Etiketler: abdülhamid

Sultan Abdülhamid Han’a Yapılan Suikastin Perde Arkası

Ermeni İhtilal Çetesi komitecileri, düzenleyecekleri suikast için bütün hazırlıklarını tamamlamışlar, en ince ayrıntıyı dahi hesaplamışlardı. Padişah, Cuma günü Yıldız Camii’nde namazı eda ettikten sonra caminin iç kapısına geliyor, oraya kadar yanaşan arabasına biniyor ve merasim eşliğinde sarayına dönüyordu. Sultanın bindiği araba, tam bir dakika 42 saniye sonra avlu kapısına varıyordu…

Ve o gün… avlu kapısında bekleyen arabalar arasında, özel olarak üretilen o araba da vardı… İçindeki “Cehennem Makinesi” adlı bomba, bir dakika 42 saniyeye ayarlanmıştı!..

İşte bu kitapta, 21 Temmuz 1905 Cuma günü Sultan İkinci Abdülhamid Han’a yapılan

Abdülhamid Han’ın Çocuk Sevgisi

Sultan Abdülhamid Han’ın huzurlu bir aile hayatı vardı. Hem padişah hem de örnek bir aile reisiydi. Çocukları çok severdi. Onlarla ilginmeyi, baba şefkatini göstermeyi ihmal etmezdi. Bir evladının yanarak vefatı ve başka bir çocuğunun da hastalığının teşhis edilemeyerek ölümü kendisini çok üzdü. Bunun üzerine “benim çocuğum kurtulamadı, kimbilir fakir fukaranın çocuklarına nasıl bakılıyor. Hiç olmazsa bir hastahane yaptıralım da benim gibi birçok babaların kalbi yanmasın” diyerek “Hamidiye Etfal Hastahanesi”ni bugünkü adıyla “Şişli Çocuk Hastahanesi” ni kurdu. En seçme doktorları orada görevlendirerek

Ulu Hakan

Ulu Hakan II. Abdülhâmid Hân… “Ulu Hakan” tabiri artık yerleşti. Ermenilerin taktiği ve İttihatçıların yerleştirdiği “Kızıl Sultan” lâkabından sonra “Ulu Hakan”…

İlâhî cilveye bakın; Kur’ân’daki “Zalûm ve Cehûl” vasıflı bazı esfellerce yerin dibine batırılan bir gerçek kahramanı, ölümünün 60. yılında, işte böyle, şahikaların şahikasına çıkarır. Bazen de tam aksi, şahikalardan esfellerin esfeline indirir.

10 Şubat günü Ülkücülerle Akıncıların el ele vererek tertipledikleri Abdülhamid’i anma gününde mâna ve tecelli böylesine derin, böylesine yücedir.

“Büyük Doğu”nun ilk çıkış tarihi 1943′e yani

Yahudi Kazığı

Devrindeki engeller ve çetinliklere nisbetle Türk tarihinin şüphesiz en büyük Padişahı, Ulu Hakan II. Abdülhamîd Hân, sırf melek tabiatı yüzünden ezemediği Yahudi’nin sonunda kurbanı olmuş, ona hal’ini bir Yahudi tebliğ etmiş ve Selanik’teki menfasında kendisine bir Yahudi köşkü, zindan vazifesini görmüştür.

İşte bu Abdülhamîd Hân, Yahudilik dâvasının 19. Asırda plâncısı ve aksiyoncusu (Hertzel)in, Filistin’de, Yahudilere yurt yapılmak üzere bir çiftlik kadar toprak isteğine ve buna mukabil bütün “Düyun-u Umumiye” borçlarının Yahudilerce ödeneceği teklifine şu cevabı vermiştir:

- Yahudilere yurt olarak, Filistin’de bir kurabiye kadar bile toprak vermeyi, ne pahasına olursa olsun, kabul edemem!..

Ulu Hakan bu cevabı verirken, istikbâli sezmiş ve Filistin gibi İslâm dünyasının yürek noktasına (stratejik) ehemmiyeti pek büyük bir Yahudi kazığının çakılmasına karşı çıkmıştı.

(Necip Fazıl Kısakürek – Çerçeve 4)

Pekin’de 1908′de kurdurduğu ve hala ayaktaki Hamidiye Üniversitesi onun Çin’e vurduğu mühürdü

109 YIL ÖNCE İSTANBUL’DAN İLK HAREKET…

28 Nisan 1901′de İstanbul’dan sesiz sedasız yola çıkan, İzmir ve İskenderiye’ye uğrayıp Kızıldeniz’i aşarak Uzak Doğu’ya yönelen Nemçe (Avusturya) vapuru Batı’nın bölgedeki ajan ve diplomatlarını hareketlendirmişti. Vapur henüz Çin’e ulaşmadan Pekin’deki Batılı sefaretler başkentlerine kriptolu mesajlar gönderir: “İstanbul’daki ‘kurnaz Sultan’ Çinli Müslümanları kendine çekmek üzere yeni hamlelere girişti. 9 kişilik temsil heyeti Çin’e geliyor.” Osmanlı temsil heyeti uzun ve meşakkatli bir yolculuğun ardından Çin’e ulaştığında, bölgede adeta bayram havası eser. Şanghay Limanı’na gelen vapuru görmek isteyen Çinli Müslümanlar izdihama yol açar. Sadece Batılı gazeteler değil, tüm dünya basını bu kritik ziyarete geniş yer verir o tarihlerde.

Çin yönetimi, ülkelerine gelen Osmanlı heyetini memnuniyetle karşılasa da, o dönemde bu ülkeyi sömüren Batılı ülkeler tedirgindi. Bizzat Sultan II. Abdülhamid tarafından görevlendirilen Mirliva (Tuğgeneral) Enver Paşa’nın hangi amaçla Çin’e geldiğini merak ediyorlardı. Haliyle paşa, ikinci eşi, iki katip, iki alim, iki asker ve uşaklardan oluşan heyet yaklaşık 4 ay süren ziyaret boyunca Batılı ajan ve elçilerin çemberindeydi. Akıcı Fransızcası, etkileyici hitabetiyle Enver Paşa, Çinli Müslümanlar ve yabancı elçilere II. Abdülhamid’in barış mesajlarını getirmek için geldiklerini söylüyordu. Ama Batılılar bu açıklamayı pek inandırıcı bulmamıştı.

Haddi zatında ziyaretin görünen sebebi Çin’de son yıllarda patlak veren, özellikle sömürgeci Alman ve İngilizleri hedef alan ayaklanmaları yatıştırmaktı. Zira, 1901′deki Boxer isyanında, Pekin’deki Alman Büyükelçisi Kettler sokak ortasında öldürülüp cesedi sürüklenince dönemin Alman İmparatoru Kaiser II. Wilhelm, hususi ilişkisi bulunduğu II. Abdülhamid’den yardım istemiş, aralarında Müslümanların da bulunduğu isyancıları bastırmak üzere Çin’e birlik göndermesini talep etmişti. Çin’i cezalandırmak isteyen bazı Batılı devletler karma birlik de gönderir bu dönemde. Ancak 30 milyonluk Osmanlı, o dönemde tahmini 50-60 milyon Çinli Müslüman’ın (toplam nüfus 500 milyon) tepkisini çekmemek için bu ülkeye askerî birlik göndermekten geri duruyordu. Bununla birlikte Batı’yla kurduğu dengeleri koruma arzusundaydı; özelikle Almanlarla olanı.

Diplomasideki mahareti bilinen II. Abdülhamid, hem Osmanlı-Alman ilişkilerini zedelemeyecek hem de Çinli Müslümanları İstanbul’a meylettirecek bir formül buldu. Şeyhülislam Cemaleddin Efendi’nin de oluruyla ‘Nasihat Heyeti’ adı altında dokuz kişiden oluşan bir temsilci grubunun Çin’e gönderilmesini istedi. Sultan, bu kritik göreve, Yıldız’ın parlak subaylarından Enver Paşa’yı seçti. Yanına Kurmay Binbaşı Nazım Bey verildi. Heyette ayrıca din adamı sıfatıyla Mustafa Şükrü Efendi yer aldı (rahmetli başbakanlardan Bülent Ecevit’in dedesi).

BATILI AJAN VE ELÇİLER HEYETİ TAKİP ETTİ

Devlet hazinesinden karşılanan 500 Türk lirasıyla yola çıkan ve bir ay süren yorucu seyahatin ardından mayıs (1901) başında Şanghay Limanı’na ulaşan Türk heyeti, sadece bu kentteki Müslümanlarla görüşmekle kalmamış, Çinli Müslümanların yoğunlukta olduğu bölgelere geziler düzenlemişti. Heyet, bu tür buluşmaları fırsat bilip ‘Müslümanların Halifesi’ sıfatıyla II. Abdülhamid adına yazılan ve Çinceye tercüme edilen beyannameler dağıtır. Cuma namazlarına iştirak edip Sultan adına hutbeler okutur. Batılı elçiler, heyetin ‘ayaklanmaları yatıştırma’ gibi bir misyonu olmadığını, giriştiği faaliyetlerde Çinli Müslümanları Halife Abdülhamid himayesinde toplamaya çalıştığını görünce Enver Paşa ve grubuyla teması keser. Hatta Batılılar bu duruma o kadar içerler ki Enver Paşa’yı karşılayan Alman elçisi bile bir daha uğramaz heyetin yanına.

II. Abdülhamid’in Batı’yı bir kez daha oyuna getirdiğini düşünen Pekin’deki Fransız Büyükelçisi, 4 Haziran 1901′de Paris’e şu mesajı geçer: “Sayın Bakan, Zat-ı alileri, mektubuna ek olarak, Sultan tarafından Çin Müslümanlarıyla ilişki kurmak üzere görevlendirilmiş olan Türk heyeti konusundaki genelgeyi bulacaklardır… Şimdiki şartlar muvacehesinde, Alman hükûmeti tarafından tavsiye edildiği söylenen bu konudaki Bab-i Ali niyetlerini öğrenmekte fayda mülahaza ediyorum. Kouang-Si, Kouang-Tong ve özellikle Müslümanların yoğun olduğu Yunnan’da gelişen bir Pan-İslamist hareket tehlikeli olabilir ve ben neye mal olursa olsun, İstanbul’daki elçimizden Enver Paşa heyetinin gayesi hakkında bilgi elde etmeye çalışacağım… Bizim Hindo-Çin’deki sömürgelerimize komşu olan bölgelerde çok sayıda Müslüman olması hasebiyle, bu heyet, çok yakından izlememiz gereken Pan-İslamist temayüllerin bir işareti olabilir… Şanghay’da konaklayan heyetin gerçek

Yaklaşık 4 ay süren bu kritik sefer sırasında Enver Paşa ve heyeti maddi sıkıntılar yaşar. Batı karşıtı Ruslar bu fırsatı kaçırmaz, heyetin yardımına koşar. Enver Paşa’nın ikinci eşinin Avusturyalı olması onlara avantaj sağlar. Çin’deki Avusturya sefareti de Türk heyetine destek verir. Enver Paşa, dönüş hazırlığına başladığı günlerde, Rus Çarı’ndan bir telgraf alır. Çar, Enver Paşa’yı Rusya’ya davet etmektedir. İstanbul’dan alınan onayın ardından Çin’den Rusya’ya geçilir. Heyet orada da ilgiyle karşılanır.

Osmanlı’nın, sömürgeci Batı güçleri karşısında, İslam ülkelerinden alacağı destekle ayakta kalabileceğini hesaplayan Halife II. Abdülhamid, heyetin ardından Çinli Müslümanlarla kurulan bağları geliştirmekten geri durmaz. Bu amaçla Enver Paşa’nın ardından, en gözde adamı Muhammed Ali’yi (bazı kaynaklara göre en iyi hafiyesi) 1902 yılında gizlice Çin’e gönderir. Molla giyinişli, ‘turist alim’ imajını kullanarak Çin’in iç kısımlarında gezen Muhammed Ali, Müslümanlarla ciddi bağlantılar kurar. Arapça ve İngilizce bilmesi bu noktada çok etkili olur. İkna ettiği Müslüman ailelerin çocuklarını İstanbul’a eğitime gönderir. Muhammed Ali, bir taraftan ihtiyaç sahibi Çinli Müslümanlara İstanbul’dan gelen maddi yardımları dağıtırken, diğer yandan bölgedeki gelişmeleri sık sık yolladığı raporlarla Yıldız’a aktarır. Sultan II. Abdülhamid bu raporları, 500 milyonluk ülkedeki 50-70 milyon Müslüman’ı İstanbul’a bağlamak için geliştirdiği stratejilerinde kullanıyordu. Muhammed Ali, o dönemde Çinli Müslümanların itibar ettiği İmam Wang Haoren ile temasa geçer. İmam Haoren’e Osmanlıyı ve Sultan Abdülhamid’in İslam dünyasında hayata geçirmek istediği projeleri anlatır.

Çin’de o dönemin önemli Müslüman alimlerinden biri olarak gösterilen İmam Wang Haoren (1848-1919), medresedeki eğitim ve öğretimin geliştirilmesi fikrini savunuyordu. Daha önce sadece Arapça eğitim veren Çin’deki Müslüman medreselere Çin kültürü ve Çince derslerini ilk dahil eden de yenilikçi İmam Haoren oluyor. Haoren’nun adı Çin tarihinde ‘köprüleri birleştiren eğitmen’, ‘sosyal aktivist’ sıfatlarıyla anılıyor.

Haoren, kendisine ulaşan bu gayriresmî Osmanlı elçisinden ve modern eğitim seferberliğine girişen II. Abdülhamid’den çok etkilenir. 1906′da talebesi Ma Debao ile çıktığı hac ziyaretinin ardından Mekke’den İstanbul’a geçer. II. Abdülhamid tarafından çok sıcak karşılanır. Haoren, İstanbul’da bulunduğu günlerde, Osmanlı eğitim sitemini inceler, İslam konusundaki hassasiyetleri gözlemler. Tespit ettiği farklıkları not alır. Çin’e döndüğünde sohbet ve hutbelerinde Osmanlı’dan, Sultan ve Türklerin Müslümanlığından bahseder.

II. Abdülhamid, İstanbul’a kadar gelen bu Çinli kanaat önderini eli boş göndermez. O dönemde Çin’de İslami eser pek bulunmadığı gerekçesiyle Haoren’e binin üzerinde kitap hediye eder ve bunları diğer Çinli alimlerle paylaşmasını ister. Çinli kaynaklar bu eserlerden birkaçının günümüze ulaştığını ifade ediyor. II. Abdülhamid, İmam Haoren’e Pekin’de bir üniversite açma düşüncesinden bahseder. Modern eğitim yanlısı Haoren bu konuda Sultan’a elinden gelen her türlü yardımı sağlayacağını belirtir.

İstanbul’daki buluşmanın ardından henüz bir yıl geçmiştir ki Haoren’in kapısı çalınır. II. Abdülhamid’in okul açmak için Pekin’e gönderdiği iki Osmanlı muallimi ondan katkı beklemektedir. Yunnan bölgesindeki Müslümanların imamı Haoren, Muallim Ali Rıza Efendi ile Muallim Bursalı Hafız Hasan Efendi’yi Niujie Camii’ne götürür. Burada cemaate 10 bin kilometre öteden gelen bu Türk muallimlerin okul açma planını anlatır. O dönemde Niujie Camii Müslümanların buluşma mekanıdır. Çinli Müslümanlar bu caminin arka bahçesini Türk hocalara verir. Burada boş tutulan bir bina onarılır, yanına iki derslik daha inşa edilir. Çinli Müslümanlar Osmanlı bayrağının dalgalandığı derslikleri bir an önce faaliyete geçirmek için yardımcı da olur Türklere. İstanbul’dan gelen direktife bölgede Müslüman alime duyulan ihtiyaç eklenince okulun üniversite seviyesinde açılmasına karar verilir.

Bir yıl süren çalışmaların ardından, 1908′de gözyaşları ve dualarla açılır Daru’l-Ulûmi’l-Hamidîyye (Pekin Hamidiye Üniversitesi). Okul kısa zamanda Osmanlı-Çin ilişkilerinde bir doping etkisi oluşturur. Bir bakıma iki toplumu birbirine bağlar. II. Abdülhamid Han’ın 19. yüzyılın imkanlarıyla, Batı’nın düşmanlığına rağmen dünyanın öbür ucunda açtırdığı bu eğitim müessesesi Çinli Müslümanları İstanbul ve Halife’ye bağlar adeta.

Okulun açılmasının ardından Çin’de değişen atmosferi Paris’e şöyle bildiriyordu Fransa’nın Pekin Büyükelçisi: “1908′de II. Abdülhamid adına açılan ve kapısında Osmanlı bayrağı dalgalanan eğitim müessesesinin ardından Çin’de yaşayan Müslümanlar yalnız Abdülhamid’den bahsetmekte ve ona övgülerde bulunmaktadır. Şüphe yoktur ki bu neticeler İslam dininin öğrettiği erdem ve faziletin bir neticesidir.”

Pekin Huizu (Çin Müslümanları) Tarih ve Kültür Araştırma Bölümü Başkanı Yang HaiHaipeng, o günkü şartlarda Hamidiye Üniversitesi’nin açılmasını mühim bir olay olarak değerlendiriyor. Tarihçi HaiHaipeng, aradan geçen 101 yıla rağmen okulun dersliklerinin Çinli Müslümanların hassasiyeti sayesinde ayakta kalabildiğini belirtiyor: “1907′de İstanbul’dan gelen iki Türk hoca, İmam Haoren ile görüşüp o zamanki adıyla bir ‘İslami Öğretmen Yetiştirme Enstitüsü’nü inşaya girişir. Türk kaynaklarında Hamidiye Üniversitesi olarak geçen, Pekin’deki Niujie Camii’nin arkasındaki bir dönüm alan üzerinde bulunan bu 3 sınıflı okul bugün hala ayakta.”

1908′in sonunda henüz bilinmeyen bir sebepten ötürü Türk hocalar Çin’den ayrılınca, üniversiteye bölgedeki Müslümanlar sahip çıkar. Bir müddet sonra hoca yokluğundan üniversite ilkokul olarak kullanılır. Ancak 1949′daki Mao devriminin ardından Arapça ve dinî eğitime son verilir, sadece Çince eğitime imkan tanınır. Sultan II. Abdülhamid Han’ın kurdurduğu Hamidiye Üniversitesi’nin bir dersliği bugün hala faaliyette. Cami cemaati isteyen gençlere gönüllü olarak din dersi veriyor bu sınıfta. Zira, okulun yaşına rağmen sınıfların durumu oldukça iyi. Zaman içinde okuldaki Osmanlı motifleri silinse de İslami mimari olduğu gibi duruyor.

Sultan Hamid’in Burnu Hamidi Burun Mu Yoksa “sümüklü burun” mudur?

İttihad ve Terakki merkez-i umumîsi azalarından Fatin Gökmen’in aktardığına göre; Sultan Abdülhamid’in hıyanetine ilişkin bir vesika bulmak amacıyla Hâfız İsmail Hakkı Paşa ile birlikte hazine-i hassa’nın tüm evraklarını ve hesaplarını tetkike memur edilirler. Üç aylık tetkikleri sırasında; Bulgar Kralı’ndan gelen bir telgraf bulurlar. Kralın gönderdiği telgraf metni şöyledir:

“Edirne’yi bana verirseniz ben Hareket Ordusu’nu dağıtırım ve saltanatınız tehlikeden masun kalır.”

Sultan Abdülhamid ise telgrafında şu karşılığı verir:

“Ben ne saltanatım ne de hanedanım için Müslüman askerlerinin üzerine bir Hıristiyan ordusunun taarruzunu asla istemem.”

Bunları anlatırken gözleri yaşaran Fatin Gökmen: “Biz bu telgrafı bulunca hayretten donakaldık. Ve o zaman kanaat getirdik ki merhum Sultan Hamid’e isnad olunan kötülüklerin hepsi yalan ve iftiradır…” (İbrahim Arvas, Tarihî Hakikatler, Ankara 1964, s. 10).

Yine bu noktada 31 Mart Hadisesi”nin Sultan Hamid’e hamledilmesi en yanlış hadiselerden ve kanaatlerden birisidir. Özellikle Sultan Hamid bu vakanın tahrikçisi olmak bir yana tam tersine önlemeye çalışanlardan birisidir.

Sultan Hamid’le ilgili bu doğru tespitleri dile getirdikten sonra onun hâl hadisesinin bir başka boyutunu ele alalım:

Sultan Abdülhamid’in otuz üç sene süren saltanatı, 27 Nisan 1909′da “Meclis-i Mebusan”ın aldığı bir kararla sona erer. Sabık padişah kendisine Çırağan Sarayı’nın tahsis edilmesini talep etse de, bu talebi dikkate alınmaz ve Selanik’e sürgüne gönderilir. Yerine kardeşi Mehmed Reşad Efendi geçer.

Aslında Sultan Hamid’in hal edilmesi II. Meşrutiyet’in ilânıyla başlar. İttihad ve Terakki iş başındadır. Meclis-i Mebusan’ın pek çoğu cihan padişahı Sultan Abdülhamid’in siyasetinin farkında değildir. Bir de bu süreç de yapılan seçimlerde pek çok gayri Müslim Meclis’e girer. Nitekim Selanik’ten seçilen mebus dağılımı bunun bariz göstergesidir. Selanik’ten 9 Kasım 1908′de çekilen telgraf metninde şu isimlerin mebus seçildiği bildirilmektedir:

“Selanik sancağı: Altı mebus dağılımı:

- Evienoszâde Rahmi Bey, Müslüman (Dönme)

- Cavid Bey Müslüman (Dönme)

- Emanuel Karasu: Yahudi

- Artas Efendi: Rum

- Chonas Efendi: Rum

- Vlahoff: Bulgar

Sultan Abdülhamid, Meşrutiyet’i ikinci kez ilân etmeyi kabullenmekle yenilgiyi bilinçli olarak kabullenmiş gibidir. Bu kabullenmenin arka planında yatan unsur, Sultan Abdülhamid’in inisiyatif elinde tutmasına karşın iç çatışmalardan ve karmaşadan devleti uzak tutma endişesi ön planda tutmasıdır.

“Selanik’ten gelen Hareket ordusu Yeşilköy’de karargâhını kurar. Sultan Abdülhamid bütün telkinlere ve ısrarlara rağmen İstanbul’da bulunan Hassa Ordusu’nu “Kardeş kanı dökülmesinin önüne geçmek için” Hareket ordusu”na karşı çıkarmayı reddeder. Bu reddiye aynı zamanda Sultan Abdülhamid’in kendi kendini “hal” etmesi anlamına da gelir. Çünkü çok geçmeden Yeşilköy’e gelen Hareket Ordusu komutanlığında Sultan Abdülhamid’in “hal” kararı alınır.

İbnülemin’in Sultan Hamid ile ilgili aktardığı ilginç bir değerlendirmeyle yazımızı noktalayalım:

“Sultan Hamid’in burnunun büyükçe olmasını da büyük bir kusur farz ederek “Hamidî bir burun” diye eğlenen sümüklüler ve “Kârizde olukdur güya sümüklü burnu” tarzında hezeyan eden serhoş şairler, bilmelidirler ki burun büyüklüğünde, küçüklük de, güzellik de, çirkinlik de mahlûkun sun’i yoktur. Hazreti Hâlık, nasıl istemişse öyle yaratmıştır. Merhumun -eğlenilen, alay edilen- burnu ise asaletini isbat eder ki, Osmanlı padişahlarının burunları ekseren o şekildedir.”

Yine bu bağlamda kızı Ayşe Sultan’ın yazdığı eserde babasının burnunu anlatış şekli de İbnülemin’i destekler mahiyettedir:

“Rahmetli babam orta boyluydu. Saçı sakalı koyu kumraldı… Burnu yüksekti: Osmanlı Hanedanı’nın alâmetini taşıyan biçimdeydi…

Fahri Güven

http://www.milligazete.com.tr/makale/sultan-hamidin-burnu-hamidi-burun-mu-yoksa-sumuklu-burun-mudur-146773.htm

Abdülhamid Han’ın Çin Çıkarması

Sultan Abdülhamid, İslam Birliği (İttihad-ı İslam) siyasetini, özellikle emperyalist devletlere karşı bir koz olarak kullanmış ve bunda da büyük ölçüde başarılı olmuştur. Kendi şemsiyesi altına, yalnız sınırları dahilindeki İslam halklarını değil, aynı zamanda başka bayraklar altında yaşamak durumunda kalmış ümmet-i Muhammedi de almak için yoğun bir çaba içerisine girmiş görüyoruz onu. Faaliyetleri, Kuzey Afrika’dan Türkistan’a, Fas’tan Uzak Doğu’ya, hatta Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Müslüman misyonerlerin çabalarını desteklemeye kadar uzanmış görünüyor. Bu amaçla tarikatleri de kullanmaktan geri kalmamıştır (mesela Afrika’nın savunmasında Sunusîleri).

Ali Haydar Efendi Hazretleri Anlatıyor

Ali Haydar Efendi hazretleri anlatıyor:
“Sultan Abdülhamid’i din düşmanları bize bile kötü tanıttılar, sonra anladık ki kerametleri olan büyük bir veli imiş. Osmanlı, İslam’a çok büyük hizmetlerde bulundu. Hele Sultan Abdülhamid olmasa ehl-i sünnet eserleri ortadan kalkmaya mahkum olurdu. Onun gayreti, siyaseti ve himmeti sayesinde ileriki nesillere sahih kaynaklar ulaşabildi.
Bir kere beni huzuruna kabul etti. Sultanlar perde arkasından konuşurlardı. Beni kendisine çok yaklaştırdı, birden perdeyi kaldırınca burun buruna geldik. O zaman bana:
-Ali Haydar efendi! Etrafımda senin gibi taviz vermeyen âlimler olsaydı bu Devlet-i Aliyye bu hale gelmezdi.
dedi.
Allahu teala ona yüksek dereceler ihsan eylesin”.

(Kasr-ı Arifan Dergisi – Kasım 2009 – Sh. 6)

Abdülhamid Bir Fikirdir

Sezai Karakoç, Mehmed Âkif kitabında, Sultan Abdülhamit’in başa geldiği yıllardaki siyasetinde, yaşlı kadroyla devleti yönetirken, genç kadroyu da oyalayarak vakit kazanıp asıl kurtarıcı kadrosunu yetiştirmeye çalıştığı dönemin meyvesi olarak Mehmed Âkif’i gösterir. Sultan Abdulhamid’in Karakoç’un tabiriyle yekpâre aydınlar zümresi yetiştirmesi için yaptığı çalışmalar, açtığı mektepler, mülkiyeyi sağlam zemine oturtma çabaları, devletin bu süreçte ayakta kalabilmesi ve ilerisi için de toparlanabilmesi adına önemli bir adımdı. Zira gittikçe kuvvetlenen ve yaralarını saran bir devletin sonunun yaklaştığı düşünen dış güçler, bir olup hasta ama yaralarını sarmaya başlayan devletin üzerine yüklenecekler, yaralarını sarmasına izin vermeden topraklarını kendi aralarında paylaşacaklardı.

Mustafa Armağan‘ın, Timaş yayınlarından yayımlanan son kitabı Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı 2, Sezai Karakoç’un Mehmed Âkif kitabındaki yukarıda bahsetmiş olduğumuz bölümüyle başlıyor. Mustafa Armağan’ın daha önce yayınlanan Abdülhamit’in Kurtlarla Dansı kitabının devamı niteliğini taşıyan kitap, “Abdülhamit kimdir?” sorusunun cevabının iyi ya da kötü bir şekilde verildiğini ama “Abdülhamit nedir?” sorusunun hâlâ muallâkta olduğunu altını çizerek başlıyor.

Sultan Abdülhamit’in 33 yıllık hizmet zarfında, kimler için karanlık dönem olduğunu araştıran yazar, Abdülhamit’in bir “fikir” olduğunu, O’nun kendisini bu milletin -ırk anlamında değil- yaşama azmine, mücadele niyetine ve var olma iradesine adayarak, hani çalışmaların temelini oluşturduğuna dair özgün belgelerle yaşanan oyunları tarih ile bir köprü kurarak anlatıyor. Millet olarak şu anki ufkumuzun yüksek olmasında var olagelen sonuçların, başarıların zeminini hazırlayan Sultan Abdülhamit’in, tarih aynasında ufkunun ne kadar geniş olduğu, sis tabakasından arınarak özgün belgelerle ortaya konuluyor kitapta.

Abdülhamit’in oynanan oyunları ve tuzakları bozmaya dayalı geliştirdiği, karşı oyunlar oynayan küresel aktör kimliği üzerine örnekler sunan yazar, Abdulhamid Han’ın Aşiret Mektebi’nin kuruluş amacında bile Osmanlı’nın geleceğine yatırımlar yapma arzusu ve iştiyakının olduğunu belirtiyor (s. 21). Cape Town’da açtırdığı okuldan, Arapça okuma imkânı bulamayan Malaylar için hazırlattırdığı Kuran’a, Singapur’daki Abdülhamit müzesinden, Filipinlerin Mindanao adasında bulunan Zamboanga’ya kadar dünyanın dört bir tarafıyla temas kuran Abdülhamit’in “baş aktör” kimliği hakkında, henüz yeteri kadar çalışma yapılmadığını kaydeden Mustafa Armağan, Abdülhamit’in ilkelerini şu başlıklar altında özetliyor:

a) Otokrasiye (tek adam yönetimine) bağlılık,

b) Muhafazakârlığa inanç,

c) Merkeziyetçilikte ısrar,

d) Sosyal, askeri ve ekonomik reformlar,

e) Sıkı maliye politikası,

f) İslam’a bir din ve bir sosyal ve siyasi ideoloji olarak özel önem verilmesi,

g) Her alanda aşırı ihtiyatlı ve tedbirli olmak. (s. 33)

Rönesans araştırmacılarından Julian Raby’nin “Paradoksların Sultanı” tabirini her ne kadar Fatih Sultan Mehmed için kullanmışsa da, Mustafa Armağan, bu tabirin Sultan Abdülhamit Han için de fazlasıyla geçerli olduğu görüşündedir. 1976-1909 tarihleri arası sis perdesini aralamak için Abdülhamit’i birkaç yönden inceleyen yazar, kitabı beş bölümden oluşturmuş: Abdülhamit’in Dünyası, Osmanlı’yı Ayağa Kaldırmak, Sınırların Ötesinde, Bir Darbenin Anatomisi, Soruların Ağında Abdülhamit. Başlıklardan anlaşılacağı üzere, Abdülhamit’in özel hayatından dış ülkelerle olan ilişkilerine, karalama kampanyalarından açıklanmayan yönlerine, yurdu demir ağlarla örme isteğindeki amacından hasta devleti ayağa kaldırma yöntemlerine, icraatlarına, entelektüel yönüne tahlillerde bulunarak, bir dizi okumalardan oluşuyor kitap.

1948′de David Ben Gurion’un İsrail Devleti’nin kurulduğunu açıklarken arkasında Abdülhamit’ten toprak koparmak için yıllarca ter döken ama başarılı olamayan Theodor Herzl’in fotoğrafını asmasını sorgulayan Armağan, Abdülhamit’in siyonizmle olan dansına da değinmiş. Avrupa’da zulüm görmekte olan Yahudi halkı için Filistin’den toprak parçası amacıyla sık sık Yıldız Sarayı’na gelen T. Herzl ile birlikte yaşanan oyunları, yararlandığı kaynakları da belirterek konuyu net bir şekilde özetlemiş. Hazır lafı gelmişken, kitapta yer yer bölüm sonlarında bulunan “Meraklısı için notlar” kısımları da, konuyu araştıracak, o konu hakkında okuma yapmak isteyecek okurlar için önemli. Örneğin “Abdülhamit’in siyonizmle dansı” bölümünün sonunda Theodor Herzl’in beş cilt tutan ve aslı Almanca olan günlüklerinden, günlüklerinin içeriğinden ve kitabın önceki çevirilerinden bahseden Armağan, Theodor Herzl ile Abdülhamit arasında oynanan diplomatik satranca da değiniyor.

Kitapta bulunan okuma parçaları da kitabı zengin kılmış. Hemen hemen her bölümün sonunda gün yüzüne çıkmamış belgeleri derleyip toparlayarak bölüm sonlarına eklemiş yazar. Yalnız burada bir hususu belirtelim, Theodor Herzl-Sultan Abdülhamit bölümünde okuma parçasında Abdülhamit Han’ın T. Herzl’e yazdığı cevabı İngilizce olarak, çevirmeden alıntılamış Armağan. Çevirip alıntılasaydı İngilizce bilmeyen okurlar için de daha iyi olacağı kanaatindeyim. İkinci bir husus da, Armağan’ın 1893 yılında düzenlenen Chicago Dünya Fuarı’ında İslamiyeti temsil eden isminin başına “Muhammed” ekleyen Alexander Russell Webb’den bahsederken “İslamiyet’in Amerika’daki misyoneri” şeklinde söz etmesi şık bir ifade olmamış. (s. 196) Armağan, Mehmet Doğan’ın Büyük Türkçe Sözlüğü’nde de geçtiği üzere misyoner kelimesini ikinci anlamı olan “kendini bir fikrin yayılmasına adamış kimse” olarak kullansa da, kelimenin ilk anlamı “Hıristiyanlığı yaymayı vazife edinmiş kimse”dir. Kendi medeniyetimize ait kavramları kullanmamızın, özellikle yazı konusunda dikkat etmemizin gerekliliği,Osman Toprak‘ın Dil ve İmkân kitabını hatırlattı. Özetle, dilin kültürden beslendiği için aynı zamanda bir kültürü de ifade ettiğini, dolayıyla da kendi medeniyetindeki kavramları öğrenmeden yabancı dillerle karşı karşıya getirilen insanın dil ile birlikte o dilin kültürünü de öğreneceğini söylemiştik. İnsanın kendi dilinin kavramlarına, yitik değerlerine, düşünsel yapıtlarına, edebiyatına, folkloruna, içinde yaşadığı topluma yabancılaşma ‘dil’den başlayacağından, bir medeniyet dil ile inşa olur, diline yabancılaşarak da çöker. Müslüman, hayatının her anında “tebliğ” vazifesinin bilincinde olacağından, İslamiyet’te Hıristiyanlıktaki gibi bir “misyoner” algısının/kavramının olmadığını, bu şekilde kullanmanın dilimize yakışık kalmadığını da söyleyelim.

Armağan, kitabın sonlarını Abdülhamit’in içki içmemesi, Abdülhamit’in Said Nursi ile karşılaşıp karşılaşmadığı, sansür meselesi gibi merak edilen sorulara ayırmış. Kitapta bahsetmediğim Abdülhamit’in Mustafa Kemal’i gençken hapse attırması, yurdu demir ağlarla örerek ulaşımın temellerini atması gibi ilginç orijinal bölümler de var. Abdülhamit ile yaptığı okumalarında yakın tarihe el atan yazarın, Abdülhamit’in Kurtlarla Dansı serisini devam ettirmesini bekliyoruz. Magazin tarihçiliğinden uzak, belgeli okumalarını edebi bir dille süslemesi, Mustafa Armağan’ın kitaplarını akıcı kılıyor.

Yunus Emre Tozal

http://www.milligazete.com.tr/makale/abdulhamit-bir-fikirdir-146978.htm

Sultan Abdülhamid Ve Türbedâr

Yavuz Sultan Selim’in türbesi Fatih’teki Yavuz Sultan Selim Camimin avlusundadır. Burada, II. Abdülhamid zamanında yaşayan bir türbedarı vardır. Bu türbedar fakir bir insandır, hanımı hamiledir. Bu hamile hanım bir sabah der ki: “Efendi, yine türbeye gidiyorsun. Canım kiraz istiyor. Akşam gelirken bir kilo kiraz âl da gel.”

Hamile hanımların bir şeyi canı çekti mi, onun alınması icap eder. Türbedar, “Tamam” der, türbeye gider, akşama kadar hizmetini görür. Fakat akşam eve gelirken kiraz falan alamaz. Kirazın okkası pahalıdır, satın alacak para yoktur. Akşam eve gelir, kapıyı açar açmaz hanım, “Hani kiraz, almadın mı?” diye sorar.

Boynunu büker, “Hanım, bugün işim çoktu, ayrılıp da çarşıya inemedim, yarın Allah nasip ederse alırım” der ve hanımı yarına atar. Yarın yine türbeye gelir, akşama kadar düşünür. “Bu akşam yine hanıma söz verdim, ben ne yapacağım?” der.

O gün ikindi üzeri kendi kendine düşünürken elindeki süpürgenin sapını Sultanın sandukasına vurur. Der ki: “Ey koca sultan, bunca senedir hizmet ediyorum sana, hiçbir himmetini görmedim. Hanım hamile. Bir okka kirazı dahi alamıyorum. Ne olur, himmet etsen de şu fakirlikten kurtulsam.”

Bu sözü sitem içerisinde söyler ve eve gider. Gider de, ”Söyleyenden ziyade, dinleyen arif olmak gerek” diyoruz ya, söyleyen türbedar, dinleyen de Yavuz Sultan Selim. Burada dinleyen herhalde söyleyenden ariftir. Bakalım, sonuç nasıl tecelli edecek?

Akşam hanım yine, “Hani kiraz?” deyince, boynunu büker, “Hanım, yarın mutlaka alacağım” der.

Üçüncü gün tekrar gelir, türbeyi açar, temizler, melul mahzun beklerken birden türbenin kapısında Padişahın faytonu görülür. İçerisinden bir emir subayı iner, koşa koşa gelir. “Efendi, türbedar sen misin?” der.

“Evet, benim” der.

“Çabuk, Sultan seni istiyor, giyin gideceğiz”

Adam şaşırır. Abdülhamid’in bir türbedarı çağırması, herhalde bir kusur sebebiyledir. Eli ayağı titrer, “Efendim, benim kusurum yok, bir yanlışlık olmasın, belki başkasını çağırıyordur” derken, “Türbedar sen değil misin?” diye emir subayı tekrar eder. “Benim” deyince de, “O halde buyur. Sultan seni çağırır, çabuk” der.

Eli ayağı dolaşarak Padişahın faytonuna atlar ve saraya getirilir. Sultan Abdülhamid’in huzuruna çıkarırlar.

Abdülhamid, “Türbedar sen misin?” diye sorar.

“Evet, efendim, bendenizim” der.

“Söyle bakayım, dedem Yavuz’un türbesinde dün neler oldu?”

Şaşırır, “Birşey olmadı efendim.”

“Türbedar Efendi, sana söylerim, dedemin türbesinde ne oldu, çabuk söyle!”

Titremeye başlar ve olayı hatırlar. Der ki: “Sultanım, hanım hamile, iki gündür kiraz istiyor, alamadım. En sonunda dün de elimdeki süpürgenin sapıyla Sultanımızın sandukasına vurdum ve onun himmetini istedim.”

Abdülhamid, “Anladım” der ve hemen çıkarır bir kese altın atar önüne. “Bir daha böyle birşey olursa, Cennetmekan dedemi rahatsız etme. Sen dün orada dedemin sandukasına vurmuşsun, o da bu gece sabaha kadar benim başıma vurdu, beni uyutmadı. ‘Niçin benim türbedarımla meşgul olmazsın?’ diye beni azarladı. Bir daha bir sıkıntın olursa dedemi rahatsız etme, doğru bana gel” der.

Bir kese altını aldıktan sonra türbedar geri dönerken, Padişah emir subayına emreder: “Bundan sonra Yavuz Sultan Selim dedemin türbedarlarının maaşı iki misli arttırılacaktır.” Ve böylece türbedar hem bir kese altın alır, hem de maaşı iki misline çıkarır.

http://www.sevde.de/Islami_yasama/soyleyene_bakma.htm

Sultan Abdülhamid’in Duası

O sene, bütün cephelerde paniğin başladığı, topyekûn, Arabistan’ın elden çıktığı, İngilizlerin Suriye ve Irak’dan, Fransızların Makedonya tarafından ana vatan sınırlarını toslamaya koyulduğu, Moskofların bütün Şark Anadolusunu derinlerine kadar işgal edip 1917 Rus ihtilâli yüzünden çekilmek zorunda kaldığı, halkın ekmek yerine saman tozu ve mısır koçanı yediği, yakmaya tezek ve kefen yapmaya bez bulamadığı mevsimde, bir gün Enver Paşa, Talât Paşa’yla beraber, Beylerbeyinde Abdûlhamîd’i ziyarete gidiyor.

Kendilerini karşılayan muhafız subay, Ulu Hakana haber vermeksizin yol gösterdiği için, kapısının önüne kadar geliyorlar.

Kapı yarı aralıktır ve Abdûlhamîd, sırtı kapıya doğru, seccade üzerinde dua etmektedir. Gelenleri görmüyor, gelenler de ona kendilerini göstermiyor. Enver Paşa, önde, yarı açık kapıyı biraz daha aralamış, olduğu yerden tabloyu seyretmekte… Abdûlhamîd, elleri hacet dergâhına uzatılmış, gözyaşiyle nemli bir dua sesi çıkartmakta:

- Allahım; bana yapılanları helâl etmiyorum! Şahsıma yapıldığı için değil, milletime yapıldığı için affetmiyorum! Milletime yapılan fenalıklardan, yarın, senin Hesap Gününde davacıyım!

Öbür İttihatçılara nisbetle içinde bir saffet kırıntısı kalmış olan Enver Paşa, bu duayı işitince, çarpılıp kalıyor, Hünkârın huzuruna çıkamıyor, geriye dönüyor, Talât Paşayı kolundan çekerek sürüklüyor, rıhtımda bekleyen istimbota götürüyor ve orada, ağlaya ağlaya, Talât Paşa’ya diyor ki:

- Başımıza ne geldiyse bu adama yaptıklarımızdan geldi ve daha ne gelecekse o yüzden gelecek!..

İstikbaldeki gerçek Türk Tarihçisinin kulağına fısıldadığımız bu vak’a hakikîdir ve babam Fazıl Beyin amca oğullarından ve Kısakürek’lerden, İttihatçıların İaşe Nâzırı Kara Kemal tarafından, dayım ve yine eski İttihatçı Kerim Milâr’a anlatılmıştır. İttihatçıların polis teşkilâtında yüksek dereceli bir memur ve birçok yerde Emniyet Müdürlüğü yapmış olan dayım, Kara Kemâl’den naklen derdi ki:

- İttihat ve Terakki’nin Türk ve milliyetçi kadrosu, Abdülhamîd’în ne büyük, hattâ emsalsiz bir Padişah olduğunu biliyor, fakat onu makamına iade etmek ve tutulan istikameti değiştirmek için vaktin geçmiş olduğunu esefle görüyordu. İttihatçılık hareketinde eser müessiri aşmış ve gizli tesir (Yahudi ve Mason tesiri) artık istikamet değiştirmeyi imkânsız hale getirmişti. Nitekim Abdülhamîd’in cenaze namazında hüngür hüngür ağlamaktan kendisini alamayan Talât Paşa bu ince ruh ukdesinin ilancısı olmuştur.

(Necip Fazıl Kısakürek – Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han – Büyük Doğu Yayınları – 14. basım – S. 626-627)

Abdülhamid Han’ın Ebedî Filistin Vasiyeti “Miras” İle Beyazperdede

Gerek ele aldığı ilginç tarihî öykü, gerekse içerdiği iddialı aksiyon sahneleri ve özel efektlerle daha çekim sürecinden itibaren kendisinden sıklıkla söz ettiren “Miras” adlı yapıt, önümüzdeki cuma günü ülke çapında gösterime giriyor. Senaryosu Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Destek Kurulu tarafından da beğenilerek yapım desteği almaya hak kazanan filmin drama sahnelerini Aydın Sayman, aksiyon sahnelerini ise Tarkan Özel yönetti. Filmin zengin Türk oyuncu kadrosunun yanı sıra, Hindistan bağlantılı öyküsü nedeniyle Bollywood’dan bazı ünlü oyuncular da geçtiğimiz aylarda Türkiye’ye gelerek kendileriyle ilgili bölümlerde rol aldılar.

“Filistin topraklarının veraseti” gibi son derece hassas ve tartışmalı bir konuya değinen “Miras”ın gerek siyonist çevreleri, gerekse vaktiyle o toprakları Yahudi çetecilere yağmalatan İngilizleri çok kızdıracağı kesin. Son derece önemli siyasal mesajlar içeren filmin öyküsü kısaca şöyle:

Yeni bir ülke kurma plânı yapan Yahudi sözcüleri, Filistin topraklarının kendilerine devri karşılığında ekonomik açıdan sıkışmış durumdaki Osmanlı’nın bütün dış borcunu ödeyeceklerini söylemektedirler. Ancak, dönemin lideri 2. Abdülhamid Han bu onursuzca teklifi kabul etmez ve Yıldız Sarayı’nda kendisini ziyarete gelen Siyonist temsilcileri “Kanla kazanılmış vatan toprağı, parayla değil ancak kanla geri verilir” diyerek huzurundan kovar. O görüşmeden sonra dünya siyonizminin bir numaralı hedefi haline gelen Abdülhamid Han çeşitli ordu entrikalarıyla tahttan indirilince, Kerkük’teki araziler bu kez dönemin Osmanlı istihbarat örgütü Teşkilât-ı Mahsusa’ya geçecektir. Geriye kalan son Osmanlı savaşçıları bu kutsal görevlerini gelecek kuşaklara başarı ile aktaracaklarını söylerlerken, bir anda aradaki uzun yılları aşar ve günümüz Türkiye’sine geliriz. Osmanlı’dan sonra Müslüman kanıyla yıkanan bu huzursuz topraklardaki petrol rezervinin kullanım hakkı için verilen amansız mücadele, 2000′li yıllarda da bütün şiddetiyle sürmektedir.

GDY Film tarafından çekilen “Miras”ta Kaan Girgin, Kaya Akarsu, Suavi Eren, Haldun Boysan, Şafak Güçlü, Levent Özdilek, Yusuf Azuz, Serhan Süsler gibi Türk sinema ve tiyatro dünyasının önemli isimlerinin yanı sıra, İngilizce oyuncu James Barron ve Hintli sanatçılar Shweta Aggarwal ile Suniel Shetty de yardımcı rolleri paylaşıyorlar.

Basın gösterimini merakla beklediğimiz “Miras”ın, Türk sinemasında nicedir üst düzey örneklerinin hasretini çektiğimiz bir alt-tür olan “tarihsel serüven” alanında “Son Osmanlı: Yandım Ali”den sonra yepyeni bir dönüm noktası oluşturmasını diliyoruz.

Kaynak: http://yenisafak.com.tr/Sinema/default.aspx?t=11.03.2008&i=104295

Abdülhamid Han Büyük Padişahtı

Tarihçi Yazar Mustafa Turan, ‘Artısıyla Eksisiyle Sultan 2.Abdülhamit Han’ kitabının tanıtımında yaptığı konuşmada ilginç ayrıntılara değindi. Yıkılmak üzere ‘Hasta Adam’ olarak nitelendiren Osmanlı’yı 33 yıldır ayakta tutma başarısı gösteren Abdülhamit Han’ın hükümdarlığının 5, yılında Atatürk’ün dünyaya geldiğini hatırlatan Turan, Atatürk’ün Abdülhamit Han’ın açtığı okullarda eğitim gördüğünü, tahttan indiğinde ise Kurmay Yüzbaşı rütbesinde bir subay olduğunu dile getirdi. Abdülhamit hükümdarlığı olmasaydı Osmanlı’nın çok kısa sürede yıkılacağını kaydetti.

“Atatürk, Abdülhamit’in hatıratına asla hakaret ettirmemiştir”

Yazar Turan, Atatürk’ün Abdülhamit Han’ın hatıratına hakaret ettirmediğini tarihten alıntılarla anlattı. Atatürk devrinin en önemli yazarlarından Nazif Tepedenlioğlu’nun 2. Meşrutiyet’in ilanından yarım asır sonra 50. yıl anısına Hürriyet Gazetesi’nde bir yazı dizisi kaleme aldığını hatırlatan Turan, Atatürk’ün Tepedenlioğlu’nu çağırarak şu sözleri söylediğini belirtti:

“Yazını okuyorum. Hürriyetin ilan edildiği zaman küçük bir çocuk olman lazım. Fakat tebrik ederim o günleri iyi canlandırıyorsun. Yalnız Abdülhamit’i hiç sevmediğin belli. Sevme Abdülhamit’i. Gene de sevme. Sakın fakat hatıratına hakaret edeyim deme. Senin neslin biraz daha temkinli kararlar vermeye alışmalı. Bak çocuk, şahsi kanaatimi birazcık söyleyeyim. Tecrübe göstermiştir ki, toprakları üstünde yaşayan insanların çoğunun ahvali meşkuk (Ne ocakları şüpheli) ve hudutları yalnız düşmanlarla çevrili bir büyük devlette Abdülhamit’in idare tarzı azami müsamahadır(En yüksek hoşgörüdür). Hele bu idare, 19. yüzyılın son yıllarında tatbik edilmiş olursa.”

Kaynak: http://www.milligazete.com.tr/haber/abdulhamit-han-buyuk-padisahti-81808.htm

Sultan Abdülhamid’in Aile Hayatından 138 Kare Bir Kitapta Buluştu

Kültür A.Ş., “Sultan II. Abdülhamid’in Aile Albümü” isimli kitapla bir dönemi karelerle gözler önüne seriyor.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden Kültür A.Ş.,  Sultan II. Abdülhamid’in çektirdiği fotoğraflardan oluşan Yıldız Arşivi’nden, sultanın ailesini ve Yıldız Sarayı’nın günlük yaşamını konu alan aile fotoğraflarını “Sultan II. Abdülhamid’in Aile Albümü” isimli bir kitapta topladı. Kitap, “Sultan II. Abdülhamid Han Arşivi İstanbul Fotoğrafları” ile başlayan ve “Sultan II. Abdülhamid’in Arşivinden Dünya” ile devam eden serinin üçüncü kitabı. “Sultan II. Abdülhamid’in Aile Albümü”, tüm siyasi hayatı didik didik edilen II. Abdülhamid’in ailesi ile ilgili ilk albüm çalışması olup,  saraya ve saray yaşamına farklı bir bakış açısı getiriyor.

İlk Osmanlı anayasası olan Kanun-i Esasi’yi ilan etmesi, 1877’de ilk meclisi açması Sultan II. Abdülhamid’in başlattığı yeniliklerden sadece birkaçıydı. Oysa son dönemde Abdülhamid’in çok da bilinmeyen bir özelliği, belki de tüm bunların önüne geçti: “Fotoğraf”. Sultan II. Abdülhamid’in fotoğraf ve fotoğrafçılığa olan ilgisi sayesinde oluşan Yıldız Fotoğrafları, çekildikleri dönemle ilgili sadece Osmanlı sınırları için değil tüm dünya için görsel bir belge niteliği taşımakta, bu da onu dünyanın en önemli fotoğraf arşivi haline getirmektedir. Arşivde 962 albüm ve 36 bin kare fotoğraf bulunmaktadır. Bu fotoğraflarda dünyanın çeşitli yerlerinde üretilen silahlardan, Hicaz Demiryolları yapımına, büyük İstanbul depreminden, Kanada’daki yerli halka kadar çok geniş ve renkli bir yelpazede fotoğraflar bulunuyor.

Sultan II. Abdülhamid’in bu büyük ve önemli fotoğraf arşivi içinde 9 albüm, 700 fotoğraf, sultanlar ve şehzadeler için ayrılmıştır. 700 fotoğrafın büyük bölümü -fotoğrafların ziyan edilmemesi düşüncesi ile- birbirinin tekrarı karelerden oluşmaktadır. Sultan ve şehzadelere ait albümlerden bazıları birbirinden farklı yaprak süslemeleriyle dikkat çekmektedir.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden Kültür A.Ş.’nin ilk kez gün ışığına çıkardığı özel fotoğraflardan oluşan bu kitapta, Sultan II. Abdülhamid’in büyük oğlu Mehmed Selim’in torunu Abdülkerim Osmanoğlu’nun “Büyük Dedem Sultan II. Abdülhamid”, Gültekin Çizgen’in “Abdülhamid ve Fotoğraf” ve Prof. Dr. Nurhan Atasoy’un “Görsel Tarihin Tapusu” başlıklı yazıları da yer alıyor. Prof. Dr. Atasoy yazısında Yıldız Fotoğrafları ile ilk karşılaşmasını ve fotoğraflar üzerinde gerçekleştirdiği yıllar süren çalışmayı, emeği ve özveriyi anlatıyor.

“Sultan II. Abdülhamid’in Aile Albümü”ndeki fotoğraflar Yıldız Sarayı’ndan kesitlerle başlıyor, şehzade ve sultanların fotoğraflarıyla devam ediyor. Kitapta, Sultan Abdülhamid’in yanı sıra Sultan Abdüllaziz ve Sultan Abdülmecid’in soy ağacından şehzade ve sultanların özel fotoğrafları bulunmaktadır. Aslında bu, Sultan Abdülhamid’in tahtan indirilerek öldürülen amcası Sultan Abdüllaziz’in çocuklarını kendi çocuklarından ayırmadığının “resmi” bir kanıtıdır. Fotoğrafların dizilişinde hanedan geleneğine uygun olarak öncelik şehzade fotoğraflarına verilmiş, sultan fotoğrafları şehzadelerden sonra yer almıştır.  Kitapta ayrıca içinde padişah fotoğraflarının yer aldığı iki albüm daha bulunuyor. Sultan II. Abdülhamid Han’dan önceki şecereyi içeren bu karelerin üzerine padişahların doğum tarihleri, tahta çıkış tarihleri gibi önemli ayrıntılar da not düşülmüş. Kitap “harem”e girebilen saray fotoğrafçıları Abdullah Frères (Abdullah Kardeşler) ve Vasilaki (Basile) Kargopoulo ile ilgili bilgilerle son buluyor.

İBB Kültür A.Ş. tarafından Türkçe – İngilizce olarak yayımlanan “Sultan II. Abdülhamid Han Aile Albümü” toplam 138 fotoğraftan oluşuyor. Kitap, İstanbul Kitapçısı’ndan veya www.istanbulkitapcisi.com adresinden temin edilebilir.

Kaynak: http://www.ibb.gov.tr/tr-TR/Pages/Haber.aspx?NewsID=17677

Ve İlk Görev Suikast Selâmlığı…

Osmanlı sultanı II. Abdülhamid’in otuz üç yıllık saltanatı, suikast girşimlerinin de toplamıdır. Kadir Tanır, en son romanı Suikast Selâmlığı’nda bu konuyu irdeliyor. Roman, İver Yayınları tarafından yayınlandı.

Suikast Selâmlığı dört bölümden oluşuyor. Yemin, Şah Açmazda, ‘Fedai’ Avında-1, ‘Fedai’ Avında-2, Yer Gök ‘Suikast’, Bir Maymun Kayboldu, Şeytan(ım)la Hasbıhal… bu dört bölümlük yolculuğun duraklarından yalnızca birkaçının adı.

İttihat ve Terakki’ye fedai olarak kabul edilen Cemil, romanın ana karakterini oluşturuyor. ‘Paşa’ Yakup, suikast düşüncesiyle yaşayan muhalif bir kişilik olarak yer alıyor Suikast Selâmlığı’nda. Hüsrev Paşa, onun yeğenleri Tevfik ve Şevket dillendirdikleri II. Abdülhamid düşmanlığıyla, okuyucuya kimi tanıdık isimleri çağrıştırıyor. Galip ve Mehlika ise, Cemil’in hayatında önemli yeri olan iki farklı “dünya”.

Türkiye Yazarlar Birliği’nce 2008 yılının en iyi romancısı seçilen Kadir Tanır, farklı roman tekniğiyle, toplumsal sorunlarımızın kaynaklarını ustaca irdeliyor. Yazar, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, siyasal hayatımızda yaşanan hayâl kırıklarını, bir kez daha hatırlatıyor bizlere..

Kadir Tanır, romanını II. Abdülhamid’in itiraflarıyla sonlandırıyor. Aynı cesareti bizlerin de sergileyebilmesine bir çağrı Suikast Selâmlığı.

“Kurşun kafasının üzerinden, bir arşın havadan geçti, gitti duvara çarptı, bahçeye doğru sekti. Bir anda onunla yüz yüze geldik. Gözlerimin içine öyle bir bakış baktı ki dizlerimin bağının kesildiğini hissettim. İkinci kurşunu sıksam oracıkta işi biterdi. Bunu biliyordu. Ama yüzünde korkudan eser yoktu. Hatta meydan okuyor gibiydi.”

Kaynak: http://www.milligazete.com.tr/haber/suikast-selâmligi-144416.htm

Sultan Abdülhamid’in Hafızası

Sultan, 19′uncu Asrın son yıllarında kabul ettiği bir şefire soruyor:

-Ekselans sizi gözüm ısırıyor! Acaba nereden görmüş olabilirim?

-Görmüş olabileceğinizi zannetmiyorum, haşmetmeâb; belki yarım asırdan beri memleketinize ayak basmış değilim!..

-Demek yarım asır kadar evvel buradaydınız!..

-Evet, haşmetmeâb; muhterem pederiniz Abdülmecîd Hân devrinde babam sefarethanenin birinci katibiydi. Bir gün elçilik heyetiyle beraber huzur-u şahaneye kabul edildiğimiz zaman ben de babamın yanındaydım ve 9 yaşlarında bir çocuktum

-Tamam! Ben de o zaman 10 yaşlarında var – yoktum ve kafes arkasından elçilik heyetini seyrediyordum. Demek sizi o zamandan hatırlıyorum!..

9 yaşlarında bir çocuğu, aradan 50 yıl geçtikten sonra, kendisi de aşağı yukarı aynı yaşta olarak tanıyabilmenin ifade ettiği hafıza kuvvetine denk ikinci bir misal bulunamaz kanaatindeyiz.

(Necip Fazıl Kısakürek – Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han – Büyük Doğu Yayınları – 14. baskı – s.365)

Milliyetçi Padişah

Evet, Abdülhamîd Hân, milliyetçi bir Padişahtı ve bu duygusunu, esas bildiği ümmetçilik ruhunu örselemeksizin, aynı ruha tâbi kılarak muhafaza etmenin sırrına ermişti. Onun gözünde her şey ruhî muhtevadan yani iman ve İslâm’dan ibaretti; kavimcilik de ancak bu ruhî muhtevaya liyakat, riayet ve hizmet belirttiği nispette tutunabilirdi.

Bu gayeyledir ki, idaresi altındaki koca imparatorluğun, Arnavut, Arap, Çerkez, Laz, Boşnak, Tatar, Gürcü, Türk’e yakın veya uzak bütün unsurlarını Hassa Ordusunda ve muhafız birliklerinde toplamış, bu arada ana vatan unsuru Mehmedcikler yatağı Anadolu ve Anadolulu’ya da daima aynı ölçünün emri altında, o ölçüye ehliyet bakımından hususi bir kıymet vermiş ve saf Anadolu çocuklarından bazı birlikler kurdurtmuştu.

Fakat, İslâmî gayeye tâbi bu milliyetçiliğini asla açığa vurmuyor ve bu nazik yol üzerinde bir ayrılık çıkmasından, daimi vehmi sayesinde kaygı duyuyordu. Bir vak’a, onun, bu milliyetçi cephesini pek canlı olarak gösterir.

Kendisi daima bir demir karyola üzerinde sürdüğü gayet sade hayat planı içinde, bir sabah penceresini açıp bahçeyi seyretmeye başlar. O sırada Anadolulu bir bahçıvan çiçekleri ve tarlaları sulamaktadır ve Padişahtan haberi yoktur.

Bahçıvan’ın yanına yine Padişahtan haberi olmayan bir genç Arnavut subay gelir. Bahçıvan birdenbire farkına varamadığı bu subayın üzerine su mu sıçratır, ne olur, şu veya bu sebepten öfkelenen subay, bahçıvana:

-Pis Türk!

Diye haykırır.

Ve işte o zaman, Ulu Hakan Abdülhamîd Hân’ın pencereden sesini duyarlar:

-Unutmayınız ki, ben de bir Türküm!

Arnavut subay, Padişahı görünce donup kalır ve korkusundan hemen oracığa düşüp bayılır.

Abdülhamîd, pencereye doğru koşanlara:

-Kaldırın şu patavatsızı buradan!..

Diye hitap eder ve gözden kaybolur.

(Necip Fazıl Kısakürek – Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han – Büyük Doğu Yayınları – 14. basım – s. 341-342)

Abdülhamid Donanmamızı Mahvetti!

Abdülhamîd düşmanlarının iddiası şudur:

-Abdülâziz devrinde, İngiliz donanmasından sonra gelen ve bütün dünyada ikinci sırayı tutan donanmamızı mahvetti. Koca donanmayı, işe yaramaz tekneler halinde atalete mahkûm etti, Halic’e tıktı ve ona hiç bir hayat hakkı vermedi.

Bu anlayış, daima olduğu gibi, çukuru tepe görürcesine tersine bir idraktir; ve Abdülhamîd’in girift bir zemin üzerindeki faziletini, basit bir planda, rezil sanmaktadır.

Evet; Abdülhamîd, Avrupalı bezirganların yalan yere dünyada ikinci olduğumuzu söyleyerek bizi kandırdıkları o koca donanmayı atalete bıraktı, Halic’e tıkdı ve ona büyük bir rol vermedi…

Niçin mi?

Dünya çapında bir anlayışa erdiği için…

İlmî ve riyazî bir kat’iyetle, donanma, dünyanın her yerinde üç unsura dayanır.

Materyal, yâni gemi…

Personel, yâni idareciler…

Muharrik kuvvet, yani o gün için kömür…

Batının istikrazlarımızın, yâni borç aldığımız paralar mukabilinde bize sattığı gemiler, yelkenden buhar makinesine yeni geçilmiş olduğu ve her gün meydana yeni bir terakki geldiği için, baştan başa modası geçmiş ve ekseriyetle harp hattı dışına çıkarılmış teknelerdi. Batılı hem bir taraftan borçlandırıyor, hem de öbür taraftan, karşılığında kıymetten düşmüş gemileri bize en yüksek fiyatla satarak çifte kâra geçiyor, ayrıca da bizi büyük bir nimete konmuş olmakla da pohpohluyor ve biz bunların hepsini birden yutuyorduk. Bize satılan gemilerin tonilâto tutarı ile top sayısını ele alarak da, adî bir kemiyet hesabına göre kendimizi dünyada ikinci deniz kuvveti sayıyorduk. Kimse tonilâto ile kuvvet hesabı yapılamıyacağını, dubaların da muazzam tonilatoları bulunduğunu hesap edemiyordu.

Toplara gelince, acaba iki kilometre menzilli 1000 top mu daha kuvvetli, yoksa onun beş misli menzilli 100, hattâ 10 top mu? Siz Sarayburnu’ndan attığınız gülleleri Moda Koyuna ulaştıramazken, düşman sizi Büyük Ada’ da dökecek…

Bu mu kuvvet?

Bu halde olan donanma materyalimize karşılık personelimiz, kökünden yoktu. Zaten böyle bir personel mevcut olsaydı, satın alınacak gemilerin vasıfları bilinmiş olurdu. Abdülâziz’in donanmasında sevk ve idareciler kadrosu, sırmalı elbiseler içinde o gemileri beklemeye memur, tamamiyle bilgisiz ve tecrübesiz bir kalabalıktan ibaretti.

Muharrik kuvvete gelince, düne kadar malımız olan Musul, Kuveyt ve Hicaz petrolünden ne kadar istifade edebiliyorduysak ve bugün bile öz petrollerimizden ne derece faydalanabiliyorsak, Zonguldak ve Ereğli kömür havzasından o nispette bir verim sağlayabiliyorduk.

Netice:

Materyal: Modası geçmiş gemiler…

Personel: Mevcut değil…

Muharrik kuvvet: Personele yakın vaziyette…

Ve sonra:

-Donanman var, niçin kullanmıyorsun? Suali ve suçlaması…

Bu donanmanın, nazariyede on misli üstün olduğu Rus donanmasına karşı Türk-Rus harbinde ne aciz duruma düştüğünü gösterdik ve bahsi gelince işin içyüzünü anlatacağımızı söyledik. İşte yeri: Tuna’ nın giriş noktasına yakın yerlerde Rus topçusunun ateşi altında sakat kuşlar gibi can veren ne tabiye ne de sevkalceyşini düşünebilen bu donanma, bir an o kadar aciz mevkie düştü ki, Batum’a asker ve askeri planları taşıyan bir nakliye gemimiz, olduğu gibi Rusların eline geçti. Yâni açık denizde birkaç miskin Rus harp gemisine karşı nakliye gemilerimizin himayesinde bile aciz kaldık. Bu en hafif tabiriyle ve ilmî bir bedahetle, dünyada derecesi ikinci olan bir donanmanın hakikatte hiçliğiydi.

Yunan harbinde de donanmamızın, duvar oyuklarına saklanmış böcekler gibi ortadan silindiği ve meydanı Yunan harp gemilerine bıraktığı ayrı ve hazin hakikat…

İşte Abdülhamîd, donanma bahsindeki «dünyada ikinci» yalanının rezaletini anladı ve onu bir kenarda bırakıp bütün kuvvetini kara ordusuna verdi. Kara ordusunu, zamanın en modern silahları olan Martini ve Gra tüfekleriyle teçhizatlandırdı; ve kendi iradesiyle verdiği ilk savaş olan Yunan harbinde bu ordunun ne olduğunu gösterdi. 40 gün içinde Atina önlerinde göründü ve Yunanlılara pes ettirdi.

Nasıl bir kedinin ayaklarına arslan pençesi takılacak olursa, o kedi, kendi zayıf uzvuyla tedarik ettiği günlük gıdasından da olur, taşıyamayacağı yalancı pençeler yüzünden bir çukurda kalıp ölmeye mahkum bulunursa, Abdülhamîd de, öz bünyemiz içinde ve yavaş yavaş beslenmedikçe böyle bir donanma yükünün kurtuluş değil ölüm getireceğini anladı, onu makineye karşı tabiî bir tekamül seyrine bıraktı ve hem iktisadî, hem ruhî mânaya dikkat etti. Yoksa çepeçevre denizle kuşatılmış bir imparatorluğun savunmasında donanmanın rolünü bilmiyor değildi. Fakat her yarım işin hiçten kötü olduğunu bildiği için «hep»i yapamayınca «hep» sanılan «hiç»in zararlarından korunmak ve «hep»in gününü beklemek istedi.

Abdülhamîd’in donanma mevzuunda gösterdiği bu dâhice siyaset, İngilizlerin gözünden kaçmamış ve İngiltere’nin dünyaca meşhur Amirallik Dairesi, neşrettiği bir eserde, Abdülhamîd’in bu cephesini, en üstün anlayış olarak övmüştür.

Garbın, hilesini yutturamadığı Abdülhamîd’i yine Garp takdir ediyor da biz yerin dibine geçiriyoruz.

Buna, ahmaklıkla karışık alçaklık derler.

(Necip Fazıl Kısakürek – Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han – Büyük Doğu Yayınları – 14. baskı – s. 298-301)

Sultan Abdülhamid’in Edison’a Yaptığı Teklif

Elektrik sahasındaki âmil keşifleriyle meşhur (Edison)u adım adım takip ettiği, nihayet kendisine resmen başvurup Türkiye’ye gelmesini istediği, çalışmalarına burada devam etmesini teklif ettiği, Amerika’da kazandığı paranın tam yirmi mislini takdime de hazır olduğunu bildirdiği, fakat kâşifin bu tekliflere iltifat göstermediği, tarihi bir hakikattir.

İşte, yepyeni bir cephesiyle daha Abdülhamîd.. Faziletlerinin belki en küçüğü olarak müspet bilgiler manzumesine ve eserlerine gösterdiği bu anlayışlı saygı ve hikmeti takdir kendisinden sonra hiçbir devirde kıvamını bulamamış ve madde dehâsının istinat ettirileceği ruh, kökünden harap edilmiştir. Kala kala ruhsuz ve köksüz bir madde süsü.

(Necip Fazıl Kısakürek – Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han – Büyük Doğu Yayınları – 14. basım – s.258)

Abdülhamîd Din Kitaplarını Yaktırıyor!

Abdülhamîd hakkındaki İttihatçı, Mason, Yahudi, (Lö-vanten), kozmopolit ve Batı emparyalizması ajanlarının uydurduğu masallar o kadar gülünç, iğrenç ve havsala yakıcıdır ki, bunlardan yalnız bir tanesini, o da basın yönünden ele alıp aydınlığa çıkarmak geri kalanı izah edebilir.

Ziyaüddin, yani «dinin ışığı» ismindeki Meşrutiyet Şeyhülislâmı, daha doğrusu Şeyh-ül ifsad’ı, Padişahın halline fetvada gerektirici sebep olarak onun din ve şeriat kitaplarını yaktırdığını iddia eder.

Abdülhamîd’in ne çapta bir mü’min ve din bağlısı olduğunu, bahsi gelince anlayacağız. Şimdi şu kadarını bildirmekle yetindim ki, Abdülhamîd, bütün Osmanlı hanedanı içinde en üstün dindardır ve onda bu ulvî duygu, imkân sınırlarını çatlacak derecede taşkındır. Nasıl olur da din ve şeriat kitaplarını yaktırabilir? Ona dünya imparatorluğunu verseler ve en küçük şeriat ölçüsünü bir ân için silmesini isteseler, kabul etmediği takdirde de bütün vatanı istilâ edeceklerine inandırsalar, acaba «peki» demesine ihtimal düşünülebilir mi? Bu sözleri demeyecek bir kâfir bulunamazken «Şeyhülislâm»ın, kâfirden beter bir münafığın, hem de «fetva» diye ortaya attığı küfürnameye ne buyurulur?

Şeyhülislâmlık taslayan münafığın, küfür iddiasını dayadığı vakıayı öğrenin de, Abdülhamid’in ne çapta bir müslüman ve ne türlü bir iftiraya kurban olduğunu dehşetler içinde görün!..

içindeki küfür karanlığına din ışığı ismi verilen sahte Şeyhülislâm Ziyaüddin’in, yakıldığından bahsettiği kitaplar, gerçekten ateşe verilmiş, hem de Çemberlitaş hamamının külhanında ateşe verilmiştir. Bunlar Celâl Paşa’nın Maarif Nazırlığı zamanında, her biri yüksek din ve ilim adamlarından kurulu «Teftiş ve Muayene Encümeni»nin zararlı olduğuna kanaat getirdiği 150 çuval kitaptır ki, belki yarısından fazlası sözde dinîdir. Mevzuları dini olan bu eserler din incelik ve gerçeklerinden haberi olmayan kimselerce belki de maksatlı olarak kaleme alındığı için yayınlanmalarına müsaade edilmemiş ve zaptedilerek çuvallar içinde saklanmıştır.

Yani, dini bozan eserler din adına, din ölçüsüyle yasak ediliyor. Bir müddet sonra da evvela Kâğıthane Çayırı’nda, daha sonra Maarif Nezareti bahçesinde yakılmaları düşünülüyor. Fakat dumanları göğe çıkacak olan böyle bir yangının etrafa dehşet ve heyecan vereceği düşünülerek kitapların açıkta yakılmasından vaz geçiliyor, en temiz vasıta olarak bir hamam külhanı hatıra geliyor ve bunun için Çemberlitaş hamamı seçiliyor. Halktaki hayâl ve düşmanlardaki tezvir mizacı bu ya; 150 çuval kitabın alevler içinde kömürleştiğini gören ve duyanlar, acaba içlerinde ne var diye merak etmeden hükmü basıyorlar:

-Abdülhamîd din kitaplarını yaktırıyor!

Tersine; Abdülhamîd, din maskesi altında dini bozan kitapları yaktırıyor. !

Aradan şu kadar yıl geçtikten sonra da bütün gayeleri imân vecd ve sistemini yıkıp, yerine başka bir heyecan ve şekil getirmek isteyenlerin sahte Şeyhülislamı, bu hareketin dine aykırılık olduğuna dair fetva vermekten, Hak ve halk ölçüsüyle ne korkuyor, ne de utanıyor. Herhalde bu fetvayı verirken, bir gün Hakkın huzuruna çıkacağından da emin bulunmuyor. Fakat başında sarık ve sırtında cübbe taşımakta ve kullar görsün diye kıbleye dönmekte devam ediyor.
«Maarif Nezareti Teftiş ve Muayene Encümeni» tarafından zararlı bulunup yaktırılan bu 150 çuvallık kitaplar hakkında Abdülhamîd’e verilen raporlar, kelimesi kelimesine malûmdur ve mahut kitabın 587, 588, 589′uncu sahifelerinde göz önüne serilmiştir.
O halde, Ulu Hakan ve Müminlerin Emîri hakkında verilecek fetva, onun, şeriatı korumak için şeriat adına düzenlenen yalancı eserleri yaktırdığı, yani dine en büyük hizmeti ettiği şeklinde olmalı değil miydi?

(Necip Fazıl Kısakürek – Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han – BüyükDoğu Yayınları – 14. basım – S. 200-201)