Musul Üzerine Lozan’a Dair Birkaç Hatırat

Başlatan: Tarık026 Tarih: 19.11.2008 19:02 Cevap: 14

TA
19.11.2008 19:02
#1
Selamün Aleyküm

Musul’un elimizden nasıl çıktığına dair o devrin hükümet Reisi Rauf (Orbay) Bey hatıratında der ki; “Lozan’da Musul meselesi konuşulurken, İngilizler evvela: Siz Musul’u harble ele geçirmediniz. Binaenaleyh orasını boşaltıp yine bize iade ediniz. Çünkü, Musul, Doğu vilayetlerimizin bir parçasıdır ve Türk’tür. Yalnız Musul’daki petrollerden falan istifade etmek gibi, iktisadi menfaatlerinizi düşünüyorsanız, onları sizi tatmin edecek surette aramızda bir anlaşma ile halledebiliriz. dedik.

İngilizler bu teklifimize karşı: “Hayır, Musul Irak’ın bir parçasıdır. Oradaki menfaatlerinizi nazar-ı dikkate alarak petrollerden size bir hisse ayırmak suretiyle biz Musul’da kalalım.” Diyorlardı. Bu konuda coğrafi, ırki, iktisadi ve siyasi delillere dayanarak verdiğimiz cevaplarda, Musul’un Türk olduğunu iddia ile haklarımızı savunmaya devam ettik.
Sonunda Fransızların da kendilerine katılmasıyla İngilizler işi tehdide dökerek müzakerelerin kesilmesine sebep oldular.

Muharras heyetimiz başkanı İsmet paşa da, arkadaşlarıyla Ankara’ya döndü ve iş Büyük Millet Meclisine intikal etti.
Meclis; “Musul’u vermeyiz, gerekirse bu uğurda tekrar harbe gireriz” diye heyecan içinde idi. Biz Mustafa Kemal Paşa ile İsmet Paşa’dan gereken izahatı alıp, durumu tahlil ile tetkik ettikten sonra esas itibariyle işi, harbe gitmeden halletmenin bir çaresini bulmak noktasında mutabık kaldık.

Bunun üzerine İsmet Paşa, Meclis’te gizli oturumda, umumi heyet huzurunda izahat verdi. Fakat Mebuslar, bu izahatı tatmin edici bulmadılar. Benim de konuşmam icab etti.”
Bu durumda Meclis’in o günkü toplantısında Başvekil Rauf (Orbay) Bey konuşur, sonra Mustafa Kemal Paşa söz alır, bu arada muhaliflerin “ikinci grubu”na mensub olan bazı milletvekilleri ağır tenkitlerde bulunurlar ve bu hava içinde müzakereler o derece elektriklenir ki, Meclis Reisi Ali Fuad (Cebesoy) Paşa: “Efendiler! Rica ederim, sakin olunuz” diyerek, Meclis’in meşhur çanını, birbirlerine girmek üzere olanların ortasına fırlatıp atar ve bir anlık fiili müdahaleden istifade ile müzakereleri keser. Heyetimizin ikinci kere Lozan’a gidişini hatıratında uzun uzun anlatan Rauf Bey daha sonraki olaylardan da bahisle;
“Muharraslar heyetimiz tekrar Lozan’a gitti ve bilindiği gibi sulh yaptı. Bu sulh münasebetiyle Musul meselesi talik yani bir müddet sonraya bırakılmıştı.

Ondan sonraki safhalar da malumdur. Yalanız bilinmediğini zannettiğim bazı safhalar vakdır ki, sırası gelmişken onları da anlatmak faydasız sayılmaz” diyor ve Cafer Tayyar Paşa’nın Diyarbakır Kolordu Kumandanlığını kabul ederken ileri sürdüğü şartı şöyle anlatıyor. Cafer Tayyar Paşa der ki; “İngilizler Musul vilayetini Mütarekeden hemen sonra bir oldu-bitti ile işgal ettiler. Aynı hareketi ben de yapabilirim. Eğer bu hareketim, Hükümetin politikasına uygun çıkarsa, Musul vilayeti kazanılmış ve dava halledilmiş olur, yok eğer aksi olursa; Tarihi mesuliyeti benim üzerime yüklenir. Siz de; Kumandan hükümetin isteğine aykırı olarak bu hareketi yapmıştır. Kendisine Divan-ı Harbe verdik, mesul edeceğiz dersiniz ve işi yine politika yolu ile halledersiniz.” Cafer Tayyar Paşa, böylece Diyarbakır’a gider ve bir müddet sonra da, beklediği fırsat doğar.

Yine Cafer Tayyar paşa’yı dinleyelim; Diyarbakır’a gelişimden bir müddet sonra, hiç hesapta olmayan bir Nesturi meselesi patlak verdi. Nesturiler, Irak ve Musul’daki İngilizlerin tahrikiyle aralarına devlet memurunu sokmayacak derece de başlarına buyruk hareket ederlerken, günün birinde iki jandarmamızın vurulmasıyla iş büyümüş ve bütün o bölge İngilizlerin gizlice verdikleri silahlarla ayaklanmıştı. Bunun üzerine o bölgeyi İngilizlerin tesirinden kurtarıp nüfuzumuzun altına almaya muvaffak olmuştum. “İşte bu hareket esnasında bana Ankara’dan en ufak bir işaret verilmiş olsa idi. Musul vilayetini bir hafta, nihayetinde on gün içinde kamilen işgal edebilirdim.”

Musul meselesi mevzuunda Lozan’dan sonra Londra’ya giden Büyükelçi Yusuf Kemal (Tengirşenk) Beyin anlattıkları da mühimdir. Büyükelçi Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey bu konu da der ki; “İngiltere’nin meşhur petrolcülerinden Lord İnverfort, Büyükelçi Yusuf Kemal Bey’e müracaatla: Musul meselesi, biz İngilizler için petrol meselesidir. Petrol işini aramızda halledersek Musul vilayetini size bırakmanın çaresini buluruz” der. Yusuf Kemal bey, bu teklifi Hariciye Vekaletine bildirirse de, o sırada Hariciye Vekili olan İsmet (İnönü) Paşa’dan cevap alamaz. Bilahare, bazı İngiliz petrolcüleri İstanbul’a gelerek İsmet Paşa ile bizzat görüşmek isterler amma, muvaffak olamazlar. Sonraları bazı aracıların tavassutu ile bir başka teşebbüse daha geçilir, ancak (bizlere de anlamsızca gelen) bundan da bir sonuç alınamaz ve neticede Musul elimizden böylece çıkıp gitmesine seyirci kalınmıştır…

Selametle...
23.11.2008 15:15
#2
MUSUL’UN ÖNEMÝ

1-) Stratejik Önemi:


Selamün Aleyküm.

Siyasi edebiyatta geniþ ve kýymetli “Osmanlý topraklarýnýn paylaþýmý” manasýnda kullanýlmýþ olan tabir olan “Þark Meselesi” Dünyada yeni bir çýðýr açan “Avrupa Sanayi Devrimi”nin gerçekleþmesinden sonra gayet, girift bir mahiyet içermiþtir. O zaman kadar özellikle “Kudüs, Ýstanbul ve Boðazlar” üzerinde emeller kuran ve birbirleriyle çatýþan Rus, Ýngiliz ve Fransýz idealleri “Sanayi Devrimi”nden sonra Kuzey Afrika ülkelerinden, Mýsýr hatta Bahreyn’e kadar yayýlmýþ ve geniþlemiþtir. Ayrýca bu devletlerin öteden beri bir cihan hakimiyeti tesis etmek hususundaki amaçlarýna ulaþmak için kullan geldikleri “Dini Hislerin” yerini “Ýktisadi Menfaatleri” almaya baþlamýþtý. Geniþ Osmanlý Ýmparatorluðunun topraklarýný parçalayýp ele geçirmek maksadý üzerinde bazen anlaþmak ve bazen de birbirlerini baltalamak suretiyle sürüp giden bu emperyalist faaliyetler, özellikle de bu devrede daha ziyade “Ham Madde” ve “Pazar” temini ihtiyacýndan meydana geliyordu.

1869 yýlýnda “Süveyþ Kanalý”nýn açýlmasý, büyük bir iktisadi menfaat kapýsý olarak Hindistan’ý daha önce ele geçirmiþ bulunan Ýngiltere’nin Þark meselesinde farklý tutum takýnmasýna ve diðer emperyalist ülkeler ile karþý karþýya gelmesine neden oluyordu. Rusya’nýn, Osmanlý topraklarý üzerindeki istek ve emellerinden büyük endiþe duyan Ýngiltere; bu tarihten itibaren Ruslarý bile gölgede býrakacak, Türk-Ýslam düþmanlýðý üzerine siyasetini oturtarak, “Hindistan Yolu”nun üzerindeki yerleri ele geçirmek amacýna odaklanmýþtý.

Bu amacýný gerçekleþtirebilmek için de sýrasýyla; “Kýbrýs”, “Mýsýr” ve Irak”ta hakimiyeti tesis için Ýslam tarihinin en büyük devlet olan Osmanlýðý Ýmparatorluðu’nun yýkýlýþýna kadar devam eden canhýraþ siyasi faaliyetinin birinci sebebi olarak bunu görebiliriz.

Musul’un bu stratejik ehemmiyeti, Türkiye için hala devam etmektedir. “Musul, Basra ve Baðdat” vilayetlerimiz birleþtirilerek oluþturulmuþ “Irak Devleti” yýllardýr devam eden kürt ayaklanmalarý ve oluþturulmaya çalýþýlan sözde “Sözde Irak Milliyetçiliðinin” temelden yoksun olmasý sebebiyle günümüzde gayri resmi bir bölünmeye kadar gelmiþ ve nihayetinde izlenen bu siyasetin en nihai sonucu olarak resmi bir bölünme ile karþý karþýya kalmasý da kaçýnýlmazdýr. Esasen sýrf Ýngiliz istismarýna zemin hazýrlamak ve Þerif Hüseyin’in bize karþý ihanetine karþýlýk olarak suni bir surette tesis edilen Irak Devleti’nin uzun ömürlü olmayacaðý zaten belliydi. Ancak meselenin en dikkat çekici unsuru ise; böyle bir bölünmeden ortaya çýkacak devletlerden biri de; “Kürt Devleti”dir. Ki; bu devleti ortaya çýkarmayý baþaran batýlý emperyalist devletler, bir adým sonrasýnda Türkiye’nin Doðu ve Güneydoðu Anadolu’daki halklarýnýn üzerinde bu seferde oynamalarý muhtemel “Irka Dayalý” siyaset ile aslýnda geçmiþte Osmanlý Ýmparatorluðu’na karþý izledikleri siyasetin günümüzde farklý bir versiyonu olarak Türkiye Cumhuriyeti üzerine oynamalarý ve emperyalist batýlý devletlerin petrol ve yer altý zenginliklerine sahip olma arzularýnýn tabii bir sonucu olacaktýr…

Selametle...
24.11.2008 19:26
#3
2-) Ýktisadi Önemi

Selamün Aleyküm.

Musul’u Ýngiliz iþgal ve istila emellerine hedef kýlan sebeplerden biri, bu bölgenin Hindistan yolunun ehemmiyeti bakýmýndan taþýdýðý stratejik önem ise, diðeri de sahip olduðu zengin petrol yataklarýdýr. Petrolün bilhassa 19. asrýn ikinci yarýsýndan itibaren büyük askeri ve iktisadi önemi sebebiyle, dünya siyasetinde oynadýðý rolün korkunçluðu hepimizce aþikardýr. Ýngiliz siyasetinin son bir asýr içindeki çeþitli tezahürlerinin petrol ile yakýn alakasýný kavramak için Ýngiliz Ýþçi Partisi’nin resmi basýnýndan alýnan þu bir iki cümle bile kafi gelecektir: “1914’den 1918 senesine kadar olan ticaret ispat etmiþtir ki; Levazým-ý harbiye için en mühiminin petrol olduðu yadsýnamaz bir gerçektir. Bu petrol olmaksýzýn tayyareler uçmaz, tahtelbahirler yüzemez, diðer bir çok askeri ve bahri iþtigalatta, donanmalarda, ticari bahriyede, karadaki nakliyatta olan önemi ise daha da bir baþka… savaþta bulunmak suretiyle olan önemden dolayýdýr ki, kýymetli petrol havalisinin temellükü için hatta muharebeye de gerek olsa, bundan geri durulmamalýdýr.”

Musul petrolleri, ilk defa Osmanlý hakimiyeti zamanýnda çalýþtýrýlmaya baþlanmýþtýr. Osmanlý Ýmparatorluðu’nun yýkýlma sürecinin irdelendiðinde karþýmýza çýkan en önemli sonuçlardan biri de; batýlý emperyalist ülkelerin petrol üzerindeki gelecekti iktisadi emelleridir. Ancak Ýngiliz siyasetinin “Ceziret-ül Arab” ve bilhassa “Musul”un zengin petrollerini ele geçirmek üzerine kurduklarý planlarýný uygulayabilmek içinde “Siyonizm” doktrini oluþturmuþ ve “Filistin”in Yahudilerce ele geçirilmesi hususunda en büyük engel olarak gördükleri kudretli Osmanlý Devleti’nin bertaraf edilebilmesi sonucu kendilerinin Musul üzerindeki emelleri gerçekleþecek hem de Yahudilerin Filistin üzerindeki emellerinin önü açýlmýþ olacaktý.

Bu izlenen siyaseti ve sonuçlarýný çok iyi sezen ve gören Sultan II. Abdülhamid Han Ýngilizlerin karþýsýna “Baðdat Ýmtiyazý” ile Almanlarý çýkarmýþtý. Dünya Siyonizm’i ile haþýr neþir olan “Ýttihad ve Terakki”
Sultan II. Abdülhamid Han’ý tahtan indirmesine müteakip yönetimi ele aldýklarýnda, gayet kýsa fakat bin bir gaflet ve ihanetle dolu olan iktidarlarý esnasýnda bu gayenin nasýl da gerçekleþip büyük Ýsrail Devleti’nin kuruluþunun saðlandýðý görmezden gelinemez bir gerçektir. Petrolün Dünya siyasetindeki önemi kavramýþ olan Sultan II. Abdülhamid Han, Musul havalisinde petrol zuhur ettiðine dair belgeleri ört bas etmekle kalmamýþ, 1890 yýlýnda yayýnladýðý bir “Ýrade-yi Seniyye” ile petrolü haiz topraklarýn ecnebiler tarafýndan iþgalini önlemek maksadýyla buralarý “Emlak-i Þahane” yani Þahsi mülkü haline getirmiþti. Ýttihad ve Terakkinin müstakbel Yahudi emellerinin gerçekleþmesi için “Ýrade-yi Seniyye”yi iptal etmesiyle Musul’daki petrol sahalarýnýn kýsa zamanda yabancý þahýs ve þirketlere satýþý saðlanmýþtýr (Raif KARADAÐ, Petrol Fýrtýnasý, Ýstanbul, 1969, s:85).

Ancak Musul’u arazi olarak kaybetmemize raðmen bu bölgenin petrolleri üzerindeki þahsi mülkiyet haklarýndan istifade etmek yine de mümkündü. Ne yazýk ki, Hanedan mensuplarýnýn Türk vatandaþlýðýndan çýkartýlarak doðup büyüdükleri aziz vatanlarýndan sürgün edilmeleri, Türk milleti için bu haklardan yararlanmalarý imkanlarý büsbütün ortadan kaldýrmýþtýr (Raif KARADAÐ, Petrol Fýrtýnasý, Ýstanbul, 1969, s:108).

Sultan II: Abdülhamid Han devri Musul Valilerinden olan Ebubekir Hazým Tepeyran daha sonra yayýnlanan hatýratýnda bu gerçeði þöyle dile getirmektedir; “Musul petrolü denilince, petrol kaynaklarý yalnýz Musul civarýndadýr sanýlýr. Musul’da en yakýn kaynaklar hatýrýmda kaldýðýna göre þehrin cenubunda ve yedi-sekiz saat mesafe de “Þerkat” mevkiinde ve Musul’a tabi, Kerkük Livasý dahilindedir. Musul’un iktisadi ehemmiyeti, sadece petrol bakýmýndan deðildir. Haritaya bir göz atanlar daðlýk Hakkari bölgesinde nihayete eren Türkiye topraklarýndan itibaren geniþ ve münbit bir arazinin Basra Körfezi’ne kadar kapladýðýný, gerçekte Araplarýn “Beyn-en-Neyreyn” dedikleri Dicle ve Fýrat nehirleri arasýndaki topraklarda yýlda iki kere mahsul alýnan geniþ alüvyon ovalarýnýn bulunduðunu görürler.” (Ebubekir Hazým TEPEYRAN’ýn “Canlý Tarihler” serisinden çýkan hatýralarý, Ýstanbul, 1944, s.264).

Tarih boyunca “Mezopotamya” adýyla Orta Þark’ýn en mahsuldar arazisini teþkil etmiþ ve bu vasfýyla beþer tarihinde ilk zirai ve medeni geliþmelere sahne olmuþtur. Ebubekir Hazým TEPEYRAN’ýn hatýratýnda Musul arazisi ile ilgili olarak son derece dikkat çekici ve teferruatlý müþahedeler mevcuttur, þöyle ki; “Bu vilayetteki tabii servet membalarýnýn çokluðu ve çeþitliliði yeryüzünde pek az memlekete nasip olan bir derecededir. Vilayetin hemen her bir tarafýnda deðerli madenler bol ve petrol kaynaklarý meþhur olmakla beraber Dicle nehrine yakýn kömür madenleri bulunduðu gibi, civarýndaki bazý kaynaklardan biraz kýrýlýnca ara sýra parlak, fakat kaçýcý birer fikir gibi taþ içinden fýrlayarak otlar arasýna kayan saf cýva madeni de görmüþtüm. Kerkük kasabasýnda yaðmurlardan sonra bazý kaynaklardan cývalar aktýðýný ve bunlardan en ziyade Musevi ahalinin istifade ettiklerini mevsuk olarak iþittim. Hatýra notlarýma mahsus, karneye kaydý nasýlsa ihmal edilmiþ olduðu için, yerini kati surette hatýrlamýyorsam da galiba Kerkük livasý dahilinde bir daðdan getirilen kükürt renginde sarý ve ince bir kum tahlil için tetkike deðer bir þeydi. Tadý asit tartariði andýran bu kumu ora ahalisi limon tuzu gibi kullanmak suretiyle hiçbir zarar görmemiþlerdir. Musul civarýndaki, çýkarýlan asar-i atikadan dolayý meþhur Koyuncuk Tepesi etrafýnda yaðmurlardan sonra Ninua çocuklarýnýn küçük elmas kýrýntýlarý bulduklarý da bakidir. Vilayetin muhtelif mevkilerinde erimiþ altýn ve yakut gibi, çukurlarda dalgalanýp boþ yere akan petrol veya neft membalarý bütün dünyaca maruf ve Musul’un Mütareke Anlaþmasýndan sonra uðradýðý feci istilanýn en ziyade bu mübarek ve mühnel mayilerden ileri geldiði de malumdur.

Bu vilayet dahilinde bulanýk akan Dicle ve sayýsýz çaylardan baþka “Büyük Zap ve Küçük Zap” denilen ve daima berrak akan hayli büyük ýrmaklarý mevcuttur. Musul vilayeti topraklarýnýn yetiþtirme kuvveti hakikaten fevkaladedir. Bazý mahalleler de ucunda demir çubuk bulunmayan aðaç sapanlarla sürüldüðü, bu topraklarda hasat Resmi vilayet gazetesinin 551 nolu 16 Mart 1316 (1900) tarihli sayýsýnda yazýlý olduðu üzre bir çavdar tanesinden yüz otuz baþak hasýl olmasý gibi bereket mucizesi noktasýndadýr.” (Ebubekir Hazým TEPEYRAN’ýn “Canlý Tarihler” serisinden çýkan hatýralarý, Ýstanbul, 1944, s.260 ve diðerleri).

Bu gerçek Türkiye bakýmýndan göz önüne alýnýrsa Musul’un bizim için hayati ekonomik önemi daha da ortaya çýkacaktýr. Muhtemeldir ki; Ýngilizlerin Türkiye’yi geçit vermez sarp daðlarýn bittiði noktada hududlandýrarak bu münbit araziyi ve bilhassa petrolü dýþarý da býrakmalarý, orada kurulan yapay bir Irak Devleti’ni de kendilerine muhtaç bir igeleceðe sevk ederek her türlü siyasi ve ekonomik istismara açýk hale getirmeleri eminim ki, hepinizce malum olan Ýngilizlerin Ortadoðu’daki izledikleri topyekün bir siyasi oyununun bir sonucudur…

Selametle...
26.11.2008 19:36
#4
3-) Beþeri Önemi

Selamün Aleyküm.

Musul’un bulunduðu Mezopotamya bölgesi geniþ alüvyon ovalarýna sahiptir. Bu sebeple ilk çaðlardan bu yana çeþitli kavimlerin iþgal ve istilasýna maruz kalmýþtýr. Fakat bu bölgede çok önceleri sýk sýk taþan Fýrat ve Dicle nehirlerinin meydana getirdiði geniþ bataklýklar sebebiyle kimsecikler oturmamaktaydý. Mezopotamya tarihte ilk defaM.Ö. 4000 yýl kadar önce Asya içlerinden gelerek göç eden Sümerler tarafýndan iskan edilmiþtir. Çünkü Sümerler çok daha önce zirai geliþmeyi tamamlamýþ bir toplumdu ve bataklýklarý kurutarak ziraata uygun ve elveriþli hale getirmeyi ve kanallar açarak araziyi sulamayý biliyorlardý

Tarih boyunca bu topraklarda yapýlan çeþitli kazýlarda bizlere göstermiþtir ki; Sami ýrka mensub Akadlar, Babiller ve en son olarak da Araplar bu topraklara gelerek yerleþmiþler ve böylece burada toplanan muhtelif ýrk ve kavimler asýrlarca süren çeþitli ihtilaflara raðmen milli hislerini bariz bir þekilde muhafaza etmiþlerdir. Bu çeþit ýrk ve kavimler arasýnda “Türkler” tarih boyunca hem kemiyet ve hem de keyfiyet bakýmýndan “Hakim Unsur” olarak gözükmüþlerdir. Zira bu topraklara Türk göçleri son asýrlara kadar devam etmiþtir. Bilhassa 19. Asýrda Ýslamlaþmýþ çeþitli “Oðuz Boylarý”nýn bu bölgeye gelip yerleþtikleri Yavuz Sultan Selim’in “Þark Fütuhatý”ndan sonra da Ýran tehlikesine karþý Anadolu’dan getirilip yerleþtirilen Türkmenler hesaba katýlýrsa biz Türklerin bu bölgede ekseriyet teþkil etmesinin tarihi sebepleri daha iyi anlaþýlmýþ olur.

Bu durumun Anadolu’nun geleceði üzerindeki tesirleri çok etkili olacaktýr. Nitekim suni bir devlet olan Irak’ýn er veya geç parçalanacaðý aþikardýr. Ýsrail’in Barzani Aþiretine verdikleri destek de meydandadýr. Nitekim artýk aþiret demek bile yeterli deðildir. Bölgesel hükümetleri, meclisleri, kamu kurumlarý hatta birçok devletin konsolosluklarý bile mevcuttur. Irak’ýn parçalanmasýnda menfaati olan Ýsrail’in entrikalarý ve yüzyýllarca bu topraklar üzerinde gerek stratejik, gerek ekonomik, gerekse dini emellerini gerçekleþtirmek isteyen batý devletleri amaçlarýna adým adým yaklaþmaktadýrlar.

Selametle...
26.11.2008 19:39
#5
Musul'un Osmanlý'lar Tarafýndan Fethi

Selamün Aleyküm.

Türk-Ýslam tarihinin dev þahsiyetlerinden biri olan Yavuz Sultan Selim Han, azametli Osmanlý Tahtý’na çýktýðý zaman (1512) “Þia”yý milli bir siyaset olarak benimsemiþ olan Ýran, Anadolu içlerine kadar yayýlan bir Casus-Þii kadrosuyla, Devletin dahili sükun ve huzurunu ihlal etmek ve O’nu parçalayýp ele geçirmek istikametindeki faaliyetlerini had safhaya vardýrmýþ bulunuyordu. Bu yüzden tertip edilen “Çaldýran Seferi”nin Þah Ýsmail’in hezimeti ile neticelenmesi (1514), Doðu Anadolu’nun tamamen Osmanlý’nýn hakimiyetine geçmesini saðlamýþtýr. Alýnan bu neticede burada yerleþik olan “Kürt Beyleri”nin Osmanlý Ýmparatorluðuna ilhak etmeleri gayet faydalý rol oynamýþtýr. Çaldýran Seferi’nden önce Doðu Anadolu’yu nüfuzu altýndan bulunan Þah Ýsmail, buradaki Kürtlere karþý çok sýký bir siyasi baský uygulamýþ, birçok Kürt beyini hapsetmiþ ve mallarýný ellerinden almýþtýr. Hutbelerini Þah Ýsmail’in adýna okuyan ve çoðu Sünni olan Türklerin Safevilere baðlýlýðý sýrf bu ve benzeri baský ve korkudan ibaretti. Bu yüzden kolaylýkla Yavuz Sultan Selim Han’a iltizam ettiler, bunda Þark’ýn nüfuzlu þahsiyetlerinden Þeyh Hüsameddin Ali’nin oðlu Ýdris-i Bitlisi adýndaki bir Kürt ileri geleninin de çok makbul hizmetler ifa ettiði kaynaklar da belirtilmektedir (Hoca Sadedin Efendi, Tâc-üt Terâvih, C. II, s. 78). Yavuz Sultan Selim Han’da bu Kürt beylerine, bu itaatleri karþýlýðýnda eskiden sahip olduklarý topraklarý ve beylik haklarýný geri verdi.

Bu durumun tabii bir neticesi olarak da Musul ve Kerkük’de dahil olmak üzere bütün bu havali de hutbeler de Yavuz Sultan Selim Han’ýn adýna okunmaya baþlamýþtýr. Bu suretle Musul, tarihte ilk defa olarak Osmanlý Ýmparatorluðu hakimiyetine girmiþ oluyordu. Doðu Anadolu’daki bu Osmanlý Hakimiyeti güneye doðru inildikçe sýrf lafzi bir mahiyet arz etmekteydi. Bu yüzden Çaldýran Seferi’ne müteakip, Dülkadiroðullarý arazisi ile, Diyarbakýr ve Mardin þehirlerinin fethi mecburiyete kalýnmýþtýr. Mardin yakýnýndaki “Eski Koçhisar”da gerçekleþen Osmanlý Zaferi üzerine (1516) Musul ve Kerkük’e ulaþmýþ ve nihayetinde 7 Nisan 1517’de Mardin Kalesinde devam eden son Safevi mukavemeti de kýrýlýnca Musul ve Kerkük fiilen fethedilmiþ oldu.

Selametle...
TA
27.11.2008 19:16
#6
MUSUL’UN ÖNEMİ

1-) Stratejik Önemi:


Selamün Aleyküm.

Siyasi edebiyatta geniş ve kıymetli “Osmanlı topraklarının paylaşımı” manasında kullanılmış olan tabir olan “Şark Meselesi” Dünyada yeni bir çığır açan “Avrupa Sanayi Devrimi”nin gerçekleşmesinden sonra gayet, girift bir mahiyet içermiştir. O zaman kadar özellikle “Kudüs, İstanbul ve Boğazlar” üzerinde emeller kuran ve birbirleriyle çatışan Rus, İngiliz ve Fransız idealleri “Sanayi Devrimi”nden sonra Kuzey Afrika ülkelerinden, Mısır hatta Bahreyn’e kadar yayılmış ve genişlemiştir. Ayrıca bu devletlerin öteden beri bir cihan hakimiyeti tesis etmek hususundaki amaçlarına ulaşmak için kullan geldikleri “Dini Hislerin” yerini “İktisadi Menfaatleri” almaya başlamıştı. Geniş Osmanlı İmparatorluğunun topraklarını parçalayıp ele geçirmek maksadı üzerinde bazen anlaşmak ve bazen de birbirlerini baltalamak suretiyle sürüp giden bu emperyalist faaliyetler, özellikle de bu devrede daha ziyade “Ham Madde” ve “Pazar” temini ihtiyacından meydana geliyordu.

1869 yılında “Süveyş Kanalı”nın açılması, büyük bir iktisadi menfaat kapısı olarak Hindistan’ı daha önce ele geçirmiş bulunan İngiltere’nin Şark meselesinde farklı tutum takınmasına ve diğer emperyalist ülkeler ile karşı karşıya gelmesine neden oluyordu. Rusya’nın, Osmanlı toprakları üzerindeki istek ve emellerinden büyük endişe duyan İngiltere; bu tarihten itibaren Rusları bile gölgede bırakacak, Türk-İslam düşmanlığı üzerine siyasetini oturtarak, “Hindistan Yolu”nun üzerindeki yerleri ele geçirmek amacına odaklanmıştı.

Bu amacını gerçekleştirebilmek için de sırasıyla; “Kıbrıs”, “Mısır” ve Irak”ta hakimiyeti tesis için İslam tarihinin en büyük devlet olan Osmanlığı İmparatorluğu’nun yıkılışına kadar devam eden canhıraş siyasi faaliyetinin birinci sebebi olarak bunu görebiliriz.

Musul’un bu stratejik ehemmiyeti, Türkiye için hala devam etmektedir. “Musul, Basra ve Bağdat” vilayetlerimiz birleştirilerek oluşturulmuş “Irak Devleti” yıllardır devam eden kürt ayaklanmaları ve oluşturulmaya çalışılan sözde “Sözde Irak Milliyetçiliğinin” temelden yoksun olması sebebiyle günümüzde gayri resmi bir bölünmeye kadar gelmiş ve nihayetinde izlenen bu siyasetin en nihai sonucu olarak resmi bir bölünme ile karşı karşıya kalması da kaçınılmazdır. Esasen sırf İngiliz istismarına zemin hazırlamak ve Şerif Hüseyin’in bize karşı ihanetine karşılık olarak suni bir surette tesis edilen Irak Devleti’nin uzun ömürlü olmayacağı zaten belliydi. Ancak meselenin en dikkat çekici unsuru ise; böyle bir bölünmeden ortaya çıkacak devletlerden biri de; “Kürt Devleti”dir. Ki; bu devleti ortaya çıkarmayı başaran batılı emperyalist devletler, bir adım sonrasında Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki halklarının üzerinde bu seferde oynamaları muhtemel “Irka Dayalı” siyaset ile aslında geçmişte Osmanlı İmparatorluğu’na karşı izledikleri siyasetin günümüzde farklı bir versiyonu olarak Türkiye Cumhuriyeti üzerine oynamaları ve emperyalist batılı devletlerin petrol ve yer altı zenginliklerine sahip olma arzularının tabii bir sonucu olacaktır…

Selametle...
TA
28.11.2008 20:00
#7
2-) İktisadi Önemi

Selamün Aleyküm.

Musul’u İngiliz işgal ve istila emellerine hedef kılan sebeplerden biri, bu bölgenin Hindistan yolunun ehemmiyeti bakımından taşıdığı stratejik önem ise, diğeri de sahip olduğu zengin petrol yataklarıdır. Petrolün bilhassa 19. asrın ikinci yarısından itibaren büyük askeri ve iktisadi önemi sebebiyle, dünya siyasetinde oynadığı rolün korkunçluğu hepimizce aşikardır. İngiliz siyasetinin son bir asır içindeki çeşitli tezahürlerinin petrol ile yakın alakasını kavramak için İngiliz İşçi Partisi’nin resmi basınından alınan şu bir iki cümle bile kafi gelecektir: “1914’den 1918 senesine kadar olan ticaret ispat etmiştir ki; Levazım-ı harbiye için en mühiminin petrol olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Bu petrol olmaksızın tayyareler uçmaz, tahtelbahirler yüzemez, diğer bir çok askeri ve bahri iştigalatta, donanmalarda, ticari bahriyede, karadaki nakliyatta olan önemi ise daha da bir başka… savaşta bulunmak suretiyle olan önemden dolayıdır ki, kıymetli petrol havalisinin temellükü için hatta muharebeye de gerek olsa, bundan geri durulmamalıdır.”

Musul petrolleri, ilk defa Osmanlı hakimiyeti zamanında çalıştırılmaya başlanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılma sürecinin irdelendiğinde karşımıza çıkan en önemli sonuçlardan biri de; batılı emperyalist ülkelerin petrol üzerindeki gelecekti iktisadi emelleridir. Ancak İngiliz siyasetinin “Ceziret-ül Arab” ve bilhassa “Musul”un zengin petrollerini ele geçirmek üzerine kurdukları planlarını uygulayabilmek içinde “Siyonizm” doktrini oluşturmuş ve “Filistin”in Yahudilerce ele geçirilmesi hususunda en büyük engel olarak gördükleri kudretli Osmanlı Devleti’nin bertaraf edilebilmesi sonucu kendilerinin Musul üzerindeki emelleri gerçekleşecek hem de Yahudilerin Filistin üzerindeki emellerinin önü açılmış olacaktı.

Bu izlenen siyaseti ve sonuçlarını çok iyi sezen ve gören Sultan II. Abdülhamid Han İngilizlerin karşısına “Bağdat İmtiyazı” ile Almanları çıkarmıştı. Dünya Siyonizm’i ile haşır neşir olan “İttihad ve Terakki”
Sultan II. Abdülhamid Han’ı tahtan indirmesine müteakip yönetimi ele aldıklarında, gayet kısa fakat bin bir gaflet ve ihanetle dolu olan iktidarları esnasında bu gayenin nasıl da gerçekleşip büyük İsrail Devleti’nin kuruluşunun sağlandığı görmezden gelinemez bir gerçektir. Petrolün Dünya siyasetindeki önemi kavramış olan Sultan II. Abdülhamid Han, Musul havalisinde petrol zuhur ettiğine dair belgeleri ört bas etmekle kalmamış, 1890 yılında yayınladığı bir “İrade-yi Seniyye” ile petrolü haiz toprakların ecnebiler tarafından işgalini önlemek maksadıyla buraları “Emlak-i Şahane” yani Şahsi mülkü haline getirmişti. İttihad ve Terakkinin müstakbel Yahudi emellerinin gerçekleşmesi için “İrade-yi Seniyye”yi iptal etmesiyle Musul’daki petrol sahalarının kısa zamanda yabancı şahıs ve şirketlere satışı sağlanmıştır (Raif KARADAĞ, Petrol Fırtınası, İstanbul, 1969, s:85).

Ancak Musul’u arazi olarak kaybetmemize rağmen bu bölgenin petrolleri üzerindeki şahsi mülkiyet haklarından istifade etmek yine de mümkündü. Ne yazık ki, Hanedan mensuplarının Türk vatandaşlığından çıkartılarak doğup büyüdükleri aziz vatanlarından sürgün edilmeleri, Türk milleti için bu haklardan yararlanmaları imkanları büsbütün ortadan kaldırmıştır (Raif KARADAĞ, Petrol Fırtınası, İstanbul, 1969, s:108).

Sultan II: Abdülhamid Han devri Musul Valilerinden olan Ebubekir Hazım Tepeyran daha sonra yayınlanan hatıratında bu gerçeği şöyle dile getirmektedir; “Musul petrolü denilince, petrol kaynakları yalnız Musul civarındadır sanılır. Musul’da en yakın kaynaklar hatırımda kaldığına göre şehrin cenubunda ve yedi-sekiz saat mesafe de “Şerkat” mevkiinde ve Musul’a tabi, Kerkük Livası dahilindedir. Musul’un iktisadi ehemmiyeti, sadece petrol bakımından değildir. Haritaya bir göz atanlar dağlık Hakkari bölgesinde nihayete eren Türkiye topraklarından itibaren geniş ve münbit bir arazinin Basra Körfezi’ne kadar kapladığını, gerçekte Arapların “Beyn-en-Neyreyn” dedikleri Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki topraklarda yılda iki kere mahsul alınan geniş alüvyon ovalarının bulunduğunu görürler.” (Ebubekir Hazım TEPEYRAN’ın “Canlı Tarihler” serisinden çıkan hatıraları, İstanbul, 1944, s.264).

Tarih boyunca “Mezopotamya” adıyla Orta Şark’ın en mahsuldar arazisini teşkil etmiş ve bu vasfıyla beşer tarihinde ilk zirai ve medeni gelişmelere sahne olmuştur. Ebubekir Hazım TEPEYRAN’ın hatıratında Musul arazisi ile ilgili olarak son derece dikkat çekici ve teferruatlı müşahedeler mevcuttur, şöyle ki; “Bu vilayetteki tabii servet membalarının çokluğu ve çeşitliliği yeryüzünde pek az memlekete nasip olan bir derecededir. Vilayetin hemen her bir tarafında değerli madenler bol ve petrol kaynakları meşhur olmakla beraber Dicle nehrine yakın kömür madenleri bulunduğu gibi, civarındaki bazı kaynaklardan biraz kırılınca ara sıra parlak, fakat kaçıcı birer fikir gibi taş içinden fırlayarak otlar arasına kayan saf cıva madeni de görmüştüm. Kerkük kasabasında yağmurlardan sonra bazı kaynaklardan cıvalar aktığını ve bunlardan en ziyade Musevi ahalinin istifade ettiklerini mevsuk olarak işittim. Hatıra notlarıma mahsus, karneye kaydı nasılsa ihmal edilmiş olduğu için, yerini kati surette hatırlamıyorsam da galiba Kerkük livası dahilinde bir dağdan getirilen kükürt renginde sarı ve ince bir kum tahlil için tetkike değer bir şeydi. Tadı asit tartariği andıran bu kumu ora ahalisi limon tuzu gibi kullanmak suretiyle hiçbir zarar görmemişlerdir. Musul civarındaki, çıkarılan asar-i atikadan dolayı meşhur Koyuncuk Tepesi etrafında yağmurlardan sonra Ninua çocuklarının küçük elmas kırıntıları buldukları da bakidir. Vilayetin muhtelif mevkilerinde erimiş altın ve yakut gibi, çukurlarda dalgalanıp boş yere akan petrol veya neft membaları bütün dünyaca maruf ve Musul’un Mütareke Anlaşmasından sonra uğradığı feci istilanın en ziyade bu mübarek ve mühnel mayilerden ileri geldiği de malumdur.

Bu vilayet dahilinde bulanık akan Dicle ve sayısız çaylardan başka “Büyük Zap ve Küçük Zap” denilen ve daima berrak akan hayli büyük ırmakları mevcuttur. Musul vilayeti topraklarının yetiştirme kuvveti hakikaten fevkaladedir. Bazı mahalleler de ucunda demir çubuk bulunmayan ağaç sapanlarla sürüldüğü, bu topraklarda hasat Resmi vilayet gazetesinin 551 nolu 16 Mart 1316 (1900) tarihli sayısında yazılı olduğu üzre bir çavdar tanesinden yüz otuz başak hasıl olması gibi bereket mucizesi noktasındadır.” (Ebubekir Hazım TEPEYRAN’ın “Canlı Tarihler” serisinden çıkan hatıraları, İstanbul, 1944, s.260 ve diğerleri).

Bu gerçek Türkiye bakımından göz önüne alınırsa Musul’un bizim için hayati ekonomik önemi daha da ortaya çıkacaktır. Muhtemeldir ki; İngilizlerin Türkiye’yi geçit vermez sarp dağların bittiği noktada hududlandırarak bu münbit araziyi ve bilhassa petrolü dışarı da bırakmaları, orada kurulan yapay bir Irak Devleti’ni de kendilerine muhtaç bir igeleceğe sevk ederek her türlü siyasi ve ekonomik istismara açık hale getirmeleri eminim ki, hepinizce malum olan İngilizlerin Ortadoğu’daki izledikleri topyekün bir siyasi oyununun bir sonucudur…

Selametle...
TA
29.11.2008 16:17
#8
3-) Beşeri Önemi

Selamün Aleyküm.

Musul’un bulunduğu Mezopotamya bölgesi geniş alüvyon ovalarına sahiptir. Bu sebeple ilk çağlardan bu yana çeşitli kavimlerin işgal ve istilasına maruz kalmıştır. Fakat bu bölgede çok önceleri sık sık taşan Fırat ve Dicle nehirlerinin meydana getirdiği geniş bataklıklar sebebiyle kimsecikler oturmamaktaydı. Mezopotamya tarihte ilk defaM.Ö. 4000 yıl kadar önce Asya içlerinden gelerek göç eden Sümerler tarafından iskan edilmiştir. Çünkü Sümerler çok daha önce zirai gelişmeyi tamamlamış bir toplumdu ve bataklıkları kurutarak ziraata uygun ve elverişli hale getirmeyi ve kanallar açarak araziyi sulamayı biliyorlardı

Tarih boyunca bu topraklarda yapılan çeşitli kazılarda bizlere göstermiştir ki; Sami ırka mensub Akadlar, Babiller ve en son olarak da Araplar bu topraklara gelerek yerleşmişler ve böylece burada toplanan muhtelif ırk ve kavimler asırlarca süren çeşitli ihtilaflara rağmen milli hislerini bariz bir şekilde muhafaza etmişlerdir. Bu çeşit ırk ve kavimler arasında “Türkler” tarih boyunca hem kemiyet ve hem de keyfiyet bakımından “Hakim Unsur” olarak gözükmüşlerdir. Zira bu topraklara Türk göçleri son asırlara kadar devam etmiştir. Bilhassa 19. Asırda İslamlaşmış çeşitli “Oğuz Boyları”nın bu bölgeye gelip yerleştikleri Yavuz Sultan Selim’in “Şark Fütuhatı”ndan sonra da İran tehlikesine karşı Anadolu’dan getirilip yerleştirilen Türkmenler hesaba katılırsa biz Türklerin bu bölgede ekseriyet teşkil etmesinin tarihi sebepleri daha iyi anlaşılmış olur.

Bu durumun Anadolu’nun geleceği üzerindeki tesirleri çok etkili olacaktır. Nitekim suni bir devlet olan Irak’ın er veya geç parçalanacağı aşikardır. İsrail’in Barzani Aşiretine verdikleri destek de meydandadır. Nitekim artık aşiret demek bile yeterli değildir. Bölgesel hükümetleri, meclisleri, kamu kurumları hatta birçok devletin konsoloslukları bile mevcuttur. Irak’ın parçalanmasında menfaati olan İsrail’in entrikaları ve yüzyıllarca bu topraklar üzerinde gerek stratejik, gerek ekonomik, gerekse dini emellerini gerçekleştirmek isteyen batı devletleri amaçlarına adım adım yaklaşmaktadırlar.

Selametle...
TA
01.12.2008 19:32
#9
Musul'un Osmanlı'lar Tarafından Fethi

Selamün Aleyküm.

Türk-İslam tarihinin dev şahsiyetlerinden biri olan Yavuz Sultan Selim Han, azametli Osmanlı Tahtı’na çıktığı zaman (1512) “Şia”yı milli bir siyaset olarak benimsemiş olan İran, Anadolu içlerine kadar yayılan bir Casus-Şii kadrosuyla, Devletin dahili sükun ve huzurunu ihlal etmek ve O’nu parçalayıp ele geçirmek istikametindeki faaliyetlerini had safhaya vardırmış bulunuyordu. Bu yüzden tertip edilen “Çaldıran Seferi”nin Şah İsmail’in hezimeti ile neticelenmesi (1514), Doğu Anadolu’nun tamamen Osmanlı’nın hakimiyetine geçmesini sağlamıştır. Alınan bu neticede burada yerleşik olan “Kürt Beyleri”nin Osmanlı İmparatorluğuna ilhak etmeleri gayet faydalı rol oynamıştır. Çaldıran Seferi’nden önce Doğu Anadolu’yu nüfuzu altından bulunan Şah İsmail, buradaki Kürtlere karşı çok sıkı bir siyasi baskı uygulamış, birçok Kürt beyini hapsetmiş ve mallarını ellerinden almıştır. Hutbelerini Şah İsmail’in adına okuyan ve çoğu Sünni olan Türklerin Safevilere bağlılığı sırf bu ve benzeri baskı ve korkudan ibaretti. Bu yüzden kolaylıkla Yavuz Sultan Selim Han’a iltizam ettiler, bunda Şark’ın nüfuzlu şahsiyetlerinden Şeyh Hüsameddin Ali’nin oğlu İdris-i Bitlisi adındaki bir Kürt ileri geleninin de çok makbul hizmetler ifa ettiği kaynaklar da belirtilmektedir (Hoca Sadedin Efendi, Tâc-üt Terâvih, C. II, s. 78). Yavuz Sultan Selim Han’da bu Kürt beylerine, bu itaatleri karşılığında eskiden sahip oldukları toprakları ve beylik haklarını geri verdi.

Bu durumun tabii bir neticesi olarak da Musul ve Kerkük’de dahil olmak üzere bütün bu havali de hutbeler de Yavuz Sultan Selim Han’ın adına okunmaya başlamıştır. Bu suretle Musul, tarihte ilk defa olarak Osmanlı İmparatorluğu hakimiyetine girmiş oluyordu. Doğu Anadolu’daki bu Osmanlı Hakimiyeti güneye doğru inildikçe sırf lafzi bir mahiyet arz etmekteydi. Bu yüzden Çaldıran Seferi’ne müteakip, Dülkadiroğulları arazisi ile, Diyarbakır ve Mardin şehirlerinin fethi mecburiyete kalınmıştır. Mardin yakınındaki “Eski Koçhisar”da gerçekleşen Osmanlı Zaferi üzerine (1516) Musul ve Kerkük’e ulaşmış ve nihayetinde 7 Nisan 1517’de Mardin Kalesinde devam eden son Safevi mukavemeti de kırılınca Musul ve Kerkük fiilen fethedilmiş oldu.

Selametle...
TA
02.12.2008 19:36
#10
Selamün Aleyküm.

Musul un Kaybedilişi

-Askeri Safha ve Sebepleri:


Bosna-Hersek'i ilhak etmiş olan Avusturya nın, genç veliahdına bu ilhakı sindirememiş olan Sırplar tarafından 28 Haziran 1914 tarihinde sıkılan bir kurşunla ateşlenen fitil, aslında birbirlerine hasmane duygular besleyen ve temelinde ülkesel çıkarlarının çatışmasından doğan düşmanlıkları bulunan Batı emperyalist devletlerin guruplaşmasına yol açmıştır. Bu acımasız rekabet ki; birinci derecede geniş bir iktisadi membalara sahip olan Türk-İslam topraklarının ele geçirilmesi emelinden doğmuş bulunuyordu. Gerçekten de 1. Dünya Savaşının askeri sebepleri sömürgecilik peşinde koşan sanayide ilerlemiş batı devletlerinin, şark siyasetinin üzerinde besledikleri emellerinin bir ürünüdür.

Bu mücadelede Hindistan ı ele geçirmiş olan "Mavera-yı Ebhar Britanya İmparatorluğu" unvanını alan İngiltere, bütün rakiplerine kısmi bir üstünlük sağlamıştır. Fakat Hindistan ı elde tutabilmesi; bilhassa Süveyş Kanalı nın açılmasından sonra, Akdeniz hakimiyetinin teminine bağlı idi. İngiltere nin Malta, Kıbrıs ve Mısır'ı ele geçirerek buralara yerleşmesi böyle bir stratejik zorunluluktan doğmaktaydı. Ancak bu istikamette atılacak adımların sağlam olabilmesi için de Suriye, Irak'da dahil olmak üzere Arap Yarımadası'na da hakim olmayı gerektirmekteydi. Daha önceki yazılarımızda "Musul'un Stratejik Önemi, Musul'un İktisadi Önemi" konuyu irdelediğimiz üzere; bu bölge Ortadoğu siyasetinde ana etken olan petrol bakımından da oldukça iştah kabartıcı durumda idi. İran petrollerinin işletme ve imtiyaz hakkını elde etmiş olan İngiltere Musul da yaptırdığı sözde arkeolojik çalışmalar ile petrol yataklarını tespit etmişti.

Bu sıralarda asırlardan beri Filistin i ele geçirmek emeli peşinde koşan Yahudiler, siyasi ve iktisadi olaylarda gayet etken bir rol oynayabilecek bir kuvvet haline gelmiş bulunuyorlardı. En fazla tesir altına alabildikleri devlet ise İngiltere idi. İngiltere'nin Musul üzerindeki gayeleri, Yahudilerin Filistin üzerindeki gayeleri birleşince her iki toprak parçasının da Osmanlı İmparatorluğu hakimiyetinde bulunması, Hilafetin elinde bulunması ve İslam Dünyasının önderliğini yapıyor olması hasebiyle, Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalanması ve bu toprakları bir şekilde ellerine geçirmeleri, sadece bir tek amaca hizmet etmeyecek, kendilerince birden fazla amaçlarına ulaşmış olacaklardı.
-İngiltere Musul'u dolayısıyla petrol yataklarını ele geçirme gayesine ve Hindistan'ı elde tutmasına yardımcı olacak geçiş güzergahlarını elde tutma gayesine ulaşacaklar, Osmanlı'nın İslam Alemi üzerindeki etkinliğini kırarak ekonomik ve stratejik hammadde ve pazar elde ederek sömürgeleştirme siyasetlerine devam edebilecekler,
-Yahudilerin Filistin'i ele geçirmeleri gayesine ulaşacaklardı.

İşte tam bu noktada Türk-İslam Alemine hazin bir son hazırlandığının farkında olan Sultan II. Abdülhamid Han, 1890 yılında yayınladığı fermanla Musul petrol sahalarını "Emlak-ı Şahane" haline sokarak batılı devletlere intikallerini engellemiş, aynı şekilde Filistin'de arazi satın almaya başlayan Yahudilerin planlarını alt-üst ederek buraya gönderdiği emin kimseler aracılığıyla arazisini satmak isteyen Araplardan değerinin birkaç mislini vererek aşağı yukarı bütün Filistin'i kendi mülkü haline getirerek "Filistin Çiflikat-ı Şahanesi" böylece vücud bulmuş ve bu arazilerin Yahudilere intikallerine engel olmuştur.

Yönetimi ele alan İttihad ve Terakki idaresi, 24 Temmuz 1909 da yayınlanan fermanı iptal ederek "Emlak-ı Şahane" olan petrol sahalarını Ziraat ve Ticaret Vekaletine intikal ettirmiştir ve düşman emellerinin önüne set çeken Sultan II. Abdülhamid Han'ın yerinde tedbirlerini birer birer kaldırmışladır. Almanya'nın, İngiltere'ye karşı ciddi bir Sanayi rakibi olabileceğini öngörmüş olan Sultan II. Abdülhamid Han, Bağdat Demiryolu imtiyazını Almanlara vererek İngilizlerin karşısında, Almanları Osmanlı'nın yanına yer almasını sağlamıştır. Almanya'nın Bismarck tarafından oluşturulan "Nach Osten-Şarka Doğru (Yedi B; Berlin, Budapeşte, Belgrad, Bosfor, Bağdat, Basra ve Bombay)" siyaseti doğrultusunda İngiltere ile menfaatleri birçok kez çarpışmıştır.

İngilizler Sultan II. Abdülhamid Han'ın takip ettiği Hilafet Siyaseti'ne karşı bilhassa Arapları sistemli bir şeklide kullanarak Arap Milliyetçiliğini tahrik yoluna gitmiş, bu iş için de; Mısır üs olarak seçilmişti. Mısır'ın Arap aleminde kuvvetli mevkiinden istifade edilerek halkı "Büyük Mısır" hayali etrafında birleştirerek Arap milliyetçiliği temin edilecek ve bu suretle Sultan II. Abdülhamid Han'ın Hilafet Siyaseti'ne (Panislamizm) karşın, büyük Mısır (Panegyption) siyaseti ile Arap alemini Osmanlı Hilafeti ile arasını açarak Sultan II. Abdülhamid Han'ın bu topraklardaki etkinliğini kırmayı başarmayı hedefleyecektir.

Bu İngiliz siyasetine karşın Almanlar Akdeniz'e bir donanma göndererek Musul petrollerine Kahire'den daha yakın olan İskenderun limanına yerleşmeye kalkıştılar ise de bu mücadelede başarılı olamadılar. Esasen İskenderun'da öteden beri Rusların da gözü vardı fakat 1904-1905 yılında Japonya'ya karşı büyük bir mağlubiyet alarak donanmasının büyük bir kısmını kaybetmiş olan Ruslar henüz Ortadoğu meselelerine dahil olma durumda değillerdi.

İngilizler "Büyük Irak" planından vazgeçirerek petrolsüz Suriye ile ve Musul petrolünden cüzi bir hisse ile tatmin edilen Fransa ile müşterek hareket eder hale gelmiş, oysa Almanlar tam da petrol sahalarının içinden geçen Bağdat İmtiyazına da dayanarak İngiliz emelleri için ciddi bir tehdit olmuşlardır. Sultan II. Abdülhamid Han'ın meş'um bir ihtilal sonrasında tahttan indirilmesi sonucunda Almanlar, İngiliz taktiklerine kurban giderek bunca imkana rağmen sadece Irak petrollerini işleten şirketten 4/1 hisseye razı olmak gafletine düşmüşlerdi (Hans RODHE, Asya İçin Mücadele, 1. Kitap, Şark Meselesi, İstanbul, 1932, s.70). halbuki İngilizlerin aynı şirkette hisseleri 4/2 oranında idi, üstelikte petrolün nakli için Bağdat Demiryolu da ellerinde olmasına rağmen bundan da yararlanamadılar, İngilizlere resmen boyun eğdiler. Bağdat Demiryolunun Basra da denize kadar ulaştırılması hakkından vazgeçtikleri gibi İttihatçıların büyük bir basiretsizlikle tasdik etmiş oldukları "Kuveyt Emirliği" üzerindeki İngiliz himayesine de kabul ettiler.

Müteakibinde çıkan I. Dünya Savaşı; aslında sanayi devrimini gerçekleştirmiş olan Almanya ve İngiltere'nin çıkar çatışmaları sonucu idi. Bismark, Alman birliğini temin ettikten sonra İngiltere karşı adeta meydan okuyan bir tavır takınmış, İngilizlerin "Petrol" ve "Hindistan Yolunun Emniyeti" siyasetlerine bağlı olarak giriştikleri amansız mücadelenin sonucu olarak savaşın tohumları atılmaya başlanmıştı. Diğer taraftan Fransa'nın kaybettiği "Alsas-Loren"i Almanlardan geri almak için hummalı faaliyetleri bulunuyordu, bu sebeple Almanların kuvvetlenip genişlemesinden de endişe duyuyordu. Böylece I. Dünya Savaşındaki gruplaşmalar yavaş yavaş belli olmaya başlamıştı. İlk olarak 1872 yılında Berlin de Almanya, Avusturya ve Rusya arasında "Üç İmparator İttifakı" teşekkül etmiş olsa da Rusya daha sonra bu ittifaktan ayrılmış yerini İtalya doldurarak ittifakın devamını sağlamıştı. Bu ittifakı kendilerini için tehlikeli bulan Fransa'da 1894 yılında Rusya ile anlaşmış, İngiltere ise izlediği her zamanki iki yüzlü siyasetini devam ettirerek bitaraf kalmaya gayret sarf etmiş fakat gelişen olaylar neticesinde 1904 yılında o da Fransa ile anlaşma imzalamış böylece müstakbel "İtilaf"cephesi de oluşmuştu.

Osmanlı Devleti ise İttihatçıların yüz kızartıcı gaflet ve hatta ihanetleri yüzünden 1911 de Trablusgarb'da, 1912 yılında ise Balkan Harplerinde mağlup olmuş bulunuyordu. Yeni bir harbe dahil olmak için hiçbir hazırlığı olmadığından dolayı bitaraf siyaseti yürütmeye çalışmış fakat kabinede artan Alman taraftarlığı daha da kuvvetlenerek hadiseler yavaş yavaş Almanya'nın yanında yer almaya sebebiyet vermiştir. İngilizler, 5 Kasım 1914 de Osmanlı Devletine İlan-ı Harb edince açılan Irak Cephesinde General Barrett kumandasında 15.000 kişilik kuvvet oluşturdular. İngilizlerin ekim ayından itibaren hazırlık yaptıklarını İstanbul hükümetince bilinmesine rağmen her hangi bir tedbirin alınmadığı Irak cephesinde işe yarayacak yegane kuvvet olan 13. kolordu Kafkas cephesine, Musul'daki 12. kolordu da Halep civarına gönderilerek asıl muharebe mıntıkasından uzaklaştırılmışlardı. Gayet dağınık halde mevzilenmiş bulunan 109 subay ve 6747 asker mevcutlu ve silah bakımından zayıf olan 38. tümen bırakılmış bir taraftan da mahalli gönüllüler toplanmaya çalışılıyordu. Basra yı kolayca işgal etmiş olan İngilizler, ileri harekata devamla Dicle ve Fırat nehirlerinin birleştikleri yerde ve Basra dan 70 km. kadar kuzeye kadar işgal ve istilalarını devam ettirmişler ve buralarda cereyan eden muharebeler neticesinde 38. tümenin komutanı Albay Suphi Bey ve 45 Subay ve 989 Er ile birlikte esir düşmeleri aleyhimize gelişme olan Irak Cephesini bir facia haline getirmişti.

Bunun üzerine sağda solda olan kuvvetleri bu bölgeye sevk ettirmiş olan Enver Paşa Cavid Paşayı da görevden alarak yerine Balkan ve Trablusgarb Harplerinde cesaret ve fedakarlıklarıyla tanıdığı Süleyman Askeri Beyi önce Yarbaylığa terfi ettirmiş, Ocak ayı (1915) başında "Basra Valisi" ve "Irak ve Havalisi Umum Kumandanı" olarak göndermişti. Trablusgarp taki çöl çarpışmalarında fedakarane hizmetleri görülmüş, Balkan Harbinde ise Batı Trakya'da kurulan "Hükümet-i Muvakkate" Reisliğinde bulunmuş olan Süleyman Askeri Bey, bütün cesaret ve iyi niyetine rağmen acı gerçekle karşı karşıya kalacak ve 14 Nisan 1915 İngilizllerle girişilen Şuaybe civarındaki ormanlarda yaşanan uzun süreli gerilla harbine muvaffak olamaması neticesinde intihar edecektir (M.Larchere, Büyük Harb de Türk Harbi, Mehmet Nihad Tercümesi, C. II, İstanbul, 1928, s.284-A.Faik Hurşid GÜNDAY, Hayat ve Hatıralarım, İstanbul, 1960, s. 102 ).

Musul coğrafi konumundan dolayı bu ana kadar İngiltere'nin taarruzlarına maruz kalmamıştı. Fakat Irak'ta Şattül Arab deltasını işgal ve istila ederek Türk kuvvetlerini geri çekilmesinden dolayı artık daha kuzeye ilerlemeyerek artık hedefleri olan Musul'a yönelmek imkanını da elde etmiş oluyorlardı. Bu esnada müttefiklerimiz ya münferit sulh addederek veya mağlubiyeti kabul ederek harp sahnesinden çekilmişler ve Osmanlı'yı yalnız bırakmışlardı. Nihayetinde Osmanlı da da mütareke imzalanması havası esmeye başlamasına binaen İngilizler mütareke masasına oturmadan Musul'u işgal etmek istiyorlardı.

Esasen devletler hukuku kaidelerine göre harp haline son verilmeden işgal edilmemiş bulunan bir yer, sulh masasında talep edilmesi imkansızdı. Bu yüzdendir ki, Ekim ayı ortalarında İngiliz tayyareleri Musul etrafında keşif uçuşları yapmaya başlamışlar ve 18 Ekim de ilk harekat olarak iki İngiliz süvari bölüğü, Kerkük'ün güneyindeki birliklerimize taarruz etmiş, bu taarruzdan dolayı Ordu Kumandanı Ali İhsan Paşa Kerkük'e kadar giderek birliklere bizzat komuta etmiş ve 22 Ekim de geri dönmüş, aynı gün İngilizler Dicle boyundan esaslı bir taarruzla saldırdıkları görülmüştür...

Ordu Kumandanı, Dicle boyundaki Türk Kuvvetlerine komuta eden İsmail Hakkı Bey'e her ne pahasına olursa olsun mukavemet etmesini emretmişti, maksadı mütareke anlaşmasına kadar Musul'u düşmana kaptırmamaktı. Üstün kuvvetlerle taarruza devam eden İngilizler karşısında kuvvetlerimiz 23 Ekim de Cebel-i Hemrin'i boşaltmak zorunda kalmış, düşman kuvvetleri 24 Ekim de Fetha yı almış, 25 Ekim de de Küçük Zap ı geçip Şahid köyünü işgal ettiler. 29 Ekim de cereyan eden muharebelerde bir kısım Türk Kuvvetleri İngilizlere esir düşmüş, 30 Ekim 1918 de de Dicle grubumuz Cirnaf'ın güneybatısında çembere alınmış çetin bir muharebeden sonra kuvvetlerimiz esir alınmıştır. Bu büyük kaybın bilançosu kısaca; 8 Piyade Alayı, 50 Top ve 70 Makineli Tüfektir. Fakat asıl felaket bu kuvvetlerin esir alınmaları değil, artık önlerinde bir engel kalmayan İngilizlerin Musul a hareketleridir. 30 Ekim 1918 de Mütareke resmen imzalanmış olmasına rağmen 31 Ekim günü İngilizler harekata devam edip 1 Kasım 1918 de Hamam-ı Alil'e girdiler (Dr. Ziya GÖĞEM, Kurmay Albay Dadaylı Halid Bey, İstanbul, 1954, s.45).

Burada Musul'u işgal edeceklerini ve Türklerin beş mil daha kuzeye çekilmelerini ihtar ederek ileri yürüyüşe devam ettiler. Bu durum milletlerarası savaş hukukuna aykırıdır. Bizim için asıl önemli olan nokta ise; Musul'un, Misak-ı Milli sınırları içerisinde kabul edilmiş olmasına rağmen Ali İhsan Paşa'nın itiraz ve protestolarına rağmen "bu işgallere mütarekenin 7. maddesine istinaden giriştikleri" tarzında açıklamalar getirilmeye çalışılmışsa da, İngilizlerin 3 Kasım da gerçekleştirdikleri Musul'u işgali ile bu topraklar Askeri açıdan Osmanlı Toprağı olmaktan çıkartılmıştır...

Selametle...
TA
24.06.2009 15:03
#11
Selamün Aleyküm.

-Musul’un Kaybedilişinde Siyasi Safha

a-) Lozan Konferansı:

Türkiye’nin güney hududunun çizilmesi dolayısıyla ortaya çıkmış bulunan Musul meselesi Lozan Konferansının, üzerinde en çetin münakaşa ve mücadelelerin cereyan eden mesele olmuştur. Türkiye için hayati bir önemi olan Musul, müzakerelere ve bütün müttefiklerine hakim olan İngiltere için de gerek zengin petrol yatakları gerekse Hindistan yolunun emniyeti bakımından ele geçirilmesi zaruri addedilen stratejik ve iktisadi önemi bakımından özellikli bir bölge idi. Devletler hukukunu çiğneyerek yaptığı işgali resmileştirebilmek için müttefikleri üzerindeki bütün nüfuzunu sonuna kadar kullanmıştır. Lozan konferanslarında Türk siyasi iradesi için bilhassa Musul meselesinde çetin bir mukavemet ve muhalefetle karşılaşacağını kestirmek hiç de güç olmasa gerek. Dr. Rıza NUR’un doğrusu inanmakta güçlük çekebileceğimiz beyanına göre, daha Lozan’a gitmeden kendilerine “Musul için hiç uğraşmayın” denilmiştir (Dr. Rıza NUR, Hayat ve Hatıralarım, C. III, İstanbul, s. 982). Eğer bu doğrusu ise Lozan’a bu telkin ve daha doğru tabiri ile söylemek gerekirse, emrin tesiriyle giden İnönü, Musul’u gerektiği gibi müdafaa etmemiştir.

Gerçekte de bu meseleyi önce İngilizlerle özel mahiyette bir takım görüşmelerle ve pazarlıklarla halletmeye kalkışmıştır (Dr. Rıza NUR, Hayat ve Hatıralarım, C. III, İstanbul, s. 1019). Meseleyi İnönü’nün hususi görüşmelerle halletme yoluna gitmesi İngilizlerin elini daha da güçlendirmiş olmakla kalmayıp, İngiliz müzakereci Lord Gürzon’un görüşmeler esnasında daha küstahlaşmasına sebebiyet vermiştir. Halbuki İngilizler Lozan öncesi tamamen karamsar bir haliyeti ruhiyeye bürünmüş ve ümitsizlik içindeydiler İngiltere Baş vekilinin Lord Gürzon’a yazdığı mektuptan da anlaşılacağı üzere, “Şimdiye kadar aşmağa muvaffak olduğun güçlükler çoğalmakta. Gazetelere bakılacak olursa eğer, Türklerin Musul’u bir münakaşa konusu yapıp anlaşmamaları ve Musul’a bir askeri harekat yapmaları muhtemeldir. Zira bizim böyle bir harekata mukabil karşılık veremeyeceğimiz içinde bulunduğumuz iktisadi ve askeri sebepler ortadadır. Bu takdirde halkımız en az yarısı ve bütün dünya, petrolün hatırı için Musul’u işgal ettiğimizi ve sulhu de petrol sebebiyle reddettiğimize kanaat edeceklerdir” (Earl of RONALDSHAY, The Life of Lord Gürzon, T. III, London, 1928, s. 332). Bu mektuba müteakip şahsi görüş teatisinde bulunmak üzere Bonar, Gürzon’u Paris’e davet eder. Bu görüşme sonrasında yazdığı mektupta Gürzon şöyle der; Bonar’ı bir kavga gürültü kopartmaktansa, Musul, Boğazlar ve İstanbul’u terk edip herhangi bir şeyden ve hatta her şeyden vazgeçmeye çok hevesli buldum” (Earl of RONALDSHAY, The Life of Lord Gürzon, T. III, London, 1928, s. 332). Musul gibi Türkiye için stratejik, beşeri ve iktisadi önemi son derece büyük olan bir vatan parçasının, gerek Lozan’da gerekse Lozan’dan sonraki safhalar da gerekli ciddiyet, azim ve dirayetle müdafaa edilmediğinin inkarı gayri ciddi bir davranış olacaktır. Halbuki tüm gerekliliklerin yanında, son on yılını ağır savaş şartlarında geçirmiş ve harap hale gelmiş Türkiye’nin yaralarını sarmasına çok önemli bir iktisadi merhem olacak olan Musul petrollerinin de elden çıkmasına göz yumulmaktaydı, Lozan Konferansında baş müzakereci olan İsmet Paşa’dan sonra ikinci yetkili durumunda olan Dr. Rıza NUR bu konu hakkında şöyle der; “Fakat İsmet Lozan’da Musul için daima bana; Canım , gel şunu bırakalım da, sulh yapalım der, beni zorlardı. Ben: Olmaz, bütün mukavemetlerimizi yapalım derdim. Oda; Canım sonra boca ederiz, sulhü kaçırırız, verelim derdi. Boca onun tabiridir” (Dr. Rıza NUR, Hayat ve Hatıralarım, C. III, İstanbul, s. 982).

“Ki; bu konuda sadece Baş müzakereci İsmet Paşa değil, sözüm ona müşavir sıfatı taşıyan pek çok kimse
de vazifelerini gerektiği gibi yapmamış, müzakerecilere yardımcı olmaları yerine Lozan’a dolmuş bulunan ‘İngiliz Entellijans Servisi’ mensupları ile Musul petrolleri üzerinde imtiyaz dalaveralarına girişmişlerdi” (Dr. Rıza NUR, Hayat ve Hatıralarım, C. III, İstanbul, s. 1002).

“Nihad’ın (burada bahsi geçen Nihad; Nihad Reşad BELGER’dir) getirdiği kadınlar da çok, erkekler de çok, erkekler imtiyaz istiyorlar, ezcümle Musul petrollerini. Meğerse bu adamlar hep İngiliz istihbaratının memurları imiş, sonradan anlıyoruz, bir tanesi de dedektif imiş. İlk görüşte anlamıştım zaten, herif bana rüşvet teklif etti, kovdum. Bunun hikayesini nihayetinde sonra anlatacağım. Nihad’ın bize getirip tanıştırdığı, takdim ettiği adamlardan diğer bir tanesi Seliye adında bir geldani. En mühim petrol ticarethanesi tarafından geliyormuş, bir dalevaracı serserinin teki. Odama bir kutu sigara yolluyor, bıraktırmış, bir de gravat, hemen geri yolladım. Baktım hali şüpheli, bunu da kovdum. Şimdi bu adam Paris’te Türk Ticaret Odasına reis yapmışlar. İşte Nihad’ın getirdiği insanlar böyle, kadınlar, erkekler hep böyle, kendisi de imtiyaz almak, zengin olmak peşinde, Hülasa karı getiriyor, imtiyaz avcısı getiriyor” (Dr. Rıza NUR, Hayat ve Hatıralarım, C. III, İstanbul, s. 998).

Heyetler arasında yapılan özel görüşmelerde başta Lord Gürzon olmak üzere heyetimize belli başlı tavizler vermeyi teklif etmişlerse de heyetimizin anlaşılamaz tutumları sebebiyle Lozan’da birçok hususta olduğu gibi Musul konusunda da bu tavizleri koparamamışlardır. Lord Gürzon İngiliz Parlamentosunda yaptığı uzun ve teferruatlı konuşmasında: “Asil Vilkont meselesinin şu ciheti hakkında konuşurken bana iki sual sordu. Musul meselesinin Lozan’da öne sürülmesinden ve buna çok fazla önem verilmesinden dolayı bana esef etti. Bu noktayı yanlış anlamış, Musul meselesi Lozan’da şöyle yer aldı. Kendisinin de anlayacağı üzere Sevr Muahedesinin bir tekrarı ve onun yerine konulan Muahedede Türkiye’nin Asya ve Avrupa hudutlarını tespit etmemiz lazımdı. Türkiye’nin Avrupa, Trakya hududunu çizmemiz icap ettiği gibi, Asya’da da Suriye ve Mezopotamya hududlarını tespit etmemiz lazım olageldi. Bu sebepten dolayı Asya’da Irak’ın kuzeyi ve Türkiye’nin güneyi hududu tayin meselesinin de Muahedede yer alması icap etmekteydi. Biz müzakereye başlamak üzere iken Türkiye birinci müzakereci, benden meselenin zapta geçirilmemesi ve kendisiyle meselenin hususi pazarlık etmemi istedi. Ben de buna çok memnun oldum. Zira meseleyi ve bilhassa petrol işine verilen önemden dolayı bu konunun yani Musul meselesinin Lozan’a getirmek, dünya nazarında bu meseleye dair alakayı arttıracaktı. Türk Baş müzakereci ile yapılan pazarlıkların bir netice vermemesi ve kanaatlerimin zapta geçmesi talebine binaen son çare olarak Muahedeye dahil edeceğimiz şeyi halletmek üzere bu meseleyi açık müzakereye koyduk. Müzakere başladıktan sonra da Kraliyet Hükümetinin bana verdiği yetki ve selahiyeti kullanarak meseleyi istekleri doğrultusunda Cemiyet-i Akvam götürdüm (Earl of RONALDSHAY, The Life of Lord Gürzon, T. III, London, 1928, s. 333).

Aslında sadece Türkiye’yi ve İngiltere’yi alakadar eden bu mesele için müttefiklerinin de desteğini sağlayan Lord Gürzon: “anlaşma olmadığına göre, meselenin Cemiyet-i Akvam’a havale edilmesi gerektiğini, bu yapıldığı takdirde Cemiyet-i Akvamın alacağı kararı kabul edeceğini söyledi”. Müttefik müzakereciler de Lord Gürzon’un konuşmasını teyit eden konuşmalar yaptılar (Lozan Zabıtları, I. Takım, I. Cild, I. Kitap).

Halbuki Türkiye’yi tekrar savaşmakla tehdit edip, nihayetinde bu tehditlerinin de neticesi olarak Mesele, Cemiyet-i Akvam götürülmesi kararının verilmesine sebep olan Lord Gürzon, bu konuşmayı yapmadan kısa bir süre önce İngiliz Başvekili tarafından şahsına çekilmiş şu telgrafı almıştı. “Kanaatlerimi tam olarak bilmene rağmen muhtemel bir ihtilafı önlemek için kanaatimce hayati ehemmiyeti haiz bir iki şeyin mevcut olduğunu tekrarlamam belki iyi olur. Birincisi şudur ki: Musul için harbe gitmemeliyiz. Sevr Muahedenamesinden arta kalanı korumak için Türklerle yalnız başımıza savaşmayacağız. Bu nokta da fikrim o kadar katidir ki, önceden kestirilemeyecek bir sebep dahil hiçbir şeyin fikrimi değiştirebileceğini zannetmiyorum. Binaenaleyh bundan başka hiçbir siyaset hakkında mesuliyet kabul edemem” (Earl of RONALDSHAY, The Life of Lord Gürzon, T. III, London, 1928, s. 333).

Oysaki Lozan Konferansının başarısızlığa uğraması ihtimaline karşın karşılaşılabilecek olumsuzlar için “Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaset”ince çok gizli kaydıyla bir plan hazırlamıştı. Fakat bu plan Musul’un kaybını önleyecek bir taaruzi mahiyet taşımasına rağmen hiçbir zaman kullanılmayan atıl bir ihtiyaç gibi bir kenara atılmıştır (Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, 1970, Eylül Sayısı).

Mecliste Lozan ile ilgili yapılan münakaşa ve müzakereler neticesinde muhaliflerin sözcüsü konumundaki Ali Şükrü Bey feci bir suikast sonucu öldürülüyordu. Heyet kesilen Lozan görüşmelerine tekrar katılır ve taviz üstüne taviz vererek müzakereleri sonuçlandırıp, “Lozan Sulh Muahedenamesi”ni imza ederler. Bu antlaşmanın 3. maddesinde bu konu söyle neticelendirilmiştir: “Türkiye ile Irak arasındaki hudud işbu muahedename’nin mevki-i meriyete vaz’ından itibaren dokuz ay zarfında Türkiye ile Büyük Britanya arasında suret-i muslihanede tayin edilecektir. Tayin olunan müddet zarfında iki Hükümet arasında itilaf husule gelmediği takdirde ihtilaf, Cemiyet-i Akvam Meclisi’ne arzolunacaktır. Hattı hudud ittihaz olunacak karara intizaren Türkiye ve Britanya Hükümetleri mukadderat-ı kat’iyyesi bu karara muallak olan arazinin hal-i hazırında her hangi bir tedbil ikaına beis olacak mahiyette hiçbir harekat-ı askeriye veya sairede bulunmamayı mütekabile taahhüt ederler”.

Selametle...
TA
24.06.2009 15:04
#12
Selamün Aleyküm.

b-) Haliç Konferansı


Haliç Konferansı, bu konferansta müzakereleri İngiltere namına yürütmeye memur Sir Persi Koks mahiyetindeki bir heyetle, Türkiye namına Fethi (Okyar) Bey mahiyetindeki Türk heyeti arasında 19 Mayıs/5 Haziran 1924 tarihleri arasında Kasımpaşa’daki daha sonraları Kuzey Saha Deniz Kumandanlığı olarak kullanılan Bahriye Nezareti Binası’nda gerçekleşmiştir.

İngiliz heyeti aynı gün öğleden sonra eski Bahriye Nezareti binasına giderek Türk Baş müzakerecisi Fethi Bey’i ziyaret etmiş ve bu ziyaretle müzakere günlerinin tespiti yapılmıştır. Aynı günün akşamı ise Türk heyeti Pera Palas otelindeki İngiliz heyetine iade-i ziyaret edilmiş ve 19 Mayıs 1924 günü müzakerelerin başlanmasına karar verilmiştir.

Musul meselesini halletmekle yetkili iki ülke müzakerecileri kararlaştırılan gün ve saatte bir araya gelmiş ve müzakereler başlamıştır. Açılış celsesinde açılışı yapıp konuşan Fethi Bey; “Suret-i müslihanede tespiti, Lozan Ahitnamesi ile tehir ve ta’lik edilen Türkiye-Irak hududunun tahdidi meselesini müzakereye memur heyet-i murahhasa azasıyla müşavirlerini Hükümet-i metbuam namına kemal-i hürmetle selamlamakla kesb-i şeref eylerim. Evvelce Lozan’da İngiliz ve Türk Heyetlerinin mütarekecileri arasında uzun müzakerelere konu olmuş ve zemin teşkil etmiş olan ve müzakeresi daha sakin bir devreye tehir edilmek mecburiyeti tahassül eden bu meselenin memnuniyet içeren bir tarzda tasfiyesine muvaffak olmaklığımız ziyadesiyle şayan-ı temennidir. Bu meselenin müzakeresi ve halli esnasında hak ve adalet hislerinin hakim olacağı ümmid-i kavisiyle haşmetlü İngiltere Kralı Hazretleri tarafından izam buyrulan Heyet-i murahhasaya beyan-ı hoşamedi eder ve konferansın küşad edilmiş olduğunu kemal-i memnuniyetle beyan ederim” (Ayın Tarihi, Ankara, C. III, s. 171-172).

İngiliz heyetinden Sir Persi Koks ise, “kendilerine gösterilen samimi misafirperverliğe teşekkül ettikten sonra bu mesele hakkında bir anlaşma hasıl olabileceği hususundaki temennilerini izhar etti. Anlaşma olmadığı takdirde meselenin “Cemiyet-i Akvam”a gideceğini, fakat bu suretle hallinin İngiltere için tabiatıyla şayan-ı tercih olmadığı” söyledi.

Öğleden sonra yeniden başlayan çalışmalarda Türk heyeti Türk hududunun Musul’u Türkiye’ye bırakılacak şekilde çizilmesi gerektiği, bunun ırki,coğrafi, tarihi vb. delilleri göz önüne serilmiş ve bu meyanda isteklerinde ısrarcı oldukları dile getirilmiştir. Buna mukabil söz alan İngiliz heyeti bir konuşma yapmış ve iki tarafın iddia ve talepleri arasında büyük bir mutabakatsızlık olduğunu görülmüştür. Çarşamba günü öğleden sonra tekrar bir araya gelinmiş müteakip Cumartesi 3. kez bir araya gelmişler ve müzakereler de bir anlaşma çıkma ihtimalinin dahi olmadığı görülmüştür.

Son oturumda ise Fethi bey’in evvelce Musul vilayeti ile ilgili olarak sunduğu delillere cevap vermesi gereken İngiliz heyeti Musul şöyle dursun, Hakkari vilayetimize bağlı olup da o anda tamamen idaremiz altında bulunan “Beytüşşebab”, “Çölmerik”, “Revandiz” kasabalarını dahi talep edecek kadar ileri gitmişti. Halbuki konferans sadece Musul Vilayetinin kime ait olacağını ve Türkiye-Irak hududunun temini için toplanmıştı. İngilizlerin izlediği siyaset zaten baştan sona belliydi. Amaçları Musul meselesini Cemiyet-i Avama taşımak zira müttefiklerinin üzerinde ağırlıkları vardı ve Musul meselesini Cemiyet-i Akvama taşıdıkları takdirde istedikleri sonucu alacaklarından hiç kuşkuları yoktu. Bu tutum ve davranışları başlı başına, konferansa sadece katılmış olmak için iştirak ettikleri ve anlaşmak için gelmediklerinin aşikar bir delili idi.

Birkaç gün beklendikten sonra 28 Mayıs 1924’de heyetler tekrar bir araya gelmişler fakat yine bir anlaşma zemini bulamamışlardı. Zira İngiliz heyeti Musul meselesinde işi garantiye almak için Hakkari vilayetinde hak iddia ediyorlardı ve o ana kadar bir misilleme olarak Türk heyetinin de Bağdat’ı talep etmek akıllarına gelmemişti. Üstelik böyle müzakerelerle geçen zaman esnasında İngilizlere karşı kullanılabilecek daha bir çok kozlarda mevcut idi. İngilizlerin Irak Hükümetine karşı teklif ettikleri anlaşma metni henüz Irak Parlamentosunda tasdik edilmemiş bulunduğu gibi, Irak içinde halkın İngilizlere karşı İslam önderleri eşliğinde ayaklanmalarda devam etmekteydi. Özellikle de Süleymaniye’ye hakim olan Şeyh Mahmud adamları ile birlikte bu havalide müstakil bir durumda bulunmakta ve İngilizlere meydan okumaktaydılar. Bilahare görüleceği üzere, Musul’u bize kaybettirmek maksadıyla Türkiye dahilinde isyanlar çıkartan ve destekleyen (Bu ayaklanmalara bir örnek olarak Nesturilerin ayaklanması örnek verilebilir, Nesturilik; rahip Nestorius’un fikirlerinden doğmuş Hıristiyan bir mezhebin adıdır. Aslen Maraşlı olan Nestorius, 428 yılında İstanbul’da patrik seçilmiş ve akabinde kendi fikirlerini yaymaya başlamış, Mardin ve yöresinde bu inanış iyiden iyiye kendine yer bulmuş olup, Hıristiyanlık inancından temel de ayrıştığı en bariz nokta ise; Teslisi reddederek, Hz. İsa hakkında İslami fikirlere yakın fikirler ileri sürmüştür. 489 yılında Urfa’da açmış oldukları üniversite kapatılmış ve buradan göç eden Nesturiler Çin, Hindistan ve İran’a dağılmışlar. Günümüzde Çin ve Hindistan’da 3 Milyona yakın Nesturi’nin olduğu varsayılmaktadır. Türkiye’de yaklaşık 100 bin kadar sayılara ulaşmışlar ve o dönemlerde Türkiye’de bunlar bile misyonerlerin tahriki ile bir devlet kurmak üzere ayaklanmışlardı.) İngilizlere karşı, Irak dahilinde Şeyh Mahmud ve benzeri gibi örgütlenme ve ayaklanmaları desteklemek ve İngilizlere bu suretle yıpratabileceğimiz bir vakıa iken bu konulara hiç değinilmemiş olması da ayrı bir basiretsizlik örneğidir.

İlerleyen günlerde Türkiye’nin bu ataletine karşılık İngilizler bu hususta git gide daha çok arsızlaşmış ve saldırganlaşma siyaseti gütmüşlerdir. Ki; Haliç Konferansından yaklaşık beş-altı ay sonra Hakkari vilayetimize havadan kısmi saldırılar düzenlemeye bile başlamışlardı. İngiliz müzakereciler bu suretle Türk heyetini bir hafta kadar oyaladıktan sonra ve nabız yoklama siyasetine devam ettikten sonra İngiltere’den beklemekte olduğu talimatın geldiği 3 Haziran 1924 tarihinde yazılı olarak Fethi Bey’e haksız taleplerini tekrar iletmişler ve buna istinaden Musul meselesinin Cemiyet-i Akvama gitmesi de kaçınılmaz bir hal almıştı.

Haliç Konferansı, İngilizlerin yukarıda izah edilen kabulü imkansız teklifleri yüzünden bir çıkmaza girdi. Bu sırada Fethi Bey, yeni İngiliz tekliflerini Ankara’ya bildirmişti. Oradan gelecek haber beklenmekteydi. Ankara’da da mesele uzun uzadıya Mustafa Kemal riyasetinde müzakere edilerek 5 Haziran 1924 tarihinde anlaşma temin edilemeyeceğini teyit ederek Musul meselesinin çözümünü Cemiyet-i Akvama havale ettiler.

Selametle...
TA
24.06.2009 15:04
#13
Selamün Aleyküm.

c-) Cemiyet-i Akvam Meclisi’nde

Musul meselesinin, Lozan Lozan Antlaşmasında “Türkiye-Irak Hududunun Tahdidi” şeklinde ifade edilerek iki tarafça (Türkiye-İngiltere) dokuz aylık bir müddet zarfında “Suret-i Muslihanede Halli”, bu mümkün olmadığı taktirde ise Cemiye-i Akvam Meclisi’nin hakemliğine tevdisi kararlaştırılmış ve bu husus, Lozan Antlaşmasının 3. maddesinde yer aldığını ve bu meseleye çare bulmak üzere İstanbul’da “Haliç Konferansı”nın düzenlendiğini fakat İngilizlerin, bu konferansa sırf antlaşmanın 3. maddesindeki yükümlülüklerini yerine getirmek ve her hangi bir çözüm bulanamadan “çözümsüzlük” üzerine kurduklarını planları gereği katılmış olduklarını yukarıdaki bölümlerler de ayrıntılı bir şekilde incelemeye çalışmıştık.

Bütün bu olanlara müteakip, İngiliz Hükümeti önce Cemiyet-i Akvam Katib-i Umumiliğine müracaat ederek, Musul meselesinin halli için toplanacak ilk oturumda ele alınması ve çözüm bulunması için başvurusunu resmileştirmiş olmaktadır. Musul meselesi konusunda, İngilizlerin evvelden bu yana izledikleri siyaseti aşama aşama sıralamak gerekirse;
1-) Mondros Mütarekesi Antlaşması imzalanmış olmasına rağmen, Musul’u işgal etmeleri,
2-) Lozan müzakerelerinde Musul meselesini ana konulardan ayrıştırarak, işgallerine siyasi dayanak olacak ortamın vücuda gelmesini sağlamaları,
3-) Lozan müzakerelerinde Musul meselesini, Irak-Türkiye hudut meselesi boyutuna indirgemeleri ve buna Türk Heyeti tarafından itiraz edilmeyip, kabul edilmesi,
4-) Lozan’da alınan karar gereği dokuz ay içinde toplanan Haliç Konferansına katılmaları fakat çözümsüzlük üzerine kurdukları siyasetleri gereği en baştan beri istedikleri üzere meselenin Cemiyet-i Akvam Meclisine taşımaları,
5-) Müttefiklerinin üzerinde kurmuş oldukları hakimiyet vesilesi ile Cemiyet-i Akvam’da çıkacak kararın kendi lehlerine çıkmasını sağlamaları için gerekli siyasi ortamın oluşturulması,

Şimdi ise izledikleri bu siyasi planlarının 5. aşamasına gelmeyi başarmışlardı. Bunun için yaptıkları bu başvuruya müteakip 19 Ağustos 1924 tarihinde Türk Hükümeti’ne başvuru tebliğ edilmiş ve cevap istenmiştir. Burada hassas konu ise Lozan anlaşmasının geçici 11. maddesinde belirtildiği üzere; “Cemiyete aza olmayan devletlerin kendilerini alakadar eden bir mesele için cereyan edecek müzakerelere murahhas göndererek iştirak edebilecekleri idi”.

Bu isteğe Başvekil sıfatı ile cevap veren İnönü, meselenin Cemiyet-i Akvam Meclisince, müzakeresini esas itibariyle kabul etmiş bulunduğumuzu, ancak bunun için Lozan Antlaşmasının yürürlüğe girmesine istinaden dokuz aylık bir müddet geçmiş ve bu müddet zarfında “Suret-i Muslihanede” tahakkuku edilmiş olan bir çarenin bulunamamış olması gerektiğini, halbuki; henüz Lozan Antlaşmasının tasdik edilerek yürürlüğe girmediğine dair her hangi bir resmi yazı alınmış olmadığından dolayı itiraz ileri sürülmüş ve denmiştir ki; Muahedenin otuz ikinci maddesinde münderiç hakkın istimali suretiyle İngiliz Hükümeti tarafından icra olunan müracaat, İngiliz Hükümetinin doğrudan doğruya müzakerat tarikinden istifade etmek istemediğini ve Musul Vilayeti üzerindeki hukukunun Cemiyet-i Akvam tarafından tayin edilen adilane vasıta ile mevki-i meriyete vaaz edilemeyeceğine kani bulunduğunu göstermektedir. Türkiye, ihtilafın icabı takdirinde balada mezkur meclise havalesini Lozan Muahedenamesi ile kabul etmekte tereddüt etmemişti. Bu şeriat dahilinde ve anifüzzikir takayyüdat dairesinde Türkiye Hükümeti Irak ve Türkiye arasındaki hudut meselesinin, Meclisin gelecek içtimalarından birinin ruznamesine idhal edilimesine esas itibariyle muvafakat etmektedir. Tasdik keyfiyetinin üç devlet tarafından icrasına intizar edilmesi zaruretine binaen, Türkiye Hükümeti’nin Meclisin müzakeratına suretin ahzını takip eden yirmi gün zarfında iştirak edileceğini size ihbar ile kesb- şeref eylerim”.

Heyet-i Vekil’e 3 Eylül 1924 tarihinde toplanarak Musul meselesinin Cemiyet-i Akvam Meclisindeki müzakeresine katılarak Türkiye’yi temsil edecek heyeti seçti bu heyet şöyle idi;
Baş Murahhas: Fethi Bey (Okyar, TBMM Reisi),
Askeri Murahhas: İshak Avni Bey (Kurmay Yarbay),
Müşavir: Münir Bey (Hariciye Vekalet-i Hukuk Müşaviri),
Müşavir: Salih Bey (Umur-u Siyasiye Umum Müdürü),
Katip: Hüseyin Avni Bey,
Katip: Suat Tevfik Bey,

Fethi bey, Baş murahhas seçilişini müteakip önce Bursa’da istirahatte bulunan M. Kemal Paşanın yanına giderek kendisine brifing verilmiş, bilahare Ankara’ya İsmet İnönü Paşanın yanına giderek görüşüp gerekli izahat ve talimatları almışlardır. 6 Eylül 1924’de Ankara’dan ayrılmış, 7 Eylül 1924’de İstanbul’a gelmiş, burada Cemiyet-i Akvam’ın mümessili olan Mr. Childs ile görüşmelerde bulunduktan sonra Cemiyet-i Akvam’a takdim edeceği, muhtırayı hazırlayıp, gerekli belgelerin temini ve tasnifi yapılarak 10 Eylül 1924’de Cenevre’ye hareket etmişlerdir.

Fethi Bey Cenevre’ye hareketinden önce Tan Gazetesine vermiş olduğu beyanatta Türkiye’nin Musul Meselesine bakışı hakkında şunları dile getirmiştir: Türkiye Cumhuriyeti, Cenevre’de bütün eski Musul vilayetinin milli hududumuz dahilinde olduğunu talep edecektir. İngiltere’de bu vilayeti talep etmektedir (Bu noktaya Kasımpaşa Konferansında değinmiştik). İngiltere’nin bu talebi tamamen geçersizdir. Mondros Mütarekesinin imzalanmış olması ve bilahare Harekat-ı Harbiyenin tatil edilmiş olmasına binaen mütareke sonrası gerçekleşen bir işgalin vukuu bulduğunu ve bunun devletler hukukuna aykırı olduğunu, İstanbul’un işgal esnasında Babıali üzerinde yapılan siyasi tazyikler nedeniyle gereğini yapamadığını, İngiltere Hükümeti de bunu anladığı içindir ki, Cemiyet-i Akvam’a verdiği açıklamada bu noktayı teğet geçmiştir. İngiltere, Musul Vilayetinde Türklerin zayıf bir ekalliyet teşkil ettiklerini göstermeye çalışmaktadır. İngiliz hükümeti, Musul Vilayeti ahalisinin Irak Krallığı’na iltihak etmeyi arzu ettiğini iddia etmektedir. güya arazi ahalisi Emir Faysalı Kral intihab etmek suretiyle bu arzusunu izhar etmiş, halbuki Musul Sancağı, Süleymaniye Sancağı bu münasebetle toplanan reylere iştirak etmediği gibi, Kerkük Sancağı ahalisi de Faysalı hükümdar olarak tanımayı kati surette reddetmektedir. Lord Gürzon Lozan’da, Persi Koks İstanbul’da, Musul Vilayeti ahalisinin Irak ile ittihadı arzu ettiklerini iddia eyledikleri halde, her ikisi de reylere müracaat meselesini muvafakat etmemişlerdir. Şu halde ahalinin Irak’a iltihakı arzu ettikleri iddiası nasıl kabul edilebilir? Fikrimizce en münasip çare reylere müracaat olacaktır. Esasen Cemiyet-i Akvam, bu tarz-ı halli bu kabil itilafların hallinde istimal etmiştir. İngiliz Hariciye Nezareti tarafından tasvip edilen iki plana mevcuttur. Bunlardan birincisi; Hıristiyan Nesturiler vasıtasıyla Türk-İran hududu boyunca yeni bir hükümet, bir “etatampon” teşkil etmek, ikincisi için ise; dağlık havaliyi işgal etmek için kabil olduğu kadar şimale giderek askeri teminat elde etmektir. Şunu belirtmeliyim ki, Milletlerarası sulh, iyi bir askeri hududla temin edilemez. Etatampon meselesine gelince, bu tahakkuk ettiği takdirde Nesturiler için pek vahim olacaktır. Nesturilerin gelecek menfaati ve devamlı olacak bir sulh için bu suni vasıtalara müracaat onların sonunu getirecektir. Cenevre’ye büyük bir ehemmiyetle gidiyoruz, davamız ve haklılığımız açıktır. Türkiye’nin Cemiyet-i Akvam’a duhulü meselesi, şimdilik mevzubahis olmayacaktır. Biz şimdilik münhasıran Musul meselesi ile meşgul olacağız. Mamafih Türkiye, Cemiyet-i Akvam Meclisine dahil olmadığını Lozan’da esas itibariyle kabul etmiştir. Fakat ergeç Cemiyet-i Akvam’a girmeyi talep edecektir” (Ayın Tarihi, C: IV, s. 135-137).

Cenevre’ye intikal eden heyet ve Fethi Bey, muhtelif ziyaret ve iade-i ziyaretlerden sonra 24 Eylül 1924 tarihinde Cemiyet-i Akvam Meclisinin Heyet-i Umumiye toplantısına katılmıştır. Bu celsede ilk olarak söz alan İngiliz Murahhası Lord Parmor (İngiliz Adliye Vekili) halledilecek meselenin; Musul’un mukadderatı değil, Türkiye-Irak hududunun tespiti meselesi olduğu belirterek Musul’un işgali konusunda ısrarcı tavır ve siyasetlerine devam etmişlerdir. Lord Parmor’dan sonra söz alan Türk Murahhası Fethi Bey, Lord Parmor’un konuşmasında temas ettiği esaslı noktalara cevap vermek hakkını muhafaza ettiğini beyanından sonra Türk Hükümetinin hassasiyetini ortaya koyan bir muhtırayı okumaya başladı. Muhtırada, Türkiye-İngiltere arasında mevcut bulunan görüş ayrılıklarına dikkat çektikten sonra; “Eğer ortada Musul Vilayetinin mukadderatı mevzubahis değilse bizi Cemiyet-i Akvam Meclisi’ne sevk eden, Lozan Konferansından beri devam eden ihtilaf nedir?' dedi. Lozan müzakerelerine temas ederek meselenin öteden beri Musul Vilayetinin mukadderatını tayin suretinde ele alınmış bulunduğunu anlattı. Musul’un, Türkiye’ye aidiyetini ispatlayan ırki, tarihi, siyasi ve stratejik sebepleri sayıp döktükten ve bunları batılı eserlere atıflarla teyit ettikten sonra konuşmasına ara verdi.

Cemiyet-i Akvam Musul meselesini görüşmek üzere 27 Eylül 1924 tarihinde tekrar toplandı. İlk olarak Katib-i Umumi’nin hazırladığı rapor ele alındı. Bunda alakadarca tavizi gerekli noktalar bulunduğu, Lozan müzakerelerinde belirtildiği üzere İngiltere’nin Cemiyet-i Akvamın kararını peşinen kabul etmiş olmasına rağmen Türkiye’nin bu hususta karar ve niyetini beyan etmemiş bulunduğu ifade olunuyordu. Türkiye-Irak arasında bir tampon devlet tesis edilmesi gerektiğini ilk ifade eden İngilizlerdi, buna müteakip, İtalyan Murahhasının da aynı istikamette bir teklif getirmesi ise, hiç şüphesiz İngiliz telkin ve teşviklerinin sonucuydu. Ayrıca sanki böyle bir ihtilaflı bir mesele mevcutmuş da, bundan feragat edilmiş gibi yaparak kendilerinin de Musul meselesinde feragat ve tavizleri elde edebilmekti.

29-30 Eylül 1924’de toplantı ve müzakerelere devam edilmiş ve Musul meselesini tetkik edecek bir komisyon kurulmasına karar verilmiştir. Komisyon bitaraf devletlerin üyelerinden oluşacak ve taraf devletler yani Türkiye-İngiltere her türlü evrak temininde komisyona yardımcı olacaklardı. Böylelikle Türkiye’nin Cemiyet-i Akvam Meclisinin alacağı kararının kabulü mahiyetinde ilk adım da atılmış oluyordu. Oluşturulan üç kişilik heyet:
Kont Teleki (Eski Macar Başvekili),
Af Wrisen (Belçikalı Sefir),
A. Poulis (İsveçli, Albay).

Heyet 13 Kasım 1924 tarihinde Cenevre’de toplanmış ve bir sualler listesi oluşturmuştur. Önce Londra’yı ziyaret eden heyet, İngiliz makamları ile görüşmüş, müteakiben 4 Ocak 1925 tarihinde Ankara’ya gelerek temaslarda bulunduktan sonra Bağdat ve Musul’a hareket etmişlerdir. 16 Ocak’ta Bağdat’a varan heyet gerekli gördükleri görüşmelerden sonra Musul’da tetkiklere başladı. Ancak bu komisyona her türlü kolaylığın gösterilmesi yönünde alınan karara rağmen, İngilizler akla hayale gelmeyen engeller ortaya koymaktaydılar. Fethi Bey Cemiyet-i Akvam’a başvurarak “İngiliz İşgali altında iken Musul’da salim bir tetkik yapılamaz” itirazı havada kalmıştı. 25 Şubatta da ekiplere ayrılarak Kerkük’te buluşmak üzere ayrı ayrı mıntıkalarda ahali nezdinde rey, mütaala ve arzularını tespit için dağıldılar. Komisyon, Cemiyet-i Akvam Meclisine takdim ettikleri raporlarda karşılaştıkları zorlukları uzun uzadıya belirtmiş olmalarına dikkate alınmamıştır (Ayın Tarihi, C: IV, s. 322-326).

Komisyon, sundukları raporlarda Coğrafi, ırki, tarihi, iktisadi, stratejik, siyasi, hukuki ana başlıklarında hazırlamışlar 16 Temmuz 1925 tarihinde Komisyona sunmuşlardır (Ayın Tarihi, C: IV, s. 439-445). Aslında hazırlanan tafsilatlı raporda hemen hemen her şey Türkiye lehine idi. Sadece şu paragraf bile bunu teyit etmeye yetiyordu: Hukuki nokta-i nazardan Türkiye kendi hukukundan feragat etmedikçe komisyon tartışmalı arazinin Türk ülkesinden ayrı düşünülemeyeceği fikrindedir (Bu uzun ve detaylı raporun tamamı için bakınız: Ayın Tarihi, C:V, Numara:17, Ankara, 1341, s.315 ve müteakip).

Cemiyet-i Akvam’ın raportörü Unden, İngiliz Murahhası Lord Parmor’a Cemiyetin vereceği karar her ne olursa olsun bunu İngiliz Hükümetinin kabul edip etmeyeceğini sormuş, murahhas müspet cevap vermişti. Fethi Bey’e sorulan aynı soruya, Fethi Bey; “Milletler Cemiyeti misakının on beşinci maddesine gereğince kabul edeceğini buyurdu'. Bunun üzerine raportör Unden, Fethi Bey’e İngiliz Hükümetinin bunu kayıtsız şartsız kabul ettiğini kendisinin de kati bir cevap vermesi gerektiğini belirtmesi üzerine Fethi Bey; “Mutlak Kabul” cevabını verdi. Bunun üzerine Ankara bu söylemi kabul etmedi ve Baş Murahhas olarak Tevfik Rüştü (Aras) Bey’i gönderdi. Bu zat, ancak misakın on beşinci maddesine gereğince kabul edeceğini yolunda müdafaalarda bulundu. Türkiye’nin tüm itirazlarına rağmen Cemiyet-i Akvam Meclisi, Lahey Beynelmilel Adalet Divanı’ndan üç hususta iştişari rey ve mütalaa talebinde bulundu.
1-) Cemiyet-i Akvam Meclisinin Lozan Antlaşmasının 3. maddesi gereğince vereceği kararın hukuki mahiyeti nedir? Yani bir hakem kararı mı, tavsiye mi, yoksa sadece tavassut mudur?
2-) Böyle bir karar için ittifak şart mıdır? Yoksa ekseriyet yetirli midir?
3-) İki tarafın temsilcileri bu oylama için iştirak edebilirler mi?

Lahey Adalet Divanı, 21 Kasım 1925 tarihinde rey ve mütalaasını belirledi, bu kararla mezkür 3. maddeyi imzalamakla tarafların bu ihtilafı kati bir surette hallini temin etmek, yani ihtilaflı sınırları kati bir suretle tespit etmek istemişlerdir. Bu yüzdendir ki, Cemiyet-i Akvam’ın alacağı kararın her iki taraf içinde uyulması gereken bir “mecburi karar” olduğu şeklindeydi. Bu kararın ittifakla alınması gerektiğine kanaat getirmişti. İttifak şartı ortaya konulmasına müteakip, raportör Unden; “alakadarların reyi hariç olmak üzere alınması gerektiği” fikrini ortaya attı. Zira ittifak şartı ortada iken Türkiye’nin reyi ittifaka mani olacağını ve Türkiye’nin Meclise dahil olmadığını savunmuştu.tetkik heyetinin önemli bir kısmının lehimize olan raporuna rağmen Cemiyet-i Akvam Musul’u Türkiye’den ayırarak, esarete devam kararını almasına müteakip, Heyetimiz önce meclisi sonrada Cenevre’yi terk etmişler, hatta Heyetin Cemiyet-i Akvam’ı terk edişine müteakip kararın oylanması ve Heyetin bu esnada mecliste bulunmaması nedeniyle karar gıyabımızda alınmış oldu. Bu karar Türkiye’nin 1918 yılından beri devam eden Musul üzerindeki İngiliz emrivakisini kabul anlamına geleceği için Türkiye bu konuyu müzakereye hiçbir şekilde yanaşmamış ve bir sene daha böylece geçmiştir.

Musul’un ziyanında daha öncekilere ilaveten Cemiyet-i Akvam Meclisindeki görüşmelerde takınılan yanlış tutumları kısaca şöyle sıralamak mümkündür.
1-) Fethi Bey’in, Cemiyet-i Akvam Meclisince verilecek kararı Ankara’nın karşı çıkmasına rağmen kayıtsız şartsız kabul edeceğini beyan etmesi.
2-) Lahey Beynelmilel Daimi Adalet Divanı’ndan istişari rey ve mütalaa talep edildiğinde, Tevfik Bey’e teklif edilmesine rağmen oraya durumun tespit ve müzakeresi için gitmeyişi veyahutta bir heyet göndermeyişimiz.
3-) Lozan anlaşmasının geçici 11. maddesinde belirtildiği üzere; “Cemiyete aza olmayan devletlerin kendilerini alakadar eden bir mesele için cereyan edecek müzakerelere murahhas göndererek iştirak edebilecekleri” haklarında ısrarcı olmaları.
4-) Her şart altında Musul’un kaybedilme ihtimali düşünülerek Lozan Antlaşmasının otuz yedinci maddesinde belirtildiği üzere “Ekalliyetlerin Himayesi”nden doğan haklarımızı kullanmamış olmamız, hatta bu hakkımızın Cemiyet-i Akvam’da hiçbir suretle dile getirilmeyişi. olarak özetle sıralayabiliriz.

Selametle…
TA
24.06.2009 15:05
#14
Selamün Aleyküm.

d-) Cemiyet-i Akvam Sonrası:

Cemiyet-i Akvam Meclisi’nin aldığı bu olumsuz karar sonrasında Türkiye-İngiltere ilişkilerinin gergin ve muallak bir hale gelmesine neden olmuştu, her iki tarafta beklemek ve şartları gözetmek üzere beklemeyi tercih etmiş ve yaklaşık bir senelik bir süre sonrasında, Cemiyet-i Akvam Meclisi’nin kararının kabulü yerine, İngilizlerle bir anlaşma yapmak suretiyle bu meseleyi halletme yoluna gidilmesi tercih edilmişti. Zira İngilizler tarafından silahlandırılan ve kışkırtılan “Asuriler” ve “Yezidiler” 1926 Martında sınırlarımızı hedef alan saldırılar düzenlemişler hatta bu saldırıda telefon irtibat tellerini kesip nöbet tutan bir kısım erlerimizi de şehid etmişlerdi. Bu hareketler neticesinde çok sert bir nota ile durumu protesto eden Türk Hükümeti bunun içindir ki, İngilizler ile ikili bir anlaşma yapmanın daha sağlıklı olacağı kanaatine varmışlardı. Türk Hükümeti’nin, İngiliz Hükümeti’ne karşı bu sert tutumu karşısında Berlin Büyükelçiliğine atanmış olan Lindzey, yeni görevine başlamak yerine Türkiye-Irak hududu meselesinin çözümü için yapılacak müzakerelere Murahhas olarak tayin edildi ve Türkiye’ye 6 Nisan 1926’da karşılıklı görüşmeleri kabul ettiğini bildirdi. Lindzey kısa bir süre içinde Türkiye’ye gelerek müzakerelere başladı. 2 Haziran 1926’da Irak Harbiye Nazırı olan Huri Said Paşa’da hazırlanan anlaşmayı imzalamak üzere Ankara’ya geldi.

6 Haziran sabahı anlaşmanın bir gece öncesinde gece yarısı imza edildiği gazetelerde yayınlandı (Ali Fuad CEBESOY, Siyasi Hatıralar, II. Kısım, İstanbul, 1960, s. 187). O sırada muhalefet partisi olan Terakkiperver Fırkası bu anlaşmanın tasdikine iştirak etmedi (Ali Fuad CEBESOY, Siyasi Hatıralar, II. Kısım, İstanbul, 1960, s. 188). Musul’un şuan da geçerli olan statüsünün hukuki zemini bu anlaşma olup, Türkiye’ye Musul petrollerinden yirmi beş yıl boyunca ( o da kağıt üzerinde kalmış olan ve hiçbir zaman tahsil edemediğimiz) yüzde on hisse verilmişti. Bundan önceki konferans ve müzakerelerde de ısrarla dile getirilmeyen Irak Türklerinin siyasi, tarihi, ırki ve iktisadi hakları yapılan bu anlaşmada da hiç dile getirilmemiş olması da ayrıca göz ününde bulundurulması gereken önemli bir nokta olduğu kanaatindeyim...

Sultan II. Abdülhamit Han’ı bir şekilde tahtından indirerek idareyi ele alan İttihat ve Terakki yönetiminin, bizzat Sultan II. Abdülhamid Han tarafından Musul’u, Ahalisini ve Musul’daki petrolleri korumak için yayınladığı “Emlak-ı Şahane”’yi, Filistin’i korumak kendi parası ile arazilerin hemen hemen tümünü alarak oluşturduğu “Filistin Çiflikat-ı Şahanesi”ni, 24 Temmuz 1909’da iptal ederek başlattıkları basiretsizlikler ve kendilerinin; “ne pahasına olursa olsun yönetimi ele almalarını” ilkesi ile hareket etmeleri neticesinde, İngiltere’nin Ortadoğu siyasetinin önündeki engellerin kaldırılmasıyla başladıkları ve yukarıda da belirttiğim üzere devam eden görüşme ve müzakerelerde izlenen yol ve yöntemler Musul’un Türkiye topraklarından ayrılmasına sebep olmuş olup, geçmişteki basiretsizliklerimizi tekrarlamayarak Musul ve çevresinde bulunan Türkmen soydaşlarımızın hak ve istikballerini korumamız temennisiyle bu Musul başlığını noktalıyorum...

Tabii bu başlığı ilk açarken aşama aşama gelişen olayları kronolojik bir şekilde yazmak yerine Musul’a dikkati çekmek istemiştim.
Siz değerli arkadaşlarımızın da katılımlarını (belge, yorum, hatırat vs.) bekliyorum...

Selametle...