Bulışlara Osmanlı İlgisi

Buluşlara Osmanlı İlgisi

Osmanlı Devleti’nde daha kuruluş yıllarından itibaren ilme ve âlime büyük bir değer verilmiştir. Bu durum Osmanlı Devleti’nin gerileme ve çöküş devrinde de devam etmiştir. Sultan 2. Abdülhamid, bir yandan zor günler yaşayan Devamını Oku »

Abdülhamid'in Dersaadeti

Abdülhamid’in Dersaadeti Belgeseli

Samanyolu TV tarafından yaptırılan, Abdülhamid Han dönemini dört başlıkta inceleyen Abdülhamid Han belgeseli sitemizde. Belgeselin ilk bölümü Abdülhamid Han’ın ilk icraatlarını, ikinci bölümü getirdiği yenilikleri, üçüncü bölümü Abdülhamid Han’ın politikalarını, dördüncü ve Devamını Oku »

Sultan Abdülhamid Tahtını Nasıl Kaybetti?

Sultan Abdülhamid Tahtını Nasıl Kaybetti?

Heyet, Sultan 2. Abdülhamid Hana tahttan indirildiğini tebliğ ederken… İsyanı bastırmak üzere İstanbul’a gelen Hareket Ordusu Yıldız Sarayı’nı sarıp ablukaya alarak açlığa mahkûm ederken; bir yandan da Mecliste padişahın tahttan indirilmesi müzâkere Devamını Oku »

ABDULAZİZ HAN’IN ÖCÜNÜ ALAN ÇERKEZ HASAN BEY VE ABDÜLHAMİD HAN!

abdul

Sultan Abdulaziz dönemi çok önemlidir Osmanlı tarihinde. Osmanlı’nın çatlayan temellerini ayakta tutmak için olağanüstü bir çaba veren Sultan, dış düşmanların arkasında durduğu kimi Osmanlı devlet adamlarının çabası sonucu 30 Mayıs 1876’da tahttan indirilir. Ve tam dört gün sonra Fer’iye Sarayında, intihar süsü verilerek öldürülür. Abdulaziz Han’ın kızlarından Nazime Sultan babasının öldürülmesiyle ilgili, “kuşkusuz babamın intihar ettiğine hükmedenler, aldatıcılardır. Ben, bizzat kendi gözlerimle babamın öldürülüşüne tanık oldum!”

Rumeli’den esen isyan ve ateş rüzgarı, ayaklanmalarını habercisidir. Osmanlı’nın dört bir yanını aç kurtlar sarmıştır. İşte bu günlerde bir Osmanlı subayı, düşmanla halvet olarak devleti yıkmaya soyunanlara unutamayacakları bir ders vermeye hazırlanmaktadır.

Kafkasya’da Rus zulmünden kaçarak İstanbul’a gelen Gazi İsmail Bey’in büyük kızı Nesteren Nesrin, Pertevniyal Valide Sultan tarafından, Sultan Abdulaziz’le evlendirilir. İsmail Bey’in iki oğlundan Çerkez Hasan Bey, ablasının aracılığıyla padişahın büyük oğlu Yusuf İzzeddin Efendi’nin özel koruması olarak görev alır. Sultan Abdulaziz Han’ın kayınbiraderi olan bu Kafkasyalı yiğit, şerefli bir Osmanlı subayı olarak herkesin takdirini kazanır kısa sürede.

Sultan Abdulaziz tahttan indirilip 4 Haziran 1876’da da öldürülünce, yüzbaşılığa terfi etmiş Çerkez Hasan Bey’in İstanbul’da kalmasını tehlikeli görerek, Bağdat’a atanmasını buyurur. Ancak Çerkez Hasan İstanbul’da kalmaya, öldürülen kayınbiraderinin öcünü almaya kararlıdır. Halasının konağındaki odasında duran sandıkta sakladığı iki altı patlar revolveri kapar, bir Çerkez kamasını ve subaylık kılıcını beline takarak yola çıkar. Bakanlar Kurulu 15 Haziran 1876’de, Mithat Paşa Konağının üst katında toplantıdadır. Konak, Serasker Dairesinden getirilen subaylarca korunmaktadır. Bakanlar Kurulu toplantısına Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa, Serasker Hüseyin Avni Paşa, Hariciye Nazırı Raşid Paşa, Şura-yı Devlet Reisi Mithat Paşa’yla birlikte 13 kişi katılmıştır.

Çerkez Hasan Bey herkesin tanıdığı bildiği bir subaydır. Kimse önüne dikilmez, toplantı salonunun kapısını kırarak içeri dalar. Toplantı salonundakiler, bir elinde revolver diğerinde kamayla içeri dalan Kolağası Çerkez Hasan Bey’i görünce dehşete kapılır! Çerkez Hasan Bey, tabancasını Hüseyin Avni Paşa’ya, kayınbiraderini önce tahttan indirip sonra da öldürten adama çevirir:

“Davranma Serasker!”

Basar tetiğe iki kez. Kurşunlar göğsüne ve karnına saplanır Hüseyin Avni Paşa’nın. Bakanlar sağa sola kaçışır. Kayserili Ahmed Paşa, arkasından yaklaşıp kollarından tutar Çerkez Hasan’ı. Bakanlar fırsattan yararlanıp odadan kaçarken yaralı seraskerle kalp krizi geçiren Raşid Paşa’dan başkası kalmaz salonda…

Kolağası Çerkez Hasan Bey 17 Haziran 1876’da sabah namazından sonra Beyazıd Meydanı’nda Serasker kapısının yanındaki dut ağacında ipe çekilir. Cesedi iki gün teşhir edildikten sonra Edirnekepı Mezarlığına defnedilir. Korkusuzca darbe çetesinin ümüğüne çökmüş, hunharca öldürülen kayınbiraderi, Abdulaziz Han’ın öcünü almış sonra da direnmeyerek teslim olup idam edilmiştir. Abdülhamid Han tahta geçince Çerkez Hasan’a bir mezar yaptırıp kitabesini yazdırır. Devlet ve millet için canını feda eden Kolağası Çerkez Hasan Bey, tarihe zulme ve darbecilere karşı direnen bir kahraman olarak geçmiştir.

(Kaynak; Çerkez Hasan Vak’âsı -İ.H.Uzunçarşılı. Yılmaz Öztuna—Bir Darbenin Anatomisi; Yedikıta Sayı 38 ve 45)

SİYONİSTLER, FİLİSTİN TUTKUSU VE ABDÜLHAMİD HAN!

Siyon, Kudüs yakınlarındaki Siyon dağıyla orada bulunan kalenin adıdır, olaya çok basit bir biçimde yaklaşırsanız.  Ne var ki, yaşamda hiçbir şey bu kadar basit değildir elbet. Siyon, Tevrat’ta adı geçen kutsal topraklar, vaat edilmiş diyar, Eretz Yisra’el’dir İbranice adıyla da. Kimi bunu “Tanrı’nın Evi”olarak da çevirir.

Alfred Dreyfus adında Yahudi asıllı bir yüzbaşının Alman casusu olduğu gerekçesiyle, Askeri Akademinin ön bahçesinde önce rütbeleri sökülmüş sonra da Şeytan Adası diye bilinen Fransız Guyanası’ndaki korkunç hapishaneye yollanmıştı. Düzmece kanıtlar ve yalancı tanıklarla mahkum edilen Dreyfus, Fransa’da yaygın olan Yahudi düşmanlığı ve ırkçılığın kurbanı olmuş, halk adamın arkasından “Yahudi’lere Ölüm!” diye bağırmıştı. Ama 21 Temmuz 1904’te suçsuzluğu anlaşılıp hem rütbesine hem de madalyalarına yeniden kavuşunca, halk Çok yaşa Dreyfus!” diye bağırmıştı bu kez.

Bu iki olaydan en çok etkilenenlerin başında Theodor Herzl geliyordu. Gazeteciydi; baştan sona izlemişti Dreyfus davasını ve ünlü yazar Emile Zola’nın, L’Aurore gazetesinde yayınlanan,“Suçluyorum” başlıklı mektubunun etkisiyle, halkın nasıl Dreyfus düşmanlığından uzaklaşıp Dreyfus yanlısı kesildiğinin de tanığıydı. Herzl, Fransızların sokaklarda Öldürelim Yahudileri” çığlıklarından etkilenerek, “Judenstaat” yani “Yahudi Devleti” adlı bir kitap yazdı. Kitapta, batıyı sarıp sarmalayan Yahudi düşmanlığının üstesinden gelmenin tek yolu olarak, Yahudilerin kendi devletlerini kurmaları gereğini anlatıyordu. Ortaçağ’da Yahudiler üniversitelere giremiyor, tarımla uğraşamıyor, asker sivil devlet memuru olamıyordu. Dolayısıyla ticaret, bankacılık ve bankerlikle uğraşıyorlardı genellikle. Eh tek yaptıkları iş bu olunca da ticaret ve para işlerinde uzman kesilmişlerdi.

Fransız devrimi sonrası Aydınlanma Çağının Avrupa’ya düşmesinden en çok Yahudiler yararlandı. Hatta Napolyon, Mısır seferi sırasında Yahudilere Akka dışında bir devlet kurma izni vereceğini bile açıkladıysa da, ömrü yetmediğinden bu gerçekleşmedi. Yahudiler zenginleşip devlete de el atmaya başlayınca karşılarına Katolik Kilisesi dikildi o saat. Bu arada Yahudilerin mağdur edildiği düşüncesi kök salmaya başladı aydınlar arasında. Örneğin Osmanlı gazeteci Ebuzziya Tevfik bile daha 1888’de, “Millet-i İsrailiyya” diye bir kitap yazdı.

Thedore Herzl, Siyonizm tasarısıyla, Osmanlı Yahudileri arasında da büyük destek buldu. Herzl ve onu destekleyen Yahudiler, Siyonizmi bir inanç birliği değil bir ırkın siyasallaşması olarak ortaya koyuyorlardı. Ve 1897’de Basel’de toplanan Birinci Siyonist Kongresi, Dünya Siyonist Örgütünün kurulmasına karar verdi; Yahudi Devleti için gözlerini Filistin’e dikmişlerdi.

Basel Kongresi’ni yakından izleyen Abdülhamid Han, iki iradeyle Siyonistlerin Filistin’e girmelerini yasakladı. Herzl 1902 yılına kadar birçok girişimde bulundu Sultan’la görüşmek için. Bunlardan birinde, Abdülhamid Han’ın yakın adamlarından ve hafiyelerinden Kont Newlinski aracılığıyla 5 milyon altın önerdi padişaha. Abdülhamid Han hiç düşünmeden bu teklifi geri çevirdi. Daha sonra 1900 yılında, miktar 10 milyon altına çıkarıldıysa da gene kabul görmedi. Ancak, Şubat 1902’de Herzl, padişahın huzuruna çıkabildi. Abdülhamid Han, “içinde Filistin’in olmadığı bir yerde, Musevilerin birlikte yaşayabileceğini, ancak özerk bir devlet kurmalarına izin vermeyeceğini”belirtti. Bu, Herzl’in isteği değildi tabi. İngiltere, bu arada, Uganda’yı önerdi Siyonistlere. Herzl bu teklifi kabul ettiyse de ilerde yerine geçecek, Dr. Weizmann reddetti. Ama Siyonistler yılmadı, Abdülhamid Han’dan sonra, 1904’de Herzl ölünce başa geçen Weizmann, İttihatçıları çok sıkıştırdı ama bu sefer de dünya savaşı yüzünden başarıya ulaşamadı. Abdülhamid Han’sa ölümünden hemen önce yakınlarına, Filistin ya da bölgede bir Siyonist devletin kurulmaması için ellerinden geleni yapmalarını öğütlemiş, bu devletin İslam’ın böğrüne saplanmış bir hançere dönüşebileceğini söylemişti. Haklı çıktı mı sizce acaba?

Aziz Üstel, Star, 26 ve 31 Mayıs 2012…

Musul meselesinin arka planı

bbbbbbb

Musul neden İngiltere için önemli sorusuna hep petrol diye cevap veriliyor. Ancak orta doğuda petrol sadece Musul’da mı var?

Mesele Çanakkale’de uğradığı yenilgi Kuttu’l Amare’de Türkler karşısında uğradığı bozgun muydu evet bunlar da var ancak şu var İngiltere’nin geleneksel Ortadoğu politikası içerisinde Türklerin asla kendi ayakları üzerinde durmamaları elzemdir. Türklerin imparatorluk geleneğinden gelen bir millet olması İngilizleri tedirgin ediyordu ve İngilizler günübirlik siyaset değil asırları ihtiva eden uzun vadeli stratejiler yaparlar. Türklerin sağı solu belli olmaz ne olur ne olmaz kontrol altında tutulmaları gerekir.

KANIT: Eğer Musul Türkiye’ye bağlanmış olsaydı acaba o günden bu güne geçen 90 senede oluşturduğu katma değerle ülke ekonomisine nasıl bir etki yapardı? Veya biz acaba bugün nasıl bir ekonomik ve siyasi seviyede bir ülkede yaşıyor olurduk? Bunu düşünmek bile İngiltere’nin Musul meselesinde Türkiye’nin burnunu sürtmek ve ayağa kalkmasını engellemeye çalıştığını kanıtlamaktadır.

Bugün petrolümüz olmadığı halde 1976 yılında 72 milyar dolar milli geliri olan Türkiye bugün 2013 verilerine göre 822 milyar dolara yükseldi. Artık birkaç sene içinde 1 Trilyon doları geçmesi bekleniyor. Petrolümüz olmadığı halde bu ivmeyi yakaladıysak eğer petrolümüz olsaydı şu anda nasıl bir ekonomik gücü temsil ediyorduk bunu düşünmek lazım. Tabi devletlerin ekonomik güçlerinin siyasi güçleri ile paralellik taşıdığı da bir hakikat olduğuna göre İngiltere neden Musul’u bize vermedi sorusunun cevabı böylece ortaya çıkıyor.

İngiltere bu kadar uğraştığı Musul’dan 1932 senesinde manda yönetimini kaldırarak vazgeçiyor… Neden uğruna savaşı bile göze aldığı ve senelerdir bu kadar diplomatik yollarla uğraştığı bir yerden 6 senede vazgeçiyor? Bunu düşünmek icap eder.

‘Musul Petrolü Üzerindeki Rekabet’
Sultan II. Abdülhamid Han, İngiliz ve Alman arkeologların yaptıkları kazılarda ortaya çıkardıkları Musul petrollerinin bulunduğu bölgeyi, 1890’da çıkardığı “İrade-i Seniye” ile “Padişah Hazinesi” ilan etmiştir. Musul petrolü Lozan’da ve başka görüşmelerde pazarlık konusu olmuş, bu da İngilizleri çok rahatsız etmiştir; çünkü İngiliz işgalindeki Musul petrollerinin neredeyse tamamı Padişah hazinesi içindedir. İngilizlerin Musul petrollerine ilişkin düzenlemelerinden ABD rahatsız olmuş ve bu rahatsızlığını İngiltere’ye verdiği sert notalarla ifade etmiştir. Amerikan petrol şirketleri bununla da yetinmeyerek II. Abdülhamid’in varislerini bularak onlar sayesinde petrol çıkarılan alanlar üzerinde söz sahibi olmak istemişler ve Abdülhamid’in söz konusu Padişah hazinesini II. Meşrutiyet’in tarihi olan 1908’den sonra maliye hazinesine devretmesinin yasal olmadığını, ittihatçıların baskılarıyla böyle bir şeye mecbur kaldığını ispat etmeye çalışmışlardır. Amerikalıların bu girişimi, İngiliz petrol şirketlerini telaşlandırmış ve konunun hukukî boyutunu araştırmaya başlamışlar ve Osmanlı’nın o dönemdeki resmî gazetesi olan “Takvim-i Veka-yi”den Padişah hazinesinin artık padişahın şahsına ait olmadığı ve maliyeye devredildiğini tespit etmişlerdir.

Bu konuda karşılıklı iddialar devam etmiş ve Türk tezini Lozan’da ABD’nin desteklemesinden telaşa kapılan İngiliz başbakanı, Amerikan oyununu bozmak için Türklere Lozan’da Turkish Petrolün payından (Irak hükûmetine geçen payından) % 20’sini teklif etmek istemişse de Curzon, buna gerek olmadığını söylemiştir, çünkü ona göre Türkler çok daha az paya razı olacaklardır. Türk heyeti, petrolden Abdülhamid’in varislerine pay verilmesinin Osmanlı Devleti’nin varlığının devam ettiği anlamına geleceği için İngiliz tezine yaklaşmıştır. Sonuçta İngiltere, Amerikalıların baskılarına dayanamayıp 31 Temmuz 1928’de yapılan nihaî anlaşma ile Musul petrolünden Fransız ve Amerikalılara da pay vermek zorunda kalmıştır.

İngiltere Türkler karşısında büyük bir yenilgi aldığı Kuttu’l ‘Amare yenilgisinden 17 gün sonra Fransızlarla Sykes Picot antlaşması ile petrol bölgelerini paylaşmışlardı. Hatta bu antlaşmada Musul Şam’a kadar olan bölge ile birlikte Fransa’ya bırakılmıştı. Daha sonra ise Fransa Musul’u İngilizlere bırakmıştır.

30 Ekim 1918’de Mondros’un imzalanmasından sonra Bağdat civarında olan Hint asıllı İngiliz askerleri ateşkes olmasına rağmen iki hafta daha yürütülerek Musul’u ele geçirmişlerdir. Osmanlı Devleti bunu protesto ettiğini belirtmiş ancak İngiltere yaptığı açıklamada “Mütarekenin imzalandığını bilmeden askeri birliklerimiz devam etti” diye lakayt bir açıklama yapmıştı.

Şehzade Abdulhamid Kayıhan Osmanoğlu…

1. Dünya savaşında tek bir denizaltımız yoktu

aaaaaa

Kıymetli kardeşlerim, malumunuz üzere 1. Dünya Savaşı’nda aynı cephede savaştığımız Almanya’nın ve düşmanlarımız İngiltere ve Fransa’nın denizaltıları bizim denizlerimizde, boğazlarımızda ve sahillerimizde cirit atarken onları sadece seyretmek mecburiyetinde kaldık.

Çanakkale Savaşı bizim için bir savunma savaşı olmasına rağmen bu kadar çok şehit vermemizin bir nedeni de İngiliz-Fransız gemilerine karşı koyabilecek denizaltılardan mahrum olmamızdır.

Almanlara yalvararak denizaltı göndermesi için ricalarda bulunmamız da Çanakkale Savaşı’nın acı hatıraları olarak belleklerimizde yer tutmaktadır. Savaş devam ederken Fransızlardan ele geçirdiğimiz ‘Turquoise’ (Müstecip Onbaşı) denizatlısı hariç tek bir denizaltımızın olmaması büyük bir utanç vesilesidir.

Aslında I. Dünya Savaşı başlamadan 29 Nisan 1914’te İngiltere’ye 31 Mayıs ve 30 Haziran 1915’te teslim edilmek üzere 2 adet ve 30 Nisan 1914’te de Fransa’ya 30 Nisan ve 31 Temmuz 1916’da Toulon’da teslim edilmek üzere 2 adet olmak üzere 4 denizaltı sipariş edilmişti.

Ancak savaşa Almanya tarafında katılacağımızı gören İngiltere ücreti ödenmiş ve inşaatı tamamlanmış olduğu halde muharebe gemimiz Sultan Osman’a el koymasından bir gün sonra, 3 Ağustos 1914’te bu denizatlıların inşaatını durdurmuş daha sonra da el koyarak İngiliz donanmasına katmışlardır. Fransa da 5 Kasım 1914’te Denizaltı siparişlerini iptal etmiştir.

Eğitilmiş insanlarının büyük bir kısmını Çanakkale Savaşı’nda yitiren Osmanlı Devleti’nin karşılaştığı bu feci akıbet yeni kurulacak olan Cumhuriyet kadrolarının da niteliksiz olmasına sebep olmuştur. Kısacası bu konu sadece basit bir gemi konusu değildir. Etkileri ve sonuçları ile bir millet meselesidir.

Her sene Çanakkale Savaşları’nın sadece ‘zafer’ yönüyle ele alınması bu gibi konulara hiç değinilmemesi tarihten ders çıkarmak ve geleceğe hazırlanmak noktasında topluma doğru mesajın verilmediğini göstermektedir.

Çanakkale Savaşları’nda veya bir bütün olarak I. Dünya Savaşı’nda yapılan hatalar konusunda yapılacak çalışmalar aynı hatalara düşülmemesi konusunda topluma yol gösterici ve aydınlatıcı olacaktır.

Kur’an’da  “…müşrikler ile onların sizinle topyekûn savaştığı gibi, siz de topyekûn savaşın.” emri her Müslüman devletin izlemesi gereken bir düstur verilmektedir. Kur’an düsturundan uzaklaşmak her devirde Müslümanların zahmet çekmelerine neden olmuştur. Bu zamanda milli silahlarımızın yapılmasından son derece memnunuz Allah bu yolda istikamet tutanların yardımcısı olsun inşallah. Rabbim bu yolda say-ü gayret gösterenlerin ecirlerini artırsın.

Şehzade Abdulhamid Kayıhan Osmanoğlu…