindeki gelişmeler, öğrenciler ve hocaları görülüyor.Gazete’de Abdülhamid Han’ın talimatlarıyla Çin’deki  yardımları açıkça yazıyor.  Türkistan coğrafyasının, merkezi her noktasında buna benzer ciddi faaliyetler sürdürülüyordu.

Peki bu Japonya meselesinin aslı neydi? Çin’de yapılan faaliyetler Japonya’da da yapılıyordu. Kültürel alış veriş faaliyetleri adı altında İstanbul’dan Japonya’ya giden devrin ‘Erenleri’, orada Japon halkı ile iyi ilişkiler tesis ediyorlar, İslâm dinini ve Türk kültürünü aşılıyorlardı. Bu durum üstü kapalı bir şekilde de olsa, Japon Sarayı’na ve üst düzeydeki insanlara kadar sirayet etmişti.

Japonlar’da da  Budist ve değişik inanç sistemleri olmasına rağmen Çinliler gibi değillerdi.Geleneklerine son derece bağlı, asil bir millettiler. Erenlerin faaliyetleri öyle bir noktaya ulaşmıştı ki, Japon İmparatoru Meiji İslâm Dini ile çok yakından ilgilenmeye başladı.

İşte bu sebeple II.Abdülhamid Han’a özel mektup yazarak, İsâm Dini ile ilgili çok  ama çok teferruatlı bilgiler istemişti. Daha önce değindiğimiz gibi İmparator Meiji, II.Abdulhamid’e Osmanlı Padişahı vasfı dolayısıyla değil, İslâm Halifesi olması nedeniyle özel mektup yazmıştı. Sultan Abdülhamid Han’da İmparator’un İslâm Dini ile ilgili istediği bilgileri göndermiş ve O’nu İslâm’a davet etmişti. Bu mektup Japonya’da arşivlerde gizli olarak saklanmaktadır

İslâm Halifesi olan  Abdülhamid Han, Batı’nın üzerimize çullanmak için fırsat kolladığını ve İslâm ülkelerini büyük felaketlere sürükleyeceğini  anlamıştı. Bu plana karşı plan yapmalıydı.Ve hedef; doğunun kendi aralarında batıya karşı oluşturacağı birliğe ve dayanışmaya ulaşmak olmalıydı.

Japon İmparatoru Meiji  ve Ailesi

Japon İmparator’u ve tebaası  İslâmı seçme noktasına gelmişlerdi. İngiliz casusları Ruslarla işbirliğine girerek, Osmanlı’nın bu girişimini engellemeye başladılar. Japon-Rus savaşını tarihçiler bir de  bu açıdan tekrar incelemelidirler…

Japon Rus Savaşı ile ilgili askeri matbaada Osmanlıca olarak bastırılan ayrıntılı kitaplar

Bilindiği gibi, II. Abdülhamid’in talimatıyla Japonya’ya hareket eden Ertuğrul Fırkateyni, Temmuz 1889′da İstanbul’dan yola çıkmış ve 1890 tarihinde Japonya’nın Yokohama Limanı’na varmıştı.

Japon İmparatoru, Türk amiralini ve heyetini görkemli bir şekilde karşılamış ve II. Abdülhamid’in gönderdiği hediyeleri kabul etmişti.

Ertuğrul Fırkateyni 15 Eylül 1890 tarihinde Yokohama Limanı’ndan ayrılmış ve Kuşimoto açıklarında 16 Eylül 1890′da kayalara çarparak batmıştı.

Ertuğrul Firkateyni’nin batışı ile ilgili kuşkular bugün de devam etmektedir.Acaba gemi şiddetli tayfun yüzünden mi battı yoksa bir sabotaj mı vardı?

Ertuğrul Firkateyni’nin batığını çıkaran ekip başının ifadesine göre; ‘yaptığımız araştırmalarda geminin kazan dairesinde, gemi batmadan önce büyük sorun yaşanmış ve belki de geminin batmasına kazan dairesindeki  ısınmanın neden olabileceğini’ söylemesi ve ‘çıkan bulguların çok tartışılacağını’ söylemesi oldukça dikkat çekicidir.

Japon medyası yapılan bu çalışmaları yakından takip etmekte ve aynı ilgiyi Türkiye’den de beklediklerini sık sık açıklamaktadırlar.

Tekrar konumuza dönecek olursak; düşünün o gün İslâm’ı seçmiş Japonya (din konusunda Japon halkı İmparator’a büyük oranda uyacak, Müslüman olmuş İmparatorları’nın dinine girmelerinde halk bir sakınca görmeyecekti. Burada kısa bir not düşmek gerekirse; bugünkü istatistiklere göre, Japonlar hızla din değiştirip, Hristiyan olmaktadırlar.Japonya Hristiyanlaşmaktadır.)

Bugün Doğu’da Japonya bir İslâm ülkesi olsaydı acaba Batı’nın ve Dünyanın kaderi ne olurdu? Olası ihtimallerden birkaçını sıralayalım:

Çin abluka altına alınacak, Asya’nın diğer kavimleri de hızla Müslümanlaşacaktı. Teknolojiye öncülük etmiş bir Müslüman Japonya, İslâm’ı hedef alan Batı’ya karşı aman tanımayacaktı. Üstelik Osmanlı’ya bağlı bir birlik olarak Asya Birliği kurulacak, bu durumda Asya İslâm Birliği’nin önünü açacaktı.Bugün Avrupa Birliği kriterleri değil, Asya Birliği kriterleri konuşulacaktı.Avrupa bu birliğe girmek için; örfünden, dininden, kültüründen tavizler verecekti. Kısaca Dünya tarihinin kaderi değişebilirdi.

İngiliz ajanları, gizli raporlarında o günkü Japonya-Osmanlı yakınlaşmasını oldukça tehlikeli bulduklarını belirtiyorlardı.Sadece bu konu ile ilgili olarak bile bir kitap yazılabilir.

Kuşkusuz II. Abdülhamid Han İngilizleri çok yakından tanıyordu. İngilizlerin özel Devlet kitaplarını çevirtip,okuyor ve notlar alıyordu. Bu kitaplar öyle herkesin ulaşabileceği sıradan kitaplar değildi.

Kraliçe Victoria’nın Özel Mektupları

İngiliz Kraliyet ailesi için özel olarak basılan ve sadece belirli kişilere verilen,İngiliz Saray’ına has  bu kitapların üzerinde İngiliz Kraliyet Arması bulunurdu. Örneğin Kraliçe Victoria’nın 1837-1861 arası yazdığı özel mektupları ve gizli yazışmaları olan kitap, II. Abdulhamid’in çevirttiği kitaplardan bir tanesiydi.

RESİM 1901 tarihli Osmanlıca mühürlü orijinal kitap

Kendilerini uyanık sanan İngiliz Ajanları, Abdülhamid’in dehası karşınında bir şey yapamamışlar bu çok gizli belge kitapları Yıldız İstihbaratına kaptırmışlardı.

Abdülhamid Han bu tip kitaplarla; İngiliz Kraliçesi’nin psikolojisine kadar analizler yaptırıyordu.

Tabii ki diğerlerinin de…

Tekrar konuya dönecek olursak, İngilizlerin ve Rusların girişimleri ile Japonya İslâm’ın eşiğinden dönmüştü.Şimdi

1- Acaba Amerika Hiroşima ve Nagazaki’ye  İngiliz raporlarının etkisi  ile  atom bombası atmış olmasın? Asil Japon Milletine yapılan bu saldırıyı, asil ve büyük Türk Milleti hâlâ nefretle kınamaktadır.

2-Bugün Vatikan  Papa aracılığı ile ne demişti? ‘Üçüncü bin yılda  Asya’yı Hristiyanlaştıracağız.’ Bu projenin ve hedefin deklare edilmesinin bu bilgilerle bir ilişkisi var mı?

3-Enver Paşa hakkında ahkâm kesenler, Asya’da Türkistan’da ne işi vardı diyenler acaba şunu hiç düşündüler mi? Enver Paşa Abdülhamid Han’ın doktrini ile hareket etmiş olamaz mı? Yeni bir şuur  ve atılım için,  Asya Birliği ve Asya’da Türk İslam Birliği için  orada bulunmasını bilemezler tabii ki… Çünkü Yıldız Gizli Kırmızı Kitapları’ndan haberleri yok!

(Kırmızı Kitabın  iç ve dış orjinal hali)

(Kırmızı ipek ay yıldız.Maliye Nazırı Ziya Paşa emri ile el yazması örtülü ödenek bir hakim kod adlının,1908 tarihli ve çeşitli mühürler..)

Bugünkü Kırmızı Kitabın aslı Osmanlı’dan gelir. Yani Yıldız’dan II.Abdülhamid’den gelir.Yıldız Teşkilatı’nda bu defterler, seçilen özel kişilere verilir.Yapacakları görevler, o görevlerle ilgili tarihi belgeler, arşiv bilgileri vs. her şey yazılırdı.

Bu kitapçıklar; kırmızı ipek kaplı olup, üzerinde Ay-Yıldız vardır. İçi el yazmasıdır. Başkasının ele geçirme ihtimaline karşı, kolay yansın yok edilsin diye  kap kısmı barutla doldurulmuştur.

Bu kitaplar görev tamamlandığında içersine rapor ve bilgiler eklenerek Sultan’a teslim edilirdi.

Sırdaş, bilgileri Sultan II.Abdülhamid Han’a okudu, Sultan, ‘Olur’ verince bilgiler Kara Kaplı’ya işlendi.

Asya Projesi II.Abdülhamid Han doktrinidir.Doğu Projesi gerçekleşmedi ama başka bir dahi olan Gazi Paşa, Batı projesini yürürlüğe koydu. Muasır Medeniyetler Projesi. Fakat bu projenin iyi anlaşılmadığı ve rafa kalktığı görülmektedir.Gazi Paşa, Batı’yı fen ve teknolojiyi yakalama adına kullanıp, ‘Büyük Türkiye’ inşasını planladı. Şimdikiler ise Batı’nın ahlaksızlığını, inançsızlığını, kültürünü alma adına yarışıyorlar. Vatikan’a boyun eğiyorlar.Yazık.

Artık Güneş yeniden Asya’dan, ASYA BİRLİĞİNDEN DOĞACAK….

OKTAN KELEŞ/netpano.com

Abdülhamid Han’ın Bazı Sözleri

  • Beni evhamlı sanıyorlardı HAYIR! Ben sadece gafil değildim, o kadar.
  • Kırk yıl şu devletlerin birbirine düşmesini bekledim. onlar birbirlerine düştü, şimdi ben tahtta değilim.
  • Tarih değil,hatalar tekerrür ediyor!
  • Düşamının kurtuluş reçetesi öldürmek içindir.Esaretin bir çeşiide borçlandırmadır.
  • Millet birbirini kırıp geçireceğine bırakın beni öldürsün.
  • Savaş yalnız sınırlarda olmaz .Savaş bir milletin topyekün ateşe girmesidir.Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa zafer tesadüfi,yenilgi kaderdir.
  • Ben bir karış dahi olsa vatan toprağını satmam,zira bu vatan bana değil milletime aittir. Milletim de bu toprakları ancak aldığı fiyata verir. Çünkü bu topraklar kanla alınmıştır, kanla verilir!

Filistin’in kendilerine satılması karşılığında Osmanlı’nın bütün borçlarını tasfiye etmeyi taahhüt eden Yahudilerin önderi Theodore Herzl’a

  • Bizi yükselten dinimize karşı duyduğumuz büyük aşktır.
  • İcabı halinde donanmayı kaybetmemek için canımı vermeye hazırım.
  • Ha kendi evlatlarım,ha millet farkı yoktur.

Abdülhamid Han Ve Robot Teknolojisi

Japonya bugünkü robot teknolojisini Abdülhamid Han’ın hediye ettiği ‘ Alamet’ isimli robota mı borçlu? Alamet’i yapan 7 ustanın SEİKO Saatleri ile bağlantısı ne? Oktan Keleş SIRDAŞ Yazı dizisi ile yine tarihi belgelerle anlatıyor.Abdülhamid Han Ve Robot Teknolojisi

Abdülhamid Han’ın yaptırmış olduğu  ‘ALÂMET’ isimli robot; dünyada ezan okuyan ilk saat olma özelliğine sahiptir. Sultan, bu muhteşem özelliklere sahip saati Japonya’ya göndermiştir. Muhtemel ki Japonlar, bugünkü robot teknolojilerini, semâ yapan, ezan okuyan bu saatten almışlardır.

1887 yılında Japon İmparatoru’nun yeğeni Prens Komatsu   bir savaş gemisiyle İstanbul’a gelir. Abdülhamid  Han’a birtakım hediyeler takdim eder ve  Sultan ile görüşmelerde bulunur.

1889 yılında ise; Japon İmparatoru Meiji, İstanbul’a özel elçiler gönderir. Bu elçilerle birlikte; Sultan Abdülhamid Han’a  özel hediyeler ve bir de özel bir mektup gönderir. Gönderilen bu hediyeler içersinde; Japonya’nın en büyük nişanı olan, Büyük Krizantem Nişanı’nı da vardır. Bu Nişan, Sultan Abdülhamid Han’a takdim edilir. Özel mektupta ise Japon İmparatoru, Abdülhamid Han’dan; “İslâm dini, ilim ve teknolojik gelişmeler, vakıflar, hayır kurumlar vs. konuları ile ilgili olarak kendilerine Japonca veya Fransızca olarak bilgiler,” gönderilmesini rica eder.

Abdülhamid Han, konuyu Şeyhülislam Cemâleddin Efendi’ye  açar. Osmanlı’nın bilgi ve teknolojisi hakkında bilgi isteyen, deniz aşırı bir ülkeye, eli boş elçiler gönderilemezdi. İlk etapta; tezhipli bir Kuran-ı Kerim ve daha bir çok hediye, elçilerle  Japon İmparatoru’na gönderilir. Diğer bilgiler için de süre istenir.

Bu süre zarfında  Sultan Abdülhamid Han, Yeni Kapı Mevlihânesi saat sanatkârı, Musa Dede’yi Huzur’a çağırır. Musa Dede saat mekaniğini çok iyi bilen zattı. Sultan, Musa Dede’den; “çok iyi bir ekip kurarak, daha önce hiç yapılmamış, eşi benzeri olmayan, teknolojik bir saat yapmasını,” ferman buyurur. Bunun üzerine Musa Dede, yedi kişilik bir ekip kurarak  çalışmalara başlar. ” Daha önce hiç yapılmamış, dengi olmayan nasıl bir saat yapmalı ?” Diye derin düşüncelere dalar.

Birkaç gün sonra, Sultan Abdülhamid Han, çalışmalar hakkında bilgi almak için Musa Dede’yi Huzur’a çağırır. Musa Dede ve ekibinin çizdikleri projeleri inceler, ancak bunlardan tatmin olmaz. Çünkü Musa Dede’nin getirdiği çizimler, klasik saat örneklerinin değişik versiyonlarıdır. Huzur’da bulunan Derviş Dede’ye fikri sorulur. Derviş, kağıttaki çizimleri inceler ve şöyle der: “Bu saat Semâzen  şeklinde olsun. Her saat başı, kollarını açıp semâ etsin ve gong çalsın.” Sultan Abdülhamid Han projeyi eline alır, dikkatlice inceler, tefekküre dalar ve dahiyane şu fikri söyler: “Hayır gong çalmasın! Ezan okusun. Öyle bir tertip yapın ki, saat başı ezan okusun,” der. Kağıda birkaç ayrıntı çizerek Musa Dede’ye verir. Musa Dede, “Ferman Sultanımındır,” diyerek düşünceli bir şekilde huzurdan ayrılır.

Guguklu, gonglu  ve değişik melodili saatler mevcuttu. Bunlar; körük ve mekanik düzenlerle halledilebilirdi. Ama ezan sesi, insan sesiydi. Bu nasıl yapabilirdi? Sultan’a, ‘ Efendim bu nasıl olur?’ Demeden Huzur’dan çıkmıştı. Musa  Dede, bu düşüncelerde sahafları dolaşırken, Fakir Dede’ye rastlar. Fakir Dede  Melâmi Mevlevî  Meşreb bir zattı. Musa Dede, konuyu gizlice Fakir Dede’ye açar. Fakir Dede, Musa Dede’yi neşeye boğan şu bilgileri vermişti: Frenk icadı Gramofondan ilham alınabilir. Edison 1877 yılında fonograf cihazını bulmuştu. Ses kaydı yapan  bu cihazı önerir. Gramofonun  1887  yılının 20 Eylülü’nde Emil Berliner tarafından patenti alınmıştı. Yani ezan okuyan saat yapmak mümkündü.

Hemen çalışmalara başlandı. Kısa bir süre sonra, Semâzen şeklinde, normal bir insan boyuna yakın, saatli bir robot yapıldı. Robotun özellikleri şu şekilde idi: Kaideye oturtulmuş gövdesi; saat başı semâ ediyor, bu esnada kollarını açıyor, gümüş levhalardan yapılmış etekleri açılıyor ve aynı anda ezan okuyordu. Etek kısmının üstündeki mazgallardan ezan sesi geliyordu. Öyle bir mekanizma kurulmuştu ki, tüm bunları yaparken yarım metre yürüyor, hem dönüyor ve ezan bitince de tekrar yarım metre geri giderek yerine dönüyor; kollarını ve eteklerini indiriyordu.  Robot’un tamamı gümüş ve altın kaplamadan yapılmıştı. Robot’un arka kısmında kurma yeri mevcuttu ve yedi günde bir kuruluyordu.

Robot’u Sultan Abdülhamid Han’a gösterdiklerinde, Sultan çok beğenmiş ve biraz da şaşkınlıkla; ” bunun ismi ALÂMET olsun. Bu tam bir ALÂMET,” demişti.

Alâmet’in, gövdesinin boyun kısmına yakın yerinde; altın işlemeli ay-yıldız, eteğindeki mazgalların altında ise, Osmanlı Devlet Arma’sı bulunuyordu. Sağ kolunun altında ise, bu projede yer alan ustaların baş harfleri yer almıştı.

Sultan Abdülhamid Han;  asrın harikası, sanat ve teknoloji eseri olan, ezan okuyan bu robotu, Ertuğrul Firkateyni ile Japon İmparatoru’na, özel bir mektup, başka hediyeler ve nişanlar ile beraber göndermişti.

Firkateynin, kafile Başkanı Albay Osman Bey, gemi komutanı da Yarbay Ali Bey’di. Temmuz 1889 yılında İstanbul’dan yola çıkan gemi, 7 Haziran 1890 tarihinde Japonya’nın Yokohoma limanına varmış ve Japon Hanedanınca  görkemli bir tören ile karşılanmıştır.

Şimdi, bu Alâmet isimli ezan okuyan saatin varlığı bugüne kadar niye bilinmedi? Biraz bu konuyu irdeyelim: Japon elçiler İstanbul’a gelip, Sultan Abdülhamid Han’a Japonya’nın en büyük nişanı olan Krizantem’i verdiklerinde, mukabiliyet  esasına göre, kendilerine Abdülhamid Han’ın da, Osmanlı Devlet’i adına Japon  İmparatoru’na bir nişan verip vermeyeceği sorulur. Bunun üzerine Ertuğrul Firkateyni ile ; Osmanlı Özel Nişanı ve yanında diğer hediye ve nişanlar,  Osman Bey tarafından  Japon İmparatoru’na takdim edilir.

Tarih kitapları ve Osmanlı arşivlerinde bu olaylar belgelerle sabittir. Fakat bilinmeyen konu şudur: Peki Alâmet isimli, ezan okuyan, saatli robottan neden hiç söz edilmez! Bu işin sırrı da şudur: Belgeler de şöyle der: “Osmanlı nişanları, hediyelerle beraber Japon İmparatoru’na takdim edilmiştir.” Bu kısımlar Japonlara ait belgelerde ise şu şekilde mevcuttur: ” Osmanlı Devleti adına, Sultan Abdülhamid Han’ın elçileri, Osmanlı nişan ve hediyelerini Japon İmparatoru’na sunmuşlardır.” İşin püf noktası, Alamet’ten bahsedilmemesinin  sırrı burada saklıdır. Şimdi lütfen dikkat buyurun: Osmanlıca, Alâmet  demek, nişan, işaret demektir.Yani ALÂMET kelimesinin Osmanlıca lügat  karşılığı NİŞAN‘dır. İşte sır budur. ALÂMETTEN;  NİŞANLAR VE HEDİYELER olarak kayıtlarda bahsedildiğinden, Alâmet adeta kamufle olmuştur. Yani bilerek bir  saklama yoktur. Bugüne kadar tarihin tozlu sayfalarında saklı kalmış bir hakikat böylece  ilk defa gün yüzüne çıkmış oldu.

Fakat yine de akıllara bazı soru işaretleri gelebilir? Meselâ, Japonlar niye bu robot (Alâmet) gerçeğini ifşa etmemişlerdir? Bu soruya şöyle yanıt bulunabilir: O dönemlerde Japon Hanedanlığı karışıklıklar yaşıyordu. Saraylar ve bazı özel hediye mekânları yağmalandı, soyuldu. Alâmet o karışık dönemde, bu soygunlar esnasında birinin eline geçmiş olabilir. Bir başka soru işareti ise; O dönemlerdeki saat firmaları acaba Alâmet’ten ilham almış olabilirler mi? Mesela, Seikosha saat fabrikası 1892 yılında kurulmuş, 1899 yılında ilk alarmlı saati piyasaya sürmüştür. 1881 yılında Kintaro Hattori tarafından Seiko Co limitet şirketi kurulmuştur. Soru şudur: Acaba Alâmet bu saatlere ilham olmuş mudur? Acaba Alâmet’in üzerinde bulunan 7 ustanın baş harfleri bir şeyler ifade ediyor mudur? Ezan okuyan saatlerin menşeinin Japonya olmasında  acaba ne kadar Alâmet’in etkisi vardır? Bilinmez ama bilinen bir şey varsa; ilk ezan okuyan ve robot sayılabilecek saati dünyada ilk defa Sultan Abdülhamid Han sahneye çıkarmıştır.

SIRDAŞ, Alâmetle ilgili olarak Sultan Abdülhamid Han’a tarihi bilgileri okur, ve Kara Kaplı’ya kaydeder. Sultan Abdülhamid Han’da; “bu teknolojinin daha da geliştirilmesi gerektiğini vurgular.”

Alâmet’in tek resmi; muhtemelen  YILDIZ yağmasında yanmış olup, deforme olmuş haliyle geride kalkan parçasına baktığımızda; bu projede görev alan ustalardan biri elinde kurma kolu ile görülmekte, yanında ise Alâmet bulunmaktadır.Resmin üzerinde, silinmiş Osmanlıca yazılar ve bir köşesinde silinmiş Japonca harfler yer almaktadır.

Şunun bilinmesinde fayda vardır; robot teknolojisi çoğunun bildiği gibi, yeni bir teknoloji değildir. 1900 yılların başında yayınlanan Osmanlıca gazetelerin birinde: Robotları kullanarak dünyayı ele geçirilmeye çalışılacağı ve bu yönde çalışmaların olduğu yazılmaktadır.

İslâm bilginleri, robot diye tabir edilen çalışmaları asırlar önce yapmıştır. Fakat bilinen ve işlevi olan ilk robot ALÂMETTİR. Robot terimi, önceden programlanmış komutları yerine getiren mekanik vs. cihaz demektir.Çok azı insana benzer.

Bu vesile ile Ertuğrul Firkateyni şehitlerinin aziz ruhlarına El-Fatiha.

Oktan Keleş/netpano.com

oktankeles@gmail.com

Sultan Abülhamid Han’ın Ruhaniyetinden İstimdad

Sultan Abülhamid Han’ın Ruhaniyetinden İstimdad

Nerdesin, şevketli Sultan Hamîd Han,
Feryâdım varır mı bârgâhına?
Ölüm uykusundan bir lâhza uyan,
Şu nankör milletin bak günâhına!

Târihler adını andığı zaman,
Sana hak verecek, hey koca Sultan;
Bizdik utanmadan iftirâ atan
Asrın en siyâsî pâdişâhına.

Dîvâne sen değil, meğer bizmişiz,
Bir çürük ipliğe hülyâ dizmişiz.
Sâde deli değil edepsizmişiz,
Tükürdük atalar kıblegâhına.

Sonra cinsi bozuk, ahlâkı fenâ,
Bir sürü türedi, girdi meydâna.
Nerden çıktı bunca veled-i zinâ?
Yuh olsun bunların ham ervâhına.


….

Rıza Tevfik BÖLÜKBAŞI

(*) Necip Fazıl Kısakürek‘in Türklüğe Hakaret Davası kapsamýnda verdiği savunmadan öðrendiğimize göre, noktalarla gösterilen kısýım þiirin orijinalinde “Talat ve Cemal” veya “Mustafa Kemal” şeklinde olmalıdır. İlgili Açıklama

Guantanamo’da Abdülhamid Sorgusu

“Eğer Filistin’de Müslüman Arap unsurunun faikiyetini [üstünlüğünü] muhafaza etmesini istiyorsak, Yahudilerin yerleştirilmesi fikrinden vazgeçmeliyiz.

Aksi takdirde yerleştirildikleri yerde çok kısa zamanda bütün kudreti elde edeceklerinden, dindaşlarımızın ölüm kararını imzalamış oluruz.”

Önümüzdeki 10 Şubat’ta vefatının 90. yılında rahmetle anacağımız Sultan II. Abdülhamid’e ait olan yukarıdaki sözler 1895’te yazılmış hatıra defterine. O günden ne kadar net görmüş bugünleri, değil mi? Evet, tam da dediği gibi, Filistinli dindaşlarımızın ölüm kararı oldu İsrail devletinin kurulması…
Yalnız üzerinde güneş batmayan İngiliz emperyalizmine karşı mücadele vermekle kalmadı II. Abdülhamid; aynı zamanda Ermeni çeteleri ve lobilerine, Siyonist örgütlere, iç ve dış Masonlara, velhasıl Memalik-i Osmaniye’yi bölüp parçalamak isteyenlere karşı cansiperane ve destansı bir direnişti onunkisi. Filistin’in “en zayıf halka” olduğuna yürekten inanıyordu; nitekim dediği gibi de çıktı. Filistin’in Akdeniz-Hint Okyanusu-Kızıldeniz düğümünün merkezi olduğu, 1919’da İngiliz emperyalizminin teorisyenliğine soyunan Halford Mackinder’in tarihî itirafında deşifre edildi.

Mackinder’e göre Filistin toprakları, Asya-Afrika-Ortadoğu arasında vazgeçilmez bir adaydı ve İngiliz emperyalizminin petrol üzerindeki hakimiyeti sürdüğü müddetçe desteklenmesi gerekiyordu. Şimdi anlıyoruz emperyalizmin Filistin’i neden bu kadar çok istediğini ve yine şimdi anlıyoruz Sultan Abdülhamid’in Filistin’i emperyalizme kaptırdığımız zaman başımıza nelerin geleceğini öngören sözlerini.

Gün geldi, küresel İngiliz hakimiyeti iflas etti ve satılığa çıktı: Zaten Harb-i Umumi’de Amerikalı şirketlerden kovalar dolusu borç almış, tamtakır hazinesiyle dev bir küresel iskelet halini almıştı. ABD’li alacaklılar, müflis emperyalizmi de devraldılar ‘mecburen’! Ve petrol savaşı yeniden kızıştı.

İkinci Dünya Savaşı’nın hesabı dürülürken, Ortadoğu’dan İngilizler sureta çekiliyor ve ardından İsrail devleti doğuyordu. Amerika, İngilizlerin rolünü olduğu kadar İsrail’in hamiliğini de devralacaktı. Zira onun daha büyük hesapları vardı petrolle ve bu bölgenin denetimi ve birleşmesinin engellenmesi, bir mecburiyetti.

İsrail bombaları sınır çizgilerini yeniden yakıyor, kavuruyor. Filistin ve Lübnan tarihlerinin yeni bir kanlı sayfasında yaşıyor. Kuzey Irak sınırımızda İsrailli komutanlar peşmergelere eğitim yaptırıyor. Ve herkes gibi biz de tarihte yaşamış o tek adamı hatırlıyoruz. Sıkışık durumdaki hazinesini milyonlarca sterlinle “rahatlatmaya” hazır olduklarını söyleyerek yanına kadar sokulan ve kendilerine başlarını sokacak bir arazi vermesini isteyen Theodore Herzl’e Abdülhamid’in söylediği aşağıdaki sözler bir asır sonra bile diken diken etmeye yetiyor tüylerimizi:

”Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil, milletime emanettir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. O, bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz. [Böyle bir toprak parçası bizden kopartılmak istense bile o toprağı kanlarımızla kaplarız ve yine bizim toprağımız olur.] Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne’de şehid düşmüşlerdi. Bir tanesi dahi geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanında kalmışlardır. Türk imparatorluğu bana aid değildir, Türk milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım Museviler milyonlarını saklasınlar. Benim imparatorluğum parçalandığı zaman onlar Filistin’i karşılıksız bile ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade edemem”

Siyonistler kendilerine Filistin’den toprak satması için bir değil, tam beş kez ikna girişiminde bulundular. Hepsinde yüz geri edilince anladılar ki, o başta kaldıkça OrtadoğU’ya huzur gelmeyecek(!). Siyon Yurdu’na giden altın yol, Abdülhamid’siz açılacaktır.

Yahudi diasporasının Abdülhamid’e güttüğü kin o kadar derin ve köklüdür ki, Guantanamo’da aylarca esir kalan İbrahim Şen, geçen yıl “Vakit” gazetesinin kendisiyle yaptığı söyleşide ilginç itiraflarda bulunmuştu. Meğer Guantanamo’daki sorgulara İsrailli hahamlar da katılıyormuş. Hatta bu Guantanamo mahkûmu, sorgulardan birisinde Yasef isimli bir Yahudi komutanın vücuduna elektrik verirken kendisine, “Türk terörist, merak etme az kaldı. Irak, İran ve Suriye’den sonra sıra Türkiye’ye de gelecek. Kadınlarınız hizmetçilerimiz, erkekleriniz de kölelerimiz olacak. İstanbul’a geldiğimizde ilk olarak dedeniz Abdülhamid’in mezarını ateşe vereceğiz.” dediğini aktarıyordu.

II. Abdülhamid 24 Nisan 1909’da tahttan indirildi, vefat ettiği 10 Şubat 1918’de ise Jön Türklere devrettiği, yüzölçümü neredeyse 5 milyon kilometrekareye ulaşan koca imparatorluk kayıplara karışmış sayılırdı. “Hürriyet kahramanı” Enver Paşa’nın ülkeden kaçmadan evvel, yaveri Mersinli Cemal Paşa’ya yaptığı şu acı itiraf, İttihatçıların nasıl büyük bir oyuna geldiklerini geç de olsa fark ettiklerini göstermektedir:
“Turan yapacaktık, viran olduk. Bizim en büyük günahımız, Sultan Hamid’i anlayamamaktır. Yazık Paşam, çok yazık! Siyonistlere alet olduk ve onların hıyanetine uğradık!”

Ona kızanların öfkesini anlıyoruz. Osmanlı’nın postunu pahalıya deldirmişti emperyalizme. Acısız bir ameliyatla gövdeyi paylaşacaklarını düşünenler, bu paylaşımın onun gayretleriyle ertelenmesi ve Birinci Dünya Savaşı’nda milyonlarca Avrupalının ölümüyle sonuçlanması karşısında öfkelenmelerinden daha doğal bir şey olamazdı. Dinmeyen öfkelerinin sebebi budur. Tabii Kızıl Sultan iftirasının da…

İyi güzel, anlıyoruz İngiliz’in, Fransız’ın, Yahudi’nin, Ermeni’nin, Masonun şunun bunun hıncını. Peki bizim içeridekilere ne oluyor? Onlar da mı ülkeyi erkenden bölüp parçalatmadığına kızıyorlardı yoksa?
Ortadoğu’da haritaları yeniden çizme tartışmalarının yapıldığı şu günlerde dikkatle okumamız gereken bir kitap gibidir Abdülhamid’in 33 yıllık iktidarı. Ben bu direnişe, “sessiz Çanakkale” diyorum. Şehitsiz, gazisiz, topsuz, tüfeksiz Çanakkale… Yok, yok, bir şehidi var bu sessiz Çanakkale’nin. Hem de hakkı yenmiş, garip bir şehidi: O şehid, Abdülhamid’in ta kendisidir. Rahmet onun üzerine yağsın…

MUSTAFA ARMAĞAN

II. Abdülhamid’in “BOR”u Kaptırmama Mücadelesi

Sultan II. Abdülhamid’in bor madenini yabancı ülkelere kaptırmamak için 10 yıl süren kıran kırana bir mücadele ortaya koyduğunu biliyor muydunuz?

Tarihçi yazar Mustafa Armağan’ın Zaman gazetesinin Pazar ekinde gündeme getirdiği çarpıcı belgeler…

Abdülhamid’in bor’u kaptırmama mücadelesi

Bor madeniyle ilgili yığınla spekülasyon yapıldığını biliyorsunuz. Türkiye’nin, hatta dünyanın geleceği bor madenine bağlıdır diyenler dahi çıkıyor. Bordan uçak gövdesi yapımından füze yakıtına kadar pek çok ileri teknoloji ürününde yararlanıldığı biliniyor.

Hatta hatırlarsınız bor yüzünden 2007 yılında ABD’nin Türkiye ile savaşa gireceği üzerine romanlar bile kaleme alınmıştı. Ancak II. Abdülhamid’in bor madenini yabancılara kaptırmamak için verdiği mücadele pek bilinmez. Bu yazıda arşiv belgelerine dayanarak 10 yıl kadar devam eden bu mücadeleden bazı kesitler sunacağım.

Ancak bilmemiz gereken bir şey varsa bor madeninin Türkiye’de oldukça erken keşfedildiği ve ilk maden çıkarma izninin, daha 1865 yılında, yani Abdülaziz devrinde Desmazures (Dömazür) isimli bir Fransız’a 20 yıllığına verildiğidir. İşte bor madeninin dünyada en bol bulunduğu yerlerden biri olan Balıkesir’in Susurluk ilçesinin Sultançayırı bölgesindeki bu madenin işletme imtiyazı, Hanson adlı bir İngiliz ile Giove (Cove) adlı bir İtalyan uyruklu girişimcinin iştahını kabartır ve onun civarında başka bir madenin imtiyazını almak için harekete geçerler. Fakat Fransız işin peşini bırakmaz ve Mart 1880’de Fransız Elçiliğini harekete geçirerek bunu protesto eder.

Tabii ucu Babıali’ye uzanan işlerden Abdülhamid’in haberdar olmaması düşünülemez. Rekabetin kızışması üzerine madenden başlangıçta yüzde 5 rüsum (vergi) alınırken, bu oran 4 kat artırılmış ve tam yüzde 20’ye çıkarılmıştır. Böylece yabancı şirketlerin işi zorlaştırılmakta, adeta imtiyazını aldıkları bu madenleri kendiliklerinden terk etmeleri arzulanmaktadır. Belgelerden 1884 yılına doğru bor çıkarmak isteyen şirketler arasındaki rekabetin adeta kapışmaya dönüştüğü görülmektedir. Çözüm olarak maden sahasındaki işletmelere “Paydos!” denilmişse de, bu da ortalığın yatışmasına yetmemiştir. Çünkü yasaklamaya rağmen bor, bu defa kaçak yollardan, arpa vs. eşya arasına konularak yurt dışına kaçırılmakta, ocakta bekletilen madenler de ayrı bir gelir kaybına sebep olmaktadır.

Hanson-Cove şirketi ise işin peşini bırakmak niyetinde değildir. Şirket 1887 yılına geldiğimizde Osmanlı maliyesinin de zor durumda olmasından istifadeyle cazip ödeme teklifleri sunarak yeni bor imtiyazları koparmak için uğraşmaktadır. Nitekim bu cazip teklifler Danıştay (Şûra-yı Devlet) tarafından kabul edilmiş olup Bakanlar Kurulu’nca da onaylanmıştır. Şimdi sıra bir kişiyi ikna etmeye gelmiştir. Kim olduğunu tahmin ettiniz sanırım: Sultan Abdülhamid. Ondan da bir “irade” koparıldı mı, iş tamamdır.

Başbakanlıktan Yıldız Sarayı’na yazılan ve iki harita eklenerek gönderilen tezkerede bu hususta Padişah hazretleri her ne emir ve ferman buyururlarsa onun hükümlerine göre hareket edileceği belirtilmekteydi. Takvimler, 9 Şubat 1887’yi gösteriyordu. Bu tarihten 3 ay sonra, 20 Nisan 1887 tarihli bir başka belgeden öğreniyoruz ki, saraydan bu konuda herhangi bir emir çıkmamıştır. Çünkü Sultan II. Abdülhamid, Nuh demiş, peygamber dememiştir. Bu yabancı şirketlere bor imtiyazını kaptırmamaya kararlıdır ve bu yüzden Babıali’nin kararını imzalamayıp savsaklamakta, tabir caizse buza yatırmaktadır.

Su uyur düşman uyumaz, derler. Şimdi İngiltere Büyükelçisi devrededir ve türlü övgüler düzerek Abdülhamid’den yardım istemektedir. Ancak Osmanlı çıkarlarına aykırı olduğuna inandığı bu irade bir türlü çıkmaz. Çünkü Abdülhamid, bor madeni üzerinde oynanan oyunların farkında olacak kadar uyanık bir yöneticidir.

Nihayet Yıldız Sarayı’ndan beklenen karar, 1889 yılında yine aynı yerde başka bir bor madeninin imtiyazı için çıkar. Bilin bakalım kime? İngiliz veya İtalyan girişimcilere değil elbette. Aşağıda orijinalini verdiğimiz belgeye bakılırsa Abdülhamid, artık bor madeni imtiyazlarını yerli üreticilere, özellikle de kendisine yakın olan paşalara vermeye başlamıştır. Bunun amacı da elbette bu değerli madenin kendisinin kontrol edebileceği insanların elinde durmasıdır. Zaten kapitülasyonlarla başı yeterince dertte olan devleti yeni bir sorun yumağına daha gömmemektir.

İşte Başbakanlık Arşivi’nde bulunan (Yıldız Prk. Bşk. Dos.16/ Göm. 53) o belgenin sadeleştirilmiş hali:

“Hüdavendigâr vilayetinde, Karesi sancağında, Fart nahiyesinde, İldiz ve Aziziye köyleri civarında, doğusunda Ilıca yolundaki Kapalıdere içinde Sulucek mezarlığı ve kuzeyinde Sulucek ince yolu boyunca Arnavud Ağılı ve Germe Kaya ve batısında Küplü deresindeki köprüye ve oradan da Sultançayırı’ndan gelen caddede biri İldiz’a ve diğeri Hanson-Cove şirketine giden yoldan kesildikleri noktaya kadar ve güneyinde söz konusu noktadan adı geçen şirketin sınırı boyunca Kapalıdere’de sonlanan sınır dahilinde yaklaşık olarak 1500 dönüm arazide çıkacağı düşünülen borasit madeni imtiyazının usul ve nizamı dairesinde padişah hazretlerinin değerli yaverlerinden ve büyük mareşallerinden Fuad Paşa hazretlerine verilmesi onun verdiği dilekçe üzerine çıkan padişahın irade-i seniyyesi gereğidir. 23 Ağustos 1889.”

119 yıl bile geçmiş olsa Abdülhamid’den çıkıp uçak gövdesindeki bora dokunabilirsiniz.

(Son belge hariç, diğer bilgiler Hayri Mutluçağ’ın “Belgelerle Türk Tarihi Dergisi”nin Ekim 1967 tarihli ilk sayısındaki yazısından yararlanılmıştır.)

Zaman-Pazar

İslam Dünyasını Örgütlemek

Ya Rusya’nın işgali altında bulunan Müslümanların durumu? Buraları kendi haline bırakmanın bir Halifeye yakışmayacağının bilincinde olan Sultan Abdülhamid, Buharalı Şeyh Süleyman Efendi’yi Asya içlerine göndermişti. Sade o değil, derviş ve seyyidler de Rusya topraklarındaki Müslümanlar arasında İslam birliği fikrini yayıyor, onlara Halife’nin yanlarında olduğunu söylüyorlardı. Özellikle dünyanın dört bucağından Hacca gelen Müslümanlar arasında İslam birliği ve Hilafetin önemi gibi konuları gündeme getirmeleri için en seçkin alimleri Mekke’ye özel olarak gönderdiğini biliyoruz. Bu işleri, sarayına aldığı Şeyh Ebu’l-Huda ve Şeyh Zafir Efendi eliyle organize ediyordu. Şazeli Şeyhi olan Zafir’den Tunus’ta da yararlanılmış, Fransız kuvvetlerine karşı içeriden bir direniş örgütlenmişti.
Keza Abdülhamid’in adamları Afrika’daki Büyük Sahra’nın güneyinde bulunan Bornu’da da boş durmamış, 1885 yılında hükümdara Abdülhamid’in hediyelerini ve nişanını götürmüş, bu jest, iki ülke arasında sıcak bir yakınlaşmaya yol açmış, İslam Birliği fikrinin ve Osmanlı Hilafetinin gücü, orada da hissettirilmişti.
Tabii Zengibar’dan bahsetmesem olmaz. Cezmi Eraslan’ın tespitine göre, II. Abdülhamid, 93 Harbi’yle önemli miktarda toprak ve Müslüman nüfus kaybedince Zengibar Sultanlığı gibi Müslüman ülkelerle ilişki kurmaya daha fazla önem vermeye başlamıştır. 1878 yılında Emin Efendi adında bir zat bölgeye resmî görevli olarak gider ve Arapça bir mektup ile bir de nişan takdim eder Sultan’a. Amaçlarının da İslam camiasına hizmet olduğunu belirtir. Emin Efendi’yi Şükrü Bey ve diğerleri takip eder. Bu gidiş gelişler hem Osmanlı-Zengibar bağlarını kuvvetdirmekte, hem de Halife’nin nüfuz sahasını genişletmekteydi. Nitekim Zengibar Sultanı İbadi mezhebine mensup olduğu halde, Cuma hutbelerinde Sünni Osmanlı Halifesinin adı okunmaktaydı. Bunun sonucu olarak Sultan Seyyid Ali b. Hamid’in 1907 yılında İstanbul’u ve Sultan Abdülhamid’i ziyaret ettiğini biliyoruz.(1)

Tabii Hindistan Müslümanları üzerindeki gücünü kullanmak için önüne çıkan her türlü fırsatı degerlendirdiğini söylememe gerek yok. Çünkü Hindistan’daki Hilafet hareketinde Abdülhamid’in çaldığı İslam Birliği mayası belirleyici bir rol oynadığı gibi, aynı zamanda en tehlikeli hasım ilan ettigi İngiltere’nin gücünü sınırlamanın da enstrümanı olmuştu. Nitekim Başbakanlık Arşivi’ndeki bir belgede bize İngiltere adlı büyük kurtla yaptığı dansın gerekçesini kendisi şöyle açıklamaktadır:

İngiltere en tehlikeli Avrupalı kuvvettir ve İngilizler çıkarlarına uygun gördüklerinde Osmanlı Devleti’ni parçalamakta bir dakika bile tereddüt etmeyeceklerdir. İngiltere, Halifeliği İslam aleminde kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak için Cidde veya Mısır gibi bir yere aktarmayı planlamaktadır.(2)

(1) Hatice Ugur, Zengibar, s. 61-68.
(2) Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Yıldız Esas Evrakı (YEE), 9-2638-72′den aktaran: Azmi Özcan,
‘The Chaliphal policy’ of Sultan Abdülhamid II and Egypt’, Nisan 2002′de Rabat’ta bir kolokyuma sunulan tebliğ.

Mustafa ARMAĞAN – Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı

Abdülhamid, Sevgili Peygamberine Hakaret Ettirmezdi

Bizi yükselten, dinimize karşı duyduğumuz büyük aşktır.’
Sultan II. Abdülhamid

Ne oluyoruz? Danimarka, derken Norveç, Almanya ve Fransa… Şu karikatür kuşatmasından bahsediyorum. Kaç gündür sabah akşam bu haberlerle dertleniyoruz. Bazı yazarlarımız Danimarka mallarını külliyen boykot çağrısı dahi yaptılar. (1)
Avrupa canibinden esen bu üzücü haberleri işitip de Sultan Abdülhamid’i anmamak mümkün mü? Devletin en müşkil anlarında bile Düvel-i Muazzama’nın idarecilerine sözünü geçirebilen ve İslamiyet hakkında kalem oynatır veya tiyatroda bir eser sahneye koyarken dinî değerlerimize karşı daha itinalı olmalarını sağlayan bir derin hassasiyetin değişmez adresiydi Halife hazretleri.
Sultan II. Abdülhamid Han denilince, Fransa, İngiltere, İtalya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde Peygamber Efendimiz (sav) aleyhinde bir piyes oynanacagını haber alınca, engellenmesi için çok etkin diplomatik girişimlerde bulunan ve sonuç almasını da bilen bir padişahın, bir devlet adamının uyanık bilinci yanında, bir büyük Müslüman’ın hassas ruhuyla da karşı karşıya olduğumuzu unutmamamız gerekiyor. Özellikle Paris Büyükelçisi Esad Paşa ile Salih Münir Paşa’nın çabalarını hatırlatmakta yarar var. (2)

İşte Abdülhamid Han’ın Peygamber Efendimiz’in (sav) ve ecdadının haklarını, hem de şu Yıldız Sarayı’ndan dışarıya adımını atmadan nasıl savunduğuna ilişkin birkaç ibretâmiz olay. (3) Okuyalım ve
üzerinde düşünelim.

Yıllardan 1890’dır. Fransız akademisi üyelerinden Marki de Bonnier, “Muhammed” adlı bir dram yazarak Comedie Français’e teslim etmiştir ve alınan haberlere göre oyunun provaları başlamak üzeredir. Sahnede bir aktör Hz. Peygamber rolüne çıkacaktır. Oyunun Efendimiz’in manevî şahsiyetini, dolayısıyla İslam dinini ve Müslümanları küçük düşüren hakaretamiz bölümler ihtiva ettiği haberleri Abdülhamid’i “Halife-i Müslimîn” sorumluluğuyla derhal harekete geçirecek ve yalnız o tiyatroda değil, bütün Fransa’da sahnelenmesini engelleyecektir oyunun. Nasıl mı? Fransa Cumhurbaşkanı Sadi Carnot’ya Paris Sefiri Salih Münir Paşa eliyle haber uçurarak. Tabii Carnot Cenaplarına, İslamiyet’e yaptığı bu mühim hizmet karşılığında bir Nişan-ı İmtiyaz takdim edildiğini söylememe gerek yok.
Yazışmaların başlığı, “Hz. Muhammed aleyhisselatü vesselam hazretlerinin nânevi kudsiyelerine karşı tertip olunan oyuna dair”dir. Bu başlık bile aslında maksadın sanat olmadığına, gerçek bir “oyun”la karşı karşıya bulunulduğuna işaret etmektedir. Fransa’nın İstanbul Büyükelçisi Kont Montbella aracılığıyla Fransa hükümetine sert uyarılarda bulunan Sultan Abdülhamid, oyunun sahneye konulması halinde Osmanlı-Fransız ilişkilerinin biteceği ültimatomunu göndermişti. (4)

Diplomatik tehditler Fransa’da işe yaramıştı ama bakalım diğer ülkelerde nasıl sonuç verecekti?

Ancak de Bonnier de işin peşini bırakmaya niyetli değildir. Bu defa eserini Abdülhamid’in diş geçiremeyeceğini tahmin ettiği, devrin ABD’si olan İngiltere’de oynatmak için girişimde bulunur. Ne var ki, Irving adlı bir aktörle anlaşmış olmasına, bir nevi devlet tiyatrosu olan Lyceum Kraliyet Tiyatrosu’nda oynanması kararlaştırılmasına rağmen, Abdülhamid’in müdahalesinden kurtulamaz. Bu defa diplomatik kanallardan bizzat İngiltere’nin ılımlı Dışişleri Bakanı Lord Salisbury devreye sokularak piyesin yalnız o tiyatroda değil, bütün İngiltere’de oynanması yasaklanır.

Sultan Abdülhamid-Marki de Bonnier kovalamacasının böylece noktalanmış olduğunu sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Çünkü bu işin bir de üçüncü raundu var.

Bu defa 3 yıl sonrasındayız. Devir değişmiş, Lord Salisbury gitmiş, yerine bir başka Lord, İslamiyet’e daha mesafeli duran Roserbery geçmiştir. Bunun üzerine Marki de Bonnier yeniden atağa kalkar ve bir başka Londra tiyatrosuyla anlaşır. Ancak bu defa da eserini sahneye koydurmayı başaramayacaktır. Velhasıl Abdülhamid’in mahir diplomasisi, bu mel’anetin icrasına müsaade etmeyecektir. Nitekim 1900 yılında Paris’te oynanmak istenen Muhammed’in Cenneti adlı bir başka piyesin ancak ismi ve muhtevası değiştirilerek sahneye konulur hale getirilmesi de onun ince diplomatik girişimlerinin eseridir.

Keza Roma’da oynatılmak istenen Fatih Sultan Mehmed üzerine bir piyes de, Osmanoğullarının küçük düşürüleceği gerekçesiyle yasaklatılmıştır. İşin ilginç yanı, kendi gücünün yetmediği durumda yakın dostu Alman İmparatoru Wilhelm’i devreye sokarak bunu başarmasıdır. Yasaklama olayını haber veren 15 Nisan 1890 tarihli bir İtalyan gazetesi (Capitan Fracassa) aynen şunları yazmaktaydı: “Bu dramın sahneleneceği haberi üzerine, Sultan [Abdülhamid adeta], kendisine, bir Rus filosunun Boğaziçi’ne doğru hareket halinde bulunduğu bildirilmiş gibi, heyecana kapıldı. İmparator Wilhelm de [konuyla] ilgilenmiş göründü.”

Hatta 1893 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde sahneye konulan ve İslam Peygamberi’nin hayatını
olduğundan farklı gösteren Muhammed adlı tiyatro oyunu da, (yazarının De Bonnier olup olmadığına dair
sarih bir bilgimiz yok ama tarihler aynı oyun oldugu fikrine götürüyor bizi) Sultan Abdülhamid’in ABD Elçisi
Alexander W. Terrell ile yaptıgı özel görüsmeden sonra, federal hükümetin yetkisi dahilinde olmamasına
rağmen, bizzat Başkan Crover Cleveland’ın girişimleriyle sahneden kaldırılmıştır.(5) Müdahalenin Amerika
ayağında ise Osmanlı’nın Washington sefiri Mavroyani bulunuyordu.

Abdülhamid Han’ın sevgili Peygamberine, İslamiyet’e ve ecdâdına yönelik küçük düşürücü tavırlara karşı, güçlü Batılı devletleri karşısına alma pahasına, müsamahasız, tavizsiz ve kararlı tutumu kısa sürede etkisini göstermiş ve tiyatrolar İslamiyet’le ilgili eserleri daha bir titizlikle seçer olmuşlardır. Sonuçta gerek Fransa’da, gerekse İngiltere ve İtalya’da, hatta İngiliz işgali altında bulunan Hindistan’da (6) Peygamber Efendimiz ve Osmanlı padişahlarına yönelik bu tür hakaret içeren eserlerin sahnelenmemesi yolunda bir gelenek oluşmuştur. Nitekim Avrupalı bürokratların Osmanlı’nın hassasiyetini nazar-ı dikkate aldıklarını ve basını da zaman zaman uyardıklarını görüyoruz. Bu da Abdülhamid’in iktidar ve nüfuzunun sadece içeride ve sadece İslam âleminde değil, Avrupa’da da oldukça yüksek olduğunu gösteriyor.

Bir piyes için koca Alman İmparatoru II. Wilhelm’i bile devreye soktuğuna bakılırsa onun bu işleri ne kadar ciddiye aldığı ve aldırdığı rahatlıkla anlaşılır. Aleyhteki propagandasına son vermek için bir ara İngiltere’nin ünlü “The Times” gazetesini satın almaya dahi kalkıştığı söylenir Sultan’ın. (7) Neden vazgeçtiğini bilmiyorum. Ama hiç de yabana atılacak bir fikir değil bence. Düşünsenize, “Times” gazetesi bizim olsaydı…

Mabeyn kâtiplerinden Tahsin Paşa’nın yalancısıyım. Sultan Hamid her sabah “Times”, “Temps”, “Kölnische Zeitung”, “Tribune”, “Standard” gibi İngilizce, Fransızca ve Almanca gazetelerin siyasî makalelerini günü gününe tercüme ettirip inceler, tepki verilmesi veya düzeltilmesi gereken haber ve yazıları işaretler ve bazı ünlü yerli ve yabancı yazarlara cevaplar yazdırarak o gazetelerde yayınlatırmış. Bununla da yetinmeyen propaganda üstadı Abdülhamid, Avrupa gazetelerinin temsilcilerini saraya çağırır, onlara iltifatlar edip hediyeler takdim ettikten sonra, çıkan haberlerin düzeltilmesini rica edermiş. İtiraz etmek ne mümkün! Birkaç gün sonra bakarmışsınız ki, o muhabirler aynı gazetede bu defa Osmanlı lehine haberler yazmışlar. (8)

Maalesef II. Abdülhamid’den sonra ne bu dinî hassasiyetler ortada kalmıştır, ne de uluslararası itibar ve
nüfuzumuz. Sadrazam Talat Paşa bile, iş işten geçip Sultan 1918 Şubat’ında ölünce, bir yakınma, ‘Tam
onun Avrupa hükümdarlarıyla alakasından ve hanedanlar üzerindeki nüfuzundan istifade edecegimiz bir
sırada öldü’, diye yazıklanacaktır.

Ne hazin bir itiraf! Ve İttihadcıların içine düştükleri zavallılığın derecesine bakın. Memleketi kurtaracağız
diye iç savaş çıkartarak tahtından indirdikleri bir adamdan, ellerine yüzlerine bulaştırıp devletin başkentini
dahi esarete duçar ettikten sonra adeta yılana sarılır gibi medet ummak, tam da onların çocukluklarına
yaraşır bir tavır değil mi?

Yine de sağ olsaydı, Sultan onları, hainler hariç, “gafil” evlatları olarak yeniden bağrına basmaya hazırdı.
İimdikiler ne yapıyor? Biliyorsunuz. Ve biz bu ümmetin onurunu korumak için didinmiş adama, şahsî iktidarı için diktatörlük yaptığı iftirasını savurmaya devam ediyoruz. Yahu Peygamberinin hakkını savunmanın şahsî iktidar tutkusuyla ne alakası var? Bilen varsa beri gelsin.

(1) Mesela Ali Bulaç, “Danimarka’yı boykot”, Zaman, 1 Şubat 2006.
(2) Bu konuda devrin Paris Sefiri olan Salih Münir Paşa’nın yazışmalarına bakınız. Mesela: Aziz Esenbel,
“Abdülhamid ile Paris Sefiri Salih Münir Pasa arasında gizli muhabere”, Tarih Dünyası, Sayı: 16, 1 Aralık
1950, s. 683-686; Sayı: 17, 15 Aralık 1950, s. 715-717; Sayı: 19,15 Ocak 1951, s. 820-821; ayrıca bkz.
Aziz Esenbel, “Kardeşinin kalemiyle Paris Sefiri Salih Münir Paşa”, Tarih Dünyası, Sayı: 15,15 Kasım
1950, s. 638-642. Salih Münir Paşanın ölümü vesilesiyle yazılan bir yazı için bkz. Galip Kemali
Söylemezoğlu, “Salih Münir Paşa”, Yedigün, Sayı: 309, 7 Şubat 1939, s. 12-13.
(3) Aşağıda zikredeceğim olaylar Ziyad Ebüzziya’nın V. Milletlerarası Türkoloji Kongresi’ne sunduğu ve
1988 yılında yayınlanan “II. Abdühamid’in dinî ve millî konulardaki hassasiyeti” başlıklı tebliğinin özeti
mahiyetindeki şu yazısından alınmıştır: “Sultan Hamid’in Avrupa’da oynanmasını yasaklattığı tiyatro
eserleri”, Türk Edebiyatı, Sayı: 150, Nisan 1986, s. 6-11.
(4) Ahmet Uçar, “II. Abdülhamit’in Avrupa sahnelerine müdahalesi: Dünyaya konan ambargo”, Tarih ve
Medeniyet, Sayı: 36, Ocak 1997.
(5) Çağrı Erhan, Türk-Amerikan ilişkilerinin Tarihsel Kökleri, Ankara 2001, İmge Kitabevi, s. 359.
(6) Ziyad Ebüzziya’nın tebliğinden nakleden: Cezmi Eraslan, Doğrulan ve Yanlışlarıyla Sultan II.
(7) Ziya Erkins, “Abdülhamidin kitap merakı”, Tarih Dünyası, Sayı: 32, 26 Ağustos 1952, s. 1278.
(8) Tahsin Paşa, Tahsin Paşa’nın Yıldız Hatıraları: Sultan Abdülhamid, 5. baskı, İstanbul 1999, Boğaziçi
Yayınları, s. 160. Ayrıca bkz. Ahmet Uçar, “II. Abdülhamid’in Avrupa sahnelerine müdahalesi: Dünyaya
konan ambargo”, Tarih ve Medeniyet, Sayı: 36, Ocak 1997. O yıllarda Amerika Sefirimiz Aleksandr
Mavroyani Bey’dir.

Mustafa ARMAĞAN-Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı

Abdülhamid “Amerikancı” mıydı?

Padişah [Abdülhamid] hava basıncıyla işleyen yeni toplar
konusunda kendisine ayrıntılı bilgi sağlamam için kişisel
bir ricada bulunmuştur. Ayrıca topun makine aksamını
gösteren azimler, fiyatı hakkında bilgi ve Savaş
Bakanlığı’nın vermeyi uygun görecegi diğer bütün
ayrıntıları istemiştir. Çanakkale Boğazı’nın savunmasını
desteklemek için bu toplardan almayı tasarlamaktadır.
(ABD Elçisi Spencer Eddy’den ABD Dışisleri Bakanı John Hay’e mektuptan)

TARİH VE TALİH; ikisinin de ne zaman hangi yöne dönecegi hiç belli olmaz. Osmanlı-Amerika Birleşik Devletleri ilişkileri de böyle olmuş. Başlangıçta yeterince ciddiye almadığımız bu uzaktaki bayrağın günün birinde güney sınırlarımızda dalgalanacağını kuşkusuz kimse tahmin edememiştir. Tıpkı bundan sonra
olacakları kimsenin tahmin edemeyeceği gibi…
Osmanlı Devleti’nin, Sultan Abdülaziz devrinden başlayarak ABD’den yoğun bir şekilde silah ve mühimmat satın aldığını, dahası bu silah ticaretinin, Alman nüfuzuna girildiği 1904 yılma kadar devam ettiğini biliyor muydunuz? İste Sultan II. Abdülhamid’in “Amerikancı” dış politikası ve yine işte Abdülhamid farkı.
1827 yılında Rus, İngiliz ve Fransız deniz kuvvetleri, gizlice anlaşarak herhangi bir savaş sebebi (casus belli) olmaksızın Navarin’de toplanmış bulunan Osmanlı donanmasına ani bir baskın vermiş, baskında tam 52 adet savaş gemimiz batırılmış, 6 bin levendimiz de şehadet şerbetini içmişti. Bu kritik olay, bir yandan Yunanistan’ın
bağımsızlığına giden yolu açacak, öbür yandan da Osmanlı yöneticilerine, Avrupalı devletlerden hiçbirine güvenilemeyeceğini -bir kere daha- ögreten ibret dolu bir tecrübe olacaktı. Yüzyıllar boyu Osmanlı Devleti’nin hayırhahlığı sayesinde palazlanmış Fransa gibi bir ‘dost’ devlet bile, kendi çıkarı gerektirdiğinde
dostluğunu gözünü kırpmadan satabiliyordu. Nitekim aynı Fransa, 3 yıl sonra, 1830′da Cezayir kıyılarına bir çıkarma yapacak ve Osmanlı Devleti’nin bu en batıdaki kanadına dişlerini geçirecekti.
Peşpeşe yaşanan bu iki facia, yani Navarin baskını ve Cezayir’in işgali, Osmanlı devlet ricalini, dış politikada yeni alternatifler aramaya zorlayacak ve Osmanlı dış politikasında “Amerika kozu” böylece devreye girecektir. Bağımsızlığını kazanalı yarım asır bile olmamış olan ABD, payitaht İstanbul’da işte böyle bir zeminde gündeme gelmişti.
1799 yılında ABD’nin Lizbon maslahatgüzarı İstanbul’a bir antlaşma yapmak üzere gönderilmişse de, görüşme bir türlü gerçekleşmemişti. Bir yıl sonra Kaptan Wiliam Bainbridge, Kaptan-ı Derya Küçük Hüseyin Paşa’yla görüşerek ABD’nin Osmanlı Devleti’yle bir antlaşma yapmak istediğini bildirmiş, ne var ki, bu teklif İstanbul’da sıcak karşılanmasına rağmen herhangi bir sonuca bağlanamamıştı. Osmanlı’yla el
sıkışamayan ABD, bu defa Cezayir ve Libya (Trablusgarp) yöneticileriyle muhatap olmuş, anlaşamadığı zamanlarda ise savaş açmış, ancak gemilerini bir türlü gönül rahatlığıyla seyrettirememişti Akdeniz’in tuzlu ve bol korsanlı sularında.
Sebep?
ABD’nin, Akdeniz’i hâlâ avucunda tutan Osmanlı Devleti’yle resmi bir antlaşması (ahidnamesi) yoktu da ondan.

Mustafa ARMAĞAN

ABD’nin çözemediği Abdülhamid bilmecesi

ABD’nin Osmanlı dönemindeki son büyükelçilerinden (1913-1916) Henry Morgenthau’nun, Ermeni soykırımı konusunda birinci dereceden etkili olmuş ve Amerika’da Türkiye aleyhtarlığını fişekleyen “Secrets of the Bosphorus” adlı hatıralarında II. Abdülhamid’den sürekli “Kızıl Sultan” veya “Kanlı Sultan” diye söz etmesi, yazdıklarının ‘objektifliği’ hakkında bir ipucu verebilir. Ancak bir Alman Yahudisi soyundan gelen Morgenthau’nun kini, Ermeni soykırımı veya Abdülhamid’le sınırlı kalmaz. O, Osmanlı’da olumlu hiçbir şey bulunabileceğine inanmaz:
“Türk’ün beş yüzyılda elde ettiği medenî inceliklerin tamamı, insafsızca hor gördüğü tebasından alınmıştır. Dini Araplardan gelir; dili [ancak] Arapça ve Farsça unsurlardan ödünç alınmak suretiyle belirli bir edebî değere ulaşmıştır; yazısı Arapçadır. İstanbul’un en nefis mimari anıtı olan Ayasofya Camii, aslen bir Hıristiyan kilisesidir ve pratikte bütün Türk mimarisi Bizans mimarisinden türemiştir…”

Bu sözler yabancımız değil. Bugün içimizde de nice “Morgenthaular”ın var olduğunu ve bir zamanlar “onlar”ın olan düşüncelerin zamanla nasıl “kendi” düşüncelerimiz haline dönüştüğünü göstermek için verdim bu örneği. Sanki Amerika’nın dini Amerika’da icad edilmişti; sanki Amerikalılar bir başka kıtanın dilini ve edebiyatını kullanmıyorlardı; sanki Amerikalıların kullandıkları alfabe, kendi kıtalarında icaD edilmişti. İnsan bir başka toplum hakkında ahkâm keseceği zaman önce kendine bakmalı değil mi?

Neyse, Morgenthau’nun hatıralarına günün birinde sıra gelecek nasıl olsa. Değerlendirmelerimizi ileriye erteleyerek şu sözde “Kızıl Sultan”a Amerikan büyükelçisinin neden düşman olduğu meselesini biraz eşeleyelim. Bakalım altından neler çıkacak?

Neydi sahiden de Morgenthau’ya, Abdülhamid Han hakkında, “tarihte bilinen en korkunç canavarlardan biri” (4. baskı, Londra: 1918, s. 188) dedirten kötülük? Sıraladığı sebepler arasında bir tanesini gösteremez ki, aynı tehditlerle, hatta yüzde biriyle karşılaşan bir Amerikan Başkanı (hayranı olduğu Woodrow Wilson dahil) elini kolunu bağlayıp seyretsin olan biteni. Gösterebildiği tek suç, vatanını Avrupalı emperyalistlere kaptırmamak için çırpınmasıdır ki, aslında Abdülhamid’in Yahudilere Filistin topraklarını satmayı reddetmesi bile, ‘normal’ bir Amerikalının alkışlaması gereken vatanseverlik değil de nedir? Bence Abdülhamid’in asıl suçu, bundan da büyüktü. ABD’yi bir ‘koz’ olarak kullanmaya kalkmıştı!

Vahdettin Engin’in yeni yayınlanan “Abdülhamid ve Dış Politika” (Yeditepe Yay., 2005) adlı çalışmasında bu kozun nasıl oynandığı, belgeleriyle ortaya konulmuş durumda. Padişahın sadrazama yazdığı 13 “hususî irade”nin metnine baktığınızda 1893’ten 1908’e kadar geçen 15 yıl içerisinde (yani Morgenthau’nun göreve başlamasından 5 yıl öncesine kadar) Abdülhamid’in, bir yandan ABD silahlarıyla ordusunu donatırken, öbür yandan kendi çıkarları doğrultusunda tavrını koyabildiğini ve bir Osmanoğlu olduğunu hiçbir zaman unutmadığını görürsünüz.

Mesela 13 Ocak 1986 tarihli iradede Çanakkale Boğazı’ndan geçmek isteyen Bankroft adlı Amerikan gemisine, ABD, Paris Antlaşması’na imza atan devletlerden olmadığı için izin vermiyor. 20 Aralık 1897’de ise bu defa Erzurum’da bir konsolosluk açılması gündemdedir. Cevap: “ABD’nin Erzurum’da bir konsolosluk açmasına gerek yoktur, çünkü orada ABD vatandaşı yoktur. Amerikan sefaretinin böyle gereksiz bir konuda ısrarcı olması uygun görülmediğinden talebinin geçiştirilmesi Padişahımız Efendimiz Hazretlerinin emir ve iradeleri gereğidir.” Nasıl? Mesele yavaş yavaş aydınlanıyor değil mi?

Devam öyleyse. ABD ısrarla İstanbul’da bir büyükelçilik açmak istemektedir. Ancak Abdülhamid dış politikada iyi kötü kurmaya çalıştığı dengeye yeni bir aktörün girmesinin Osmanlı çıkarlarına uygun düşmeyeceğine inanmıştır. Bunun için de şu gerekçeyi gösterir: “Bizim Washington’daki temsilciliğimiz de Orta Elçi düzeyindedir. Bu talep, Osmanlı Devleti’nin Washington sefareti, büyükelçiliğe yükseltilmedikçe kabul edilemez!” 1898’de ABD bu defa Ermeni Patırtısı’nın tazminatını ödettirmeye çalışmaktadır İstanbul’a. Tehditlerin bini bir paradır. Ama Abdülhamid yine yılmaz, yine bir irade çıkarır: “Her ne ad altında olursa olsun tazminat talebinin yerine getirilmesi, olaylarda sorumluluğun kabulü anlamına geleceğinden, hiçbir şekilde tazminat ödenmesinin söz konusu olmadığı ABD sefirine hatırlatılmalıdır.”

Nihayet Harput’a (eski Elazığ) bir ABD konsolosu atanır. Ancak yapılan araştırmada bu kişinin Osmanlı vatandaşı bir Ermeni olduğu ve sonradan ABD vatandaşlığına geçtiği anlaşılır. Oysa ABD ile yapılan antlaşmaya göre bölgeye atanacak kişi, eski Osmanlı vatandaşı olamayacaktır. Bu nedenle göreve başlamasına engel olunması irade olunur. Tarih: 3 Aralık 1900’dür. Oysa aynı yıllarda Abdülhamid, ABD’nin silah şirketleriyle görüşmelerine devam etmekte ve Connecticut’taki bir şirketten Türkiye’de hafif silah fabrikası kurmasını istemekte, Amerikan Bahriyesi’nden General Bucknam’ı âlâ-yı vâlâ ile “Paşa” yapıp hizmetine almakta ve o zamanlar henüz bıyığı terlemiş bir bahriyeli subay olan geleceğin “Hamidiye kahramanı” Rauf Orbay’ı, Bucknam Paşa ile birlikte kruvazör ve denizaltı alımı için ABD’ye göndermekteydi.

Daha da ilginci, Bucknam Paşa’nın, kendisine anlatılan “denizcilik düşmanı” Abdülhamid görüntüsü ile kendisini gemi ve denizaltı almaya yollayan “denizcilik meraklısı” Abdülhamid görüntüsünü bir türlü bağdaştıramayışıdır. Nitekim Rauf Bey’e içine düştüğü şaşkınlığı şöyle dile getirmiştir: “Bilmece gibi bir adam. Hem de çözülmesi çok çok çok zor bir bilmece!” Bu bilmeceyi çözdüğümüzde, göreceğimiz resim, emin olun, Morgenthau’nunkinden çok çok çok farklı olacaktır.

Abdülhamid’in Uzakdoğu Politikası

Singapur’da Abdülhamid Han’a gösterilen ilgi, Sultan’ın bu bölgeye yönelik politikasının zamanında ne kadar etkili olduğunu gösteriyor aslında. Abdülhamid’in Uzakdoğu ilgisi şehzadelik dönemlerine uzanıyor. Henüz tahta çıkmadan dört yıl önce, 1872 yılında Paris’te düzenlenen bir sergiye Japonya diye bir ülkenin katılacağını öğrenen Şehzade Abdülhamid, doktoru ve danışmanı Mavroyeni Bey’den bu ülke hakkında bir rapor hazırlamasını talep eder. Amacı, Doğulu bir halkın kendi inanç ve geleneklerini terk etmeden modernleşme yolunda aldığı mesafeyi yakından incelemektir.

Sultan Abdülhamid, tahta çıktıktan dört yıl sonra (1880) Japonya İmparatorluğu’ndan Prens Hebi’yi İstanbul’da ağırlar. Misafirlerinden İmparator Mikado ve Japonya hakkında bilgiler alır. İlgiden fevkalade memnun kalan Japonlar, iki ülke arasında ticarî ve siyasî münasebetler kurulmasını teklif eder. Böylece Osmanlı Devleti ile Japonya arasında ilk bağlar kurulur. 1887′de bu defa İmparator Mikado’nun dayısının oğlu Mareşal Prens Akihito başkanlığında bir heyet İstanbul’a gelir. Japon imparatoru, Abdülhamid’e özel bir mektupla devletin en büyük nişanını gönderir. O zamana kadar Batılı ülkelerden hiçbirinin nişanını kabul etmeyen Sultan, Mikado’nun bu hediyesini kabul eder. Japonya’nın iyi niyet girişimlerine bir gemi göndererek mukabele etmek ister. 581 seçme denizcimizi kaybettiğimiz ‘Ertuğrul’un hazin macerası da böyle başlar.

26 Mayıs 1890′da, 11 ay süren bir yolculuktan sonra Japonya’nın Yokohama Limanı’na ulaşan Ertuğrul gemisi top atışlarıyla karşılanır. Japon halkı limanda toplanır, sokaklarda tezahürat yapar, Osmanlı’dan gelen misafirleri halk evlerinde ağırlar. Hele bir cuma günü gemi mürettebatının bir meydanda topluca namaz kılması halkta İslâm’a karşı bir araştırma merakı uyandırır. Her akşam, 50 kişilik bandosuyla binlerce Japon’a konserler veren Ertuğrul gemisi, Japon sularında 3 ay kadar kalır. Dönüş için denize açıldıktan bir gün sonra şiddetli bir tayfuna yakalanır. 44 saat su yüzünde dalgalarla boğuşur. Neticede Osima kıyılarındaki kayalıklara çarpar ve parçalanır. Gemi enkazından ancak 69 kişi kurtarılır.

Kazadan sonra Japonya’da günlerce yas tutulur. Yardım kampanyaları açılır, imparatorun eşi dahi kendi elleriyle yaralı askerlerimize elbise dikmek için seferber olur. İmparator Mikado, Türk kazazedelerini İstanbul’a iki Japon harp gemisi ile gönderir. Sultan Abdülhamid, olaydan sonra günlerce ne yer, ne içer, ne de konuşur.

Sultan Abdülhamid Han İslâm âlemi ile yakından ilgilenen bir padişahtı. Dünyanın öbür ucundaki Müslümanlara heyetler gönderiyor, İslâmî cemaatlerle haberleşiyordu. Müslümanların halifesi sıfatıyla Hindistan’a, Çin’e, Java’ya (bugünkü Endonezya Adaları), Orta Asya memleketlerine heyetler gönderiyordu. Şüphesiz bu politika o dönemde bölgede hâkimiyet mücadelesi veren İngiltere’yi tedirgin ediyordu. Zira, Abdülhamid’in Müslümanlara sahip çıkma, onlara yardımcı olma politikası bölgede yaşayan halkları Osmanlı ile birlikte hareket etmeye sevk ediyordu. Bu da İngilizlerin bölgedeki çıkarlarına ters bir gelişmeydi tabii ki…

Buharalı Şeyh Süleyman’ın Rusya Müslümanları ile halife arasında bir köprü vazifesini görmesi, Şirvanizade Ahmet Hulusi’nin Afganistan’a, Ferik Paşa’nın Çin’e gönderilmesi, Han Hüseyin Lebbe’nin Markar’a konsolos olarak tayin edilmesi, Kasım 1900′de Ahmed Ataullah Efendi’nin Sultan Abdülhamid adına Singapur’daki Müslümanlarla temas kurması söz konusu politikanın birer parçasıydı.
……..
Aksiyon Dergisi. Sayı: 585. 20.02.2006. Mesut Çevikalp

Hicaz Demiryolu Ve Sultan II.Abdülhamid Han

Hicaz Demiryolu Ve Sultan II.Abdülhamid Han

Tarihimiz konusunda ne zihinlerimiz yeterli berraklığa sahip, ne de biz bu berraklığı sağlamaya yetecek bilgiye sahibiz. Bunun en çarpıcı misallerinden birini, boynu bükük “Osmanlı Demiryolu Tarihi”nde müşahede ederiz. Günümüzde artan trafik kazaları ve bunun meydana getirdiği maddi ve manevi kayıplar, demiryollarını tekrar gündeme getirmiştir. 21. yüzyılın eşiğinde hâlâ karayolu ulaşımının bize verdiği zararları tartışırken, gelişmiş ülkelerin hemen hepsinde en önemli ulaşım vasıtası olan demiryollarına ne kadar önem verildiği ortadadır. Benzer bir şekilde, ülkemizde de bir asır önce demiryoluna ne kadar ehemmiyet verildiği ve bugün mevcut olan hatların yaklaşık yarısının inşa edildiği göz önüne alınırsa, bu hatların inşasında çok büyük katkısı olan Sultan II. Abdülhamid’in nasıl bir hizmet şuuruna sahip bir devlet adamı olduğu ortaya çıkacaktır.

Sultan II. Abdülhamid Han tahta çıkar çıkmaz, büyük eğitim hamleleri yapmış, birçok okullar açmış ve o gün için dünyanın en iyi haberleşme sistemi olan telgraf hatlarıyla, 1800’lü yılların son çeyreğinde ülkeyi baştan sona donatmıştı. Demiryolları onun en büyük rüyâlarından biriydi. Rumeli, Hicaz ve Anadolu-Bağdat demiryollarının inşası da en büyük projeleri arasındaydı. Dünyada, demiryolu ilk defa, 27 Eylül 1825’te İngiltere’de, işadamı Edward Pease’in Stocton-Darlington Railway Company adlı şirketinin mali katkılarıyla, George Stephenson tarafından Stocton ve Darlington arasında yapılmışken, bu tarihten yaklaşık otuz yıl sonra, Osmanlı Devletinde de demiryolu çalışmalarına başlanmıştır.

Sultan II. Abdülhamid Han, 1876’da padişah olduğunda, devletin 300 milyon altın liraya yakın dış borcu vardı ve çeşitli iç sorunlarla karşı karşıya idi. Bütün bu menfi şartlara rağmen dahilî ve malî sıkıntıları halletmeye çalışan Sultan, bu arada demiryollarının ekonomik ve siyasi önemini çok iyi kavramış ve Osmanlı topraklarında demiryollarını yaygınlaştırmak için yabancı devletlere çeşitli imtiyazlar tanıyarak, demiryolu yapımını teşvik etmiştir.

Osmanlı Devleti’nde demiryolunun yaygınlaştığı ve demiryolu yatırımının en çok yapıldığı dönem, II. Abdülhamid devridir. 1889- 1898 döneminde, 5350 km’lik demiryolu inşası için izin verilmiştir. Bu rakamın, günümüzde mevcut olan demiryolu uzunluğunun yarısından fazla olduğu düşünülürse, o günkü şartlarda ve teknolojik imkânlarla yapılan bu yatırımın ne kadar büyük ve önemli olduğu ortaya çıkmaktadır.

Aynı zamanda, bütün dünya müslümanlarının halifesi olan II. Abdülhamid Han, İslam’ın şartlarından olan ‘Hac’ farizasını yerine getirmek için her yıl Hicaza giden binlerce hacının, develeriyle 60 °C’ye varan sıcaklık altında, çöl yollarında; susuzluk, bulaşıcı hastalıklar, eşkıyalar vb. zorluklarla karşı karşıya olduğunu, bu yolların emniyet ve asayişini sağlamak için ise, devletin büyük malî ve askerî fedakârlıklarda bulunduğunu biliyordu. Hicaz için bütün bu problemleri halledecek ve buradaki müslümanlarla Anadolu arasında bir köprü vazifesi görecek, ayrıca devletin saygınlığını İslâm dünyasında artıracak, bölgedeki denetimi güçlendirecek ve Süveyş Kanalı’nın yerini tutabilecek stratejik bir demiryolu projesini uygulamaya koymayı düşünüyordu. Sultan II. Abdülhamid’in hâtıratında da; “Çok eskiden beri hayâl ettiğim Hicaz demiryolu nihayet hakikât oluyor. Bu yol Osmanlı Devleti için sadece iktisadi bakımdan büyük fayda getirmekle kalmayacak, aynı zamanda oradaki kuvvetimizi sağlamlaştırmaya da yarayacağından, askeri bakımdan da çok ehemmiyetli olacaktır..” diye bahsettiği ve bugün milli sınırlarımız dışında bulunan Hicaz demiryolu projesinin gerçekleştirilmesi, bütün müslümanların halifesi olan II. Abdülhamid’e yakışan bir yatırımdı. 1 Mayıs 1900’de irâdesi çıkarılan proje için başta halifenin kendisi 2.5 milyon altın olmak üzere, devletin sivil ve askeri memurları, aylıklarının %10’unu (harik ianesi) vermişlerdir. Bu iş için halktan kurban derisi toplanmış, posta pulları, damga kağıtları, ilmühaberler ve madalyalar(*) bastırılmıştır. Müslümanlar arasında örnek bir dayanışma örneği olarak; Mısır Hidivi, İran Şahı, Haydarabat Nizamı, Okyanus adalarındaki müslümanlar, özellikle bugünkü Pakistanı oluşturan Hint müslümanları, Afganistan, Fas, Muskat, Kırım olmak üzere bütün dünya müslümanları büyük maddi bağışlarda bulunmuşlardır. Sadece İslâm dünyasınca yapılan bu yardımlar, “Hicaz Şimendifer Hattı İanesi”nde toplanmıştır. Bu kadar büyük bir bağış kampanyasını başarıyla yürüten II. Abdülhamid Hanın yakından ilgilendiği bu demiryolu inşaatına, 1903 yılı Ekim’inde başlandı. İnşaatın güvenliği için aynı yıl İstanbul’da ilk kez iki taburluk demiryolu askerliği sınıfı açıldı. 1050 mm genişliğindeki demiryolu hattı beş yılda tamamlandı. (**) Toplam uzunluğu 1464 km olan bu yolun 1300 km’lik Şam-Medine arasına öncelik tanındı. Hicaz demiryolu inşaatında çalışan işçilerle teknik elemanlar yalnızca müslümanlardan seçilmişti. Ayrıca ray ve benzeri malzemeler İstanbul tersanelerinde üretilmiş, traversler ise Toros ve Amanos dağlarındaki ağaç kütüklerinden sağlanmıştı. Issız, çorak, susuz ve kumlu çöllerde, hat boyundaki er ve subaylarımız, demiryolu yapılmasına karşı çıkan ve engellemeye çalışan eşkıya ile mücadele uğruna pekçok şehit vermişlerdi; kilometrelerce uzayıp giden demiryolu güzergâhı onlara adeta meçhul birer mezar olmuştu. Demiryolu inşaatında çalışan nezih Anadolu çocukları, çöllerde alev gibi yakan güneş altında kızgın rayları elleriyle tutamaz, başlarındaki kabalakları (serpuş) eldiven gibi kullanırlardı. Başı açık olanlardan güneş çarpmasından dolayı oracıkta ölenler de olurdu. Su bulunan yerler azdı. Şam’dan özel olarak sarnıç vagonlarıyla su getirilir, haftada bir kez dağıtılırdı. Bu sular Der’a, Afule, Medan-ı Salih gibi yerlerde, depo ve mahzenlerde saklanırdı. Bütün bu yoksulluğa, acılara, meşakkate ve perişanlığa karşı mücadele eden erlerimizi, subaylarımızı, demiryolcu memur ve işçilerimizi ayakta diri tutan güç, böyle kutsal ve manevî yönü büyük olan bir işte görev almanın verdiği moral ve Gül-ü Muhammed (s.a.s) sevgisi idi.

Hicaz projelerinde; 1904’de Hvyran, 1905’de Beyrut ve Hayfa, 1908’de Medine Garajına ulaşıldı. II. Abdülhamid Han, demiryolu hattı mukaddes belde Medine’ye ulaşınca, Resulullah’ın rûhaniyetini rahatsız etmemek için rayların altına keçe döşenmesini istemiş, hatta 5-6 km’lik bir güzergahta sessiz lokomotifler çalıştırılmasını emretmiştir. Hicaz hattı 27 Ağustos 1908 tarihinde ilk trenin Şamdan hareketiyle açıldı. Özel olarak hazırlanan bu tren- de devlet erkânı, davetliler, yerli-yabancı gazeteciler bulunuyordu. Trenin hızı o döneme göre mükemmel sayılan 40-60 km/s arasında idi.

Açılışından 8 yıl sonra, 1916’da bu hatlar İngiliz casusu Thomas Edward Lawrance’in örgütlediği Araplar tarafından, Maan-Medine arasındaki 680 km’lik kısmı bombalanarak tahrip edilmiştir. Ayrıca I. Dünya Savaşı’nda da tahribata uğramıştır. Bu yollardan kalan ray ve traversleri getirenlere İngilizler para ikramiyeleri vermişlerdir. Bugün Medine’de bahçe korkuluğu yapılmış travers ve raylara rastlanmakta ve Ambariye Köprüsü, Medine İstasyonu ve Camii ile kömürlü (buharlı) lokomotif ve ahşap vagonlar hâlâ mahzun, boynu bükük Osmanlı izleri olarak yıkılmaya ve çürümeye terkedilmiş, adeta unutturulmak istenen bir tarih gibi durmaktadır.

Dipnotlar :

* Hicaz Demiryolları Madalyaları:
Hamidiye-Hicaz Demiryolu Madalyası:
Ön yüzünde defne dalından bir çelenk içinde II. Abdülhamid’in “el-Gazi” tuğrası, altta lokomotif resmi, arka yüzünde ise “Hamidiye—Hicaz Demiryolu’na hizmet eden hamiyetmedana mahsus madalyadır.” yazısı bulunmaktadır.

Maan Mevkiinin Resmiküşadlı Madalyası: Demiryolunun Maan’a kadar olan bölümünün açılışı dolayısıyla çıkarılmıştır. Ön yüzünde üstte tuğra ve lokomotif resmi, arka yüzünde “Hamidiye-Hicaz Demiryolu Maan mevkiinin resmi küşadı yadigârı 1322 (1904).” yazısı bulunmaktadır.

Hicaz Demiryolunun Medine-i Münevvere Mevkii Madalyası: Ön yüzünde tünelden çıkan tren resmi ile tuğra altında sene 1326 (1908) yazısı ve hurma ağaçları resmi bulunmaktadır. Arka yüzünde “Hamidiye-Hicaz Demiryolu’nun Medine-i Münevvere mevkiine ve Aynüzzerka suyun un demir borularla Belde-i Tahire’ye is’ali Hamidiye Camii şerifinin hitamı inşası ve Haremi melaiki huddam Hazreti Risalert Penahide Ziyai Kehrubai is’ali hatırası olmak üzere bu babda hidematı sebk edenlere nişane-i mefharettir.” yazısı bulunmaktadır. (Madalyaların resimleri; Dr. Ufuk Gülsoy’un “Hicaz Demiryolu” isimli eserinden alınmıştır.)

** Standart açıklık 1435 mm’dir. Bu yolun dar açıklıklı yapılmasının sebebi; bu beldeye sadece Osmanlı Devleti’nin imal ettiği lokomotiflerin girmesinin sağlanması ve hangi amaçla olursa olsun yabancı lokomotif ve vagonların girmesinin önlenmesiydi.

Kaynaklar:

1. “Kardelen”, Sayı 6-7- 8-9-10, 1994-1995 (Demiryolu Meslek Okulu Mez. Der. Yayını).
2. ”Demiryolcu”,Sayı 8, Ekim 93.
3. Aydın Talay, Eserleriyle ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid. Risale Yay., Şubat 95, İst.
4. Demirbilek Ahmet, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi YTÜ. Şubat 96, İst.