Kategoriler: Haberler

Abdülhamid Bir Fikirdir

Sezai Karakoç, Mehmed Âkif kitabında, Sultan Abdülhamit’in başa geldiği yıllardaki siyasetinde, yaşlı kadroyla devleti yönetirken, genç kadroyu da oyalayarak vakit kazanıp asıl kurtarıcı kadrosunu yetiştirmeye çalıştığı dönemin meyvesi olarak Mehmed Âkif’i gösterir. Sultan Abdulhamid’in Karakoç’un tabiriyle yekpâre aydınlar zümresi yetiştirmesi için yaptığı çalışmalar, açtığı mektepler, mülkiyeyi sağlam zemine oturtma çabaları, devletin bu süreçte ayakta kalabilmesi ve ilerisi için de toparlanabilmesi adına önemli bir adımdı. Zira gittikçe kuvvetlenen ve yaralarını saran bir devletin sonunun yaklaştığı düşünen dış güçler, bir olup hasta ama yaralarını sarmaya başlayan devletin üzerine yüklenecekler, yaralarını sarmasına izin vermeden topraklarını kendi aralarında paylaşacaklardı.

Mustafa Armağan‘ın, Timaş yayınlarından yayımlanan son kitabı Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı 2, Sezai Karakoç’un Mehmed Âkif kitabındaki yukarıda bahsetmiş olduğumuz bölümüyle başlıyor. Mustafa Armağan’ın daha önce yayınlanan Abdülhamit’in Kurtlarla Dansı kitabının devamı niteliğini taşıyan kitap, “Abdülhamit kimdir?” sorusunun cevabının iyi ya da kötü bir şekilde verildiğini ama “Abdülhamit nedir?” sorusunun hâlâ muallâkta olduğunu altını çizerek başlıyor.

Sultan Abdülhamit’in 33 yıllık hizmet zarfında, kimler için karanlık dönem olduğunu araştıran yazar, Abdülhamit’in bir “fikir” olduğunu, O’nun kendisini bu milletin -ırk anlamında değil- yaşama azmine, mücadele niyetine ve var olma iradesine adayarak, hani çalışmaların temelini oluşturduğuna dair özgün belgelerle yaşanan oyunları tarih ile bir köprü kurarak anlatıyor. Millet olarak şu anki ufkumuzun yüksek olmasında var olagelen sonuçların, başarıların zeminini hazırlayan Sultan Abdülhamit’in, tarih aynasında ufkunun ne kadar geniş olduğu, sis tabakasından arınarak özgün belgelerle ortaya konuluyor kitapta.

Abdülhamit’in oynanan oyunları ve tuzakları bozmaya dayalı geliştirdiği, karşı oyunlar oynayan küresel aktör kimliği üzerine örnekler sunan yazar, Abdulhamid Han’ın Aşiret Mektebi’nin kuruluş amacında bile Osmanlı’nın geleceğine yatırımlar yapma arzusu ve iştiyakının olduğunu belirtiyor (s. 21). Cape Town’da açtırdığı okuldan, Arapça okuma imkânı bulamayan Malaylar için hazırlattırdığı Kuran’a, Singapur’daki Abdülhamit müzesinden, Filipinlerin Mindanao adasında bulunan Zamboanga’ya kadar dünyanın dört bir tarafıyla temas kuran Abdülhamit’in “baş aktör” kimliği hakkında, henüz yeteri kadar çalışma yapılmadığını kaydeden Mustafa Armağan, Abdülhamit’in ilkelerini şu başlıklar altında özetliyor:

a) Otokrasiye (tek adam yönetimine) bağlılık,

b) Muhafazakârlığa inanç,

c) Merkeziyetçilikte ısrar,

d) Sosyal, askeri ve ekonomik reformlar,

e) Sıkı maliye politikası,

f) İslam’a bir din ve bir sosyal ve siyasi ideoloji olarak özel önem verilmesi,

g) Her alanda aşırı ihtiyatlı ve tedbirli olmak. (s. 33)

Rönesans araştırmacılarından Julian Raby’nin “Paradoksların Sultanı” tabirini her ne kadar Fatih Sultan Mehmed için kullanmışsa da, Mustafa Armağan, bu tabirin Sultan Abdülhamit Han için de fazlasıyla geçerli olduğu görüşündedir. 1976-1909 tarihleri arası sis perdesini aralamak için Abdülhamit’i birkaç yönden inceleyen yazar, kitabı beş bölümden oluşturmuş: Abdülhamit’in Dünyası, Osmanlı’yı Ayağa Kaldırmak, Sınırların Ötesinde, Bir Darbenin Anatomisi, Soruların Ağında Abdülhamit. Başlıklardan anlaşılacağı üzere, Abdülhamit’in özel hayatından dış ülkelerle olan ilişkilerine, karalama kampanyalarından açıklanmayan yönlerine, yurdu demir ağlarla örme isteğindeki amacından hasta devleti ayağa kaldırma yöntemlerine, icraatlarına, entelektüel yönüne tahlillerde bulunarak, bir dizi okumalardan oluşuyor kitap.

1948′de David Ben Gurion’un İsrail Devleti’nin kurulduğunu açıklarken arkasında Abdülhamit’ten toprak koparmak için yıllarca ter döken ama başarılı olamayan Theodor Herzl’in fotoğrafını asmasını sorgulayan Armağan, Abdülhamit’in siyonizmle olan dansına da değinmiş. Avrupa’da zulüm görmekte olan Yahudi halkı için Filistin’den toprak parçası amacıyla sık sık Yıldız Sarayı’na gelen T. Herzl ile birlikte yaşanan oyunları, yararlandığı kaynakları da belirterek konuyu net bir şekilde özetlemiş. Hazır lafı gelmişken, kitapta yer yer bölüm sonlarında bulunan “Meraklısı için notlar” kısımları da, konuyu araştıracak, o konu hakkında okuma yapmak isteyecek okurlar için önemli. Örneğin “Abdülhamit’in siyonizmle dansı” bölümünün sonunda Theodor Herzl’in beş cilt tutan ve aslı Almanca olan günlüklerinden, günlüklerinin içeriğinden ve kitabın önceki çevirilerinden bahseden Armağan, Theodor Herzl ile Abdülhamit arasında oynanan diplomatik satranca da değiniyor.

Kitapta bulunan okuma parçaları da kitabı zengin kılmış. Hemen hemen her bölümün sonunda gün yüzüne çıkmamış belgeleri derleyip toparlayarak bölüm sonlarına eklemiş yazar. Yalnız burada bir hususu belirtelim, Theodor Herzl-Sultan Abdülhamit bölümünde okuma parçasında Abdülhamit Han’ın T. Herzl’e yazdığı cevabı İngilizce olarak, çevirmeden alıntılamış Armağan. Çevirip alıntılasaydı İngilizce bilmeyen okurlar için de daha iyi olacağı kanaatindeyim. İkinci bir husus da, Armağan’ın 1893 yılında düzenlenen Chicago Dünya Fuarı’ında İslamiyeti temsil eden isminin başına “Muhammed” ekleyen Alexander Russell Webb’den bahsederken “İslamiyet’in Amerika’daki misyoneri” şeklinde söz etmesi şık bir ifade olmamış. (s. 196) Armağan, Mehmet Doğan’ın Büyük Türkçe Sözlüğü’nde de geçtiği üzere misyoner kelimesini ikinci anlamı olan “kendini bir fikrin yayılmasına adamış kimse” olarak kullansa da, kelimenin ilk anlamı “Hıristiyanlığı yaymayı vazife edinmiş kimse”dir. Kendi medeniyetimize ait kavramları kullanmamızın, özellikle yazı konusunda dikkat etmemizin gerekliliği,Osman Toprak‘ın Dil ve İmkân kitabını hatırlattı. Özetle, dilin kültürden beslendiği için aynı zamanda bir kültürü de ifade ettiğini, dolayıyla da kendi medeniyetindeki kavramları öğrenmeden yabancı dillerle karşı karşıya getirilen insanın dil ile birlikte o dilin kültürünü de öğreneceğini söylemiştik. İnsanın kendi dilinin kavramlarına, yitik değerlerine, düşünsel yapıtlarına, edebiyatına, folkloruna, içinde yaşadığı topluma yabancılaşma ‘dil’den başlayacağından, bir medeniyet dil ile inşa olur, diline yabancılaşarak da çöker. Müslüman, hayatının her anında “tebliğ” vazifesinin bilincinde olacağından, İslamiyet’te Hıristiyanlıktaki gibi bir “misyoner” algısının/kavramının olmadığını, bu şekilde kullanmanın dilimize yakışık kalmadığını da söyleyelim.

Armağan, kitabın sonlarını Abdülhamit’in içki içmemesi, Abdülhamit’in Said Nursi ile karşılaşıp karşılaşmadığı, sansür meselesi gibi merak edilen sorulara ayırmış. Kitapta bahsetmediğim Abdülhamit’in Mustafa Kemal’i gençken hapse attırması, yurdu demir ağlarla örerek ulaşımın temellerini atması gibi ilginç orijinal bölümler de var. Abdülhamit ile yaptığı okumalarında yakın tarihe el atan yazarın, Abdülhamit’in Kurtlarla Dansı serisini devam ettirmesini bekliyoruz. Magazin tarihçiliğinden uzak, belgeli okumalarını edebi bir dille süslemesi, Mustafa Armağan’ın kitaplarını akıcı kılıyor.

Yunus Emre Tozal

http://www.milligazete.com.tr/makale/abdulhamit-bir-fikirdir-146978.htm

Abdülhamid Han Büyük Padişahtı

Tarihçi Yazar Mustafa Turan, ‘Artısıyla Eksisiyle Sultan 2.Abdülhamit Han’ kitabının tanıtımında yaptığı konuşmada ilginç ayrıntılara değindi. Yıkılmak üzere ‘Hasta Adam’ olarak nitelendiren Osmanlı’yı 33 yıldır ayakta tutma başarısı gösteren Abdülhamit Han’ın hükümdarlığının 5, yılında Atatürk’ün dünyaya geldiğini hatırlatan Turan, Atatürk’ün Abdülhamit Han’ın açtığı okullarda eğitim gördüğünü, tahttan indiğinde ise Kurmay Yüzbaşı rütbesinde bir subay olduğunu dile getirdi. Abdülhamit hükümdarlığı olmasaydı Osmanlı’nın çok kısa sürede yıkılacağını kaydetti.

“Atatürk, Abdülhamit’in hatıratına asla hakaret ettirmemiştir”

Yazar Turan, Atatürk’ün Abdülhamit Han’ın hatıratına hakaret ettirmediğini tarihten alıntılarla anlattı. Atatürk devrinin en önemli yazarlarından Nazif Tepedenlioğlu’nun 2. Meşrutiyet’in ilanından yarım asır sonra 50. yıl anısına Hürriyet Gazetesi’nde bir yazı dizisi kaleme aldığını hatırlatan Turan, Atatürk’ün Tepedenlioğlu’nu çağırarak şu sözleri söylediğini belirtti:

“Yazını okuyorum. Hürriyetin ilan edildiği zaman küçük bir çocuk olman lazım. Fakat tebrik ederim o günleri iyi canlandırıyorsun. Yalnız Abdülhamit’i hiç sevmediğin belli. Sevme Abdülhamit’i. Gene de sevme. Sakın fakat hatıratına hakaret edeyim deme. Senin neslin biraz daha temkinli kararlar vermeye alışmalı. Bak çocuk, şahsi kanaatimi birazcık söyleyeyim. Tecrübe göstermiştir ki, toprakları üstünde yaşayan insanların çoğunun ahvali meşkuk (Ne ocakları şüpheli) ve hudutları yalnız düşmanlarla çevrili bir büyük devlette Abdülhamit’in idare tarzı azami müsamahadır(En yüksek hoşgörüdür). Hele bu idare, 19. yüzyılın son yıllarında tatbik edilmiş olursa.”

Kaynak: http://www.milligazete.com.tr/haber/abdulhamit-han-buyuk-padisahti-81808.htm

Abdülhamid Han Ve Robot Teknolojisi

Japonya bugünkü robot teknolojisini Abdülhamid Han’ın hediye ettiği ‘ Alamet’ isimli robota mı borçlu? Alamet’i yapan 7 ustanın SEİKO Saatleri ile bağlantısı ne? Oktan Keleş SIRDAŞ Yazı dizisi ile yine tarihi belgelerle anlatıyor.Abdülhamid Han Ve Robot Teknolojisi

Abdülhamid Han’ın yaptırmış olduğu  ‘ALÂMET’ isimli robot; dünyada ezan okuyan ilk saat olma özelliğine sahiptir. Sultan, bu muhteşem özelliklere sahip saati Japonya’ya göndermiştir. Muhtemel ki Japonlar, bugünkü robot teknolojilerini, semâ yapan, ezan okuyan bu saatten almışlardır.

1887 yılında Japon İmparatoru’nun yeğeni Prens Komatsu   bir savaş gemisiyle İstanbul’a gelir. Abdülhamid  Han’a birtakım hediyeler takdim eder ve  Sultan ile görüşmelerde bulunur.

1889 yılında ise; Japon İmparatoru Meiji, İstanbul’a özel elçiler gönderir. Bu elçilerle birlikte; Sultan Abdülhamid Han’a  özel hediyeler ve bir de özel bir mektup gönderir. Gönderilen bu hediyeler içersinde; Japonya’nın en büyük nişanı olan, Büyük Krizantem Nişanı’nı da vardır. Bu Nişan, Sultan Abdülhamid Han’a takdim edilir. Özel mektupta ise Japon İmparatoru, Abdülhamid Han’dan; “İslâm dini, ilim ve teknolojik gelişmeler, vakıflar, hayır kurumlar vs. konuları ile ilgili olarak kendilerine Japonca veya Fransızca olarak bilgiler,” gönderilmesini rica eder.

Abdülhamid Han, konuyu Şeyhülislam Cemâleddin Efendi’ye  açar. Osmanlı’nın bilgi ve teknolojisi hakkında bilgi isteyen, deniz aşırı bir ülkeye, eli boş elçiler gönderilemezdi. İlk etapta; tezhipli bir Kuran-ı Kerim ve daha bir çok hediye, elçilerle  Japon İmparatoru’na gönderilir. Diğer bilgiler için de süre istenir.

Bu süre zarfında  Sultan Abdülhamid Han, Yeni Kapı Mevlihânesi saat sanatkârı, Musa Dede’yi Huzur’a çağırır. Musa Dede saat mekaniğini çok iyi bilen zattı. Sultan, Musa Dede’den; “çok iyi bir ekip kurarak, daha önce hiç yapılmamış, eşi benzeri olmayan, teknolojik bir saat yapmasını,” ferman buyurur. Bunun üzerine Musa Dede, yedi kişilik bir ekip kurarak  çalışmalara başlar. ” Daha önce hiç yapılmamış, dengi olmayan nasıl bir saat yapmalı ?” Diye derin düşüncelere dalar.

Birkaç gün sonra, Sultan Abdülhamid Han, çalışmalar hakkında bilgi almak için Musa Dede’yi Huzur’a çağırır. Musa Dede ve ekibinin çizdikleri projeleri inceler, ancak bunlardan tatmin olmaz. Çünkü Musa Dede’nin getirdiği çizimler, klasik saat örneklerinin değişik versiyonlarıdır. Huzur’da bulunan Derviş Dede’ye fikri sorulur. Derviş, kağıttaki çizimleri inceler ve şöyle der: “Bu saat Semâzen  şeklinde olsun. Her saat başı, kollarını açıp semâ etsin ve gong çalsın.” Sultan Abdülhamid Han projeyi eline alır, dikkatlice inceler, tefekküre dalar ve dahiyane şu fikri söyler: “Hayır gong çalmasın! Ezan okusun. Öyle bir tertip yapın ki, saat başı ezan okusun,” der. Kağıda birkaç ayrıntı çizerek Musa Dede’ye verir. Musa Dede, “Ferman Sultanımındır,” diyerek düşünceli bir şekilde huzurdan ayrılır.

Guguklu, gonglu  ve değişik melodili saatler mevcuttu. Bunlar; körük ve mekanik düzenlerle halledilebilirdi. Ama ezan sesi, insan sesiydi. Bu nasıl yapabilirdi? Sultan’a, ‘ Efendim bu nasıl olur?’ Demeden Huzur’dan çıkmıştı. Musa  Dede, bu düşüncelerde sahafları dolaşırken, Fakir Dede’ye rastlar. Fakir Dede  Melâmi Mevlevî  Meşreb bir zattı. Musa Dede, konuyu gizlice Fakir Dede’ye açar. Fakir Dede, Musa Dede’yi neşeye boğan şu bilgileri vermişti: Frenk icadı Gramofondan ilham alınabilir. Edison 1877 yılında fonograf cihazını bulmuştu. Ses kaydı yapan  bu cihazı önerir. Gramofonun  1887  yılının 20 Eylülü’nde Emil Berliner tarafından patenti alınmıştı. Yani ezan okuyan saat yapmak mümkündü.

Hemen çalışmalara başlandı. Kısa bir süre sonra, Semâzen şeklinde, normal bir insan boyuna yakın, saatli bir robot yapıldı. Robotun özellikleri şu şekilde idi: Kaideye oturtulmuş gövdesi; saat başı semâ ediyor, bu esnada kollarını açıyor, gümüş levhalardan yapılmış etekleri açılıyor ve aynı anda ezan okuyordu. Etek kısmının üstündeki mazgallardan ezan sesi geliyordu. Öyle bir mekanizma kurulmuştu ki, tüm bunları yaparken yarım metre yürüyor, hem dönüyor ve ezan bitince de tekrar yarım metre geri giderek yerine dönüyor; kollarını ve eteklerini indiriyordu.  Robot’un tamamı gümüş ve altın kaplamadan yapılmıştı. Robot’un arka kısmında kurma yeri mevcuttu ve yedi günde bir kuruluyordu.

Robot’u Sultan Abdülhamid Han’a gösterdiklerinde, Sultan çok beğenmiş ve biraz da şaşkınlıkla; ” bunun ismi ALÂMET olsun. Bu tam bir ALÂMET,” demişti.

Alâmet’in, gövdesinin boyun kısmına yakın yerinde; altın işlemeli ay-yıldız, eteğindeki mazgalların altında ise, Osmanlı Devlet Arma’sı bulunuyordu. Sağ kolunun altında ise, bu projede yer alan ustaların baş harfleri yer almıştı.

Sultan Abdülhamid Han;  asrın harikası, sanat ve teknoloji eseri olan, ezan okuyan bu robotu, Ertuğrul Firkateyni ile Japon İmparatoru’na, özel bir mektup, başka hediyeler ve nişanlar ile beraber göndermişti.

Firkateynin, kafile Başkanı Albay Osman Bey, gemi komutanı da Yarbay Ali Bey’di. Temmuz 1889 yılında İstanbul’dan yola çıkan gemi, 7 Haziran 1890 tarihinde Japonya’nın Yokohoma limanına varmış ve Japon Hanedanınca  görkemli bir tören ile karşılanmıştır.

Şimdi, bu Alâmet isimli ezan okuyan saatin varlığı bugüne kadar niye bilinmedi? Biraz bu konuyu irdeyelim: Japon elçiler İstanbul’a gelip, Sultan Abdülhamid Han’a Japonya’nın en büyük nişanı olan Krizantem’i verdiklerinde, mukabiliyet  esasına göre, kendilerine Abdülhamid Han’ın da, Osmanlı Devlet’i adına Japon  İmparatoru’na bir nişan verip vermeyeceği sorulur. Bunun üzerine Ertuğrul Firkateyni ile ; Osmanlı Özel Nişanı ve yanında diğer hediye ve nişanlar,  Osman Bey tarafından  Japon İmparatoru’na takdim edilir.

Tarih kitapları ve Osmanlı arşivlerinde bu olaylar belgelerle sabittir. Fakat bilinmeyen konu şudur: Peki Alâmet isimli, ezan okuyan, saatli robottan neden hiç söz edilmez! Bu işin sırrı da şudur: Belgeler de şöyle der: “Osmanlı nişanları, hediyelerle beraber Japon İmparatoru’na takdim edilmiştir.” Bu kısımlar Japonlara ait belgelerde ise şu şekilde mevcuttur: ” Osmanlı Devleti adına, Sultan Abdülhamid Han’ın elçileri, Osmanlı nişan ve hediyelerini Japon İmparatoru’na sunmuşlardır.” İşin püf noktası, Alamet’ten bahsedilmemesinin  sırrı burada saklıdır. Şimdi lütfen dikkat buyurun: Osmanlıca, Alâmet  demek, nişan, işaret demektir.Yani ALÂMET kelimesinin Osmanlıca lügat  karşılığı NİŞAN‘dır. İşte sır budur. ALÂMETTEN;  NİŞANLAR VE HEDİYELER olarak kayıtlarda bahsedildiğinden, Alâmet adeta kamufle olmuştur. Yani bilerek bir  saklama yoktur. Bugüne kadar tarihin tozlu sayfalarında saklı kalmış bir hakikat böylece  ilk defa gün yüzüne çıkmış oldu.

Fakat yine de akıllara bazı soru işaretleri gelebilir? Meselâ, Japonlar niye bu robot (Alâmet) gerçeğini ifşa etmemişlerdir? Bu soruya şöyle yanıt bulunabilir: O dönemlerde Japon Hanedanlığı karışıklıklar yaşıyordu. Saraylar ve bazı özel hediye mekânları yağmalandı, soyuldu. Alâmet o karışık dönemde, bu soygunlar esnasında birinin eline geçmiş olabilir. Bir başka soru işareti ise; O dönemlerdeki saat firmaları acaba Alâmet’ten ilham almış olabilirler mi? Mesela, Seikosha saat fabrikası 1892 yılında kurulmuş, 1899 yılında ilk alarmlı saati piyasaya sürmüştür. 1881 yılında Kintaro Hattori tarafından Seiko Co limitet şirketi kurulmuştur. Soru şudur: Acaba Alâmet bu saatlere ilham olmuş mudur? Acaba Alâmet’in üzerinde bulunan 7 ustanın baş harfleri bir şeyler ifade ediyor mudur? Ezan okuyan saatlerin menşeinin Japonya olmasında  acaba ne kadar Alâmet’in etkisi vardır? Bilinmez ama bilinen bir şey varsa; ilk ezan okuyan ve robot sayılabilecek saati dünyada ilk defa Sultan Abdülhamid Han sahneye çıkarmıştır.

SIRDAŞ, Alâmetle ilgili olarak Sultan Abdülhamid Han’a tarihi bilgileri okur, ve Kara Kaplı’ya kaydeder. Sultan Abdülhamid Han’da; “bu teknolojinin daha da geliştirilmesi gerektiğini vurgular.”

Alâmet’in tek resmi; muhtemelen  YILDIZ yağmasında yanmış olup, deforme olmuş haliyle geride kalkan parçasına baktığımızda; bu projede görev alan ustalardan biri elinde kurma kolu ile görülmekte, yanında ise Alâmet bulunmaktadır.Resmin üzerinde, silinmiş Osmanlıca yazılar ve bir köşesinde silinmiş Japonca harfler yer almaktadır.

Şunun bilinmesinde fayda vardır; robot teknolojisi çoğunun bildiği gibi, yeni bir teknoloji değildir. 1900 yılların başında yayınlanan Osmanlıca gazetelerin birinde: Robotları kullanarak dünyayı ele geçirilmeye çalışılacağı ve bu yönde çalışmaların olduğu yazılmaktadır.

İslâm bilginleri, robot diye tabir edilen çalışmaları asırlar önce yapmıştır. Fakat bilinen ve işlevi olan ilk robot ALÂMETTİR. Robot terimi, önceden programlanmış komutları yerine getiren mekanik vs. cihaz demektir.Çok azı insana benzer.

Bu vesile ile Ertuğrul Firkateyni şehitlerinin aziz ruhlarına El-Fatiha.

Oktan Keleş/netpano.com

oktankeles@gmail.com

Abdülhamid Han’ın Ebedî Filistin Vasiyeti “Miras” İle Beyazperdede

Gerek ele aldığı ilginç tarihî öykü, gerekse içerdiği iddialı aksiyon sahneleri ve özel efektlerle daha çekim sürecinden itibaren kendisinden sıklıkla söz ettiren “Miras” adlı yapıt, önümüzdeki cuma günü ülke çapında gösterime giriyor. Senaryosu Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Destek Kurulu tarafından da beğenilerek yapım desteği almaya hak kazanan filmin drama sahnelerini Aydın Sayman, aksiyon sahnelerini ise Tarkan Özel yönetti. Filmin zengin Türk oyuncu kadrosunun yanı sıra, Hindistan bağlantılı öyküsü nedeniyle Bollywood’dan bazı ünlü oyuncular da geçtiğimiz aylarda Türkiye’ye gelerek kendileriyle ilgili bölümlerde rol aldılar.

“Filistin topraklarının veraseti” gibi son derece hassas ve tartışmalı bir konuya değinen “Miras”ın gerek siyonist çevreleri, gerekse vaktiyle o toprakları Yahudi çetecilere yağmalatan İngilizleri çok kızdıracağı kesin. Son derece önemli siyasal mesajlar içeren filmin öyküsü kısaca şöyle:

Yeni bir ülke kurma plânı yapan Yahudi sözcüleri, Filistin topraklarının kendilerine devri karşılığında ekonomik açıdan sıkışmış durumdaki Osmanlı’nın bütün dış borcunu ödeyeceklerini söylemektedirler. Ancak, dönemin lideri 2. Abdülhamid Han bu onursuzca teklifi kabul etmez ve Yıldız Sarayı’nda kendisini ziyarete gelen Siyonist temsilcileri “Kanla kazanılmış vatan toprağı, parayla değil ancak kanla geri verilir” diyerek huzurundan kovar. O görüşmeden sonra dünya siyonizminin bir numaralı hedefi haline gelen Abdülhamid Han çeşitli ordu entrikalarıyla tahttan indirilince, Kerkük’teki araziler bu kez dönemin Osmanlı istihbarat örgütü Teşkilât-ı Mahsusa’ya geçecektir. Geriye kalan son Osmanlı savaşçıları bu kutsal görevlerini gelecek kuşaklara başarı ile aktaracaklarını söylerlerken, bir anda aradaki uzun yılları aşar ve günümüz Türkiye’sine geliriz. Osmanlı’dan sonra Müslüman kanıyla yıkanan bu huzursuz topraklardaki petrol rezervinin kullanım hakkı için verilen amansız mücadele, 2000′li yıllarda da bütün şiddetiyle sürmektedir.

GDY Film tarafından çekilen “Miras”ta Kaan Girgin, Kaya Akarsu, Suavi Eren, Haldun Boysan, Şafak Güçlü, Levent Özdilek, Yusuf Azuz, Serhan Süsler gibi Türk sinema ve tiyatro dünyasının önemli isimlerinin yanı sıra, İngilizce oyuncu James Barron ve Hintli sanatçılar Shweta Aggarwal ile Suniel Shetty de yardımcı rolleri paylaşıyorlar.

Basın gösterimini merakla beklediğimiz “Miras”ın, Türk sinemasında nicedir üst düzey örneklerinin hasretini çektiğimiz bir alt-tür olan “tarihsel serüven” alanında “Son Osmanlı: Yandım Ali”den sonra yepyeni bir dönüm noktası oluşturmasını diliyoruz.

Kaynak: http://yenisafak.com.tr/Sinema/default.aspx?t=11.03.2008&i=104295

Abdülhamid Han’a Çok Zulmettik

İslam Konferansı Teşkilatı İslam Tarihi Sanat, ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA), Yüzüncü Yılında 2. Meşrutiyet Kongresi’nde Türkiye’den ve Türkiye dışından 100’ün üzerinde bilim adamını bir araya getirdi.

Şaban Kalafat İstanbul

Grand Cevahir Otel ve Kongre Merkezi’nde düzenlenen kongreye Devlet Bakanı Mehmet Aydın, İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu, Suriye Arap Cumhuriyeti Kültür Bakanı Dr. Riad Nassan Agha ve çok sayıda yerli yabancı bilim adamı katıldı.

Kongreye Suriye Arap Cumhuriyeti Kültür Bakanı H.E. Dr. Riad Nassan Agha’nın 2. Abdülhamid Han’la ilgili sözleri damgasını vurdu. Osmanlı Devleti’nin son döneminde Siyonistlerin Kudüs’ü almak için kendilerine satması için milyonlarca altın teklif ettiklerini hatırlatan Agha, “Abdülhamid Han hiçbir zaman bu aşağılık öneriye itibar etmedi. Siyonistlerin karşısında durdu. Ama biz bu çok büyük şahsa gerçekten çok zulmettik” dedi. Suriye Kültür Bakanı Nassan Agha, Osmanlı Devleti’nin çöküşe rağmen bütün etnik gruplara haklarını tanıdığını,  Sultan Abdülhamid Han’ın da Yahudilerin Kudüs’e gidip hacı olmalarına izin verdiğini anlattı. Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere Avrupa ülkelerinin Abdülhamid Han’a baskı yaptığını ifade eden Agha, şunları kaydetti: “Osmanlı Devleti Şam diyarından çıkınca, İslamiyet’in kaynağı olan Şam,  İslam ümmetinin düşmanları olan İngilizler ve Fransızlar aralarında bölüşmeye başladı. Düşmanlar sevinmeyin, Osmanlı devleti parçalandı diye! Siyonistler 1969 da Aksa Mescidi’ni yakmaya kalkışınca İKÖ kuruldu. Hepimizin üyesi olduğu bu örgüt İslamiyet’i birleştirici rol oynamaktadır ve Siyonistlerin karşısında güçlü bir şekilde durmaktadır” şeklinde konuştu.

http://www.milligazete.com.tr/haber/abdulhamit-hana-cok-zulmettik-73804.htm

Abdülhamid Hayranı Bir Yunanlı Yazar

Son Sultan”adlı eserinde II. Abdülhamid’in hayatını işleyen Michel de Grece, Osmanlı İmparatorluğu ‘nun yıkılmasından esef  duyduğunu belirtiyor. Ve Osmanlı’nın tarih sahnesini terketmesinden başlayarak günümüze kadar süregelen karışıklıklardan, Avrupa’nın büyüklerini, özellikle İngiltere’yi sorumlu tutuyor.
Michel de Grice’in  Sultan Abdülhamid Han’ın gerçek hayat hikâyesini kaleme aldığı “Le Dernier Sultan” (Son Sultan) adlı eseri, Fransa’da Olivier Orhan

Abdülhamid’den Bugüne Değişmeyen Oyunlar

Doktor Mehmed Şakir’in yazma eseri, II. Abdülhamid’in 1890′dan itibaren izlediği hac sağlığı siyasetinin esasını oluşturmuş, yeniden gün yüzüne çıkmış: “Halife II. Abdülhamit’in Hac Siyaseti”. Anlaşılabilir bir üslûp ile kaleme alınmış olan eser yayına hazırlanırken mümkün olduğunca yazarın üslubuna ve imlasına sadık kalınmış.
1880′li yılların başında Asya ve Avrupa kıtalarında başlayan ve uzun süren Kolera salgını, başkent olan İstanbul’u tehdit etse de, Osmanlı idarecilerinin kenti korumak için aldıkları çeşitli tedbirler sayesinde atlatılmıştı. Hindistan’dan Mısır’a yayılan Kolera hastalığı, Paul Dumont’un “Yahudiler,
Araplar ve Kolera: 19. Yüzyıl Sonunda Bağdat’ta Cemaatler Arası İlişkiler” kitabına göre şehirde cemaatler arası çatışmalar çıkmasına, fiyat artışlarına, hırsızlığın artmasına ve daha da önemlisi kent nüfusunun yüzde beşinin kaybına yol açmıştı. Ama asıl acı kaybı Donald Quataert’a göre Mekke yaşayacaktı: hac sırasında tam 40,000 kişi kolera salgınından dolayı hayatını kaybetti.

Asıl felaket şimdi başlayacaktı: Avrupalılar kolera salgınının yayıl-masını hac ibadetinden sorumlu tuttular, Uluslararası toplantılar düzenlediler. Fransa, Rusya, Avusturya gibi Müslüman tebaası olan ülkeler de, kolera salgınının bulunmadığı zamanlarda bile umûmun sağlığı ve tebaalarının korunması bahanesiyle Müslüman tebaalarının Hicaz’a gitmelerini engellemişlerdir. Batılı Güçler, hac mevsimlerinde Hicaz’da ortaya çıkan kolera salgınlarının şiddetli olduğu dönemlerde sözde insanî gerekçelerle meseleyi milletlerarası politika gündeminde canlı tutarak, buraya müdahale için hukukî bir zemin oluşturmaya gayret etmişlerdir. Hicaz’ın ve hacıların sağlık durumunu düzenlemek gerekçesiyle toplanan milletlerarası sağlık konferanslarında alınan kararlar, salgın hastalık bahanesiyle doğrudan Hicaz’a ve Osmanlı hukukuna müdahaleye fırsat veren kararlardı. 1894 Paris, 1897 Venedik Sağlık Konferansları bu girişimlerin en uç noktasını oluşturmaktaydı.

Kolera istatistiklerinin tutulduğu kaynaklarımıza göre, salgın Rusya’da başlıyordu, 800 bin kişi koleradan hayatlarını kaybetmişti. Koşullar Osmanlıların büyük tehlikenin kendilerinden hiç de uzak olmadığını görmelerini sağlayarak, önlemler alınmasına vesile oldu.

Boğaz’dan geçecek gemilerin aranmasından, yabancı gemilere izin vermeyen katı kurallar, her ne kadar önlem alınırsa alınsın kolera salgınının önünü kesemedi ve önce Trabzon’da etkili olan kolera, daha sonra Erzurum, Erzincan ve Van’a, Edirne ve Selanik’e sıçradı. Cem Emrence’nin araştırmalarına göre Doğu sınırındaki İran, Osmanlı-lardan tıbbi yardım talebinde bulunmuştu. Karadeniz kıyısında Beserabya Bölgesi, Orta Avrupa’da Peşte kenti ve Almanya aynı dönemde salgınla karşı karşıyalardı. Daha da önemlisi, hem salgının çıkış noktası hem de salgın tartışmalarının merkezinde olan Mekke, koleraya yenik düşmüştü.

Avrupalı devletlerin hac konusunda izledikleri siyaset yanında, koleranın hac mevsimlerinde kutsal topraklarda ortaya çıkması üzerine aralarında doktorlar ve seyyahların da bulunduğu bazı Avrupalıların İslâm dini ve hac ibadeti hakkında yaptıkları maksatlı ve olumsuz yayınlar,  dünya kamuoyunu yanlış bilgilendirmiş, Osmanlı Devleti aleyhine bir durum ortaya çıkmıştır. Bunlara karşı mücadele edenlerin başında, yaptığı ilmî yayınlarla askerî doktor Mehmed Şakir Bey gelmektedir. Farklı tarihlerde veba ve kolera gibi bulaşıcı hastalıklar hakkında tıbbî araştırmalarda bulunmak ve hacıların sağlık durumlarına nezaret etmek üzere özel görevlerle Hicaz, Hindistan, Bağdat, Basra, Kamaran Adası, Yemen’de bulunan Mehmed Şakir, Haydarpaşa Hastanesi doktorlarından Mehmed Şakir Bey, bu tür yayınlara reddiyeler yazmıştır.

Şu anda oynanan oyunlar da aynı oyunlar!

Geçtiğimiz günlerde Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) domuz gribini küresel salgın ilan etmesinin ardından dikkatler toplu yapılan hac ibadetine çevrildi. Diyanet’ten sorumlu Devlet Bakanı Faruk Çelik’in, “Bu yıl hac iptal edilebilir.” açıklaması, hacı adaylarını tedirgin etti. Yıllardır sıra bekleyen hacı adaylarını, domuz gribi yüzünden bir yıl daha kutsal topraklara kavuşamamanın endişesi sardı. Tartışmalara son noktayı Suudi Arabistan Sağlık Bakanı Abdullah el Rabia koydu. Ertelemenin şu an için söz konusu olmadığını belirten Rabia, yaşlı, hamile ve özürlülere bu sene ibadetlerini ertelemeleri tavsiyesinde bulundu. Devlet olarak insan sağlığına karşı her türlü önlemi aldıklarının altını çizen bakan, Müslümanların kutsal topraklara gelmeden önce domuz gribine sebep olan H1N1 ve diğer grip aşılarını yaptırmalarını istedi. El Rabia, ülkelerinde şu ana dek 81 domuz gribi vakası görüldüğünü, bu hastaların çoğunun tedavi edildiğini aktardı. Suudi Arabistan, dünyada paniğe yol açan hastalığa karşı önlemlerini artırdı.

Dünyada domuz gribi sebebiyle ölenlerin sayısı 300′e, bildirilen domuz gripli vaka sayısı ise 60 bine ulaştı. DSÖ, hastalığı 1-2 yıl sürmesi beklenen, sınırları aşan salgın ilan etmişti.

Doktor Mehmed Şakir’in yayına hazırlanan “Hicaz’ın Ahvâl-i Umûmîye-i Sıhhiye ve Islahât-ı Esâsîye-i Hâzırasına Dair Bazı Müşahedât ve Mülahâzât-ı Bendegânemi Hâvi Bir Lâyiha-i Tıbbîye”  adlı yazma eseri, II. Abdülhamid’in 1890′dan itibaren izlediği hac sağlığı siyasetinin esasını oluşturmuş, yeniden gün yüzüne çıkmış: “Halife II. Abdülhamit’in Hac Siyaseti”. Anlaşılabilir bir üslûp ile kaleme alınmış olan eser yayına hazırlanırken mümkün olduğunca yazarın üslubuna ve imlasına sadık kalınmış; ancak, gerekli görülen yerlerde cümle bölünmesi, yeni paragraf oluşturulması, açıklanması gereken noktalara dipnotlar eklenmesi gibi uygulamalar yapılmış.

Şu anda oynanan oyunları daha farklı açılardan görebilmeniz için, Gülden Sarıyıldız

Ayşe Kavak’ın hazırladığı Timaş Yayınları’ndan çıkan “Halife II. Abdülhamit’in Hac Siyaseti” kitabı ilginizi çekebilir. Bu çalışma Hac Siyaseti alanında yayınlanmış ilk çalışma.

http://www.milligazete.com.tr/haber/abdulhamidden-bugune-degismeyen-oyunlar-138920.htm

Buluşlara Osmanlı İlgisi

Bulışlara Osmanlı İlgisi

Osmanlı Devleti’nde daha kuruluş yıllarından itibaren ilme ve âlime büyük bir değer verilmiştir. Bu durum Osmanlı Devleti’nin gerileme ve çöküş devrinde de devam etmiştir. Sultan 2. Abdülhamid, bir yandan zor günler yaşayan devleti içine düştüğü zor durumdan kurtarmaya çalışırken, bir yandan da modern dünyadaki ilmî ve teknolojik gelişmelere büyük alâka duymuş ve onları yakından takip etmiştir. Osmanlı arşivlerindeki pek çok belge, bunu açıkça ortaya koymaktadır.

Hicaz Demiryolu Tekrar Canlanıyor

Suudi Arabistan, Ürdün ve Suriye, Türkiye’nin ısrarlı girişimleri sonucunda kendi ülkelerinde Hicaz demir yolu projesinin bağlantılarını tamamlayacak. Suriye ve Ürdün, çalışmalarına 2010 yılında başlayacak. Suudi Arabistan’da ise çalışmalar 2012 yılında tamamlanmış olacak. İstanbul-Mekke arasını 1 güne indirecek olan proje hayata geçtiğinde, yılda 10 milyon yolcu taşınacak. Ayrıca projeyle, Mekke ve Medine’den Avrupa’ya kesintisiz ulaşım sağlanacak.

İSTANBUL’DAN BAŞLIYOR

Suriye, bugün gelinen noktada yeni hat döşemeye başladı. Meydan Ekbez ve Halep hattı da iyileştiriliyor. Bu hat, 2010 yılında tamamlanacak. Suriye, Halep-Şam rehabilitasyon projesine de ‘start’ vedi. Ayrıca Suriye-Ürdün ortaklığıyla Şam ve Amman arasına 201 kilometrelik yeni hat yapılacak. Bu hat, 2012 yılında hizmete açılacak. Ürdün de, Amman-Maan arasındaki tren hattını bitirecek. Suudi Arabistan ise Riyad’dan Ürdün sınırına uzanan hatları yenileyecek. Tarihî Hicaz demir yolu hattı; Haydarpaşa’dan başlayıp, Şam üzerinden Beyrut’un Hayfa Limanı’na ulaşıyor. Buradan devam eden hat, Suudi Arabistan topraklarına kadar ulaşıyor. Hicaz Demir yolu Projesi, ilk olarak Osmanlı Padişahı 2. Abdülhamid tarafından ortaya atıldı ve 1 Eylül 1900’da yapımına başlandı. Bu proje, Bağdat Demir yolu Hattı’nın devamıydı. İki demir yolu birleşince, İstanbul, Şam üzerinden Mekke ve Medine’ye bağlanacaktı. Bu sayede İstanbul’dan Mekke’ye demiryoluyla ulaşım 120 saatte gerçekleşecekti.

http://www.turkiyegazetesi.com/haberdetay.aspx?haberid=423487

II. Abdulhamid Han Tarafından Yapılan Köprü Hala Kullanılıyor

Bingöl’ün Kiğı ilçesinde bulunan ve II. Abdulhamid Han tarafından yaptırılan tarihi Selenk Köprüsü yıllar geçmesine rağmen hala kullanılıyor.

Japon İmparatorunun Abdülhamid Han’a Mektubu

1887 yılında Mutsuhito tarafından, ikili münasebetlerin başlatılması gayesiyle, İstanbul’a gönderilen Prens Akihito, padişah katında hüsn-i kabule mazhar olmuştu.

Memnuniyetini sultana yazdığı mektupla ifade eden imparator, aynı zamanda bu samimi dostluğun bir nişanesi olarak Osmanlı padişahına bir nişan takdim etmek istiyor ve bu hediyenin kabulünü rica ediyordu.

Osmanlı Devleti’nin 34. padişahı Sultan İkinci Abdülhamid Han, içerden ve dışardan devam eden türlü tazyiklere rağmen, devlet ve milleti idarede son derece başarılıydı. Takip ettiği denge siyaseti icabı, ittifak mümkün olan devletlerle münasebette tereddüt etmemişti. O döneme ait belgeler ışığında Japonya’yı da bu kabil devletlerden saymak mümkün.

1867 yılının şubat ayında İmparator Komei’den tahtı devralan
İmparator Meiji yahut asıl adıyla Mutsuhito ile Abdülhamid Han
arasında kurulan dostluk bozulmadan devam etti. 1887 yılında
Mutsuhito tarafından, ikili münasebetlerin başlatılması gayesiyle
İstanbul’a gönderilen Prens Akihito, padişah katında hüsn-i
kabule mazhar olmuştu. Memnuniyetini sultana yazdığı
mektupla ifade eden imparator, aynı zamanda bu samimi
dostluğun bir nişanesi olarak Osmanlı padişahına bir nişan
takdim etmek istiyor ve bu hediyenin kabulünü rica ediyordu.
1889 yılında prensin ziyaretini müteakip oraya gönderilen ve
maalesef dönemeyen firkateynimiz Ertuğrul, başlatılan
dostluğun devam ettiğinin bir alameti ve dolayısıyla hediyenin
de kabul edilmiş olduğunun bir işareti olarak algılanabilir.

Denilebilir ki imparator, Japonya’yı askerî feodal bir topluluk
olmaktan çıkarmış ve bir dünya devi haline getirmişti. Ölümü
ardından düzenlenen devlet töreninden bahisle New York Times
gazetesinde neşredilen bir yazıda, “Cenaze arabasının önü sıra
giden Japonya eski Japonya’ydı; arabanın ardından gelense yeni
Japonya!” deniyordu. İşte Osmanlı’nın son yarım asrına
damgasını vuran cihan padişahı Sultan Abdülhamid Han ile Japon
imparatorunun dostluklarına ışık tutan mektup…

Yıldız Sarayı

Başkitabet Dairesi

Japonya imparatoru tarafından İkinci Abdülhamid Han’a gönderilen mektubun tercümesidir.

Şevketlü, kudretlü dostum, yüce ve muhteşem muhibbim Sultan Abdülhamid Han Hazretleri;

Azim mülkünüze giden tebaamızın daima hoş bir kabul gördüğünü ve özellikle sevgili Prens (Komatsu) Akihito ve eşi prenses hanımefendinin sizin katınızda gayet güzel bir kabule mazhar olduklarını haber alınca pek memnun ve mesrur oldum. Dolayısıyla samimi ve büyük dostluğumuzun eser ve delilini siz padişah hazretlerine ibraz etmek arzusundayım. Bu manada “Krizantem” nam büyük nişanımızı zatınıza hediye ediyor ve mektupla birlikte gönderilen mezkûr nişanı lütfen kabul buyurmanızı rica ediyorum. Yine bu vesileden istifadeyle azim hürmet ve değişmez muhabbetimin teminatını beyan ederim.

Mutsuhito

Tokyo Sarayı

10.05.1888


YEDİKITA DERGİSİ

Jurnallerin Tahkik Raporları (Çamlıca Basım Yayın)

Kırımî-zâde Mehmed Neş’et Efendi Tarafından Sultan İkinci Abdülhamid Han’a Takdim Edilen JURNALLERİN TAHKİK RAPORLARI (2.BASKI)
(Hazırlayanlar: Dr.Raşit Gündoğdu, Kemal Erkan, Ahmet Temiz)
1. Baskı: 2006
2. Baskı: 2008
365 Sayfa (Trankripsiyon, Tıpkıbasım ve Dizin)
ISBN: 9944-905-33-6

Yayına hazırladığımız bu eser, 1891-1893 yılları arasında pâdişâha verilen jurnallerin, yani istihbârât bilgilerinin yada istihbaratın tahkîk raporlarından oluşmaktadır. Mâbeyncilerden Lütfî Ağa’nın idâresi altında, saraya bağlı istihbarat tahkîk elemanı

Osmanlı Mektepleri Albümü (Çamlıca Basım Yayın)

Bu albüm, 34. Osmanlı padişahı olan Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın maârifin muasır bir seviyeye çıkarılması için memleket sathında açtırdığı mektepleri mevzu edinen ve o devirden günümüze kalan görmelik malzemeden seçilerek oluşturulan bir fotoğraf albümüdür.

Çamlıca Basım Yayın olarak sizlere Osmanlı mektepleriyle alakalı bir albüm sunmanın mutluluğu içerisindeyiz.
Bu devirde kendi imkanlarıyla ayakta durmakta zorlanan medreselerde bazı yeniliklere gidilerek mevcut olanlar muhafaza edilmeye çalışılırken esas

Sultan 2. Abdülhamid’in büyük hazinesi gün yüzüne çıktı

Sultan 2. Abdülhamid’in bir hazine niteliği taşıyan “Yıldız Albümleri” arşivinden derlenen fotoğraflar, üç cilt halinde yayımlandı.

Dünya kültür mirasının paha biçilmez bir parçası olan albüm, 18001ü yıllarda 29 ülkeden fotoğrafkarelerini buluşturuyor. Sultan 2. Abdülhamid’in büyük hazinesi gün yüzüne çıktı. Kültür A. Ş, “Sultan 2. Abdülhamid ArşiviİstanbulFotoğrafları”, “Sultan 2. Abdülhamid’in Arşivinden Dünya” ve “Sultan 2. Abdülhamid’in Aile Albümü” ile önemli bir kültür hizmeti daha sundu.

Her biri özenle saklanmış, ciltlenmiş ve yakutlarla, zebercetlerle bezeli sandukalarda arşive kaldırılan bu nadide kültür mirası, Sultan 2. Abdülhamid’in, dönemin teknolojik gelişmelerine açık bir padişah olduğu kadar bu teknolojiyi nasıl kullandığını göstermesi bakımın dan da önem taşıyor. 35 bin kareyi bulan bu fotoğraf arşivi, dünyada eşi benzeri olmayan bir hacim ve döneme tanıklık etmesi bakı mmdan da önemli bir hazine niteliğinde.

DÖNEME IŞIK TUTUYOR

Osmanlı’ya fotoğrafın girişinin anlatılma sıyla başlanan 680 sayfalık “Sultan 2. Abdülhamid Arşivi İstanbul Fo toğraflan” kita bında, manzaralar, saraylar, camiler, türbeler, çeşmeler, abidevi yapılar, kışlalar, hastaneler, okullar, kamu yapıları, müzeler, törenler, yabancılar, tesisler, sosyal yaşam, surlar, spor etkinlikleri, 1894 depremi fotoğrafları yer alıyor.

Esere Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da bir önsöz yazdı. Erdoğan, kitabın, bu toprakların medeniyetinin “kalp merkezi” İstanbul’u ruhuyla gün yüzüne çıkaran bir eser olduğunu ifade etti.

SUBAYLARDAN 35 BİN KARE

Kültür AŞ’nin yayınladığı, editörlüğünü gazeteci Hakan Yılmaz’ın yaptığı 3 ciltlik eserde, Almanya, Amerika, Avusturya, Azerbaycan, Belçika, Bulgaristan, Çin, Doğu Türkistan, Fransa, Gürcistan, ingiltere, iran, ispanya, italya, Ja’ ponya, Kırım, Kudüs, Lübnan, Mısır, Özbekistan, Portekiz, Romanya, Rusya, Suriye, Suudi Arabistan, Tataristan, Türkmenistan, Ukrayna, Yunanistan’dan fotoğraflar yer alıyor.

GÜNDELİK YAŞANTI

Dünya kültür mirasının paha biçilmez bir parçası olan bu albüm, 1800′lü ı yıllarda dünyanın farklı ülkelerinden fotoğraf karelerini buluşturuyor. “Sultan 2. Abdülhamid’in Aile Albümü” ise Osmanlılar’ın gündelik yaşantısını çeşitli yönleriyle belgeliyor. Albüm, gerek şehzadelerin gerekse sultanların, saraydaki eğitim ve sürdürülen yaşam tarzının niteliği konusunda ipucları taşıyor.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş ”Sultan 2. Abdülhamid’in Arşivinden Dünya” kitabının önsözünde, Sultan 2. Abdülhamid’in Yıldız Sarayı’n-dan çıkmamasına rağmen dünyayı yakından takip ettiğini ve bilimsel gelişmelere karşı büyük bir ilgisinin olduğunu belirtti.

2. Abdülhamid döneminin geniş kitlelere hitap eden en önemli elişmelerin-den birinin de fotoğrafın icadı olduğunu vurgulayan Topbaş, Sultan Abdülhamid’in bir kısmını ordu bünyesindeki subaylar arasından yetiştirdiği fotoğrafçıları aracılığıyla hem Osmanlı İmparator-luğu’nda hem de dünyanın farklı ülkelerinde olup bitenleri izlediğini belirtti.

Samanyolu Haber

Sultan 2.Abdulhamid’in Mektubu

31 Mart Vakası olarak bilinen ayaklanmayla İttihatçılar tarafından tahttan indirilip Selanik’e gönderilen Sultan II. Abdülhamid’in, bu dönemde Suriye’deki şeyhi Mahmut Ebu Şamat’a yazdığı mektup tarihe ışık tutuyor.

Mektupta Sultan II. Abdülhamid, İttihatçıların ve Yahudilerin tüm ısrarlarına ve 150 milyon altın tekliflerine rağmen Kudüs’ü nasıl satmadığını kendi ağzıyla anlatıyor. Abdülhamid Han, mektubunda özellikle Filistin’de Yahudilere toprak vermediği için tahttan indirildiğini dile getiriyor.

Sultan Abdülhamid’e bir cevap mektubu yazan Mahmut Ebu Şamat da halifeye hitaben “Sen Müslüman ve hilafet üzerindeki emanete riayet ettin. Bu davranışın sebebiyle Allah senden ebeden razı olsun.” diyerek kendisini teselli ediyor. Şeyh Mahmut Abuşamat’ın yakınları tarafından günümüze kadar kutsal bir emanet gibi korunan iki mektup da güvence altına alınmak üzere Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’a sunuldu.


31 Mart Vakası’nın ardından tahttan indirilen Sultan Abdülhamid, sürgün kaldığı Selanik’teki Alatini Köşkü’nde belki de hayatının en zor günlerini yaşadı. II. Abdülhamid, bu dönemde yaşadıkları sıkıntıları Şam’da bulunan ve mensubu olduğu Şazeli Şeyhi Mahmut Ebu Şamat ile yazdığı bir mektupla paylaştı. Tahttan indirilişi, olayların arka planı, sebepleri ve o şartları anlatan bir mektup yazan Sultan Abdülhamid, mektubu gizlice köşkün muhafızı ile Şam’da bulunan şeyhi Mahmut Ebu Şamat’a gönderdi.

ŞEYHİN ABDÜLHAMİD’E CEVABI…

Mahmut Ebu Şamat, gelen mektubu büyük inkisarla okuduktan sonra cevaben bir mektup ele aldı. Şeyh Ebu Şamat’ın 2. kuşak torunu olan Ammar Ebu Şamat dedesinin ele aldığı mektupta, şu ifadeleri yazdığını naklediyor: “Müslümanların Halifesi; Sen Müslüman ve hilafet üzerindeki emanete riayet ettin. Allah sana sabredenlerin ecrini versin. Bu davranışın sebebiyle Allah senden ebeden razı olsun… Ey mülkün sahibi ve mâliki olan Allah’ım! Sen mülkü istediğine verirsin, mülkü istediğinden çeker alırsın. İstediğini aziz kılarsın, istediğini zelil kılarsın. Hayır senin elindedir. Muhakkak sen her şeye Kâdir’sin.”

Yaklaşık 100 yıllık tarihi mektup Mahmut Ebu Şamat’ın yakınları tarafından büyük özenle saklanmış. Kutsal bir emanet gibi korunan ve geleceğe adeta ışık tutan Sultan Abdülhamid’in bizzat kendi eliyle yazdığı mektup Suriye’de büyük özveri ile korunuyor. Sultan Abdülhamid’in mensubu olduğu Şazeli Şeyhi Mahmut Ebu Şamat’ın 2. kuşak torunu olan Ammar Ebu Şamat, büyük bir özveri ile korudukları mektup için ayrı bir ihtimam gösterdiklerini anlatıyor. Çıktığı hutbelerde Sultan Abdülhamid’in ne kadar büyük bir Sultan olduğunu anlatmak amacıyla birçok kez bu mektubu okuduğunu anlatan torun Ebu Şamat, “Sultan Abdülhamid, Yahudiler tarafından 150 milyon İngiliz altını teklif edilmesine rağmen ‘dünya dolusu altın verseniz bu teklifinizi kabul etmem’ diyerek huzurundan kovuyor. Gün geçtikte bu yüce insanın önemini anlıyoruz.” diyerek büyük sultana sevgisini anlatıyor.

MEKTUBU SATIN ALMAK İÇİN YÜKLÜ PARA TEKLİFİ YAPILDI; AMA AİLE MECLİSİ ESAD’DA KARAR KILDI

Mektubun tarihi ve manevi bir boyutunun olduğunu kaydeden torun Ammar Ebu Şamat, “Mektuplar yıllarca büyük bir özveri ile saklandı. Büyük dedem Ebu Şamat, İttihatçılar döneminde de mektubu korudu. Şam’ın Fransız işgalinde de bu emanet korundu. Şimdi torunları olarak bu güne kadar muhafaza ettik. Ancak aile fertlerine büyük para teklifleri gelmeye başladı. Bu teklifler üzerine aile fertleri bir araya gelerek alınacak kararı tartıştık.” şeklinde konuşuyor.

Ammar Ebu Şamat, büyük dedesine gönderilen mektubun önemli ve tarihî bir bölge olduğu için güvenilir bir mekanda muhafaza edilmesine karar verdiklerini söyledi. Ebu Şamat, “Aile fertlerine büyük paralar teklif edildi. Önemli ve tarihi bir belge olduğu için aile meclisi bunu reddetti. Ardından bu emanet mektubu emin ve güvenilir bir yere vermeye karar verdik. Aile fertlerinden Dr. Faruk Ebu Şamat bu mektubu Devlet Başkanı Beşşar Esad’a gönderdi. Kendisi korusun diye.” diyerek mektubu güvence altına aldıklarını söyledi.

Sultan Abdülhamid’in, şeyhi ve mürşidi Ebu Şamat’a gönderdiği mektup aynen şöyle:

“Yâ Hû…

Bismillahirrahmanirrahim vebihi nestain

Elhamdülillahi rabbil-alemin ve efdalü salati ve ettemmü teslim ala Seyyidina Muhammedin resulü rabbul-alemin ve ala alihi ve sahbihi ecmain vettabiine ila yevmiddin.

İşbu arîzamı tarikat-i Şazeli Şeyhi vücutlara ruh ve hayat veren ve cümlenin efendisi bulunan Eşşeyh Mahmud Ebüşşamât Hazretlerine ref ediyorum:

Mübarek ellerini öperek ve duâlarını rica ederek selâm ve hürmetlerimi takdimden sonra arz ederim ki, sene-i haliye şehr-i mayısın 2. günü tarihli mektubunuz vasıl oldu. Sıhhat ve selâmette daim olduğunuzdan dolayı Allah’a hamd ve şükürler ettim… Efendim, evrâd-ı Şazeli kıraatine ve vazife-i Şazeliyyeye, Allah’ın tevfikiyle gece ve gündüz devam ediyorum. Ve bu vazifeleri edâya muvaffak olduğumdan dolayı Allah Teâlâ Hazretlerine hamd ederim ve dâvet-i kalbiyenize daima muhtaç olduğumu arz ederim.

Bu mukaddimeden sonra, şu mühim meseleyi zat-ı reşadetpenahilerine ve zat-ı semahatpenahilerin emsali ukulü selim sahiplerine tarihî bir emanet olarak arz ederim ki, ben Hilâfet-i İslâmiyeyi hiçbir sebeple terk etmedim.

Ancak ve ancak ‘Jön Türk’ ismiyle maruf ve meşhur olan İttihat Cemiyeti’nin rüesasının tazyik ve tehdidiyle Hilâfet-i İslâmiyeyi terke mecbur edildim. Bu ittihatçılar, Arazi-i Mukaddese ve Filistin’de Yahudiler için bir vatan-ı kavmî kabul ve tasdik etmediğim için ısrarlarında devam ettiler.

Bu ısrarlarına ve tehditlerine rağmen ben de katiyen bu teklifi kabul etmedim. Bilâhare yüz elli milyon altun İngiliz lirası vereceklerini vaat ettiler. Bu teklifi dahi katiyen reddettim ve kendilerine şu sözle mukabelede bulundum: ‘Değil yüz elli milyon İngiliz lirası, dünya dolusu altın verseniz bu tekliflerinizi katiyen kabul etmem! Ben otuz seneden fazla bir müddetle Millet-i İslâmiye’ye ve Ümmet-i Muhammediye’ye hizmet ettim. Bütün Müslümanların ve salatin ve Hulefa-i İslâmiyeden aba ve ecdadımın sahifelerini karartmam ve binaenaleyh bu tekliflerinizi mutlaka kabul etmem’ diye kat”î cevap verdikten sonra hal’imde ittifak ettiler.

Ve beni Selanik’e göndereceklerini bildirdiler. Bu son tekliflerini kabul ettim ve Allah Teâla’ya hamd ettim ki ve ederim ki; Devlet-i Osmaniyye ve Alem-i İslâm’a ebedî bir leke olacak olan tekliflerini, yani Arazi-i Mukaddese ve Filistin’de Yahudi devleti kurulmasını kabul etmedim. İşte bundan sonra olan oldu. Ve bundan dolayı da Mevlâ-yı Müteal Hazretlerine hamd ederim.

Bu mühim meselede şu maruzatım kâfidir.

Ve şu sözlerimle mektubuma hitam veriyorum. Mübarek ellerinizden öperek hürmetlerimi kabul buyurmanızı sizden rica ve istirham ederim. İhvan ve asdıkamın cümlesine selâmlar ederim.

Ey benim muazzam üstadım! Bu bâbda sözümü uzattım. Muhat-ı ilmi semahatpenahileri ve bütün cemaatinizin mâlûmu olmak için uzatmaya mecbur oldum.
Veselâmualeyküm ve rahmetullahi ve berakatühü.

Hadim-i el-Müslimin Abdülhamid

Sultan Abdülhamid Han’a Yapılan Suikastin Perde Arkası

Ermeni İhtilal Çetesi komitecileri, düzenleyecekleri suikast için bütün hazırlıklarını tamamlamışlar, en ince ayrıntıyı dahi hesaplamışlardı. Padişah, Cuma günü Yıldız Camii’nde namazı eda ettikten sonra caminin iç kapısına geliyor, oraya kadar yanaşan arabasına biniyor ve merasim eşliğinde sarayına dönüyordu. Sultanın bindiği araba, tam bir dakika 42 saniye sonra avlu kapısına varıyordu…

Ve o gün… avlu kapısında bekleyen arabalar arasında, özel olarak üretilen o araba da vardı… İçindeki “Cehennem Makinesi” adlı bomba, bir dakika 42 saniyeye ayarlanmıştı!..

İşte bu kitapta, 21 Temmuz 1905 Cuma günü Sultan İkinci Abdülhamid Han’a yapılan

Sultan Abdülhamid Tahtından İndirilmemiş Olsaydı

Sultan Abdülhamid 1918′de, mahpus tutulduğu Beylerbeyi Sarayı’nda vefat etti. 1909′da düzmece 31 Mart Vak’ası bahane edilerek Jön Türkler, İttihadçılar, Masonlar, Dönmeler tarafından tahttan indirilmeseydi, devleti on sene daha idare etmiş olacaktı.

Merhum Sultan bir siyaset dehası idi. Tahtta kalmış olsaydı:

1. Balkan Harbi’nin çıkmasına meydan vermezdi.

2. Savaş çıksaydı bile, Osmanlı devleti mağlub olmazdı.

3. Rumeli’de toprak kaybetsek bile, yine de elimizde bugünkü Trakya’nın birkaç katı toprak kalırdı.

4. Arap dünyası ile aramızda kopukluk olmazdı.

5. Birinci DünyaSavaşı’na girmezdik.

6. Türkiye’de bugünkü korkunç kopukluklar, krizler ve ârızalar olmazdı.

Şu hususu da belirtmek isterim: Her insan gibi Sultan Abdülhamid’in de hatâları olmuştur. Lakin, yukarıda beyan ettiğim gibi o bir siyaset dâhisiydi. Onun 33 sene koruduğu, ayakta tuttuğu Devlet-i Osmaniye’yi Jön Türkler, İttihadçılar on senede yıktılar.

1908′de Kanun-i Esasiyi yeniden yürürlüğe koyduktan, Meclis-i Meb’usan seçilip toplandıktan sonra Sultan Abdülhamid bu rejime de intibak etmiş, Yıldız Sarayı’nda meb’uslara (milletvekillere) büyük bir ziyafet vererek onlarla çok samimî şekilde görüşmüştür.

Sırp, Bulgar, Yunan devletleri, Jön Türklerin siyasetsizlikleri ve basiretsizliği yüzünden bizim aleyhimizde birleşebilmişlerdir. Sultan Abdülhamid onların birleşmesine yol açmaz, imkân vermezdi.

İç siyasete karışan, darbe yapan bir ordu yüzünden Balkan Savaşı hezimetine uğradık ve 500 küsur yıldan beri Müslümanların elinde olan büyük ve zengin toprakları birkaç ay içinde kaybettik; milyonlarca Müslüman öldü, yerini yurdunu kaybetti, perişan oldu.

Batı’da Sırplar Osmanlı ordusunu darmadağın etti. Doğuda Bulgarlar Çatalca’ya kadar dayandı. Selânik’teki Jön Türk Tahsin Paşa, bir kurşun atmadan bütün orduyu silahlarıyla birlikte Yunan’a teslim etti.

Balkan devletleri arasında anlaşmazlık çıkmasaydı, Edirne’yi bile geri alamayacaktık.

Bir ülke hürriyet, adalet, musâvat, uhuvvet naraları ve şarkılarıyla ayakta tutulamaz.

İttihadçılar zamanında Beyazıt’tan Sirkeci’ye kadar yol kenarlarındaki darağaçlarında ölüler sallanmıştır.

İttihadçıların talanları yazmakla bitmez.

Adalet dediler zulüm getirdiler.

Uhuvvet (kardeşlik) şarkıları okudular; kin, düşmanlık ve nefret getirdiler.

Eşitlik dediler nepotizmin, ayırımcılığın, particiliğin en kötüsünü sergilediler.

Hürriyet dediler esaret ve kölelik getirdiler.

İttihadçıların üç büyüğü Enver, Talat ve Cemal Paşalar, Birinci Dünya Savaşı bozgunundan sonra Alman denizaltılarıyla yurt dışına kaçmıştır.

1915′te düşman devletler Çanakkale Boğazı’nı zorlarken, Padişahın, Meclisin ve hükümetin Eskişehir’e nakli düşünülmüş ve harekete geçilmişti. Beylerbeyi Sarayı’nda tutulan Sultan Abdülhamid’e bir heyet gönderilip Anadolu’ya nakl edileceği bildirilinde, merhum Hakan ve Halife şu cevabı vermişti:

-Çanakkale Boğazına benim yaptırdığım istihkâmlar duruyorsa düşmanlar orayı geçemez ve aşamaz. Şayet geçecek olurlarsa, Bizansın son imparatoru Konstantin gibi çarpışarak ölmeyi yeğlerim.

Osmanlı devletini ve hilâfetinin mezarını kazdılar, başımıza bugünkü dert ve krizleri getirdiler ve hâlâ utanmadan Sultan Abdülhamid’e sövüp sayıyorlar.

MEHMET ŞEVKET EYGİ

http://www.milligazete.com.tr/makale/sultan-abdulhamid-tahtindan-indirilmemis-olsaydi-142689.htm

Sultan Abdülhamid’in Aile Hayatından 138 Kare Bir Kitapta Buluştu

Kültür A.Ş., “Sultan II. Abdülhamid’in Aile Albümü” isimli kitapla bir dönemi karelerle gözler önüne seriyor.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden Kültür A.Ş.,  Sultan II. Abdülhamid’in çektirdiği fotoğraflardan oluşan Yıldız Arşivi’nden, sultanın ailesini ve Yıldız Sarayı’nın günlük yaşamını konu alan aile fotoğraflarını “Sultan II. Abdülhamid’in Aile Albümü” isimli bir kitapta topladı. Kitap, “Sultan II. Abdülhamid Han Arşivi İstanbul Fotoğrafları” ile başlayan ve “Sultan II. Abdülhamid’in Arşivinden Dünya” ile devam eden serinin üçüncü kitabı. “Sultan II. Abdülhamid’in Aile Albümü”, tüm siyasi hayatı didik didik edilen II. Abdülhamid’in ailesi ile ilgili ilk albüm çalışması olup,  saraya ve saray yaşamına farklı bir bakış açısı getiriyor.

İlk Osmanlı anayasası olan Kanun-i Esasi’yi ilan etmesi, 1877’de ilk meclisi açması Sultan II. Abdülhamid’in başlattığı yeniliklerden sadece birkaçıydı. Oysa son dönemde Abdülhamid’in çok da bilinmeyen bir özelliği, belki de tüm bunların önüne geçti: “Fotoğraf”. Sultan II. Abdülhamid’in fotoğraf ve fotoğrafçılığa olan ilgisi sayesinde oluşan Yıldız Fotoğrafları, çekildikleri dönemle ilgili sadece Osmanlı sınırları için değil tüm dünya için görsel bir belge niteliği taşımakta, bu da onu dünyanın en önemli fotoğraf arşivi haline getirmektedir. Arşivde 962 albüm ve 36 bin kare fotoğraf bulunmaktadır. Bu fotoğraflarda dünyanın çeşitli yerlerinde üretilen silahlardan, Hicaz Demiryolları yapımına, büyük İstanbul depreminden, Kanada’daki yerli halka kadar çok geniş ve renkli bir yelpazede fotoğraflar bulunuyor.

Sultan II. Abdülhamid’in bu büyük ve önemli fotoğraf arşivi içinde 9 albüm, 700 fotoğraf, sultanlar ve şehzadeler için ayrılmıştır. 700 fotoğrafın büyük bölümü -fotoğrafların ziyan edilmemesi düşüncesi ile- birbirinin tekrarı karelerden oluşmaktadır. Sultan ve şehzadelere ait albümlerden bazıları birbirinden farklı yaprak süslemeleriyle dikkat çekmektedir.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden Kültür A.Ş.’nin ilk kez gün ışığına çıkardığı özel fotoğraflardan oluşan bu kitapta, Sultan II. Abdülhamid’in büyük oğlu Mehmed Selim’in torunu Abdülkerim Osmanoğlu’nun “Büyük Dedem Sultan II. Abdülhamid”, Gültekin Çizgen’in “Abdülhamid ve Fotoğraf” ve Prof. Dr. Nurhan Atasoy’un “Görsel Tarihin Tapusu” başlıklı yazıları da yer alıyor. Prof. Dr. Atasoy yazısında Yıldız Fotoğrafları ile ilk karşılaşmasını ve fotoğraflar üzerinde gerçekleştirdiği yıllar süren çalışmayı, emeği ve özveriyi anlatıyor.

“Sultan II. Abdülhamid’in Aile Albümü”ndeki fotoğraflar Yıldız Sarayı’ndan kesitlerle başlıyor, şehzade ve sultanların fotoğraflarıyla devam ediyor. Kitapta, Sultan Abdülhamid’in yanı sıra Sultan Abdüllaziz ve Sultan Abdülmecid’in soy ağacından şehzade ve sultanların özel fotoğrafları bulunmaktadır. Aslında bu, Sultan Abdülhamid’in tahtan indirilerek öldürülen amcası Sultan Abdüllaziz’in çocuklarını kendi çocuklarından ayırmadığının “resmi” bir kanıtıdır. Fotoğrafların dizilişinde hanedan geleneğine uygun olarak öncelik şehzade fotoğraflarına verilmiş, sultan fotoğrafları şehzadelerden sonra yer almıştır.  Kitapta ayrıca içinde padişah fotoğraflarının yer aldığı iki albüm daha bulunuyor. Sultan II. Abdülhamid Han’dan önceki şecereyi içeren bu karelerin üzerine padişahların doğum tarihleri, tahta çıkış tarihleri gibi önemli ayrıntılar da not düşülmüş. Kitap “harem”e girebilen saray fotoğrafçıları Abdullah Frères (Abdullah Kardeşler) ve Vasilaki (Basile) Kargopoulo ile ilgili bilgilerle son buluyor.

İBB Kültür A.Ş. tarafından Türkçe – İngilizce olarak yayımlanan “Sultan II. Abdülhamid Han Aile Albümü” toplam 138 fotoğraftan oluşuyor. Kitap, İstanbul Kitapçısı’ndan veya www.istanbulkitapcisi.com adresinden temin edilebilir.

Kaynak: http://www.ibb.gov.tr/tr-TR/Pages/Haber.aspx?NewsID=17677

Sultan II. Abdülhamid ve Mithat Paşa

cizdirdigi petrol haritasi

Sultan Abdülaziz’in sebebi hâlâ çözülememiş olan esrarengiz ölümünden ve Sultan V Murad’ın iki ay kadar süren kısa saltanatından sonra, Sultan II. Abdülhamid Osmanlı Devletinin Padişahı ve -tamamının olmazsa bile- dünya Müslümanlarının Halifesi oldu(1876).
Sultan Abdülhamid, sadece kendinden önceki dönemlerden intikal eden ekonomik güçlüklerle değil; aynı zamanda “Doksan üç Harbi’nin (1877-78 Rus harbi) meydana getirdiği dış baskılarla karşı karşıya kaldı. Aslında, savaşa taraftar olmayan Abdülhamid

Ulu Hakanın Türbesi kapatılmış!

Abdulhamid Han’ın türbesinin beş aydan beridir kapıları kilitli. Neden acaba? Restorasyon mu başka bir şey mi, neden?

Abdulhamid HanCuma namazını  Sultanahmet Camiinin avlusunda sevgili şair Ali Ayçil ile eda etmiş  olduk. Şairimiz Ali Ayçil küçük bir kaza geçirmiş  ve sağ elinin iki parmağı kırılmış. Vapurda dalgın bir vaziyette iken yanına oturduğumu görmedi bile. Birlikte yürüdük. Alçıda ve sargılar içindeki sağ eliyle epey bir zaman Üsküdar üzerine yazı yazamaz artık. Zaten bu parmakların kırılma olayı Üsküdar üzerine yazdığı ve bu hafta Gerçek Hayatta yayınladığı yazıdan sonra meydana gelmiş. Geçmiş olsun Ali’ciğim.

Namazdan sonra sevgili dostum şair Arif Dülger ile sözleştiğimiz gibi buluştuk. Bana bir yemek sözü vardı. İfa etmiş olduk birlikte. Sonra biraz yürüyelim dedik ve Mustafa Kutlu’yu ziyaret edelim dedik. Kutlu Bey izine ayrılmış. Selam bırakıp ayrıldık.

Türk Ocağında çay içelim dedi Arif Bey. Mekândan içeri girdik. Mekânda ünlü kişilerin mezarları  mevcut… Ben hemen sola doğru yürüdüm gel Cennet Mekân Abdülhamid Han Hazretlerine bir dua edelim, dedim. Yürüdük, türbenin kapınsa vardık. On kadar genç adam kapının önünde durmuş bakınıyorlar. Kapıya yöneldim ki eyvah kapı kapanmış ve kilit vurulmuş. Bu ne hal, dedik, sorduk, soruşturduk. Meğer beş aydır türbeyi ziyarete kapatmışlar. Bak şu işe. Kim gocunmuş olabilir ki? Çok ayıpladım, ayıpladık, ayıplayacağız bundan böyle.

Abdulhamid Han Türbesi

Kültür Bakanlığı  mı her kim türbeyi ziyarete kapatmış ise tez zamanda hatasını  telafi edip türbeyi açmalıdır!

dunyabizim.com