Archive for the Category »İç Meseleler ve İç Politika «

Yahudi Kazığı

Devrindeki engeller ve çetinliklere nisbetle Türk tarihinin şüphesiz en büyük Padişahı, Ulu Hakan II. Abdülhamîd Hân, sırf melek tabiatı yüzünden ezemediği Yahudi’nin sonunda kurbanı olmuş, ona hal’ini bir Yahudi tebliğ etmiş ve Selanik’teki menfasında kendisine bir Yahudi köşkü, zindan vazifesini görmüştür.

İşte bu Abdülhamîd Hân, Yahudilik dâvasının 19. Asırda plâncısı ve aksiyoncusu (Hertzel)in, Filistin’de, Yahudilere yurt yapılmak üzere bir çiftlik kadar toprak isteğine ve buna mukabil bütün “Düyun-u Umumiye” borçlarının Yahudilerce ödeneceği teklifine şu cevabı vermiştir:

- Yahudilere yurt olarak, Filistin’de bir kurabiye kadar bile toprak vermeyi, ne pahasına olursa olsun, kabul edemem!..

Ulu Hakan bu cevabı verirken, istikbâli sezmiş ve Filistin gibi İslâm dünyasının yürek noktasına (stratejik) ehemmiyeti pek büyük bir Yahudi kazığının çakılmasına karşı çıkmıştı.

(Necip Fazıl Kısakürek – Çerçeve 4)

Abdülhamid Donanmamızı Mahvetti!

Abdülhamîd düşmanlarının iddiası şudur:

-Abdülâziz devrinde, İngiliz donanmasından sonra gelen ve bütün dünyada ikinci sırayı tutan donanmamızı mahvetti. Koca donanmayı, işe yaramaz tekneler halinde atalete mahkûm etti, Halic’e tıktı ve ona hiç bir hayat hakkı vermedi.

Bu anlayış, daima olduğu gibi, çukuru tepe görürcesine tersine bir idraktir; ve Abdülhamîd’in girift bir zemin üzerindeki faziletini, basit bir planda, rezil sanmaktadır.

Evet; Abdülhamîd, Avrupalı bezirganların yalan yere dünyada ikinci olduğumuzu söyleyerek bizi kandırdıkları o koca donanmayı atalete bıraktı, Halic’e tıkdı ve ona büyük bir rol vermedi…

Niçin mi?

Dünya çapında bir anlayışa erdiği için…

İlmî ve riyazî bir kat’iyetle, donanma, dünyanın her yerinde üç unsura dayanır.

Materyal, yâni gemi…

Personel, yâni idareciler…

Muharrik kuvvet, yani o gün için kömür…

Batının istikrazlarımızın, yâni borç aldığımız paralar mukabilinde bize sattığı gemiler, yelkenden buhar makinesine yeni geçilmiş olduğu ve her gün meydana yeni bir terakki geldiği için, baştan başa modası geçmiş ve ekseriyetle harp hattı dışına çıkarılmış teknelerdi. Batılı hem bir taraftan borçlandırıyor, hem de öbür taraftan, karşılığında kıymetten düşmüş gemileri bize en yüksek fiyatla satarak çifte kâra geçiyor, ayrıca da bizi büyük bir nimete konmuş olmakla da pohpohluyor ve biz bunların hepsini birden yutuyorduk. Bize satılan gemilerin tonilâto tutarı ile top sayısını ele alarak da, adî bir kemiyet hesabına göre kendimizi dünyada ikinci deniz kuvveti sayıyorduk. Kimse tonilâto ile kuvvet hesabı yapılamıyacağını, dubaların da muazzam tonilatoları bulunduğunu hesap edemiyordu.

Toplara gelince, acaba iki kilometre menzilli 1000 top mu daha kuvvetli, yoksa onun beş misli menzilli 100, hattâ 10 top mu? Siz Sarayburnu’ndan attığınız gülleleri Moda Koyuna ulaştıramazken, düşman sizi Büyük Ada’ da dökecek…

Bu mu kuvvet?

Bu halde olan donanma materyalimize karşılık personelimiz, kökünden yoktu. Zaten böyle bir personel mevcut olsaydı, satın alınacak gemilerin vasıfları bilinmiş olurdu. Abdülâziz’in donanmasında sevk ve idareciler kadrosu, sırmalı elbiseler içinde o gemileri beklemeye memur, tamamiyle bilgisiz ve tecrübesiz bir kalabalıktan ibaretti.

Muharrik kuvvete gelince, düne kadar malımız olan Musul, Kuveyt ve Hicaz petrolünden ne kadar istifade edebiliyorduysak ve bugün bile öz petrollerimizden ne derece faydalanabiliyorsak, Zonguldak ve Ereğli kömür havzasından o nispette bir verim sağlayabiliyorduk.

Netice:

Materyal: Modası geçmiş gemiler…

Personel: Mevcut değil…

Muharrik kuvvet: Personele yakın vaziyette…

Ve sonra:

-Donanman var, niçin kullanmıyorsun? Suali ve suçlaması…

Bu donanmanın, nazariyede on misli üstün olduğu Rus donanmasına karşı Türk-Rus harbinde ne aciz duruma düştüğünü gösterdik ve bahsi gelince işin içyüzünü anlatacağımızı söyledik. İşte yeri: Tuna’ nın giriş noktasına yakın yerlerde Rus topçusunun ateşi altında sakat kuşlar gibi can veren ne tabiye ne de sevkalceyşini düşünebilen bu donanma, bir an o kadar aciz mevkie düştü ki, Batum’a asker ve askeri planları taşıyan bir nakliye gemimiz, olduğu gibi Rusların eline geçti. Yâni açık denizde birkaç miskin Rus harp gemisine karşı nakliye gemilerimizin himayesinde bile aciz kaldık. Bu en hafif tabiriyle ve ilmî bir bedahetle, dünyada derecesi ikinci olan bir donanmanın hakikatte hiçliğiydi.

Yunan harbinde de donanmamızın, duvar oyuklarına saklanmış böcekler gibi ortadan silindiği ve meydanı Yunan harp gemilerine bıraktığı ayrı ve hazin hakikat…

İşte Abdülhamîd, donanma bahsindeki «dünyada ikinci» yalanının rezaletini anladı ve onu bir kenarda bırakıp bütün kuvvetini kara ordusuna verdi. Kara ordusunu, zamanın en modern silahları olan Martini ve Gra tüfekleriyle teçhizatlandırdı; ve kendi iradesiyle verdiği ilk savaş olan Yunan harbinde bu ordunun ne olduğunu gösterdi. 40 gün içinde Atina önlerinde göründü ve Yunanlılara pes ettirdi.

Nasıl bir kedinin ayaklarına arslan pençesi takılacak olursa, o kedi, kendi zayıf uzvuyla tedarik ettiği günlük gıdasından da olur, taşıyamayacağı yalancı pençeler yüzünden bir çukurda kalıp ölmeye mahkum bulunursa, Abdülhamîd de, öz bünyemiz içinde ve yavaş yavaş beslenmedikçe böyle bir donanma yükünün kurtuluş değil ölüm getireceğini anladı, onu makineye karşı tabiî bir tekamül seyrine bıraktı ve hem iktisadî, hem ruhî mânaya dikkat etti. Yoksa çepeçevre denizle kuşatılmış bir imparatorluğun savunmasında donanmanın rolünü bilmiyor değildi. Fakat her yarım işin hiçten kötü olduğunu bildiği için «hep»i yapamayınca «hep» sanılan «hiç»in zararlarından korunmak ve «hep»in gününü beklemek istedi.

Abdülhamîd’in donanma mevzuunda gösterdiği bu dâhice siyaset, İngilizlerin gözünden kaçmamış ve İngiltere’nin dünyaca meşhur Amirallik Dairesi, neşrettiği bir eserde, Abdülhamîd’in bu cephesini, en üstün anlayış olarak övmüştür.

Garbın, hilesini yutturamadığı Abdülhamîd’i yine Garp takdir ediyor da biz yerin dibine geçiriyoruz.

Buna, ahmaklıkla karışık alçaklık derler.

(Necip Fazıl Kısakürek – Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han – Büyük Doğu Yayınları – 14. baskı – s. 298-301)

Abdülhamîd Din Kitaplarını Yaktırıyor!

Abdülhamîd hakkındaki İttihatçı, Mason, Yahudi, (Lö-vanten), kozmopolit ve Batı emparyalizması ajanlarının uydurduğu masallar o kadar gülünç, iğrenç ve havsala yakıcıdır ki, bunlardan yalnız bir tanesini, o da basın yönünden ele alıp aydınlığa çıkarmak geri kalanı izah edebilir.

Ziyaüddin, yani «dinin ışığı» ismindeki Meşrutiyet Şeyhülislâmı, daha doğrusu Şeyh-ül ifsad’ı, Padişahın halline fetvada gerektirici sebep olarak onun din ve şeriat kitaplarını yaktırdığını iddia eder.

Abdülhamîd’in ne çapta bir mü’min ve din bağlısı olduğunu, bahsi gelince anlayacağız. Şimdi şu kadarını bildirmekle yetindim ki, Abdülhamîd, bütün Osmanlı hanedanı içinde en üstün dindardır ve onda bu ulvî duygu, imkân sınırlarını çatlacak derecede taşkındır. Nasıl olur da din ve şeriat kitaplarını yaktırabilir? Ona dünya imparatorluğunu verseler ve en küçük şeriat ölçüsünü bir ân için silmesini isteseler, kabul etmediği takdirde de bütün vatanı istilâ edeceklerine inandırsalar, acaba «peki» demesine ihtimal düşünülebilir mi? Bu sözleri demeyecek bir kâfir bulunamazken «Şeyhülislâm»ın, kâfirden beter bir münafığın, hem de «fetva» diye ortaya attığı küfürnameye ne buyurulur?

Şeyhülislâmlık taslayan münafığın, küfür iddiasını dayadığı vakıayı öğrenin de, Abdülhamid’in ne çapta bir müslüman ve ne türlü bir iftiraya kurban olduğunu dehşetler içinde görün!..

içindeki küfür karanlığına din ışığı ismi verilen sahte Şeyhülislâm Ziyaüddin’in, yakıldığından bahsettiği kitaplar, gerçekten ateşe verilmiş, hem de Çemberlitaş hamamının külhanında ateşe verilmiştir. Bunlar Celâl Paşa’nın Maarif Nazırlığı zamanında, her biri yüksek din ve ilim adamlarından kurulu «Teftiş ve Muayene Encümeni»nin zararlı olduğuna kanaat getirdiği 150 çuval kitaptır ki, belki yarısından fazlası sözde dinîdir. Mevzuları dini olan bu eserler din incelik ve gerçeklerinden haberi olmayan kimselerce belki de maksatlı olarak kaleme alındığı için yayınlanmalarına müsaade edilmemiş ve zaptedilerek çuvallar içinde saklanmıştır.

Yani, dini bozan eserler din adına, din ölçüsüyle yasak ediliyor. Bir müddet sonra da evvela Kâğıthane Çayırı’nda, daha sonra Maarif Nezareti bahçesinde yakılmaları düşünülüyor. Fakat dumanları göğe çıkacak olan böyle bir yangının etrafa dehşet ve heyecan vereceği düşünülerek kitapların açıkta yakılmasından vaz geçiliyor, en temiz vasıta olarak bir hamam külhanı hatıra geliyor ve bunun için Çemberlitaş hamamı seçiliyor. Halktaki hayâl ve düşmanlardaki tezvir mizacı bu ya; 150 çuval kitabın alevler içinde kömürleştiğini gören ve duyanlar, acaba içlerinde ne var diye merak etmeden hükmü basıyorlar:

-Abdülhamîd din kitaplarını yaktırıyor!

Tersine; Abdülhamîd, din maskesi altında dini bozan kitapları yaktırıyor. !

Aradan şu kadar yıl geçtikten sonra da bütün gayeleri imân vecd ve sistemini yıkıp, yerine başka bir heyecan ve şekil getirmek isteyenlerin sahte Şeyhülislamı, bu hareketin dine aykırılık olduğuna dair fetva vermekten, Hak ve halk ölçüsüyle ne korkuyor, ne de utanıyor. Herhalde bu fetvayı verirken, bir gün Hakkın huzuruna çıkacağından da emin bulunmuyor. Fakat başında sarık ve sırtında cübbe taşımakta ve kullar görsün diye kıbleye dönmekte devam ediyor.
«Maarif Nezareti Teftiş ve Muayene Encümeni» tarafından zararlı bulunup yaktırılan bu 150 çuvallık kitaplar hakkında Abdülhamîd’e verilen raporlar, kelimesi kelimesine malûmdur ve mahut kitabın 587, 588, 589′uncu sahifelerinde göz önüne serilmiştir.
O halde, Ulu Hakan ve Müminlerin Emîri hakkında verilecek fetva, onun, şeriatı korumak için şeriat adına düzenlenen yalancı eserleri yaktırdığı, yani dine en büyük hizmeti ettiği şeklinde olmalı değil miydi?

(Necip Fazıl Kısakürek – Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han – BüyükDoğu Yayınları – 14. basım – S. 200-201)

Tahir Paşa

Tahir Paşa, Debreli bir Arnavut olup son derece güçlü kuvvetli ve hudutsuz sâdık bir insandı. Abdülhamîd’e yakınlığı ise onun şehzadeliği zamanında başlıyordu. Genç yaşında İstanbul’a gelip kayıkçılık ve kaldırımcılık yapan Tahir Paşa Abdülhamîd ile ilk münasebetini şöyle anlatır:

«-İstanbul’da gayet kuvvetli bir Hırvat vardı. Kimse onun sırtını yere getirememişti. Önüne her çıkanla kavgaya tutuşur ve onun pestilini çıkarırdı. Ben Hırvatın lâfını duyunca onunla boy ölçüşmeye karar verdim. Üsküdar’da Hırvatın hemen her zaman oturduğu kahvehaneye gittim. Adam nargile ve kahve içmekte… Birkaç adım ilerisinde bir noktaya da, taş üzerine bir elma koymuş… Herkes elmaya dokunmadan dışından dolaşıp geçmeye mecbur…. Elmaya dokunmak, Hırvatı dövüşe davet etmek demek… Ben kahveye girince eğilip elmayı aldım ve bir kere ısırdıktan sonra Hırvatın suratına saldım. Herif yerinden fırlayıp üzerime çullandı ve aramızda bir kapışmadır başladı. Birkaç saniye geçmemişti ki, Hırvat suratı kan revan içinde upuzun yere serilmiş ve bir daha doğrulamaz hale gelmişti. Herkes etrafımı sarmış beni hararetle tebrik ediyorlardı. Şehzade Abdülhamîd Efendi vakayı duymuş… Beni yanına çağırttı. Şaşırdım ve ürktüm. Ben âdi bir ameleden başkası değildim. Bir kaldırım amelesi, koca bir şehzadesinin huzuruna nasıl çıkar, hangi lisanla konuşabilirdi? Bunu, haberi getiren adama söyledim. Gitti. İkinci bir haberci geldi ve Şehzadenin beni mutlaka görmek istediğini bildirdi. Bunun üzerine gittim. Beni, şu andaki Efendimizin şehzadeliği zamanında huzurlarına çıkardılar. Hitapları şu oldu: Sen benim yanımda ve muhitimde kal! Cesaret ve gözüpekliğin hoşuma gitti. Kendilerine, bu teveccühe lâyık olmadığımı söyledim ama inandıramadım. Hali o kadar soylu, edası o kadar sevimli, hususîyle bakışı ve sesi o kadar sihirliydi ki, bir anda kendisine aşık oldum ve emrini cana minnet bildim. İşte otuz seneyi aşkın bir zamandan beri yanlarındayım ve hiçbir kere inkisara uğradığım olmadı. O zamandan başlayarak, kendilerine, hudutsuz bir sevgi ve bağlılıkla yapışmış bulunuyorum. Askerliğin en küçük rütbesinden başladım ve en büyük rütbesine kadar çıktım. Hedefim daima Padişahın korunması oldu. İyi ve fena hiçbir dakikalarında Efendimi bırakmadım. Kendisini daima iyi kalbli ve cömert gördüm. Benim için bu dünyada tek bahtiyarlık, Pâdişâhımın karşısında durup o tatlı sesini duymak ve parlak gözlerini seyretmekti.»

Bu tabloda Abdülhamîd’in insanları nasıl seçtiğine ait bir işaret bulunduğu gibi bu insanların kendisine ne türlü bağlı olduklarına dair de bir delâlet vardır.

Dobra dobra konuştuğu, Pâdişâhın yüzüne karşı bile hakikati söylemekten çekinmediği herkesçe malûm ve meşhur Tahir Paşa’nın şu ifadesinde Abdülhamîd, insanları teshir-i müstesna şahsiyetiyle ortadadır.

Tahir Paşa, Hünkârın yanına, canı ne zaman isterse girmeye mezundu. Pâdişâhın en geniş itimâdına mazhar bulunduğu gibi kendi maiyeti tarafından da büyük mikyasta itimâda mazhardı.

(Necip Fazıl Kısakürek – Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han – Büyük Doğu Yayınları – 14. basım – S.179,180)

Abdülhamid Han’ın Kadir Gecesi Alayı

İstanbul’a yolu düşen her seyyah, ülkelerine döndüklerinde ramazana dair hiç olmazsa birkaç sayfa yazmadan edemez. Halkın bu aya olan hürmetini takdirle anılarına not düşen seyyahlar bile bu coşkuya kendilerini ister istemez kaptırır. İkinci Abdülhamid döneminde ramazan ayını İstanbul’da geçirmiş seyyahlardan H. G. Dwight’ın 1913 yılında İngiltere’de basılan “Constantinople Old and New” isimli eserinde bu aya dair düştüğü notlardan bir bölümü söyle:

Yılın bu tek gecesinde sultan sarayından dışarıya namaza gider. Bunun için düzenlenen alay görülmeye değer manzaralar verir. Eski bir gelenek uyarınca Kadir Gecesi’nde sultanın camiye gidişi bir şenlik niteliğindedir. Bu, özellikle atalarının töresine bağlı İkinci Abdülhamid zamanında böyleydi. Sultanın son Kadir Gecesi alayını gördüm. Yıldız Sarayı’ndan Hamidiye Camii’ne kadar olan her yer ışık halkalarıyla doldurulmuştu. Caminin kendisi çepeçevre küçük yağ kandilleriyle aydınlatılmış ve daha arkalar Arapça yazılar ve mimari desenlerle süslenmişti. Limanın ve şehrin karanlık bir geceye karşı oluşturduğu etki, bir peri masalı gibiydi, uzaktaki gemi direkleri ve minarelerin soluk altın yaldızlarıyla parlıyordu. Tam o sırada bando sesleriyle askerler geldi, süngüleri lambanın ışığı altında ışıl ışıldı. Sonunda minareden müezzin sesi duyuldu. Biri adeta bir minör tatlılığında bir ezan okumaya başladı. Derken bando Hamidiye Marşına başladı, maytaplar gökyüzünü renkli yıldızlarla doldurdu ve imparatorluk korteji saray kapısından aktı. Çok güzel iki atın çektiği saltanat arabasının etrafında büyük beyaz fenerler taşıyan süslü üniformalara bürünmüş kalabalık dalgalanıyordu. Kırmızılar ve altınlar içinde arabanın üstünde oturan arabacı ve gri sakallı, omzuna askeri bir palto almış İkinci Abdülhamid belirdi. Sultan, “Padişahım çok yaşa!” selamına eliyle karşılık verdi. Gösteri alayı caminin avlusuna daldı ve majesteleri camiye girdi. Bir saat boyunca maytaplar patladı, kalabalık adeta bir şenlik havasındaydı. İçeriden zaman zaman tatlı bir ilahi sesi yükseliyordu. Derken majesteleri tekrar göründü, kalabalık ve askerler tekrar, “Padişahım sen çok yaşa!” diye haykırıyordu. Yüksek beyaz saray kapısı bir kez daha İslam halifesini içine aldı. Konuyla ilgili daha geniş değerlendirmeye www.yorumcuyuz.net adresinden ulaşabilirsiniz.

Seyyahın dilinden Ramazan

Gerçek müminler…

Güneşin gökyüzünde olduğu sürece gerçek müminler dudakları arasından hiçbir yiyecek veya içecek maddesi geçmez. Bir sigaranın tatlı avuntusuna bile müsaade edilmez. Ancak güneşin batışını haber veren topun ateşlenmesinden, bir beyaz saç telinin siyahından ayırt edilebildiği aydınlığa kadar yiyip içilir.

Top atışları…

Ramazanda güneş ufka doğru yaklaştıkça ışıklar yakılır, masalar kurulur, ekmekler bölünür, sular doldurulur, sigaralar yemeğe başlama beklentisi içinde eller ağza giden yolun yarısına kadar kaldırılır.

Gün boyu süren bu perhizin bozulduğu an, iftar olarak adlandırılır. Bu, yemek içmek veya şölen anlamındadır. Ve bizatihi bir gelenektir. Gerçek bir iftar çeşitli ordövrlerle başlar; zeytin, peynir, yuvarlak ve sert bir hamur işi olan tatlı simitler ile reçeller ve pide denilen sıcak mayasız yuvarlak ekmekle devam eder. Daha sonra bir sebze çorbası ile peynir veya pastırma, ülkeye has bir çeşit kurutulmuş et (pastırma) ile pişirilmiş yumurtalar gelir ve yine mevsimine göre şaşırtıcı çeşitlikte sayısız yiyecek Mekke’den gelen kutsal zemzem suyu ile mideye indirilir. Zenginler bütün bir ay boyunca kapılarını herkes açık tutarlar. Gecenin son yemeğine sefer kelimesinde türetilmiş olan sahur denir. Bekçiler sahur için insanları zamanında uyandırmak amacıyla sokaklara davullarıyla dolaşırken bir başka top atışı da orucun yeniden başladığını haber verir.

İstanbul ışıl ışıl

Asırlar boyunca her zaman kutsal ve kıyılırken bile gururlu İstanbul, hiçbir zaman İslam’ın bu kutsal ayı için aydınlatıldığı kadar gurulu ve kutsal gözükemez. Ramazan ayı adı altında sayısız minarenin şerefesine dizilmiş ışık halkalarıyla bezeli karanlık bir kenti görmek dünyanın en güzel manzaralarından biridir. Yükselen çatıların üzerinden olağanüstü bir siluet olarak görülen camilerin iki, dört veya altı minaresi birden ışıklandırılır. Bunlar bir büyüleyici oyunda daha kullanılır.

Minareler arasına ipler gerilir ve bunlara camdan minik yağ kandilleri dekoratif bir sıra ile asılır. Sanki altın kıvılcımlar saçıyormuş gibi, “Ya ALLAH” veya “Ya Muhammed” gibi sözler yer alır. Ayın on beşinden sonra karanlık gökyüzüne çoğu kez bir çiçeğin veya bir geminin şekli çizilir. Bu yıldızlara benzeyen zarif aydınlatmalara Türkler mahya ay ışığı derler.

Teravih namazında sıra

Bu kutsal ay boyunca dini hamiyet diğer aylardan daha çok artar. Müminlere Kur’an okumaları ve diğer dini vazifelerini tam olarak yerine getirmeleri emredilir. Gün batımından iki saat sonra yapılan günün son ibadeti özel bir önem taşır. Bu genellikle yatsı olarak bilinir. Ondan sonra yapılan ibadete teravih denir. Ve her zamanki beş rekât yerine iki rekat kılınır. Kimileri bunun ağır bir iftar yemeği yemiş bir kişinin hazmına yardımcı olduğunu söyler. Camilerde her akşam vaaz verilir.

Günün duası

İbn-iAbbas kanalıyla Resulullah’tan (s.a.v) nakledilmiştir. Allah’ım! Bu günde bana Kadir Gecesinin sevabını lütfeyle; işlerimi zorluktan kolaylığa dönüştür; mazeretlerimi kabul buyur; günah ve vizr-ü vebalı üzerimden kaldır; Ey salih kullarına şefkatli olan Rabbim!

http://www.milligazete.com.tr/haber/abdulhamit-hanin-kadir-gecesi-alayi-80692.htm

Sürgün Politikası ve Peyami Safa’nın Babası

II. Abdülhamid Han. kendisini kukla gibi kullanmak isteyen ve hatta suikast, ölümle tehdit eden ve devlete zararlı olabilecek kuvvetli ve nüfuzlu devlet adamlarını İstanbul’da tutmayarak onları uzak yerlerde görevlendirdi. İhtilal provaları içerisinde yer alan paşalar bile hapis ve ölümle cezalandınlmayıp, mevcut görevlerine eş görevlerle İstanbul dışına sürüldüler. Aleyhte olan işsiz aydınlar bile kendilerine memuriyet verilerek İstanbul’dan uzaklaştırıldı. Merhametinin çokluğundan düşmanlarını bile sıkıntı çekmelerine gönlü razı değildi. II. Abdülhamid Han, merhametinin çokluğu sebebiyle kanunlara uymayan ve bir görevden uzaklaştırılması gereken kişilere karşı sürgün politikası uygular, sürgünler, ekonomik yönden mağdur edilmez, kendilerine maaş bağlanarak sürülürlerdi. Bu tarz sürgünlerde bir kısmı hiçbir vazifeye sahip olmayan sadece bir maaşla ikamete memur edilir, birkısmı da memuriyetle gönderilirdi.

Peyami Safa’nın Babası İsmail Safa

Merhum Necip Fazıl’dan nakledelim; “Bizzat Peyami Safa’dan dinlediğime göre (Boer)lere İngilizler tarafından yapılan şiddetli zulümler üzerine bütün Avrupa İngilizler aleyhine ayaklanırken, babası şair İsmail Safa, birkaç edebiyatçı arkadaşıyla İngiliz Elçiliğine gitmiş ve aynı muamelenin Türkiye’ye yapılmasını sefirden istemişler… Bundan sonra Peyami Safa’nın değil, benim fikrim olarak söyliyeyim ki, vatana hiyanet çapında ve idamlık bir suç olan bu harekete karşı Abdülhamid, İsmail Safa’yı oğlu Peyami iki yaşındayken Sivas’a sürmüş ve ayda bilmem kaç altın maaş bağlayarak orada oturtmuş…İsmail Safa da, Sivas’ta veremden ölmüş…

-Vay. hain Abdülhamid benim babamı öldürdü!

Peyami’nin kanaati buydu ve benden bir gün su cevabı almıştı:

-Abdülhamid senin babanı öldürmedi, kesesinden besledi. Ben onunyerinde olsaydım, babanı astırırdım!.

Yine Peyami Safa’dan dinlediğime göre, Abdülhamid bu sürgün hakkında hesap soran İngiliz sefirine şöyle diyor:

-Siz burada yabancı bir devletin temsilcisi misiniz, yoksa beni murakabe etmeye memur bir fevkalade komiser mi? Huzurdan çıkınız ve bir daha böyle mevzular üzerinde benden görüşme istemeyiniz! Aynı hareket, İngiltere’de yapılsa acaba yapana nasıl bir ceza verirdiniz diye sormaya lüzum görmüyorum!
Peyami’ye bu naklinden sonra şöyle demiştim:

-Ne yazık ki, ben bunu bilmediğim halde Abdülhamid’i haklı görüyorum da sen, bile bile, onu takdir etmek için elinde en büyük vesika varken aleyhinde bulunduruyorsun!..

Peyami Safa, Abdülhamid aleyhtarları arasında en hafifi, en zararsızıdır; ve bu aleyhtarlıkta ruh haleti herkesde daima birbirinin aynıdır. Tek fikir ve hakikat kaygısı olmayan nefs ve şahıs kini…” (196)

(196- Kısakürek, Necip Fazıl “Ulu Hakan Abdülhamid Han s. 288)

Mehmet Aydın – İKİNCİ ABDÜLHAMİD HAN’IN LİDERLİK SIRLARI

Sultanın İstihbarat Gücü

Tarihçi Orhan Koloğlu’nun anlattığına göre, İngilizlerin, Sultan Abdülhamid Han’ın, Çanakkale Boğazı’nı kuvvetlendirip, buna karşılık istanbul Boğazı’na tahkimat yapmamasının sebebini merak ettiklerini…

Ve bunu, İngiltere adına casusluk yapan meşhur tarihçi Vambery vasıtasıyla sordurduklarını…

Sultan İkinci Abdülhamid’in (1842-1909), Vambery’in bu sorusuna: “Rusların Karadeniz’deki donanmasında bir kürek fazlalaşsa haberim olur, onlar bir şey yapamazlar.” cevabını verdiğini ve gerçekten de Çarlık Rusyası’nın Birinci Dünya Savaşı’nda tehlike oluşturacak bir şey yapamadığını…

Biliyor muydunuz?

Kaynak:
İbrahim Refik – Tarih Şuuruna Doğru 4 sf. 46

Hicaz Demiryolu Ve Sultan II.Abdülhamid Han

Hicaz Demiryolu Ve Sultan II.Abdülhamid Han

Tarihimiz konusunda ne zihinlerimiz yeterli berraklığa sahip, ne de biz bu berraklığı sağlamaya yetecek bilgiye sahibiz. Bunun en çarpıcı misallerinden birini, boynu bükük “Osmanlı Demiryolu Tarihi”nde müşahede ederiz. Günümüzde artan trafik kazaları ve bunun meydana getirdiği maddi ve manevi kayıplar, demiryollarını tekrar gündeme getirmiştir. 21. yüzyılın eşiğinde hâlâ karayolu ulaşımının bize verdiği zararları tartışırken, gelişmiş ülkelerin hemen hepsinde en önemli ulaşım vasıtası olan demiryollarına ne kadar önem verildiği ortadadır. Benzer bir şekilde, ülkemizde de bir asır önce demiryoluna ne kadar ehemmiyet verildiği ve bugün mevcut olan hatların yaklaşık yarısının inşa edildiği göz önüne alınırsa, bu hatların inşasında çok büyük katkısı olan Sultan II. Abdülhamid’in nasıl bir hizmet şuuruna sahip bir devlet adamı olduğu ortaya çıkacaktır.

Sultan II. Abdülhamid Han tahta çıkar çıkmaz, büyük eğitim hamleleri yapmış, birçok okullar açmış ve o gün için dünyanın en iyi haberleşme sistemi olan telgraf hatlarıyla, 1800’lü yılların son çeyreğinde ülkeyi baştan sona donatmıştı. Demiryolları onun en büyük rüyâlarından biriydi. Rumeli, Hicaz ve Anadolu-Bağdat demiryollarının inşası da en büyük projeleri arasındaydı. Dünyada, demiryolu ilk defa, 27 Eylül 1825’te İngiltere’de, işadamı Edward Pease’in Stocton-Darlington Railway Company adlı şirketinin mali katkılarıyla, George Stephenson tarafından Stocton ve Darlington arasında yapılmışken, bu tarihten yaklaşık otuz yıl sonra, Osmanlı Devletinde de demiryolu çalışmalarına başlanmıştır.

Sultan II. Abdülhamid Han, 1876’da padişah olduğunda, devletin 300 milyon altın liraya yakın dış borcu vardı ve çeşitli iç sorunlarla karşı karşıya idi. Bütün bu menfi şartlara rağmen dahilî ve malî sıkıntıları halletmeye çalışan Sultan, bu arada demiryollarının ekonomik ve siyasi önemini çok iyi kavramış ve Osmanlı topraklarında demiryollarını yaygınlaştırmak için yabancı devletlere çeşitli imtiyazlar tanıyarak, demiryolu yapımını teşvik etmiştir.

Osmanlı Devleti’nde demiryolunun yaygınlaştığı ve demiryolu yatırımının en çok yapıldığı dönem, II. Abdülhamid devridir. 1889- 1898 döneminde, 5350 km’lik demiryolu inşası için izin verilmiştir. Bu rakamın, günümüzde mevcut olan demiryolu uzunluğunun yarısından fazla olduğu düşünülürse, o günkü şartlarda ve teknolojik imkânlarla yapılan bu yatırımın ne kadar büyük ve önemli olduğu ortaya çıkmaktadır.

Aynı zamanda, bütün dünya müslümanlarının halifesi olan II. Abdülhamid Han, İslam’ın şartlarından olan ‘Hac’ farizasını yerine getirmek için her yıl Hicaza giden binlerce hacının, develeriyle 60 °C’ye varan sıcaklık altında, çöl yollarında; susuzluk, bulaşıcı hastalıklar, eşkıyalar vb. zorluklarla karşı karşıya olduğunu, bu yolların emniyet ve asayişini sağlamak için ise, devletin büyük malî ve askerî fedakârlıklarda bulunduğunu biliyordu. Hicaz için bütün bu problemleri halledecek ve buradaki müslümanlarla Anadolu arasında bir köprü vazifesi görecek, ayrıca devletin saygınlığını İslâm dünyasında artıracak, bölgedeki denetimi güçlendirecek ve Süveyş Kanalı’nın yerini tutabilecek stratejik bir demiryolu projesini uygulamaya koymayı düşünüyordu. Sultan II. Abdülhamid’in hâtıratında da; “Çok eskiden beri hayâl ettiğim Hicaz demiryolu nihayet hakikât oluyor. Bu yol Osmanlı Devleti için sadece iktisadi bakımdan büyük fayda getirmekle kalmayacak, aynı zamanda oradaki kuvvetimizi sağlamlaştırmaya da yarayacağından, askeri bakımdan da çok ehemmiyetli olacaktır..” diye bahsettiği ve bugün milli sınırlarımız dışında bulunan Hicaz demiryolu projesinin gerçekleştirilmesi, bütün müslümanların halifesi olan II. Abdülhamid’e yakışan bir yatırımdı. 1 Mayıs 1900’de irâdesi çıkarılan proje için başta halifenin kendisi 2.5 milyon altın olmak üzere, devletin sivil ve askeri memurları, aylıklarının %10’unu (harik ianesi) vermişlerdir. Bu iş için halktan kurban derisi toplanmış, posta pulları, damga kağıtları, ilmühaberler ve madalyalar(*) bastırılmıştır. Müslümanlar arasında örnek bir dayanışma örneği olarak; Mısır Hidivi, İran Şahı, Haydarabat Nizamı, Okyanus adalarındaki müslümanlar, özellikle bugünkü Pakistanı oluşturan Hint müslümanları, Afganistan, Fas, Muskat, Kırım olmak üzere bütün dünya müslümanları büyük maddi bağışlarda bulunmuşlardır. Sadece İslâm dünyasınca yapılan bu yardımlar, “Hicaz Şimendifer Hattı İanesi”nde toplanmıştır. Bu kadar büyük bir bağış kampanyasını başarıyla yürüten II. Abdülhamid Hanın yakından ilgilendiği bu demiryolu inşaatına, 1903 yılı Ekim’inde başlandı. İnşaatın güvenliği için aynı yıl İstanbul’da ilk kez iki taburluk demiryolu askerliği sınıfı açıldı. 1050 mm genişliğindeki demiryolu hattı beş yılda tamamlandı. (**) Toplam uzunluğu 1464 km olan bu yolun 1300 km’lik Şam-Medine arasına öncelik tanındı. Hicaz demiryolu inşaatında çalışan işçilerle teknik elemanlar yalnızca müslümanlardan seçilmişti. Ayrıca ray ve benzeri malzemeler İstanbul tersanelerinde üretilmiş, traversler ise Toros ve Amanos dağlarındaki ağaç kütüklerinden sağlanmıştı. Issız, çorak, susuz ve kumlu çöllerde, hat boyundaki er ve subaylarımız, demiryolu yapılmasına karşı çıkan ve engellemeye çalışan eşkıya ile mücadele uğruna pekçok şehit vermişlerdi; kilometrelerce uzayıp giden demiryolu güzergâhı onlara adeta meçhul birer mezar olmuştu. Demiryolu inşaatında çalışan nezih Anadolu çocukları, çöllerde alev gibi yakan güneş altında kızgın rayları elleriyle tutamaz, başlarındaki kabalakları (serpuş) eldiven gibi kullanırlardı. Başı açık olanlardan güneş çarpmasından dolayı oracıkta ölenler de olurdu. Su bulunan yerler azdı. Şam’dan özel olarak sarnıç vagonlarıyla su getirilir, haftada bir kez dağıtılırdı. Bu sular Der’a, Afule, Medan-ı Salih gibi yerlerde, depo ve mahzenlerde saklanırdı. Bütün bu yoksulluğa, acılara, meşakkate ve perişanlığa karşı mücadele eden erlerimizi, subaylarımızı, demiryolcu memur ve işçilerimizi ayakta diri tutan güç, böyle kutsal ve manevî yönü büyük olan bir işte görev almanın verdiği moral ve Gül-ü Muhammed (s.a.s) sevgisi idi.

Hicaz projelerinde; 1904’de Hvyran, 1905’de Beyrut ve Hayfa, 1908’de Medine Garajına ulaşıldı. II. Abdülhamid Han, demiryolu hattı mukaddes belde Medine’ye ulaşınca, Resulullah’ın rûhaniyetini rahatsız etmemek için rayların altına keçe döşenmesini istemiş, hatta 5-6 km’lik bir güzergahta sessiz lokomotifler çalıştırılmasını emretmiştir. Hicaz hattı 27 Ağustos 1908 tarihinde ilk trenin Şamdan hareketiyle açıldı. Özel olarak hazırlanan bu tren- de devlet erkânı, davetliler, yerli-yabancı gazeteciler bulunuyordu. Trenin hızı o döneme göre mükemmel sayılan 40-60 km/s arasında idi.

Açılışından 8 yıl sonra, 1916’da bu hatlar İngiliz casusu Thomas Edward Lawrance’in örgütlediği Araplar tarafından, Maan-Medine arasındaki 680 km’lik kısmı bombalanarak tahrip edilmiştir. Ayrıca I. Dünya Savaşı’nda da tahribata uğramıştır. Bu yollardan kalan ray ve traversleri getirenlere İngilizler para ikramiyeleri vermişlerdir. Bugün Medine’de bahçe korkuluğu yapılmış travers ve raylara rastlanmakta ve Ambariye Köprüsü, Medine İstasyonu ve Camii ile kömürlü (buharlı) lokomotif ve ahşap vagonlar hâlâ mahzun, boynu bükük Osmanlı izleri olarak yıkılmaya ve çürümeye terkedilmiş, adeta unutturulmak istenen bir tarih gibi durmaktadır.

Dipnotlar :

* Hicaz Demiryolları Madalyaları:
Hamidiye-Hicaz Demiryolu Madalyası:
Ön yüzünde defne dalından bir çelenk içinde II. Abdülhamid’in “el-Gazi” tuğrası, altta lokomotif resmi, arka yüzünde ise “Hamidiye—Hicaz Demiryolu’na hizmet eden hamiyetmedana mahsus madalyadır.” yazısı bulunmaktadır.

Maan Mevkiinin Resmiküşadlı Madalyası: Demiryolunun Maan’a kadar olan bölümünün açılışı dolayısıyla çıkarılmıştır. Ön yüzünde üstte tuğra ve lokomotif resmi, arka yüzünde “Hamidiye-Hicaz Demiryolu Maan mevkiinin resmi küşadı yadigârı 1322 (1904).” yazısı bulunmaktadır.

Hicaz Demiryolunun Medine-i Münevvere Mevkii Madalyası: Ön yüzünde tünelden çıkan tren resmi ile tuğra altında sene 1326 (1908) yazısı ve hurma ağaçları resmi bulunmaktadır. Arka yüzünde “Hamidiye-Hicaz Demiryolu’nun Medine-i Münevvere mevkiine ve Aynüzzerka suyun un demir borularla Belde-i Tahire’ye is’ali Hamidiye Camii şerifinin hitamı inşası ve Haremi melaiki huddam Hazreti Risalert Penahide Ziyai Kehrubai is’ali hatırası olmak üzere bu babda hidematı sebk edenlere nişane-i mefharettir.” yazısı bulunmaktadır. (Madalyaların resimleri; Dr. Ufuk Gülsoy’un “Hicaz Demiryolu” isimli eserinden alınmıştır.)

** Standart açıklık 1435 mm’dir. Bu yolun dar açıklıklı yapılmasının sebebi; bu beldeye sadece Osmanlı Devleti’nin imal ettiği lokomotiflerin girmesinin sağlanması ve hangi amaçla olursa olsun yabancı lokomotif ve vagonların girmesinin önlenmesiydi.

Kaynaklar:

1. “Kardelen”, Sayı 6-7- 8-9-10, 1994-1995 (Demiryolu Meslek Okulu Mez. Der. Yayını).
2. ”Demiryolcu”,Sayı 8, Ekim 93.
3. Aydın Talay, Eserleriyle ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid. Risale Yay., Şubat 95, İst.
4. Demirbilek Ahmet, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi YTÜ. Şubat 96, İst.

‘Hareket Ordusunun Yüzde 60′ı Selanik Yahudisiydi’ Yalanı

”Hareket Ordusu’nun yüzde 60’i Selanikli Yahudilerdi”

500. Yıl vakfı Koordinatörü Harry Ojalvo, önce, Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesine yol açan 31 Mart Hadisesi’ni noktalayan Hareket Ordusu’nun yüzde 60’ının Yahudi olduğunu söyledi; ama sonra sözünü geri aldı..

Sultan II. Abdülhamid, Osmanlı İmparatorluğu’nun son padişahı olmamasına rağmen onun dönemi, imparatorluğun en çok tartışılan dönemlerinin başında geliyor. II. Abdülhamid’in dönemini önemli kılan olayların başında ise, 33 yıl gibi bir süreyle, her taraftan sıkboğaz edilmiş bir imparatorluğu kendi ayakları üzerinde tutma çalışma ve çabaları yatıyor. I. Meşrutiyet, II. Meşrutiyet, ilk anayasının ilanı, ekalliyetlerin birer birer bağımsızlıklarını ilan etmesi… Yine de bütün bunlar Osmanlı İmparatorluğu’nun belini bükmeye yetmemişti o dönemde; bir tanesi hariç: 13 Nisan 1909 tarihinde vuku bulan ve adını rumi takvime göre meydana geldiği tarihten alan 31 Mart (1325) Vak’ası.

Son yıllardaki tartışmalar, 31 Mart Olayı’nın, topluma aksettirilenin tersine bir gerici ayaklanma değil, askeri ayaklanma olduğunu ortaya koydu. Yazar Ahmet Altan, yüzyılı etkileyen bir ayaklanma olarak nitelediği 31 Mart Hadisesi’ni, Osmanlı’nın son zamanlarını ve Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm tarihini irtica korkusuyla geçirmesinin temel nedenlerinden biri olarak gösteriyor ve “Aslında şeriatçı darbeyi bastırmak için getirilmiş askerler ayaklandı” diyor.

31 Mart’ta askerler ayaklanmış, bunun üzerine, bazı anı kitaplarına göre mevcudu 15 bin olan ve sadece iki tabur düzenli askerden oluşan, bunun dışındakilerini ise Rum, Yahudi, Ermeni, Arnavut, Sırp, Yunan, Ulak ile Bulgar çetecilerinin oluşturduğu, tarihçi Yılmaz Öztuna’ya göre “ipten kazıktan kurtulmuş, eşkıya cümlesinden kimselerden” müteşekkil Selanik’ten yola çıkmış Hareket Ordusu, Sultan Abdülhamit’in kızı Şadiye Sultan’ın ifadelerine göre, 24 Nisan’da Topkapı ve Edirnekapı’dan şehre girerek yol üzerindeki askeri karakolları teslim almış, Harbiye Nezareti’ni işgal etmiş, Taşkışla’yı şiddetli top atışlarına maruz bırakmış, Sultan Abdülhamid’in, Müslümanı Müslümana kırdırtmama kararı üzerine, 25 Nisan’da İstanbul’a hakim olmuştu. Ardından da Hareket Ordusu Kumandanı Mahmut Şevket Paşa, sıkıyönetim ilan ederek, oluşturulan Divan-ı Harbî Örfî’de, suçlu suçsuz yüzlerce kişi idama gönderilmişti.

Aradan geçen 94 yıllık sürede, olayda İngilizler’in parmağı olduğu konusunda çeşitli kitapların da yayınlandığı 31 Mart Vak’ası ile İttihat Terakki taraftarları hedefledikleri gibi Sultan Abdülhamid’i tahttan indirip, imparatorluğun parçalanmasına giden yolun da kapılarını açmış olurlar; hem de Sultan Abdülhamid’e şu sözleri sarfettirecek bir hadise ile: “Bir Türk padişahına, 33 sene bu makamda bulunmuş İslam halifesine hal kararını bildirmek için bir Yahudi, bir Ermeni, bir Arnavut ve bir nankörden başkasını bulamadılar mı?” Hal kararını padişaha ileten ve içinde Müslüman bir tek kişi bulunmayan heyet şu isimlerden oluşmaktaydı: Yahudi Emanuel Karasu, Ermeni Komitecisi Aram Efendi, Arnavud Es’ad Toptani Paşa ve Gürcü Ârif Hikmet Paşa.

Sonrası malum…

Buraya daha sonra geleceğiz.

Harry Ojalvo; Osmanlı Selanik’inden kalkıp 1870’lerde Amerika’ya gitmiş, Amerikan vatandaşı olmuş, daha sonra Amerika tarafından Türkçe bilen birisi olarak Trabzon ve ardından Erzurum Konsolos Muavini olarak görevlendirilmiş; bu işten sıkılınca da, İstanbul’da, 1925 yılında, ortağıyla birlikte NATTA (Milli Türk Seyahat Acentalığı) adıyla bir şirket kurmuş Vital Ojalvo’nun oğludur. Vital Ojalvo, Selanik’ten arkadaşı olan Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın, kendisini, İsmet İnönü’ye tanıştırması sonucu, bizzat İsmet İnönü’nün ilgilenmesi ile, ailesiyle birlikte ‘seçilmiş’ Türklerden olması imkanı sunulmuş birisidir.

İşte bu Vital Ojalvo’nun, 1920’de doğan, Büyükada ve Florya’da oturduklarından İnönü ve Atatürk’le de tanışmış, CHP adına çalışmalarda bulunmuş ve bugün 500. Yıl Vakfı Koordinatörlüğünü yapan oğlu Harry Ojalvo, Sultan Abdülhamid’i alaşağı ederek, bir anlamda İmparatorluğun da sonunu hızlandıran 31 Mart Vak’ası’na katılan Hareket Ordusu’nun yüzde 60’ının Selanikli Yahudiler olduğunu söyledi. Ama aradan biraz zaman geçip, fotoğraf çekmeye gittiğimizde, Ojalvo, bu ifadesinin dil sürçmesi olduğunu belirtti ve o zaman Yahudiler’in, Selanik’in ancak üçte birini oluşturduğunu ifade etti, ardından da sözünü ‘Hareket Ordusu’nun yüzde 60’ı Selanik halkından oluşuyordu’ şeklinde değiştirdi.

Görüşlerine başvurduğumuz tarihçiler de Hareket Ordusu’nun, iki tabur asker dışında çeşitli milliyetlerden oluştuğu noktasında hemfikirken, böyle bir bilgiye sahip olmadıklarını ve yüzde 60 gibi bir oranın Selanikli Yahudi olamayacağını dile getirdiler.

Araştırmacı yazar Rıfat N. Bali ise o tarihlerde Selanik’in önemli bir Yahudi şehri olduğunu, hatta şehrin yarısından çoğunun Yahudi olduğunu belirterek, diğer gayrimüslimlerle beraber cemaatin ileri gelenlerinin de II. Meşrutiyet’le sağlanan haklara taraftar olduğunu, dolayısıyla hadiseye bu açıdan bakılması gerektiğini ifade etti.

‘Türkiye’de Yahudi olmak’ konusundan yola çıkılarak zaman zaman ‘dünyada Yahudi olmak’ gibi farklı açılımlara da vesile olan bu Harry Ojalvo röportajında, Hareket Ordusu ile ilgili bölümün bir dil sürçmesi olup olmadığını, tarihçilerin düşüncelerini de dikkate alarak değerlendirip, sadece iki taburu askerden oluşan Hareket Ordusu’nda yer alan diğer milliyetlere mensup kişilerin olaya kattıkları farklı boyutu yorumlamayı da sizlere bırakıyoruz.

- Bir dönem, özellikle Hitler zamanında Türk pasaportu sahibi olmak, Yahudiler için dünyanın en değerli hazinesi idi. Bugün Türk vatandaşı olmanın anlamı ne sizce?

O başka bir hikayedir. Anılarımı yazdığım kitabımdan okursunuz. Yoksa kitabımı mahvedeceksiniz. O fasılını atlayın.

- Konuşalım yine de…

Benim için öyle olmadı. Herkes hasbelkader Türk doğar, biz seçilerek Türk olduk. Hitler zamanında Türk olanlar seçerek oldu. Aradaki fark bu. 1935-37’lerde, İnönü, bir deste Türk nüfus kağıdı gönderdi babama. Yani biz seçilerek Türk olduk, İnönü tarafından.

‘Alman öldürmek için safari…’

- İspanya’ya, Portekiz’e ve özellikle Almanya’ya bugün Yahudiler’in, cemaatin bakışı nasıl?

Bu kin gütme Ermeniler’de vardır, bizde yok. Eğer bakın, biz Ermeniler gibi düşünmüş olsa idik safari tertip etmemiz lazımdı Alman öldürmek için. Ama hiç bir zaman, evamir-i aşere dolayısıyla böyle bir şey yapamayız. Babasının kabahatinden dolayı oğlundan hınç alınmaz. Ben burada her gün Bosch’un Almanları ile yemek yiyorum aynı masada. Sonra özellikle İspanyollar harp zamanında 15 bin kişi kurtardılar. Plene’leri geçip onlara sığınan Fransız Yahudileri’ni himaye ettiler mesela.

- Özür gibi mi algılamak lazım bunu.

Bilmiyorum artık ne düşündüler.

- Peki cemaat nasıl bakıyor bu saydığım ülkelere?

Valla ben kendimden mesulüm. Diğerlerini bilmem. Fakat zannetmiyorum ki böyle birşey olsun. Çünkü kulağınıza gelirdi.

- Naziler’e bakış nasıl peki?

Nazileri muhakkak ki sevmem; ama bir Alman’la bir Naziyi veyahut da bir Alman’ın Nazi olduğunun ispatını elime almadan ben ona kötü muamele etmem.

- Avrupa’daki Yahudi nüfusu nedir şu an? Özellikle bu hadiselerin yaşandığı yerlerden Almanya’da?

Almanya’da çok var şimdi. Hatta benim şaştığım bir şey var. Bir dönüş oldu Almanya’ya. Buraya gelen profesörlerle oldu dönüş harpten hemen sonra. Almanlar tazminatı ve gecikmiş maaşların hepsini verdiler, yeter ki dönsünler diye. 40-50 tanesi döndü Almanya’ya. Bir o kadar da Amerika’ya gitti. Bir o kadarı da burada kaldı. 1945’ten 55-60 senelerine kadar.

- O zaman nasıl cesaret edebildiler buna?

Alman Yahudileri, Yahudiliklerini unutmuş insanlardı. Hatta Einstein’in bir sözü vardır, ‘Benim Hitler’e çok büyük bir borcum var. Yahudi olduğumu unutmuştum, o hatırlattı bana’ der.

- Bu olaylar İsrail’in kurulmasını nasıl etkilemiştir sizce?

Orada çok büyük bir hata var. Abdülhamit’ten beri var olan bir hatadır o. Herkes zanneder ki Teodor Hertzl isminde bir adam çıktı ve İsrail’e götürdü… Çok yanlış birşey. Size izah edeyim. Bir Dreyfus Hadisesi olmuştu Fransa’da. Onun üzerine Teodor Hertzl, ‘Artık bu iş burada bitmelidir’ dedi, bir karar verdi ve masanın üzerine siyonizmi koydu. Hertzl bir Yahudi devleti fikri attı ortaya. Ama bunu kim hazırlamıştı? Daha çok Sultan Abdülaziz. Çünkü İsrail’in temel taşını teşkil eden çiftliklerdir, Kibuts dedikleri kollektif çiftlikler. Sultan Aziz 2 bin 600 dönüm arazi verdi, orada bir ziraat okulu kurulması için. O ziraat okulları kurulmasa idi hiç bir zaman ne bir İsrail ordusu olabilirdi, ne bir direnme, ne de bir İsrail devleti olabilirdi. İsrail’i İsrail yapan budur, Teodor Hertzl değil.. Bir defa dönüş yasağını kaldıran Yavuz Sultan Selim, oradan başlıyor iş, ondan sonra Kanuni Sultan Süleyman’ın hicreti çabuklaştırması… 70 bin kişi göndertti oraya.

- Museviler Hıristiyanlara mı Müslümanlara mı daha çok yakın durur, duygusal yakınlığı hisseder? Cemaat açısından soruyorum.

Onu da size söyleyeyim. Bu, tahsil derecesine göre ve muhite göre değişir. Mesela bir muhit yüzde 40 nisbetinde karışık evlilikler yapar. Mesela benim kızımın kocasının ismi Turgut. Babası büyükelçi idi, Nedim Veysel İlkin. Hatta ikinci evliliğimden üvey bir kızım daha var, o da bir Türkle, Atakan Umurtak’la evli idi.

- Siz yüzde 40 barajını aştınız. Cemaat içinden tepkiler geldiği oldu mu size?

İşte onu söyleyeceğim. Bir seviyede yüzde 40’ı buluyor dediğim zaman, başka bir seviyede yüzde 5’i aşmıyor. Yani alt tabakalarda liseden sonra üniversiteye gitmeyen daha kapalıdır. Zaten Yahudi lisesinde okuyor, üniversiteye gittiği zaman dünyaya açılıyor. Bakıyor ki başka insanlar da varmış.

- Türkler iyilik yaptım demiyor diyorsunuz. Hatta diyet istemiyor diyorsunuz. Bu bir hata mı?

Bence büyük bir hatadır. İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudi kurtaran büyükelçileri, ben gün ışığına çıkardığımda bunu daha iyi anladım.

- Ne yapmak gerekiyor?

Şimdi az yaptım çok yaptım diye olmaz ki. Tarih tarihtir.

- Bir de ‘Bizim vefa değil can borcumuz var Osmanlı’ya’ diyorsunuz.

Evet, evet. Ve bir kaç defa.

- Bugün nasıl durum? Siz cemaatin nabzını bilirsiniz diye soruyorum?

Genel olarak konuşacak olursak, her yerde aptallar var. Her yerde tarih bilmeyen var, ki bizde de çok var. Mesela ben çok dikkat ettim buna. Dışarıdan biri geldiği zaman soruyor, şimdi alt tabakaya iniyoruz biraz. ‘Nasılsınız? Türkiye’den memnun musunuz?’ ‘Ha iyidir, fena değil. İşte Varlık Vergisi olmamış olsa idi…’ Ya palavra bunlar. Düz bir çizgi, üç-dört, hatta dört de yok, üç kara nokta var. Nedir onlar? Bir nokta Varlık Vergisi, bir nokta 20 Kura askere alınma olayı. Bir dönem ‘Ne kuş olduk ne deve’ dememin sebebi o. Bir nokta da harb esnasında Cevat Rıfat Atilhan gibi Almanlar’ı taklit etmek isteyenler. Dördüncüsü yok.

- İstanbul Yahudiliği Anadolu ve dünya Yahudileri içinde entelektüel bir statü olarak algılanırmış bir dönem. Böyle bir ayrım var mı hâlâ?

Vardı. 1908 senesinde öyleydi. Maalesef artık değil. Çünkü çok hicret olmuş arada.

‘Yüzde 60’ı Selanikli Yahudi…’

- 1908’de meşrutiyetle mi değişti?

Hareket Ordusu… Selanik’ten gelen Hareket Ordusu’nun yüzde 60’ı aşağı yukarı… Mahmut Şevket Paşa’nın, gericilerin isyanını bastıran, Taşkışla’yı topa tutan, parlamentoda Abdülhamit’e kafa tutan, hatta bir tanesi tahtından indirilmesine de beraber gitti. Sonra şey…

- Kötü mü etkiledi demek istiyorsunuz, anlayamadım.

Hayır, iyi etkiledi. Vazife yaptı adamlar.

- Yüzde 60’ı derken, Hareket Ordusu’nun yüzde 60’ı ne?

Hareket Ordusu’nun… şeyi korudu, meşrutiyeti korudu.

-Hayır, yüzde 60’ı derken…

Ee Selanikli Yahudiler’di.

- Böyle bir şey daha önce hiç duymadım.

İşte. Bunu söylemem doğru değil zaten. Çünkü Osmanlı vatandaşı gibi o da.

- Yahudi cemaatinin Türk iktidarları ile Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra ilişkileri nasıl oldu? Osmanlı’da iyi biliyoruz fakat…

Valla hükümet katında, Erbakan dönemi dahil daima fevkalade olmuştur.

- Biraz da cemaatle ilgili konuşalım. Cemaatin nüfusu 27 bin. Ekonomik olarak nasıl bir durumda?

Ekonomik olarak Varlık Vergisi’nden daha iyi olmaları için gereken imkanlar devlet tarafından kendilerine tanınmıştır. Olayın ardından, 1945 senesinden sonra.

‘B’nai B’rith bile yeterdi’

- Özür gibi mi?

Özür niyetinde değil. Toplanan para 350 milyon Türk Lirası idi. Bu işi kepaze eden Rüşdü Saracoğlu’dur. Halbuki hahambaşılığa gidip ‘Bakın arkadaşlar. Nereden temin edecekseniz edin, bize 350 milyon lira para lazımdı’ deseydi, iki misli gelirdi Güney Afrika’dan, Kanada’dan, Amerika’dan. Bir çocuk oyuncağı idi o paranın cemaat tarafından bir araya getirilmesi. Bir defa böyle B’nai B’rith denilen bir teşekkül var. 460 tane locası vardı dünyada. O locaları seferber etseydiler yeterdi.

- Ortadoğu’da İsrail-Filistin arasında bir savaş var.

Kaynıyor kaynıyor, kazan kaynıyor.

‘Bu kadar aptal biri Yahudi olamaz’

- Bölgede Yahudiliğe dayalı bir Kürt devleti kurulması nasıl olur? Barzanı Kürt Yahudisi mesela.

Yok canım öyle şey yok.

- Amerika’da çıkmış bir kitapta da yazılı bu.

Ee ne arıyor orada? Bu kadar aptal bir insan Yahudi olamaz. Bak Castro’ya, Her taraf yıkıldı gitti ama o hâlâ yerinde oturuyor. Demek kafada birşey var.

- Bölgede böyle bir problem çıkabilir mi? Kürtler, Yahudi Kürtler çatışması. Bölge zaten ateş topu…

Geçenlerde bir yazı çıktı İsrail’deki bir gazetede. Ortadoğu’da bu işlerin durulması için bir Kürt devletinin kurulması belki bir çaredir gibisinden bir yazı. İsrail’deki o 125 bin kişilik cemaat benden bir yazı istedi. Cemaat çok rahatsız olmuş ondan.

Öztuna: yüzde 60 değıl, 80′ı gayrımüslım

Yılmaz Öztuna:

Hareket Ordusu’nun yüzde 60’ı değil, yüzde 80’i gayr-i Türk unsurlardan oluşuyordu. Yani çok büyük bir kısmı… Ancak Türk unsurunun çok az olduğu, Balkanlı unsurların fevkalade karmakarışık olduğu Hıristiyan unsurlar bunlar. İçlerinde bir miktar Yahudi de vardır, yüzde 60 değil yüzde 6 bile yoktur. Bunlar ipten kazıktan kurtulmuş eşkıya cümlesinden kimseler. Yani böyle Allah’ın belası bir teşekkül Hareket Ordusu. Yahudiler o devirde o kadar asker çıkaramaz.

Mete Tunçay:

Bir kere Hareket Ordusu’nun çoğunluğu nizami asker. Başlarında komutanları, Sandanski falan gibi Bulgar çetecileri, Rumlar falan da var. Aralarında bir miktar Yahudi de olabilir; ama yüzde 60’i Selanik Yahudileri idi demek yanlıştır.

- Söyleyenin kendisi Yahudi ama?

O zaman övünmek istiyor. Hareket Ordusu’nun yüzde 60’ının Selanik Yahudisi olduğu cümlesini söyleyecek adamın yüzüne tükürürüm ben.

İlber Ortaylı:

Tabii Yahudi de vardır, Selanikli niye olmasın? Biraz belki abartıyor ama çok tabii orada Arnavut’u, Sırp’ı, Rum’u, Bulgar çetecisi falan var. Hareket Ordusu’nun iki taburu asker sadece. Diğerleri komiteci serseri, başı bozuk tipler.

Cemal Kutay:

Hiç bir zaman Osmanlı’nın hiç bir yerinde Museviler öylesine bir nispete sahip olamadılar. Hareket Ordusu olsa olsa büyük bir iyimserlikle 50-60 bin kişiydi. Bunun yüzde 60’ının Musevi olması mümkün değil.

Rıfat N. Bali:

Yüzde 60 neye göre söylenmiştir bilmiyorum. Selanik o dönemde, çoğunluğu Yahudi olan bir şehirdi. Yahudiler genelde apolitik bir tavır sergiler ama cemaat liderleri ve entelektüeller II. Meşrutiyet’in getirdiği özgürlükçü ortama destekçi idi, bütün gayrimüslimler gibi.
……
Aksiyon Dergisi, Cemal A. Kalyoncu, Sayı: 436. 14.04.2003

Aceze Basının Takibi, Tesirleri ve Önlemler 2

Kontrol Mekanizması

Bu nedenle basını devletin lehine kullanmak için yerli ve yabancı gazete muhabirlerini Saray’a davet ediyor, onlara ikramlarda bulunuyor, nişanlar ve paralar veriyordu. Böylece pek çok yabancı gazeteciyi kendi bütçesinden ayırdığı paralarla elde tutuyordu. (29)

Türkiye aleyhinde yayın yapacak gazete ve muhabirleri ise satın alırdı. Yabancı muhabirlerin çoğu satın alınmıştı. Avrupa’nın önemli gazetelerinden bazılarını abone bulmak, satın almak suretiyle kendi lehine kullandırır ya da aleyhte kullanmamaya çalışırdı. Özellikle Times, Temps, Könche, Zeitung, Tribüne, Neue Freie Press, Viedemosti gibi büyük gazetelere çok önem verirdi. Avrupa gazetelerine ve yabancı ülke ajanlarına Hazine-i Hassa’ca para verilmiştir.

Cemiyeti Zehirleyen Yayınlara Müsaade edilemez.

Sultan Abdülhamid Han, devlet ve millet için zararlı olan yayınların neşrine müsaade edilmemesi gerektiğini bildiriyor ve bu tür zararlı olabilecek yayınlar hakkında “sansür politikası”nı takip ediyordu.

II. Abdülhamid Han’ın yaklaşık saltanatının ilk 10 yılına kadar basın sansürden uzak, herşey kamu önünde açıklanır, yabancı yayınlara da bir kısıtlama getirilmezdi. Fakat son dönemlerde Jön Türkler’in devlet ve saltanat karşısındaki tutumları, Ermeni, Bulgar ve birliği tehdit edici faaliyetlerin hızlanması karşısında sansürün elzem olduğu kanaatine varıldı. Uyguladığı ince siyaseti ve sansür politikasıyla basım kısa bir zaman içinde kontrol altına aldı, şahsi ve maksatlı polemikleri kökünden yasak etti. “Ermenistan” diye tarihi ve coğrafi bir mefhuma asla yer verilmemesini emretti ve bütün yayınları sansür usulüne bağladı.

Dış basını da aynı hassasiyetle takip etti. Dış basını takip işini o zamanlar elçiler ve konsolosluklar yürütüyordu. Osmanlı’yı ilgilendiren her yazı, derhal tercüme edilip Saray’a gönderiliyor, eğer yazının memlekete girmemesi isteniyorsa vaziyet telgrafla haber veriliyor ve tedbir alınması sağlanıyordu.

Sadece gazete ve dergiler değil, her türlü kitap üzerinde de sıkı bir kontrol mekanizması kurulmuştu. İslam ahlakına uymayan, dine saldıran ve İslam dinini imha niteliğinde olan hiçbir eserin yayınlanmasına müsaade edilmedi…

Bazı menfaatperestler de sadece şantaj yaparak Sultan’dan para koparmak gayesiyle yazarlardı. II. Abdülhamid Han bu bakımdan nice şantaj ve hile tertibine merhametinin çokluğundan göz yumuyor, elini uzatan herkese, değerine bakmaksızın para veriyordu. Böylece düşmanın sinsi tuzağından uzak tutmak ve memlekete faydalı hale gelmeleri için… Bu tip yayın yapanların başında “Vakit” yazarı Said Bey gelirdi. Defalarca Sultan’ın ihsanına mazhar olmasına rağmen tekrar uygunsuz yazılar yazar, tekrar sultan çağırır para verir velhasıl bu şekilde devam ederdi. (30)

Ülkenin ve devletin bütünlüğüne, halkın birlik ve huzuruna zarar verecek her türlü fikir ve görüşün sansürlenmesi gerektiğini bildirmiştir. Zamanın basınında hastalık haline gelen müstehcenlikle büyük mücadeleler etti. Kendisini Beylerbeyi Sarayı’nda ziyarete gelen Enver Paşa’ya şunları söylemiştir:

“33 sene saltanat sürdüm. Padişahlığım müddetince ferdin hürriyetine, şahsiyetine daima taraftar idim. Fakat istediği gibi bir hürriyet, gelişi güzel bir serbestiyeti de hiçbir zaman hoş görmedim. Hele basında pek revaçta olan müstehcen resim ve yazılara sinsi fikirlerin hakim olmasına asla müsaade etmedim. Milli ananelerimizin
bozulmasına da taraftar olmadım.” (31)

Anne ve Baba çocuklarını zararlı yayınlardan koruduğu gibi devlet de milletini aynı şekilde zararlı fikir ve cereyanlardan korumalıdır.

Kendisini dinlemeye devam edelim:

“Bizde sansür elzemdir. Mevcudiyetini tenkid edenler yanılmaktadırlar. Bizdeki müesseseleri, Batıdaki gibi mütalaa etmeye imkan yoktur. Belki orada kültürün daha yaygın olması sebebiyle, basının tenkitleri normal karşılanabilir. Fakat bizde henüz halk çok bilgisiz, çok saftır. Tebaamıza çocuk muamelesi etmeye mecburuz.
Hakikaten de büyük çocuklardan farkları yoktur. Ebeveyn veya mürebbiye nasıl gençliğin eline zararlı neşriyatın geçmemesine dikkat ederse, bizim hükümet de halkın fikirlerini zehirleyecek herşeyi halktan uzak tutmaya çalışmalıdır. Fransızcadan tercüme edilen birçok romanın hareme girmesi, kalpleri, fikirleri ifsat etmesi çok acı olmuştur. Bu kötü neşriyatı ithal edenlerin Türkler değil de Fransızlar, Rumlar ve Ermeniler olması ancak teselliden ibarettir. Şu Ermeniler ve Rumlar ne kötü insanlardır! Piyasaya sürdükleri bu hakikate aykırı romanları, eğer sansürden geçmeden gazetelerde neşredilseydi, halkta fena tesir uyandırır, bu da yabancıların hakkımızdaki fikirlerini büsbütün yanıltırdı. Zaten memleketimiz kafi derecede hertürlü iftiraya maruzdur. Bütün bu söylediğimiz sebebler sansürün devam etmesini icap ettiren sebeplerdir.” (32)
………….
II. Abdülhamid Han’ın Liderlik Sırları, Mehmet AYDIN

29 – Ali sait Paşa, “Saray Hatıraları”, Münir Mat. İstanbul, 1338, s.23
30 – Kısakürek, NEcip Fazıl “Ulu Hakan Abdülhamid Han”, s. 189
31 – Kocabaş, Süleyman “Sultan II. Abdülhamid (Şahsiyeti ve Politikası)”, Vatan Yayınları, ‘ İstanbul, 1995, s. 142
32 – Vehbi, Ali “Sultan Abdülhamid (Siyası Hatıratım)” s. 104-105

  • Duyuru

    Mehtap TV'de Mustafa Armağan'ın sunduğu Tarih Aynası isimli programda yayınlanan Sultan 2.Abdülhamid ile ilgili dosyalar download bölümüne eklenmiştir. Dosyaları indirmek için buraya tıklayınız.

    Forum da yapılan değişikliklerden dolayı giriş yapamayan kullanıcılarımız bu linkten kullanıcı adlarını ve mail adreslerini girerek şifrelerinin mail adreslerine gönderilmesini sağlayabilirler. Bu işlemi gerçekleştiremeyen kullanıcılarımızın İletişim bölümünden foruma kaydoldukları mail adresleriyle, kullanıcı adlarını göndermeleri durumunda şifreleri mail adreslerine gönderilecektir.

  • RSS Forumdan Son Konular

  • Facebook Sayfamız