Etiketler: sultan

Sultan Abdülhamid Han’a Yapılan Suikastin Perde Arkası

Ermeni İhtilal Çetesi komitecileri, düzenleyecekleri suikast için bütün hazırlıklarını tamamlamışlar, en ince ayrıntıyı dahi hesaplamışlardı. Padişah, Cuma günü Yıldız Camii’nde namazı eda ettikten sonra caminin iç kapısına geliyor, oraya kadar yanaşan arabasına biniyor ve merasim eşliğinde sarayına dönüyordu. Sultanın bindiği araba, tam bir dakika 42 saniye sonra avlu kapısına varıyordu…

Ve o gün… avlu kapısında bekleyen arabalar arasında, özel olarak üretilen o araba da vardı… İçindeki “Cehennem Makinesi” adlı bomba, bir dakika 42 saniyeye ayarlanmıştı!..

İşte bu kitapta, 21 Temmuz 1905 Cuma günü Sultan İkinci Abdülhamid Han’a yapılan

2. Abdülhamid’in Uyku Öncesi Kitap Okutma Adeti

II.Abdülhamid Han, iyi bir okuyucu idi. İlme aşıktı. Şezadelik yıllarında başlayan kitap okuma sevgisi ömrü boyunca hep devam etti. Çok zengin bir kütüphane yaptırdı. Dünyanın her tarafından getirilen eserlerle donatıldı.

Başarının Temel Sırrı: Cehaletten kurtulup alim olmaktır.

Sultan, gece yatmadan önce de kitap okuturdu. Kızı Ayşe Sultan, yazdığı hatıratında babasından bu konuda şunları nakletmektedir: “Gündüzleri beni meşgul eden işlerin ağırlığından kurtulmak,  zihnimi başka taraflara sevkedip düşüncelerimi defetmek ve rahat  uyuyabilmek için her gece odamda kitap okutuyorum. Okuttuğum eserler ciddi olursa büsbütün uykum kaçıyor. Onun için bir takım romanlar tercüme ettiriyorum.” Der ve gülerek ilave ederdi: “Küçüklüğümde dadım bana ninni söylerdi. Şimdi de okunan kitaplar aynı tesiri yapıyor. Esasen yarı dinliyor, yarı dinlemeden uykuya dalıyorum. İşte benim uyku ilacım budur.”

(Mehmet Aydın’ın İKİNCİ ABDÜLHAMİD HAN’IN LİDERLİK SIRLARI kitabından)

Sultan Abdülhamid Ve Türbedâr

Yavuz Sultan Selim’in türbesi Fatih’teki Yavuz Sultan Selim Camimin avlusundadır. Burada, II. Abdülhamid zamanında yaşayan bir türbedarı vardır. Bu türbedar fakir bir insandır, hanımı hamiledir. Bu hamile hanım bir sabah der ki: “Efendi, yine türbeye gidiyorsun. Canım kiraz istiyor. Akşam gelirken bir kilo kiraz âl da gel.”

Hamile hanımların bir şeyi canı çekti mi, onun alınması icap eder. Türbedar, “Tamam” der, türbeye gider, akşama kadar hizmetini görür. Fakat akşam eve gelirken kiraz falan alamaz. Kirazın okkası pahalıdır, satın alacak para yoktur. Akşam eve gelir, kapıyı açar açmaz hanım, “Hani kiraz, almadın mı?” diye sorar.

Boynunu büker, “Hanım, bugün işim çoktu, ayrılıp da çarşıya inemedim, yarın Allah nasip ederse alırım” der ve hanımı yarına atar. Yarın yine türbeye gelir, akşama kadar düşünür. “Bu akşam yine hanıma söz verdim, ben ne yapacağım?” der.

O gün ikindi üzeri kendi kendine düşünürken elindeki süpürgenin sapını Sultanın sandukasına vurur. Der ki: “Ey koca sultan, bunca senedir hizmet ediyorum sana, hiçbir himmetini görmedim. Hanım hamile. Bir okka kirazı dahi alamıyorum. Ne olur, himmet etsen de şu fakirlikten kurtulsam.”

Bu sözü sitem içerisinde söyler ve eve gider. Gider de, ”Söyleyenden ziyade, dinleyen arif olmak gerek” diyoruz ya, söyleyen türbedar, dinleyen de Yavuz Sultan Selim. Burada dinleyen herhalde söyleyenden ariftir. Bakalım, sonuç nasıl tecelli edecek?

Akşam hanım yine, “Hani kiraz?” deyince, boynunu büker, “Hanım, yarın mutlaka alacağım” der.

Üçüncü gün tekrar gelir, türbeyi açar, temizler, melul mahzun beklerken birden türbenin kapısında Padişahın faytonu görülür. İçerisinden bir emir subayı iner, koşa koşa gelir. “Efendi, türbedar sen misin?” der.

“Evet, benim” der.

“Çabuk, Sultan seni istiyor, giyin gideceğiz”

Adam şaşırır. Abdülhamid’in bir türbedarı çağırması, herhalde bir kusur sebebiyledir. Eli ayağı titrer, “Efendim, benim kusurum yok, bir yanlışlık olmasın, belki başkasını çağırıyordur” derken, “Türbedar sen değil misin?” diye emir subayı tekrar eder. “Benim” deyince de, “O halde buyur. Sultan seni çağırır, çabuk” der.

Eli ayağı dolaşarak Padişahın faytonuna atlar ve saraya getirilir. Sultan Abdülhamid’in huzuruna çıkarırlar.

Abdülhamid, “Türbedar sen misin?” diye sorar.

“Evet, efendim, bendenizim” der.

“Söyle bakayım, dedem Yavuz’un türbesinde dün neler oldu?”

Şaşırır, “Birşey olmadı efendim.”

“Türbedar Efendi, sana söylerim, dedemin türbesinde ne oldu, çabuk söyle!”

Titremeye başlar ve olayı hatırlar. Der ki: “Sultanım, hanım hamile, iki gündür kiraz istiyor, alamadım. En sonunda dün de elimdeki süpürgenin sapıyla Sultanımızın sandukasına vurdum ve onun himmetini istedim.”

Abdülhamid, “Anladım” der ve hemen çıkarır bir kese altın atar önüne. “Bir daha böyle birşey olursa, Cennetmekan dedemi rahatsız etme. Sen dün orada dedemin sandukasına vurmuşsun, o da bu gece sabaha kadar benim başıma vurdu, beni uyutmadı. ‘Niçin benim türbedarımla meşgul olmazsın?’ diye beni azarladı. Bir daha bir sıkıntın olursa dedemi rahatsız etme, doğru bana gel” der.

Bir kese altını aldıktan sonra türbedar geri dönerken, Padişah emir subayına emreder: “Bundan sonra Yavuz Sultan Selim dedemin türbedarlarının maaşı iki misli arttırılacaktır.” Ve böylece türbedar hem bir kese altın alır, hem de maaşı iki misline çıkarır.

http://www.sevde.de/Islami_yasama/soyleyene_bakma.htm

Sultan Abdülhamid’in Duası

O sene, bütün cephelerde paniğin başladığı, topyekûn, Arabistan’ın elden çıktığı, İngilizlerin Suriye ve Irak’dan, Fransızların Makedonya tarafından ana vatan sınırlarını toslamaya koyulduğu, Moskofların bütün Şark Anadolusunu derinlerine kadar işgal edip 1917 Rus ihtilâli yüzünden çekilmek zorunda kaldığı, halkın ekmek yerine saman tozu ve mısır koçanı yediği, yakmaya tezek ve kefen yapmaya bez bulamadığı mevsimde, bir gün Enver Paşa, Talât Paşa’yla beraber, Beylerbeyinde Abdûlhamîd’i ziyarete gidiyor.

Kendilerini karşılayan muhafız subay, Ulu Hakana haber vermeksizin yol gösterdiği için, kapısının önüne kadar geliyorlar.

Kapı yarı aralıktır ve Abdûlhamîd, sırtı kapıya doğru, seccade üzerinde dua etmektedir. Gelenleri görmüyor, gelenler de ona kendilerini göstermiyor. Enver Paşa, önde, yarı açık kapıyı biraz daha aralamış, olduğu yerden tabloyu seyretmekte… Abdûlhamîd, elleri hacet dergâhına uzatılmış, gözyaşiyle nemli bir dua sesi çıkartmakta:

- Allahım; bana yapılanları helâl etmiyorum! Şahsıma yapıldığı için değil, milletime yapıldığı için affetmiyorum! Milletime yapılan fenalıklardan, yarın, senin Hesap Gününde davacıyım!

Öbür İttihatçılara nisbetle içinde bir saffet kırıntısı kalmış olan Enver Paşa, bu duayı işitince, çarpılıp kalıyor, Hünkârın huzuruna çıkamıyor, geriye dönüyor, Talât Paşayı kolundan çekerek sürüklüyor, rıhtımda bekleyen istimbota götürüyor ve orada, ağlaya ağlaya, Talât Paşa’ya diyor ki:

- Başımıza ne geldiyse bu adama yaptıklarımızdan geldi ve daha ne gelecekse o yüzden gelecek!..

İstikbaldeki gerçek Türk Tarihçisinin kulağına fısıldadığımız bu vak’a hakikîdir ve babam Fazıl Beyin amca oğullarından ve Kısakürek’lerden, İttihatçıların İaşe Nâzırı Kara Kemal tarafından, dayım ve yine eski İttihatçı Kerim Milâr’a anlatılmıştır. İttihatçıların polis teşkilâtında yüksek dereceli bir memur ve birçok yerde Emniyet Müdürlüğü yapmış olan dayım, Kara Kemâl’den naklen derdi ki:

- İttihat ve Terakki’nin Türk ve milliyetçi kadrosu, Abdülhamîd’în ne büyük, hattâ emsalsiz bir Padişah olduğunu biliyor, fakat onu makamına iade etmek ve tutulan istikameti değiştirmek için vaktin geçmiş olduğunu esefle görüyordu. İttihatçılık hareketinde eser müessiri aşmış ve gizli tesir (Yahudi ve Mason tesiri) artık istikamet değiştirmeyi imkânsız hale getirmişti. Nitekim Abdülhamîd’in cenaze namazında hüngür hüngür ağlamaktan kendisini alamayan Talât Paşa bu ince ruh ukdesinin ilancısı olmuştur.

(Necip Fazıl Kısakürek – Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han – Büyük Doğu Yayınları – 14. basım – S. 626-627)

Abdülhamid Han Büyük Padişahtı

Tarihçi Yazar Mustafa Turan, ‘Artısıyla Eksisiyle Sultan 2.Abdülhamit Han’ kitabının tanıtımında yaptığı konuşmada ilginç ayrıntılara değindi. Yıkılmak üzere ‘Hasta Adam’ olarak nitelendiren Osmanlı’yı 33 yıldır ayakta tutma başarısı gösteren Abdülhamit Han’ın hükümdarlığının 5, yılında Atatürk’ün dünyaya geldiğini hatırlatan Turan, Atatürk’ün Abdülhamit Han’ın açtığı okullarda eğitim gördüğünü, tahttan indiğinde ise Kurmay Yüzbaşı rütbesinde bir subay olduğunu dile getirdi. Abdülhamit hükümdarlığı olmasaydı Osmanlı’nın çok kısa sürede yıkılacağını kaydetti.

“Atatürk, Abdülhamit’in hatıratına asla hakaret ettirmemiştir”

Yazar Turan, Atatürk’ün Abdülhamit Han’ın hatıratına hakaret ettirmediğini tarihten alıntılarla anlattı. Atatürk devrinin en önemli yazarlarından Nazif Tepedenlioğlu’nun 2. Meşrutiyet’in ilanından yarım asır sonra 50. yıl anısına Hürriyet Gazetesi’nde bir yazı dizisi kaleme aldığını hatırlatan Turan, Atatürk’ün Tepedenlioğlu’nu çağırarak şu sözleri söylediğini belirtti:

“Yazını okuyorum. Hürriyetin ilan edildiği zaman küçük bir çocuk olman lazım. Fakat tebrik ederim o günleri iyi canlandırıyorsun. Yalnız Abdülhamit’i hiç sevmediğin belli. Sevme Abdülhamit’i. Gene de sevme. Sakın fakat hatıratına hakaret edeyim deme. Senin neslin biraz daha temkinli kararlar vermeye alışmalı. Bak çocuk, şahsi kanaatimi birazcık söyleyeyim. Tecrübe göstermiştir ki, toprakları üstünde yaşayan insanların çoğunun ahvali meşkuk (Ne ocakları şüpheli) ve hudutları yalnız düşmanlarla çevrili bir büyük devlette Abdülhamit’in idare tarzı azami müsamahadır(En yüksek hoşgörüdür). Hele bu idare, 19. yüzyılın son yıllarında tatbik edilmiş olursa.”

Kaynak: http://www.milligazete.com.tr/haber/abdulhamit-han-buyuk-padisahti-81808.htm

Sultan Abdülhamid’in Aile Hayatından 138 Kare Bir Kitapta Buluştu

Kültür A.Ş., “Sultan II. Abdülhamid’in Aile Albümü” isimli kitapla bir dönemi karelerle gözler önüne seriyor.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden Kültür A.Ş.,  Sultan II. Abdülhamid’in çektirdiği fotoğraflardan oluşan Yıldız Arşivi’nden, sultanın ailesini ve Yıldız Sarayı’nın günlük yaşamını konu alan aile fotoğraflarını “Sultan II. Abdülhamid’in Aile Albümü” isimli bir kitapta topladı. Kitap, “Sultan II. Abdülhamid Han Arşivi İstanbul Fotoğrafları” ile başlayan ve “Sultan II. Abdülhamid’in Arşivinden Dünya” ile devam eden serinin üçüncü kitabı. “Sultan II. Abdülhamid’in Aile Albümü”, tüm siyasi hayatı didik didik edilen II. Abdülhamid’in ailesi ile ilgili ilk albüm çalışması olup,  saraya ve saray yaşamına farklı bir bakış açısı getiriyor.

İlk Osmanlı anayasası olan Kanun-i Esasi’yi ilan etmesi, 1877’de ilk meclisi açması Sultan II. Abdülhamid’in başlattığı yeniliklerden sadece birkaçıydı. Oysa son dönemde Abdülhamid’in çok da bilinmeyen bir özelliği, belki de tüm bunların önüne geçti: “Fotoğraf”. Sultan II. Abdülhamid’in fotoğraf ve fotoğrafçılığa olan ilgisi sayesinde oluşan Yıldız Fotoğrafları, çekildikleri dönemle ilgili sadece Osmanlı sınırları için değil tüm dünya için görsel bir belge niteliği taşımakta, bu da onu dünyanın en önemli fotoğraf arşivi haline getirmektedir. Arşivde 962 albüm ve 36 bin kare fotoğraf bulunmaktadır. Bu fotoğraflarda dünyanın çeşitli yerlerinde üretilen silahlardan, Hicaz Demiryolları yapımına, büyük İstanbul depreminden, Kanada’daki yerli halka kadar çok geniş ve renkli bir yelpazede fotoğraflar bulunuyor.

Sultan II. Abdülhamid’in bu büyük ve önemli fotoğraf arşivi içinde 9 albüm, 700 fotoğraf, sultanlar ve şehzadeler için ayrılmıştır. 700 fotoğrafın büyük bölümü -fotoğrafların ziyan edilmemesi düşüncesi ile- birbirinin tekrarı karelerden oluşmaktadır. Sultan ve şehzadelere ait albümlerden bazıları birbirinden farklı yaprak süslemeleriyle dikkat çekmektedir.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden Kültür A.Ş.’nin ilk kez gün ışığına çıkardığı özel fotoğraflardan oluşan bu kitapta, Sultan II. Abdülhamid’in büyük oğlu Mehmed Selim’in torunu Abdülkerim Osmanoğlu’nun “Büyük Dedem Sultan II. Abdülhamid”, Gültekin Çizgen’in “Abdülhamid ve Fotoğraf” ve Prof. Dr. Nurhan Atasoy’un “Görsel Tarihin Tapusu” başlıklı yazıları da yer alıyor. Prof. Dr. Atasoy yazısında Yıldız Fotoğrafları ile ilk karşılaşmasını ve fotoğraflar üzerinde gerçekleştirdiği yıllar süren çalışmayı, emeği ve özveriyi anlatıyor.

“Sultan II. Abdülhamid’in Aile Albümü”ndeki fotoğraflar Yıldız Sarayı’ndan kesitlerle başlıyor, şehzade ve sultanların fotoğraflarıyla devam ediyor. Kitapta, Sultan Abdülhamid’in yanı sıra Sultan Abdüllaziz ve Sultan Abdülmecid’in soy ağacından şehzade ve sultanların özel fotoğrafları bulunmaktadır. Aslında bu, Sultan Abdülhamid’in tahtan indirilerek öldürülen amcası Sultan Abdüllaziz’in çocuklarını kendi çocuklarından ayırmadığının “resmi” bir kanıtıdır. Fotoğrafların dizilişinde hanedan geleneğine uygun olarak öncelik şehzade fotoğraflarına verilmiş, sultan fotoğrafları şehzadelerden sonra yer almıştır.  Kitapta ayrıca içinde padişah fotoğraflarının yer aldığı iki albüm daha bulunuyor. Sultan II. Abdülhamid Han’dan önceki şecereyi içeren bu karelerin üzerine padişahların doğum tarihleri, tahta çıkış tarihleri gibi önemli ayrıntılar da not düşülmüş. Kitap “harem”e girebilen saray fotoğrafçıları Abdullah Frères (Abdullah Kardeşler) ve Vasilaki (Basile) Kargopoulo ile ilgili bilgilerle son buluyor.

İBB Kültür A.Ş. tarafından Türkçe – İngilizce olarak yayımlanan “Sultan II. Abdülhamid Han Aile Albümü” toplam 138 fotoğraftan oluşuyor. Kitap, İstanbul Kitapçısı’ndan veya www.istanbulkitapcisi.com adresinden temin edilebilir.

Kaynak: http://www.ibb.gov.tr/tr-TR/Pages/Haber.aspx?NewsID=17677

Sultan Abdülhamid’in Hafızası

Sultan, 19′uncu Asrın son yıllarında kabul ettiği bir şefire soruyor:

-Ekselans sizi gözüm ısırıyor! Acaba nereden görmüş olabilirim?

-Görmüş olabileceğinizi zannetmiyorum, haşmetmeâb; belki yarım asırdan beri memleketinize ayak basmış değilim!..

-Demek yarım asır kadar evvel buradaydınız!..

-Evet, haşmetmeâb; muhterem pederiniz Abdülmecîd Hân devrinde babam sefarethanenin birinci katibiydi. Bir gün elçilik heyetiyle beraber huzur-u şahaneye kabul edildiğimiz zaman ben de babamın yanındaydım ve 9 yaşlarında bir çocuktum

-Tamam! Ben de o zaman 10 yaşlarında var – yoktum ve kafes arkasından elçilik heyetini seyrediyordum. Demek sizi o zamandan hatırlıyorum!..

9 yaşlarında bir çocuğu, aradan 50 yıl geçtikten sonra, kendisi de aşağı yukarı aynı yaşta olarak tanıyabilmenin ifade ettiği hafıza kuvvetine denk ikinci bir misal bulunamaz kanaatindeyiz.

(Necip Fazıl Kısakürek – Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han – Büyük Doğu Yayınları – 14. baskı – s.365)

Sultan Abdülhamid’in Edison’a Yaptığı Teklif

Elektrik sahasındaki âmil keşifleriyle meşhur (Edison)u adım adım takip ettiği, nihayet kendisine resmen başvurup Türkiye’ye gelmesini istediği, çalışmalarına burada devam etmesini teklif ettiği, Amerika’da kazandığı paranın tam yirmi mislini takdime de hazır olduğunu bildirdiği, fakat kâşifin bu tekliflere iltifat göstermediği, tarihi bir hakikattir.

İşte, yepyeni bir cephesiyle daha Abdülhamîd.. Faziletlerinin belki en küçüğü olarak müspet bilgiler manzumesine ve eserlerine gösterdiği bu anlayışlı saygı ve hikmeti takdir kendisinden sonra hiçbir devirde kıvamını bulamamış ve madde dehâsının istinat ettirileceği ruh, kökünden harap edilmiştir. Kala kala ruhsuz ve köksüz bir madde süsü.

(Necip Fazıl Kısakürek – Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han – Büyük Doğu Yayınları – 14. basım – s.258)

Sultan Abdülhamid Tahtından İndirilmemiş Olsaydı

Sultan Abdülhamid 1918′de, mahpus tutulduğu Beylerbeyi Sarayı’nda vefat etti. 1909′da düzmece 31 Mart Vak’ası bahane edilerek Jön Türkler, İttihadçılar, Masonlar, Dönmeler tarafından tahttan indirilmeseydi, devleti on sene daha idare etmiş olacaktı.

Merhum Sultan bir siyaset dehası idi. Tahtta kalmış olsaydı:

1. Balkan Harbi’nin çıkmasına meydan vermezdi.

2. Savaş çıksaydı bile, Osmanlı devleti mağlub olmazdı.

3. Rumeli’de toprak kaybetsek bile, yine de elimizde bugünkü Trakya’nın birkaç katı toprak kalırdı.

4. Arap dünyası ile aramızda kopukluk olmazdı.

5. Birinci DünyaSavaşı’na girmezdik.

6. Türkiye’de bugünkü korkunç kopukluklar, krizler ve ârızalar olmazdı.

Şu hususu da belirtmek isterim: Her insan gibi Sultan Abdülhamid’in de hatâları olmuştur. Lakin, yukarıda beyan ettiğim gibi o bir siyaset dâhisiydi. Onun 33 sene koruduğu, ayakta tuttuğu Devlet-i Osmaniye’yi Jön Türkler, İttihadçılar on senede yıktılar.

1908′de Kanun-i Esasiyi yeniden yürürlüğe koyduktan, Meclis-i Meb’usan seçilip toplandıktan sonra Sultan Abdülhamid bu rejime de intibak etmiş, Yıldız Sarayı’nda meb’uslara (milletvekillere) büyük bir ziyafet vererek onlarla çok samimî şekilde görüşmüştür.

Sırp, Bulgar, Yunan devletleri, Jön Türklerin siyasetsizlikleri ve basiretsizliği yüzünden bizim aleyhimizde birleşebilmişlerdir. Sultan Abdülhamid onların birleşmesine yol açmaz, imkân vermezdi.

İç siyasete karışan, darbe yapan bir ordu yüzünden Balkan Savaşı hezimetine uğradık ve 500 küsur yıldan beri Müslümanların elinde olan büyük ve zengin toprakları birkaç ay içinde kaybettik; milyonlarca Müslüman öldü, yerini yurdunu kaybetti, perişan oldu.

Batı’da Sırplar Osmanlı ordusunu darmadağın etti. Doğuda Bulgarlar Çatalca’ya kadar dayandı. Selânik’teki Jön Türk Tahsin Paşa, bir kurşun atmadan bütün orduyu silahlarıyla birlikte Yunan’a teslim etti.

Balkan devletleri arasında anlaşmazlık çıkmasaydı, Edirne’yi bile geri alamayacaktık.

Bir ülke hürriyet, adalet, musâvat, uhuvvet naraları ve şarkılarıyla ayakta tutulamaz.

İttihadçılar zamanında Beyazıt’tan Sirkeci’ye kadar yol kenarlarındaki darağaçlarında ölüler sallanmıştır.

İttihadçıların talanları yazmakla bitmez.

Adalet dediler zulüm getirdiler.

Uhuvvet (kardeşlik) şarkıları okudular; kin, düşmanlık ve nefret getirdiler.

Eşitlik dediler nepotizmin, ayırımcılığın, particiliğin en kötüsünü sergilediler.

Hürriyet dediler esaret ve kölelik getirdiler.

İttihadçıların üç büyüğü Enver, Talat ve Cemal Paşalar, Birinci Dünya Savaşı bozgunundan sonra Alman denizaltılarıyla yurt dışına kaçmıştır.

1915′te düşman devletler Çanakkale Boğazı’nı zorlarken, Padişahın, Meclisin ve hükümetin Eskişehir’e nakli düşünülmüş ve harekete geçilmişti. Beylerbeyi Sarayı’nda tutulan Sultan Abdülhamid’e bir heyet gönderilip Anadolu’ya nakl edileceği bildirilinde, merhum Hakan ve Halife şu cevabı vermişti:

-Çanakkale Boğazına benim yaptırdığım istihkâmlar duruyorsa düşmanlar orayı geçemez ve aşamaz. Şayet geçecek olurlarsa, Bizansın son imparatoru Konstantin gibi çarpışarak ölmeyi yeğlerim.

Osmanlı devletini ve hilâfetinin mezarını kazdılar, başımıza bugünkü dert ve krizleri getirdiler ve hâlâ utanmadan Sultan Abdülhamid’e sövüp sayıyorlar.

MEHMET ŞEVKET EYGİ

http://www.milligazete.com.tr/makale/sultan-abdulhamid-tahtindan-indirilmemis-olsaydi-142689.htm

Ayşe Sultan

II. Sultan Abdülhamid Hân’ın zevcesi Müşfikâ Kadın Efendi, akıllı, dirayetli, umur görmüş ve çile çekmiş bir canlı târih âbidesi idi.
Osmanlı Hânedânı’nın kadın âzâsına 30 sene sonra devletçe Türkiye’ye dönmek müsaadesi verilince Sultan Abdülhamid’le Müşfikâ Kadın Efendi’nin kızı olan Ayşe Sultan da vatana dönmüştü. Akıllı bir anne ile dâhi bir devlet reisi olan babası Sultan Ha-mid’in zekâ, vekâr ve dirayeti mirasına konmuş olan Ayşe Sultan, yıllar yılı üstüste birikmiş acılarla pişmiş, ezilmiş, ancak şahsiyet yapısında bir tereddi meydana gelmemişti. Saltanatlı görünüşüne rağmen alçak gönüllü ve çok mütevazı idi.
Dünyânın germ-ü serdini görmüş bu kökten asil ana kızı her ziyaretimde, adetâ kütle adına bir özür dileyiş, bir mahcubiyet ve bir açığı kapamak duygularının tesiri vardı. Gerçi bu babta ne ben bir şey söylüyordum ne de onlar maruz kaldıkları çirkin ve haksız muamelelerden tek kelime söz ediyorlardı.
600 sene Osmanlı tahtında oturmuş idare ve iktidarlarının yekûnu içindeki şan ve şeref sahifeleri ağır basan bir hanedan azasını kadını erkeği çoluğu çocuğu ile üç gün içinde memleketten sürüp çıkarmağı reva görmüş kararda şahsen bir gûnâ taksirim yoksa da, hâdiseye, «Beni âdem yek diğerinin âzâA

II. Sultan Abdülhamid Hân’ın zevcesi Müşfikâ Kadın Efendi, akıllı, dirayetli, umur görmüş ve çile çekmiş bir canlı târih âbidesi idi.

Osmanlı Hânedânı’nın kadın âzâsına 30 sene sonra devletçe Türkiye’ye dönmek müsaadesi verilince Sultan Abdülhamid’le Müşfikâ Kadın Efendi’nin kızı olan Ayşe Sultan da vatana dönmüştü. Akıllı bir anne ile dâhi bir devlet reisi olan babası Sultan Hamid’in zekâ, vekâr ve dirayeti mirasına konmuş olan Ayşe Sultan, yıllar yılı üstüste birikmiş acılarla pişmiş, ezilmiş, ancak şahsiyet yapısında bir tereddi meydana gelmemişti. Saltanatlı görünüşüne rağmen alçak gönüllü ve çok mütevazı idi.

Dünyânın germ-ü serdini görmüş bu kökten asil ana kızı her ziyaretimde, adetâ kütle adına bir özür dileyiş, bir mahcubiyet ve bir açığı kapamak duygularının tesiri vardı. Gerçi bu babta ne ben bir şey söylüyordum ne de onlar maruz kaldıkları çirkin ve haksız muamelelerden tek kelime söz ediyorlardı.

600 sene Osmanlı tahtında oturmuş idare ve iktidarlarının yekûnu içindeki şan ve şeref sahifeleri ağır basan bir hanedan azasını kadını erkeği çoluğu çocuğu ile üç gün içinde memleketten sürüp çıkarmağı reva görmüş kararda şahsen bir gûnâ taksirim yoksa da, hâdiseye, «Beni âdem yek diğerinin âzâsıdır» diyen Şîrazlı Sadî’nin anlayışı merkezinden bakınca, elbette benim, bizim, hepimizin ve herkesin bu muamelede bir mes’uliyet ve utanç payı olmalı idi.

II. Sultan Abdülhamid Hân, devrinin kuvvetli hariciyecilerinden olan o devrin Paris Sefiri Münir Paşa’nın büyük kızı ile bir gün konuşurken söz, Saray’a ve Ayşe Sultan’a intikal etmişti. Sultan’ın düğününden bahsederken yatak odasını anlatmış ve tavandan inen cibinliğin yakut, zümrüt ve elmaslarla işlenmiş olduğunu söylemişti.
Ayşe Sultan memlekete döndükten sonra annesi Kadın Efendi’yle birlikte Serencebey Yokuşu’nun üstündeki, Saray’ın eski uşak dâiresinde kirayla oturuyorlardı. Üç oğlundan yalnız bir tanesinin memlekete girmesine müsaade edilmişti. Zira bu zavallı genç, aklen de bedenen de alil ve bakıma muhtaçtı. Konuşamıyor, anlamıyor yalnız iç parçalayıcı bir sesle bağırıyordu. Adige ismindeki Çerkez kalfa, bu bîçâre hastanın sâdık dadısı idi.
Ayşe Sultan’ı ziyaret edip de dertlenmemek kabil değildi. Güneşten solup erimiş perdeler, dökük duvarlara çiriş sürülmüş bezle yapılmış yamalar, bastıkça oynayan döşeme tahtaları ve bütünü ile dekor çok hazindi. Fakat kızına kavuşmuş olmaktan mes’ud olduğunu saklamayan Kadın Efendi ve yaşadığı hayattan şekvası olmayan Sultan, adetâ insanın içindeki hüznü çekip alıyorlardı. Sultan sanki kendi hayatından değil de bir başkasının yaşadığı günlerden bahseder gibi Paris’de geçirdiği yılların hâtıralarından pek az söz ederdi. Kendisi el işi yapıyor ve oğlu da bunları satarak geçimlerini temin ediyorlardı.
Amma bu imkân da günün birinde yok oluvermişti. Zira II. Cihan Harbi en ateşli devrine girmiş ve Almanlar Paris’i işgal etmişlerdi. Maddî imkânı olan Fransızlar ve yabancılar şehri terk etmişler, ancak yolculuk yapmaya güçleri olmayanlar Paris’de kalmışlardı. Tabiî Ayşe Sultan’la çocukları da bu kalanlardandı. Şehirde gıda maddesi diye bir şey bul- -mak kabil değildi.
Nihayet Almanlar, semt semt, mahalle mahalle ekipler hâlinde dolaşarak nüfus tesbiti yapmaya başlamışlardı. Bir gün sıra kendi bulundukları apartmana da gelmişti. Heyet onların da dâirelerinin kapısını çaldı ve Sultan sorulan suâllere pasaportunu göstererek cevap verince, kapıdaki askerî ekip, derhal esas vaziyeti alarak, selâm durdu ve işgal müd-detince hergün, ekmeklerini ve ihtiyaç maddelerini getirdi.
Ayşe Sultan, Babam Abdülhamid Hân isimli bir kitap neşretti. Fakat hâtıra çeşnili bilgiler çerçevesini aşmayan bu basit eserde Sultan Abdülhamid’in siyâsî şahsiyetini ve idareci hüviyetini görmek elbette mümkün değildir. Nice yıllardan sonra memleketine sığıntı gibi kabul edilmiş bir kimse olarak, devrin anlayışına ters düşebilecek davranışlardan elbette kaçınması lâzımdı.
Üzüldüğü bir nokta, tarihçi İsmail Hâmî Daniş-mend’in kendisinden pekçok vesîka aldığı ve bütün ısrarlarına rağmen bunları geri vermediği keyfiyeti idi.
Bir de, Sultan’ın neşredemediği ve târihe ışık tutacak siyâsî hâtıraları olduğunu biliyorduk. Ancak, ölümünden sonra bunun kimin eline geçtiği, iki oğlundan hangisinde olduğu veya olmadığı hâlâ sır olarak kalmaktadır.
Şu da doğru veya rivayet olduğu hakkında kat’î bilgim bulunmayan bir başka keyfiyettir ki, 33 sene Yahudi ve haçlı tazyikine göğüs gerdiği hâlde, sonunda gene de Batılı ve bilhassa Yahudi menfaati adına tuzağa düşürülmüş basiretsiz ve kiyâfetsiz İttihâd ve Terakki iktidarının eliyle Osmanlı tahtından indirilen II. Abdülhamid’in bir torununun, yâni Ayşe Sultan’ın oğlunun mason olduğu söylentisidir. Hâlâ bu rivayetin sıhhatine kail değilim.
Yahudiler bu genci de tuzaklarına düşürmüşler-se, Pâdişah’tan tam intikam almışlardır demektir vesselam.
(Sâmiha Ayverdi – Ne İdik Ne Olduk – Sh. 45-48)

Sultan Abdülhamid’in 20. Yüzyıl Politikası

Gerçi II. Abdülhamid’in dış politikası, büyük ölçüde İngiltere’nin, bugünkü ABD gibi tek süper güç olduğu bir devreye rast gelir ve bu yüzden de ona karşı olan Fransa, Almanya, Avusturya Macaristan ve Rusya gibi alternatif güçlerin her an devreye sokulabildiği bir döneme göre ayarlanmıştır. 20. yüzyıl başında İngiltere bu solo yapma alışkanlığından vazgeçerek ittifaklar sistemine yöneldiği zaman Abdülhamid’in dış politikası da sınırına dayanmıştır. (1)
Ancak Sultan Abdülbamid’in dünyadaki değişen şartlara ayak
uyduracak farklı bir dış politika üreteceğinin işaretleri de yok değildir. Çünkü bu defa uzaklardaki iki süper gücü, yani ABD ile Japonya’yı devreye sokmayı tasarladığı yeni bir karmaşık dış politika atağına hazırlandığının işaretlerini de almaktayız.

(1)Bkz. Selim Deringil, “Dış politikada süreklilik sorunsalı: II. Abdülhamit ve İsmet İnönü”, Toplum ve Bilim. Sayı: 28, Kış 1985. s. 93-107.

Mustafa ARMAĞAN – Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı

Sultanın İstihbarat Gücü

Tarihçi Orhan Koloğlu’nun anlattığına göre, İngilizlerin, Sultan Abdülhamid Han’ın, Çanakkale Boğazı’nı kuvvetlendirip, buna karşılık istanbul Boğazı’na tahkimat yapmamasının sebebini merak ettiklerini…

Ve bunu, İngiltere adına casusluk yapan meşhur tarihçi Vambery vasıtasıyla sordurduklarını…

Sultan İkinci Abdülhamid’in (1842-1909), Vambery’in bu sorusuna: “Rusların Karadeniz’deki donanmasında bir kürek fazlalaşsa haberim olur, onlar bir şey yapamazlar.” cevabını verdiğini ve gerçekten de Çarlık Rusyası’nın Birinci Dünya Savaşı’nda tehlike oluşturacak bir şey yapamadığını…

Biliyor muydunuz?

Kaynak:
İbrahim Refik – Tarih Şuuruna Doğru 4 sf. 46