Archive for the Category »Kişiliği, Özel Hayatı ve Hatıraları «

Abdülhamid Han’ın Çocuk Sevgisi

Sultan Abdülhamid Han’ın huzurlu bir aile hayatı vardı. Hem padişah hem de örnek bir aile reisiydi. Çocukları çok severdi. Onlarla ilginmeyi, baba şefkatini göstermeyi ihmal etmezdi. Bir evladının yanarak vefatı ve başka bir çocuğunun da hastalığının teşhis edilemeyerek ölümü kendisini çok üzdü. Bunun üzerine “benim çocuğum kurtulamadı, kimbilir fakir fukaranın çocuklarına nasıl bakılıyor. Hiç olmazsa bir hastahane yaptıralım da benim gibi birçok babaların kalbi yanmasın” diyerek “Hamidiye Etfal Hastahanesi”ni bugünkü adıyla “Şişli Çocuk Hastahanesi” ni kurdu. En seçme doktorları orada görevlendirerek Almanya’dan en gelişmiş cihazlarla hastahaneyi donattı. Böylece birçok baba yüreği yanmaktan kurtulmuş, kendisine dua etmişlerdir.Çocuklar okusun, ailesi fakir ise yardım edilsin.

Sultan, yeni bir köşkün yapımında çalıştırılan sekiz-dokuz yaşlarında iki küçük çocuğu Hünkar Dairesinden seyretmekte. Bir ara bu çocuklar gelerek pencerenin önündeki fiskiyeli havuzdan yıkanmaya başlarlar. Çocukların bu hali çok hoşuna gider. Onları çağırır, büyüğüne adını sorar. Çocuk “Mecid” der, küçüğüne de aynı soruyu yöneltince aldığı cevap “Hamid” olur. Cevaplar daha da hoşuna gider ve Müdür Ahmet Bey’i çağırtarak “Bu çocukları şimdi doğruca Tüfekçibaşı Tahir Paşa’ya götürünüz. Bunları Maiyet tüfekçi Bölüğü’ne kaydettim. Maaş alsınlar. Mektebe gitsinler” emrini verir. Ayrıca bir kese altın ihsan ederek, çocukların anne ve babalarına yardım edilmesini, elbise vs. ne lazımsa alınmasını da emreder.

(İKİNCİ ABDÜLHAMİD HAN’IN LİDERLİK SIRLARI - s.33)

Sultan Hamid’in Burnu Hamidi Burun Mu Yoksa “sümüklü burun” mudur?

İttihad ve Terakki merkez-i umumîsi azalarından Fatin Gökmen’in aktardığına göre; Sultan Abdülhamid’in hıyanetine ilişkin bir vesika bulmak amacıyla Hâfız İsmail Hakkı Paşa ile birlikte hazine-i hassa’nın tüm evraklarını ve hesaplarını tetkike memur edilirler. Üç aylık tetkikleri sırasında; Bulgar Kralı’ndan gelen bir telgraf bulurlar. Kralın gönderdiği telgraf metni şöyledir:

“Edirne’yi bana verirseniz ben Hareket Ordusu’nu dağıtırım ve saltanatınız tehlikeden masun kalır.”

Sultan Abdülhamid ise telgrafında şu karşılığı verir:

“Ben ne saltanatım ne de hanedanım için Müslüman askerlerinin üzerine bir Hıristiyan ordusunun taarruzunu asla istemem.”

Bunları anlatırken gözleri yaşaran Fatin Gökmen: “Biz bu telgrafı bulunca hayretten donakaldık. Ve o zaman kanaat getirdik ki merhum Sultan Hamid’e isnad olunan kötülüklerin hepsi yalan ve iftiradır…” (İbrahim Arvas, Tarihî Hakikatler, Ankara 1964, s. 10).

Yine bu noktada 31 Mart Hadisesi”nin Sultan Hamid’e hamledilmesi en yanlış hadiselerden ve kanaatlerden birisidir. Özellikle Sultan Hamid bu vakanın tahrikçisi olmak bir yana tam tersine önlemeye çalışanlardan birisidir.

Sultan Hamid’le ilgili bu doğru tespitleri dile getirdikten sonra onun hâl hadisesinin bir başka boyutunu ele alalım:

Sultan Abdülhamid’in otuz üç sene süren saltanatı, 27 Nisan 1909′da “Meclis-i Mebusan”ın aldığı bir kararla sona erer. Sabık padişah kendisine Çırağan Sarayı’nın tahsis edilmesini talep etse de, bu talebi dikkate alınmaz ve Selanik’e sürgüne gönderilir. Yerine kardeşi Mehmed Reşad Efendi geçer.

Aslında Sultan Hamid’in hal edilmesi II. Meşrutiyet’in ilânıyla başlar. İttihad ve Terakki iş başındadır. Meclis-i Mebusan’ın pek çoğu cihan padişahı Sultan Abdülhamid’in siyasetinin farkında değildir. Bir de bu süreç de yapılan seçimlerde pek çok gayri Müslim Meclis’e girer. Nitekim Selanik’ten seçilen mebus dağılımı bunun bariz göstergesidir. Selanik’ten 9 Kasım 1908′de çekilen telgraf metninde şu isimlerin mebus seçildiği bildirilmektedir:

“Selanik sancağı: Altı mebus dağılımı:

- Evienoszâde Rahmi Bey, Müslüman (Dönme)

- Cavid Bey Müslüman (Dönme)

- Emanuel Karasu: Yahudi

- Artas Efendi: Rum

- Chonas Efendi: Rum

- Vlahoff: Bulgar

Sultan Abdülhamid, Meşrutiyet’i ikinci kez ilân etmeyi kabullenmekle yenilgiyi bilinçli olarak kabullenmiş gibidir. Bu kabullenmenin arka planında yatan unsur, Sultan Abdülhamid’in inisiyatif elinde tutmasına karşın iç çatışmalardan ve karmaşadan devleti uzak tutma endişesi ön planda tutmasıdır.

“Selanik’ten gelen Hareket ordusu Yeşilköy’de karargâhını kurar. Sultan Abdülhamid bütün telkinlere ve ısrarlara rağmen İstanbul’da bulunan Hassa Ordusu’nu “Kardeş kanı dökülmesinin önüne geçmek için” Hareket ordusu”na karşı çıkarmayı reddeder. Bu reddiye aynı zamanda Sultan Abdülhamid’in kendi kendini “hal” etmesi anlamına da gelir. Çünkü çok geçmeden Yeşilköy’e gelen Hareket Ordusu komutanlığında Sultan Abdülhamid’in “hal” kararı alınır.

İbnülemin’in Sultan Hamid ile ilgili aktardığı ilginç bir değerlendirmeyle yazımızı noktalayalım:

“Sultan Hamid’in burnunun büyükçe olmasını da büyük bir kusur farz ederek “Hamidî bir burun” diye eğlenen sümüklüler ve “Kârizde olukdur güya sümüklü burnu” tarzında hezeyan eden serhoş şairler, bilmelidirler ki burun büyüklüğünde, küçüklük de, güzellik de, çirkinlik de mahlûkun sun’i yoktur. Hazreti Hâlık, nasıl istemişse öyle yaratmıştır. Merhumun -eğlenilen, alay edilen- burnu ise asaletini isbat eder ki, Osmanlı padişahlarının burunları ekseren o şekildedir.”

Yine bu bağlamda kızı Ayşe Sultan’ın yazdığı eserde babasının burnunu anlatış şekli de İbnülemin’i destekler mahiyettedir:

“Rahmetli babam orta boyluydu. Saçı sakalı koyu kumraldı… Burnu yüksekti: Osmanlı Hanedanı’nın alâmetini taşıyan biçimdeydi…

Fahri Güven

http://www.milligazete.com.tr/makale/sultan-hamidin-burnu-hamidi-burun-mu-yoksa-sumuklu-burun-mudur-146773.htm

Ali Haydar Efendi Hazretleri Anlatıyor

Ali Haydar Efendi hazretleri anlatıyor:
“Sultan Abdülhamid’i din düşmanları bize bile kötü tanıttılar, sonra anladık ki kerametleri olan büyük bir veli imiş. Osmanlı, İslam’a çok büyük hizmetlerde bulundu. Hele Sultan Abdülhamid olmasa ehl-i sünnet eserleri ortadan kalkmaya mahkum olurdu. Onun gayreti, siyaseti ve himmeti sayesinde ileriki nesillere sahih kaynaklar ulaşabildi.
Bir kere beni huzuruna kabul etti. Sultanlar perde arkasından konuşurlardı. Beni kendisine çok yaklaştırdı, birden perdeyi kaldırınca burun buruna geldik. O zaman bana:
-Ali Haydar efendi! Etrafımda senin gibi taviz vermeyen âlimler olsaydı bu Devlet-i Aliyye bu hale gelmezdi.
dedi.
Allahu teala ona yüksek dereceler ihsan eylesin”.

(Kasr-ı Arifan Dergisi – Kasım 2009 – Sh. 6)

2. Abdülhamid’in Uyku Öncesi Kitap Okutma Adeti

II.Abdülhamid Han, iyi bir okuyucu idi. İlme aşıktı. Şezadelik yıllarında başlayan kitap okuma sevgisi ömrü boyunca hep devam etti. Çok zengin bir kütüphane yaptırdı. Dünyanın her tarafından getirilen eserlerle donatıldı.

Başarının Temel Sırrı: Cehaletten kurtulup alim olmaktır.

Sultan, gece yatmadan önce de kitap okuturdu. Kızı Ayşe Sultan, yazdığı hatıratında babasından bu konuda şunları nakletmektedir: “Gündüzleri beni meşgul eden işlerin ağırlığından kurtulmak,  zihnimi başka taraflara sevkedip düşüncelerimi defetmek ve rahat  uyuyabilmek için her gece odamda kitap okutuyorum. Okuttuğum eserler ciddi olursa büsbütün uykum kaçıyor. Onun için bir takım romanlar tercüme ettiriyorum.” Der ve gülerek ilave ederdi: “Küçüklüğümde dadım bana ninni söylerdi. Şimdi de okunan kitaplar aynı tesiri yapıyor. Esasen yarı dinliyor, yarı dinlemeden uykuya dalıyorum. İşte benim uyku ilacım budur.”

(Mehmet Aydın’ın İKİNCİ ABDÜLHAMİD HAN’IN LİDERLİK SIRLARI kitabından)

Sultan Abdülhamid Ve Türbedâr

Yavuz Sultan Selim’in türbesi Fatih’teki Yavuz Sultan Selim Camimin avlusundadır. Burada, II. Abdülhamid zamanında yaşayan bir türbedarı vardır. Bu türbedar fakir bir insandır, hanımı hamiledir. Bu hamile hanım bir sabah der ki: “Efendi, yine türbeye gidiyorsun. Canım kiraz istiyor. Akşam gelirken bir kilo kiraz âl da gel.”

Hamile hanımların bir şeyi canı çekti mi, onun alınması icap eder. Türbedar, “Tamam” der, türbeye gider, akşama kadar hizmetini görür. Fakat akşam eve gelirken kiraz falan alamaz. Kirazın okkası pahalıdır, satın alacak para yoktur. Akşam eve gelir, kapıyı açar açmaz hanım, “Hani kiraz, almadın mı?” diye sorar.

Boynunu büker, “Hanım, bugün işim çoktu, ayrılıp da çarşıya inemedim, yarın Allah nasip ederse alırım” der ve hanımı yarına atar. Yarın yine türbeye gelir, akşama kadar düşünür. “Bu akşam yine hanıma söz verdim, ben ne yapacağım?” der.

O gün ikindi üzeri kendi kendine düşünürken elindeki süpürgenin sapını Sultanın sandukasına vurur. Der ki: “Ey koca sultan, bunca senedir hizmet ediyorum sana, hiçbir himmetini görmedim. Hanım hamile. Bir okka kirazı dahi alamıyorum. Ne olur, himmet etsen de şu fakirlikten kurtulsam.”

Bu sözü sitem içerisinde söyler ve eve gider. Gider de, ”Söyleyenden ziyade, dinleyen arif olmak gerek” diyoruz ya, söyleyen türbedar, dinleyen de Yavuz Sultan Selim. Burada dinleyen herhalde söyleyenden ariftir. Bakalım, sonuç nasıl tecelli edecek?

Akşam hanım yine, “Hani kiraz?” deyince, boynunu büker, “Hanım, yarın mutlaka alacağım” der.

Üçüncü gün tekrar gelir, türbeyi açar, temizler, melul mahzun beklerken birden türbenin kapısında Padişahın faytonu görülür. İçerisinden bir emir subayı iner, koşa koşa gelir. “Efendi, türbedar sen misin?” der.

“Evet, benim” der.

“Çabuk, Sultan seni istiyor, giyin gideceğiz”

Adam şaşırır. Abdülhamid’in bir türbedarı çağırması, herhalde bir kusur sebebiyledir. Eli ayağı titrer, “Efendim, benim kusurum yok, bir yanlışlık olmasın, belki başkasını çağırıyordur” derken, “Türbedar sen değil misin?” diye emir subayı tekrar eder. “Benim” deyince de, “O halde buyur. Sultan seni çağırır, çabuk” der.

Eli ayağı dolaşarak Padişahın faytonuna atlar ve saraya getirilir. Sultan Abdülhamid’in huzuruna çıkarırlar.

Abdülhamid, “Türbedar sen misin?” diye sorar.

“Evet, efendim, bendenizim” der.

“Söyle bakayım, dedem Yavuz’un türbesinde dün neler oldu?”

Şaşırır, “Birşey olmadı efendim.”

“Türbedar Efendi, sana söylerim, dedemin türbesinde ne oldu, çabuk söyle!”

Titremeye başlar ve olayı hatırlar. Der ki: “Sultanım, hanım hamile, iki gündür kiraz istiyor, alamadım. En sonunda dün de elimdeki süpürgenin sapıyla Sultanımızın sandukasına vurdum ve onun himmetini istedim.”

Abdülhamid, “Anladım” der ve hemen çıkarır bir kese altın atar önüne. “Bir daha böyle birşey olursa, Cennetmekan dedemi rahatsız etme. Sen dün orada dedemin sandukasına vurmuşsun, o da bu gece sabaha kadar benim başıma vurdu, beni uyutmadı. ‘Niçin benim türbedarımla meşgul olmazsın?’ diye beni azarladı. Bir daha bir sıkıntın olursa dedemi rahatsız etme, doğru bana gel” der.

Bir kese altını aldıktan sonra türbedar geri dönerken, Padişah emir subayına emreder: “Bundan sonra Yavuz Sultan Selim dedemin türbedarlarının maaşı iki misli arttırılacaktır.” Ve böylece türbedar hem bir kese altın alır, hem de maaşı iki misline çıkarır.

http://www.sevde.de/Islami_yasama/soyleyene_bakma.htm

Sultan Abdülhamid’in Duası

O sene, bütün cephelerde paniğin başladığı, topyekûn, Arabistan’ın elden çıktığı, İngilizlerin Suriye ve Irak’dan, Fransızların Makedonya tarafından ana vatan sınırlarını toslamaya koyulduğu, Moskofların bütün Şark Anadolusunu derinlerine kadar işgal edip 1917 Rus ihtilâli yüzünden çekilmek zorunda kaldığı, halkın ekmek yerine saman tozu ve mısır koçanı yediği, yakmaya tezek ve kefen yapmaya bez bulamadığı mevsimde, bir gün Enver Paşa, Talât Paşa’yla beraber, Beylerbeyinde Abdûlhamîd’i ziyarete gidiyor.

Kendilerini karşılayan muhafız subay, Ulu Hakana haber vermeksizin yol gösterdiği için, kapısının önüne kadar geliyorlar.

Kapı yarı aralıktır ve Abdûlhamîd, sırtı kapıya doğru, seccade üzerinde dua etmektedir. Gelenleri görmüyor, gelenler de ona kendilerini göstermiyor. Enver Paşa, önde, yarı açık kapıyı biraz daha aralamış, olduğu yerden tabloyu seyretmekte… Abdûlhamîd, elleri hacet dergâhına uzatılmış, gözyaşiyle nemli bir dua sesi çıkartmakta:

- Allahım; bana yapılanları helâl etmiyorum! Şahsıma yapıldığı için değil, milletime yapıldığı için affetmiyorum! Milletime yapılan fenalıklardan, yarın, senin Hesap Gününde davacıyım!

Öbür İttihatçılara nisbetle içinde bir saffet kırıntısı kalmış olan Enver Paşa, bu duayı işitince, çarpılıp kalıyor, Hünkârın huzuruna çıkamıyor, geriye dönüyor, Talât Paşayı kolundan çekerek sürüklüyor, rıhtımda bekleyen istimbota götürüyor ve orada, ağlaya ağlaya, Talât Paşa’ya diyor ki:

- Başımıza ne geldiyse bu adama yaptıklarımızdan geldi ve daha ne gelecekse o yüzden gelecek!..

İstikbaldeki gerçek Türk Tarihçisinin kulağına fısıldadığımız bu vak’a hakikîdir ve babam Fazıl Beyin amca oğullarından ve Kısakürek’lerden, İttihatçıların İaşe Nâzırı Kara Kemal tarafından, dayım ve yine eski İttihatçı Kerim Milâr’a anlatılmıştır. İttihatçıların polis teşkilâtında yüksek dereceli bir memur ve birçok yerde Emniyet Müdürlüğü yapmış olan dayım, Kara Kemâl’den naklen derdi ki:

- İttihat ve Terakki’nin Türk ve milliyetçi kadrosu, Abdülhamîd’în ne büyük, hattâ emsalsiz bir Padişah olduğunu biliyor, fakat onu makamına iade etmek ve tutulan istikameti değiştirmek için vaktin geçmiş olduğunu esefle görüyordu. İttihatçılık hareketinde eser müessiri aşmış ve gizli tesir (Yahudi ve Mason tesiri) artık istikamet değiştirmeyi imkânsız hale getirmişti. Nitekim Abdülhamîd’in cenaze namazında hüngür hüngür ağlamaktan kendisini alamayan Talât Paşa bu ince ruh ukdesinin ilancısı olmuştur.

(Necip Fazıl Kısakürek – Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han – Büyük Doğu Yayınları – 14. basım – S. 626-627)

Sultan Abdülhamid’in Hafızası

Sultan, 19′uncu Asrın son yıllarında kabul ettiği bir şefire soruyor:

-Ekselans sizi gözüm ısırıyor! Acaba nereden görmüş olabilirim?

-Görmüş olabileceğinizi zannetmiyorum, haşmetmeâb; belki yarım asırdan beri memleketinize ayak basmış değilim!..

-Demek yarım asır kadar evvel buradaydınız!..

-Evet, haşmetmeâb; muhterem pederiniz Abdülmecîd Hân devrinde babam sefarethanenin birinci katibiydi. Bir gün elçilik heyetiyle beraber huzur-u şahaneye kabul edildiğimiz zaman ben de babamın yanındaydım ve 9 yaşlarında bir çocuktum

-Tamam! Ben de o zaman 10 yaşlarında var – yoktum ve kafes arkasından elçilik heyetini seyrediyordum. Demek sizi o zamandan hatırlıyorum!..

9 yaşlarında bir çocuğu, aradan 50 yıl geçtikten sonra, kendisi de aşağı yukarı aynı yaşta olarak tanıyabilmenin ifade ettiği hafıza kuvvetine denk ikinci bir misal bulunamaz kanaatindeyiz.

(Necip Fazıl Kısakürek – Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han – Büyük Doğu Yayınları – 14. baskı – s.365)

Milliyetçi Padişah

Evet, Abdülhamîd Hân, milliyetçi bir Padişahtı ve bu duygusunu, esas bildiği ümmetçilik ruhunu örselemeksizin, aynı ruha tâbi kılarak muhafaza etmenin sırrına ermişti. Onun gözünde her şey ruhî muhtevadan yani iman ve İslâm’dan ibaretti; kavimcilik de ancak bu ruhî muhtevaya liyakat, riayet ve hizmet belirttiği nispette tutunabilirdi.

Bu gayeyledir ki, idaresi altındaki koca imparatorluğun, Arnavut, Arap, Çerkez, Laz, Boşnak, Tatar, Gürcü, Türk’e yakın veya uzak bütün unsurlarını Hassa Ordusunda ve muhafız birliklerinde toplamış, bu arada ana vatan unsuru Mehmedcikler yatağı Anadolu ve Anadolulu’ya da daima aynı ölçünün emri altında, o ölçüye ehliyet bakımından hususi bir kıymet vermiş ve saf Anadolu çocuklarından bazı birlikler kurdurtmuştu.

Fakat, İslâmî gayeye tâbi bu milliyetçiliğini asla açığa vurmuyor ve bu nazik yol üzerinde bir ayrılık çıkmasından, daimi vehmi sayesinde kaygı duyuyordu. Bir vak’a, onun, bu milliyetçi cephesini pek canlı olarak gösterir.

Kendisi daima bir demir karyola üzerinde sürdüğü gayet sade hayat planı içinde, bir sabah penceresini açıp bahçeyi seyretmeye başlar. O sırada Anadolulu bir bahçıvan çiçekleri ve tarlaları sulamaktadır ve Padişahtan haberi yoktur.

Bahçıvan’ın yanına yine Padişahtan haberi olmayan bir genç Arnavut subay gelir. Bahçıvan birdenbire farkına varamadığı bu subayın üzerine su mu sıçratır, ne olur, şu veya bu sebepten öfkelenen subay, bahçıvana:

-Pis Türk!

Diye haykırır.

Ve işte o zaman, Ulu Hakan Abdülhamîd Hân’ın pencereden sesini duyarlar:

-Unutmayınız ki, ben de bir Türküm!

Arnavut subay, Padişahı görünce donup kalır ve korkusundan hemen oracığa düşüp bayılır.

Abdülhamîd, pencereye doğru koşanlara:

-Kaldırın şu patavatsızı buradan!..

Diye hitap eder ve gözden kaybolur.

(Necip Fazıl Kısakürek – Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han – Büyük Doğu Yayınları – 14. basım – s. 341-342)

Abdülhamid’in Soğanlı Yumurtası, Sarayda Yemek Hırsızlığı, Padişahlara Arzuhaller…

“Sofranız nur, haneniz mamur olsun!” sözü Osmanlı’da boşuna söylenmemiş. Çünkü Osmanlı’da yemek kültürü oldukça önemliymiş. Yemek deyince, Padişahların her birinin bir başyemeği varmış. Söz gelimi Sultan II. Abdülhamid’in en çok sevdiği yemek soğanlı yumurtaymış. Hatta soğanlı yumurtayı kim iyi yaparsa o ödüllendirilirmiş.

Özellikle de Ramazan ayının 15’inde Hırka-i Saadet ziyaretleri yapılır ve aynı gün Topkapı Sarayı’nda iftar yemeği yenirmiş.

“Sultan Abdülmecid’den itibaren bu iftar yemekleri Enderun efendileri tarafından ve aralarında gizliden gizliye bir yarış varmış gibi hazırlanır, yemek sahanlarını örten ve üzerine bağlı kumaşlara iliştirilmiş kâğıtlara da isimleri yazılırmış…

Padişah iftar yemeklerinden tatmakla birlikte en ziyade soğanlı yumurtayı önemser ve beğenirse bu yemeği yapan kişiyi kendine kilerci başı seçermiş…

Hemencecik soğanlı yumurta da neymiş deyip geçmeyin! Soğanlı yumurtanın yapılması, pişirilmesi çok büyük bir marifet gerektirirmiş. Enderun efendilerinin verdikleri bilgilere göre soğanlı yumurtanın pişirilmesi üç buçuk saat sürermiş. Onun hem lezzetini, hem de pişirilmesini yalnızca erbabı bilirmiş…”

Abdülhamid ise tahta geçtikten sonra Dolmabahçe Sarayı’nı pek kanıksamamış. Onun tercihi Yıldız Sarayı olmuş. Tabii Saray menüsünde soğanlı yumurtanın büyük yeri olmasına karşın Osmanlı mutfağının en zengin yemekleri bir biri ardına tevali edermiş.

Sarayda başmabeyinci olarak çalışan Lütfi Simavi’nin anlattığına göre, yalnızca Padişah için değil, her büyük memur için ayrı ayrı sofralar kurulurmuş. Pek çok masrafı olan bu hâlin başlıca sebebi, Mabeyn-i Hümayun memurlarının bir araya gelmelerine mani olmak için imiş. Bu, padişahın tedbir mesabesindeki bir arzusundan kaynaklanmaktaymış. Bu masraflı işten kurtulmak için Lütfi Simavi ile Halid Ziya Bey birlik olup, bu israfı sona erdirmek için, ayrı sofra kurmak yerine, sarayda tabldot usulünü ikame etmişler. Lâkin bu girişimleri bütün görevliler tarafından kabul edilmekle birlikte harem ağaları tarafından ciddi bir muhalefetle karşılanmış. Bazı mutfak çalışanları da bu uygulamaya karşı çıkanların arasında yer almışlar. Bunun özel bir sebebi varmış. Mutfaktaki vazifeliler, saray mutfağından aşırdıkları çeşitli yemekleri, âdeta alenî bir şekilde sarayın yakınındaki evlere sattıkları için sarayın yakınındaki evlerde yemek pişirilme külfeti olmazmış. Ta Sultan Abdülmecid zamanında başlayıp Saray bütçesini büyük sarsıntılara uğratan bu çirkin adet, nihayet Simavi ve Uşaklıgil’in ciddi çabalarıyla engellenmek cihetine gidilmiş. Padişahın hususi sofracıbaşısı ise, dışarıya yemek satma konusunda epeyce direnmiş. Bunun nedeni de çok büyük bir gelir kapısının ortadan kalkması imiş. Nihayet büyük baskı ve kontrollerle uzun senelerdir kökleşmiş olan bu çirkin gidişatın da önüne geçilmiş.

Padişaha sunulan arzuhallere gelince; genelde padişahlar halk içine çıktıkları zaman halk tarafından talep ve şikâyet içeren dilekçeler verilirmiş. Lâkin padişaha arzuhali vermek de ayrı bir maharet gerektirmekteymiş. Halk tarafından kimi arzuhaller hasır yakarak, kimi bir kamışın ucuna takarak, kimi arzuhalde büyük vaveylalar kopararak ancak Sultana takdim edilebilirmiş. Arzuhal sahibi sultanın namaz kılacağı camiye girebilirse, sultan camiye teşrif ettiğinde bağırarak şikâyetini duyurabilir ve gayesine vasıl olabilirmiş.

Yalnız adab ve erkân gereği, arzuhallerin Sultanların camiye gelirken verilmesi usuldenmiş. Namaz çıkışı arzuhal vermek pek uygun bir davranış değilmiş. Hatta Sultan Abdülhamid’in saltanatının ilk yıllarında halk, padişahın yanına yaklaşarak arzuhalini bizzat elden verebiliyormuş. Sonradan güvenlik sebebiyle halk padişahlara yaklaştırılmamış, bunu yerine arzuhalleri padişah adına görevli memurlar toplamaya başlamış. Yine Abdülhamid döneminde ellerinde veya boyunlarında asılı kırmızı atlastan çantaları olan görevliler, arzuhal vermek isteyenlerin padişahı taciz edici bağırışlarını engellemek, hareketlerini kontrol etmek için arzuhalcilerin yanlarına giderek dilekçelerini almakla padişahın ve halkın işi kolaylaştırmışlar.

Bugün de arzuhallerin Başvekil’e, -bundan sonra da Cumhur reisine- vermenin en etkili yolu, camiye giriş çıkışlarında olacak herhâlde. Bu nedenle bir an önce bahsi geçen makamlar, her hangi bir kargaşaya mahal vermemek için harekete geçip tedbirlerini almalı ve korumalardan birini halkın arzuhallerini toplamak için görevlendirmelidirler.

Devlet adamlarından bahis açmışken, Sühreverdi’nin belirttiği -devletin sağlamca durması ve memleketin huzur içinde devamlılık arz etmesi için- devlet adamlarında bulunması gereken yüksek özellikleri sayarak yazımızı bitirelim:

1- Adaletli olmak, 2- Akıllı olmak, 3- Cesur olmak, 4- Cömert olmak, 5- Yumuşak huylu olmak, 6- Vefalı olmak, 7- Doğru olmak, 8- Şefkat ve merhamet sahibi olmak, 9- Sabırlı olmak, 10- Affedici olmak, 11- Şükredici olmak, 12- Temkinli olmak, 13- Bilgili olmak, 14- Namuslu olmak, 15- Vakar sahibi olmak…

FAHRİ GÜVEN

http://www.milligazete.com.tr/makale/abdulhamidin-soganli-yumurtasi-sarayda-yemek-hirsizligi-padisahlara-arzuhaller-98361.htm

Ayşe Sultan

II. Sultan Abdülhamid Hân’ın zevcesi Müşfikâ Kadın Efendi, akıllı, dirayetli, umur görmüş ve çile çekmiş bir canlı târih âbidesi idi.
Osmanlı Hânedânı’nın kadın âzâsına 30 sene sonra devletçe Türkiye’ye dönmek müsaadesi verilince Sultan Abdülhamid’le Müşfikâ Kadın Efendi’nin kızı olan Ayşe Sultan da vatana dönmüştü. Akıllı bir anne ile dâhi bir devlet reisi olan babası Sultan Ha-mid’in zekâ, vekâr ve dirayeti mirasına konmuş olan Ayşe Sultan, yıllar yılı üstüste birikmiş acılarla pişmiş, ezilmiş, ancak şahsiyet yapısında bir tereddi meydana gelmemişti. Saltanatlı görünüşüne rağmen alçak gönüllü ve çok mütevazı idi.
Dünyânın germ-ü serdini görmüş bu kökten asil ana kızı her ziyaretimde, adetâ kütle adına bir özür dileyiş, bir mahcubiyet ve bir açığı kapamak duygularının tesiri vardı. Gerçi bu babta ne ben bir şey söylüyordum ne de onlar maruz kaldıkları çirkin ve haksız muamelelerden tek kelime söz ediyorlardı.
600 sene Osmanlı tahtında oturmuş idare ve iktidarlarının yekûnu içindeki şan ve şeref sahifeleri ağır basan bir hanedan azasını kadını erkeği çoluğu çocuğu ile üç gün içinde memleketten sürüp çıkarmağı reva görmüş kararda şahsen bir gûnâ taksirim yoksa da, hâdiseye, «Beni âdem yek diğerinin âzâA

II. Sultan Abdülhamid Hân’ın zevcesi Müşfikâ Kadın Efendi, akıllı, dirayetli, umur görmüş ve çile çekmiş bir canlı târih âbidesi idi.

Osmanlı Hânedânı’nın kadın âzâsına 30 sene sonra devletçe Türkiye’ye dönmek müsaadesi verilince Sultan Abdülhamid’le Müşfikâ Kadın Efendi’nin kızı olan Ayşe Sultan da vatana dönmüştü. Akıllı bir anne ile dâhi bir devlet reisi olan babası Sultan Hamid’in zekâ, vekâr ve dirayeti mirasına konmuş olan Ayşe Sultan, yıllar yılı üstüste birikmiş acılarla pişmiş, ezilmiş, ancak şahsiyet yapısında bir tereddi meydana gelmemişti. Saltanatlı görünüşüne rağmen alçak gönüllü ve çok mütevazı idi.

Dünyânın germ-ü serdini görmüş bu kökten asil ana kızı her ziyaretimde, adetâ kütle adına bir özür dileyiş, bir mahcubiyet ve bir açığı kapamak duygularının tesiri vardı. Gerçi bu babta ne ben bir şey söylüyordum ne de onlar maruz kaldıkları çirkin ve haksız muamelelerden tek kelime söz ediyorlardı.

600 sene Osmanlı tahtında oturmuş idare ve iktidarlarının yekûnu içindeki şan ve şeref sahifeleri ağır basan bir hanedan azasını kadını erkeği çoluğu çocuğu ile üç gün içinde memleketten sürüp çıkarmağı reva görmüş kararda şahsen bir gûnâ taksirim yoksa da, hâdiseye, «Beni âdem yek diğerinin âzâsıdır» diyen Şîrazlı Sadî’nin anlayışı merkezinden bakınca, elbette benim, bizim, hepimizin ve herkesin bu muamelede bir mes’uliyet ve utanç payı olmalı idi.

II. Sultan Abdülhamid Hân, devrinin kuvvetli hariciyecilerinden olan o devrin Paris Sefiri Münir Paşa’nın büyük kızı ile bir gün konuşurken söz, Saray’a ve Ayşe Sultan’a intikal etmişti. Sultan’ın düğününden bahsederken yatak odasını anlatmış ve tavandan inen cibinliğin yakut, zümrüt ve elmaslarla işlenmiş olduğunu söylemişti.
Ayşe Sultan memlekete döndükten sonra annesi Kadın Efendi’yle birlikte Serencebey Yokuşu’nun üstündeki, Saray’ın eski uşak dâiresinde kirayla oturuyorlardı. Üç oğlundan yalnız bir tanesinin memlekete girmesine müsaade edilmişti. Zira bu zavallı genç, aklen de bedenen de alil ve bakıma muhtaçtı. Konuşamıyor, anlamıyor yalnız iç parçalayıcı bir sesle bağırıyordu. Adige ismindeki Çerkez kalfa, bu bîçâre hastanın sâdık dadısı idi.
Ayşe Sultan’ı ziyaret edip de dertlenmemek kabil değildi. Güneşten solup erimiş perdeler, dökük duvarlara çiriş sürülmüş bezle yapılmış yamalar, bastıkça oynayan döşeme tahtaları ve bütünü ile dekor çok hazindi. Fakat kızına kavuşmuş olmaktan mes’ud olduğunu saklamayan Kadın Efendi ve yaşadığı hayattan şekvası olmayan Sultan, adetâ insanın içindeki hüznü çekip alıyorlardı. Sultan sanki kendi hayatından değil de bir başkasının yaşadığı günlerden bahseder gibi Paris’de geçirdiği yılların hâtıralarından pek az söz ederdi. Kendisi el işi yapıyor ve oğlu da bunları satarak geçimlerini temin ediyorlardı.
Amma bu imkân da günün birinde yok oluvermişti. Zira II. Cihan Harbi en ateşli devrine girmiş ve Almanlar Paris’i işgal etmişlerdi. Maddî imkânı olan Fransızlar ve yabancılar şehri terk etmişler, ancak yolculuk yapmaya güçleri olmayanlar Paris’de kalmışlardı. Tabiî Ayşe Sultan’la çocukları da bu kalanlardandı. Şehirde gıda maddesi diye bir şey bul- -mak kabil değildi.
Nihayet Almanlar, semt semt, mahalle mahalle ekipler hâlinde dolaşarak nüfus tesbiti yapmaya başlamışlardı. Bir gün sıra kendi bulundukları apartmana da gelmişti. Heyet onların da dâirelerinin kapısını çaldı ve Sultan sorulan suâllere pasaportunu göstererek cevap verince, kapıdaki askerî ekip, derhal esas vaziyeti alarak, selâm durdu ve işgal müd-detince hergün, ekmeklerini ve ihtiyaç maddelerini getirdi.
Ayşe Sultan, Babam Abdülhamid Hân isimli bir kitap neşretti. Fakat hâtıra çeşnili bilgiler çerçevesini aşmayan bu basit eserde Sultan Abdülhamid’in siyâsî şahsiyetini ve idareci hüviyetini görmek elbette mümkün değildir. Nice yıllardan sonra memleketine sığıntı gibi kabul edilmiş bir kimse olarak, devrin anlayışına ters düşebilecek davranışlardan elbette kaçınması lâzımdı.
Üzüldüğü bir nokta, tarihçi İsmail Hâmî Daniş-mend’in kendisinden pekçok vesîka aldığı ve bütün ısrarlarına rağmen bunları geri vermediği keyfiyeti idi.
Bir de, Sultan’ın neşredemediği ve târihe ışık tutacak siyâsî hâtıraları olduğunu biliyorduk. Ancak, ölümünden sonra bunun kimin eline geçtiği, iki oğlundan hangisinde olduğu veya olmadığı hâlâ sır olarak kalmaktadır.
Şu da doğru veya rivayet olduğu hakkında kat’î bilgim bulunmayan bir başka keyfiyettir ki, 33 sene Yahudi ve haçlı tazyikine göğüs gerdiği hâlde, sonunda gene de Batılı ve bilhassa Yahudi menfaati adına tuzağa düşürülmüş basiretsiz ve kiyâfetsiz İttihâd ve Terakki iktidarının eliyle Osmanlı tahtından indirilen II. Abdülhamid’in bir torununun, yâni Ayşe Sultan’ın oğlunun mason olduğu söylentisidir. Hâlâ bu rivayetin sıhhatine kail değilim.
Yahudiler bu genci de tuzaklarına düşürmüşler-se, Pâdişah’tan tam intikam almışlardır demektir vesselam.
(Sâmiha Ayverdi – Ne İdik Ne Olduk – Sh. 45-48)
  • Duyuru

    Mehtap TV'de Mustafa Armağan'ın sunduğu Tarih Aynası isimli programda yayınlanan Sultan 2.Abdülhamid ile ilgili dosyalar download bölümüne eklenmiştir. Dosyaları indirmek için buraya tıklayınız.

    Forum da yapılan değişikliklerden dolayı giriş yapamayan kullanıcılarımız bu linkten kullanıcı adlarını ve mail adreslerini girerek şifrelerinin mail adreslerine gönderilmesini sağlayabilirler. Bu işlemi gerçekleştiremeyen kullanıcılarımızın İletişim bölümünden foruma kaydoldukları mail adresleriyle, kullanıcı adlarını göndermeleri durumunda şifreleri mail adreslerine gönderilecektir.

  • RSS Forumdan Son Konular

  • Facebook Sayfamız