Etiketler: II. Abdülhamid

Sultan Abdülhamid’in Büyük Planı

Osmanlı Padişahı Sultan Abdülhamid Han’ın, Osmanlı’nın menfaatlerini korumak amacıyla Avrupa’da yaşayan Müslümanları güçlü birer lobi olarak örgütlediği ortaya çıktı.

Osmanlı Padişahı Cennetmekan Sultan 2. Abdülhamid Han’ın, Osmanlı’nın menfaatlerini korumak amacıyla Avrupa’da yaşayan Müslümanları güçlü birer lobi olarak örgütlediği ortaya çıktı. İngiltere Müslümanlar Konseyi’nden (MCB) Dr. Cemil Şerif’in yaptığı araştırmada, 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında, İngiltere’deki Müslüman toplum ile İstanbul’daki Halife arasında, Osmanlı’nın Londra Büyükelçiliği aracılığıyla mektuplaşmalar olduğu ve İngiltere’de o dönemde yaşayan 4 bin dolayındaki Müslümanın Sultan Abdülhamid’e bağlılık bildirdiği ortaya konuluyor.

İNGİLİZ MÜSLÜMANLARI, SULTAN ABDÜLHAMİD’E BAĞLILIKLARINI BİLDİRDİ
Aynı zamanda İngiltere Müslümanlar Konseyi Bilim ve Araştırma Komitesi Başkanı olan Dr. Cemil Şerif, İngiltere’de 19. ve 20. yüzyılın başındaki Müslümanlarla ilgili yazacağı yeni kitabıyla alakalı İstanbul’daki Osmanlı Arşivleri Müdürlüğü ve Londra’daki British Library’de araştırmalar yaparken ilginç bilgilere ulaştı. Yaptığı araştırmada Sultan 2. Abdülhamid’in başa geçtiği 1876 yılından vefatına kadar İngiltere’deki Müslüman toplum ile çok iyi ilişkiler kurduğunu söyleyen Dr. Şerif, Müslüman toplumun da Sultan Abdülhamid’e bağlılık bildirdiğini söyledi.

VAKİT’E ÖZEL AÇIKLAMALAR
Londra’da MCB merkezinde gazetemiz Vakit’e, yaptığı araştırmalarda elde ettiği çarpıcı bilgileri anlatan Dr. Cemil Şerif, Osmanlı Arşivleri Müdürlüğü’ndeki Londra Sefareti’ne ait belgelerin hala açılmadığını ve bu belgelerin de tarihçilere açılarak dönemin olaylarına ışık tutulacağına inandığını belirterek, araştırmasında İngiltere’deki Müslümanların Sultan Abdülhamid döneminde Osmanlılar için bir lobi faaliyeti gibi çalıştığına ulaştığını kaydetti.

SULTAN’A BAĞLILIK MEKTUBU
Şerif, “Mesela 1886′da İngiltere’de Encümen-i İslam, Sultan Abdülhamid’in İslam toplumlarını bir araya getirme projesinden etkilenerek 1903′te isimlerini Pan-İslam Toplumu olarak değiştiriyor. Bu kuruluşun o dönemdeki lideri Abdullah Mamun Sühreverdi, Londra’daki Osmanlı Büyükelçisi’ne 1904 yılında bir mektup göndererek Sultan Abdülhamid’e olan bağlılığını tekrarlıyor” dedi.

LONDRA’DA, BULGARİSTAN VE GİRİT’TEKİ MÜSLÜMAN KATLİAMI PROTESTO EDİLDİ
Dr. Şerif’in yaptığı araştırmada ortaya çıkan belgelere göre, İngiltere’de Sultan Abdülhamid’e bağlılık bildiren ve Encümen-i İslam (daha sonra Pan-İslam Toplumu) ismiyle örgütlenen Müslüman toplumu, 1894′te Batılı ülkeler Osmanlı İmparatorluğu’na Ermeniler konusunda baskı uygulamaya başladığında, Londra’da bir araya toplanarak bir protesto eylemi düzenliyor. Bulgaristan’da katledilen Müslümanlar için yürüyen ve Batılı devletlerin Bulgarlara verdiği desteği protesto eden Londra’daki Müslümanlar, üç yıl sonra 1897′de de Rumlar’ın Girit Adası’ndaki Müslümanları katletmesini protesto ediyor. Arşivlere göre, Müslümanlar, ayrıca bir toplantı yaparak İngiliz Hükümeti’nin Girit’teki katliama sessiz kalmaması çağrısı yapıyor.

İNGİLİZ GAZETELERİNDE, SULTAN ABDÜLHAMİD’İ SAVUNAN İLANLAR YAYINLANDI
Dr. Şerif’in araştırmasında, o dönemde çok küçük bir topluluk olmasına rağmen etkin bir mücadele yürüten İngiltere’deki Müslümanlarla ilgili dikkati çeken bir başka bulgu ise, İngiliz gazetelerinde yayınlanan ve Sultan Abdülhamid ile Müslümanları savunan ilan ve mektuplar… Müslümanların başta The Times gazetesi olmak üzere o dönemdeki İngiliz gazetelerinde Sultan Abdülhamid’i savunan mektuplar yayınlattığına işaret eden Dr. Şerif, Müslüman toplum ile Osmanlı İmparatorluğu Büyükelçi Yardımcısı Halil Halid Bey arasında çok iyi ilişkiler olduğuna dikkati çekiyor:

HALİL HALİD BEY İLE İNGİLTERE MÜSLÜMANLARI ARASINDAKİ İLİŞKİLER
“O dönemde İngiltere’deki Müslümanlar bir yandan İngiltere’ye bağlılıklarını göstermek zorundayken, aynı zamanda usta bir şekilde Osmanlılara da bağlılıklarını gösterdiler. Osmanlı Büyükelçi Yardımcısı Halil Halid Bey, Müslüman toplumla çok iyi ilişkilere sahipti ve Müslüman kuruluşlar tarafından organize edilen birçok toplantıya katılıyordu. Hatta 1905′te vefat eden Müslüman liderlerden Bedrettin Tayebi’nin cenazesine katıldı. Halil Halid Bey, o dönemde Osmanlı İmparatorluğu ve Müslümanlar arasındaki diyalogu güçlendirmek için elinden geleni yaptı. Eğer Osmanlı Arşivleri Müdürlüğü’ndeki Londra Sefareti arşivi açılırsa, Halil Halid Bey ile ilgili çok daha fazla bilgiye ulaşılabilecektir.”

OSMANLI NİŞANI TAŞIDIĞI İÇİN İNGİLİZ İSTİHBARATINCA TAKİP EDİLDİ
İngiltere’deki Müslüman toplumun liderlerinden Abdullah Mamun Sühreverdi ile Muşhir Hüseyin Kidvai’nin İstanbul’a davet edilerek Sultan Abdülhamid tarafından Mecidiye Nişanı ile ödüllendirildiğini kaydeden Şerif, Londra’ya döndükten sonra Osmanlı İmparatorluğu’na ait bu nişanı sürekli göğsünde taşıyan Muşhir Hüseyin Kidvai’nin uzun süre İngiliz istihbaratının takibinde olduğunu söyledi.

LİBYA SAVAŞI’NDA OSMANLI’NIN YARDIMINA KOŞTU
Araştırmalarında elde ettiği belgelere göre 1917′de Müslüman olmadan önce bile Muhammed Marmaduke Pickthall’in İngiltere’de Osmanlı’yı savunduğunu ve 1914′te Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla İngiltere’de ‘ulusal tehdit’ olarak görüldüğünü söyleyen Cemil Şerif, Londra’daki Müslümanların Osmanlı İmparatorluğu’na büyük bir sadakat gösterdiğini ifade etti: “İngiltere’deki önde gelen Müslümanlardan biri olan Dr. Muhtar Ahmed Ensari, Londra’daki Charing Cross Hastanesi’nden mezun olduktan yıllar sonra Hindistan’a gitti. İtalya’nın 1912′de Kuzey Afrika’da Osmanlı’yla savaşa girmesi üzerine, Hindistan’da doktorlardan oluşan bir delegasyonla yaralıları tedavi etmek için Osmanlı İmparatorluğu’na geldi ve yaralıları tedavi etti.”

BİR ASIR ÖNCEKİ KAYGILAR DEVAM EDİYOR
Dr. Şerif, İngiltere’de yüzyıl önce yaşamış olan Müslüman toplum ile bugünkü Müslüman toplumun kaygı ve endişelerinin aynı olduğuna da dikkat çekiyor: “Mesela o dönemde Londra’daki Müslümanlar, Bulgaristan’daki Müslümanların, Girit’teki Müslümanların katledilmesine karşı Londra caddelerinde protestolar yapıyorlar. Bugün yine aynı şekilde buradaki Müslümanlar Irak’ın, Afganistan’ın işgaline karşı mitingler ve toplantılar düzenliyor.”

MİLLİ GÖRÜŞLİDERİ ERBAKAN’IN D-8 PROJESİ İLE BENZERLİKLER
Araştırmalarında Sultan Abdülhamid’in müthiş bir öngörüye ve dehaya sahip olduğunu gördüğünü söyleyen Dr. Şerif, dünya Müslümanlarını birleştirmek için Sultan’ın büyük çaba sarf ettiğini söyledi. Şerif, “Bugün bile Sünnilik ve Şiilik arasındaki farklılıklar konuşulurken, o dönemde bile Büyük Sultan Abdülhamid, Sünni ve Şii tüm Müslümanları tek bir çatı altında tutmak için çalışmıştır. Erbakan Hoca’nın kurmuş olduğu D-8 örgütü ile Sultan Abdülhamid’in o dönemde Müslümanları bir araya getirme çalışmaları arasında benzerlikler var” dedi.

TÜRK TARİHÇİLERE İŞBİRLİĞİ ÇAĞRISI
Yaptığı araştırmada, Bernard Lewis gibi oryantalistlerin Pan-İslam’ın dini değerler taşıyan bir hareket olmaktan ziyade politik bir hareket olduğuna dair iddiasının yanlışlığını ortaya koyduğunu da kaydeden Dr. Şerif, bunun en önemli göstergesinin de Londra’daki Pan-İslam hareketinin politik bir kariyer edinmekten ziyade İslam kardeşliği duygusuyla hareket etmesi olduğunu belirtti. Sultan Abdülhamid ve İngiltere’deki Müslümanlar arasındaki ilişkileri görünce, araştırmalarını genişlettiğini ve İstanbul’daki ESAM Kütüphanesi’nden de yararlanacağını söyleyen Dr. Şerif, Türkiye’deki tarihçilerle de bu konuda işbirliği yapmak istediğini bildirdi.

İLK DEFA VAKIT GAZETESI AÇIKLIYOR
Osmanlı İmparatorluğu’nun başka ülkelerdeki Müslüman azınlıklarla ilişkileri konusunda Türkiye’deki tarihçilerle de çalışmak istediğini söyleyen Cemil Şerif, Sultan Abdülhamid’in İslam toplumlarını bir arada tutma çalışmalarının o dönemde tüm dünya Müslümanları arasında yankı bulduğunu kaydetti.

VAKİT’E ÖZEL AÇIKLAMALAR
Vakit gazetesine, Londra’da MCB merkezinde yaptığı araştırmasından elde ettiği çarpıcı bilgileri anlatan Dr. Cemil Şerif, 1870′lerden sonra ortaya çıkan Müslüman organizasyonlarla ilgili yaptığı araştırmada, İngiltere’deki Müslümanların Sultan Abdülhamid döneminde Osmanlılar için bir lobi faaliyeti gibi çalıştığı bilgilerine ulaştığını kaydetti.

SULTAN ABDÜLHAMİD’E BAĞLILIK MEKTUBU
Şerif, “Mesela 1886′da İngiltere’de Encümen-i İslam, Sultan Abdülhamid’in İslam toplumlarını bir araya getirme projesinden etkilenerek 1903′te isimlerini Pan-İslam Toplumu olarak değiştiriyor. Bu kuruluşun o dönemdeki lideri Abdullah Mamun Sühreverdi, Londra’daki Osmanlı Büyükelçisi’ne 1904 yılında bir mektup göndererek Sultan Abdülhamid’e olan bağlılığını tekrarlıyor” dedi.

LONDRA’DA, BULGARİSTAN VE GİRİT’TEKİ MÜSLÜMAN KATLİAMI PROTESTO EDİLDİ
Şerif’in arşivlerden elde ettiği bilgilere göre, 1894′te Batılı ülkeler Osmanlı’ya Ermeniler konusunda baskı uygulamaya başladığında, Londra’da bir araya toplanarak bir protesto eylemi düzenliyor. Bulgaristan’da katledilen Müslümanlar için yürüyen ve Batılı devletlerin Bulgarlara verdiği desteği protesto eden Londra’daki Müslümanlar, üç yıl sonra 1897′de de Rumlar’ın Girit Adası’ndaki Müslümanları katletmesini protesto ediyor. Arşivlere göre, Müslümanlar, ayrıca bir toplantı yaparak İngiliz Hükümeti’nin Girit’teki katliama sessiz kalmaması çağrısı yapıyor.

VAKİT

Japonya İslamın Eşiğinden Döndü!

Oktan Keleş’in SIRDAŞ yazı dizisi 6. Bölümü ile yine oldukça tartışılacak konuları belgeleriye gündeme taşıyor.İşte konu başlıklarından birkaçı:

- Japonya İslam’ın eşiğinden nasıl döndü?Japon -Rus savaşının arka planında ne vardı? ABD Japonya’ya neden Atom bombası attı?

Japonya İslamın Eşiğinden Döndü!

- Abdülhamid Han nedenAsya’ya  ‘Erenleri’ gönderdi?

- Ertuğrul Fırkateyni’ne sabotaj mı yapıldı?

- İngiltere Kraliçesi Victori

a’nın Özel Mektupları’nı Abdülhamid neden ele geçirdi? Mektupları neden analiz ettirdi?

- Abdülhamid Han neden Asya Birliğini kurmayı düşündü?

- Enver Paşa neden Asya’ya gitti?

- Kırmızı kitabın (defterin) orjinal resimleri.

Oktan Keleş bir kere daha tarihin doğru anlaşılması için belgelerle anlatıyor:

JAPONYA İSLAMIN EŞİĞİNDEN DÖNDÜ

Ve

OSMANLININ KIRMIZI DEFTERLERİ

Daha önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi; Japon İmparatoru Meiji, 1889 yılında İstanbul’a özel elçiler ve bu elçilerle birlikte; Sultan Abdülhamid Han’a  hediyeler  bir de ‘özel bir mektup’ göndermişti. Özel mektupta ise Japon İmparatoru, Abdülhamid Han’dan; “İslâm dini, İslâm tarihi, İslâmın içeriği, ilim ve teknolojik gelişmeler, vakıflar, hayır kurumlar vs. konuları ile ilgili olarak kendilerine Japonca veya Fransızca olarak bilgiler,” gönderilmesini rica etmişti.

Japon İmparatoru’nun İslâm Dini ile ilgili  bilgileri isteyen mektubu ve diğer bilgi ve belgeler  inkâr edilemeyecek şekilde delilleriyle birlikte arşivlerde bulunmaktadır.

Abdülhamid Han, Japon İmparatoru Meiji’nin isteklerini Şeyhülislam Cemâleddin Efendi’ye  açmış ve ilk etapta; tezhipli bir Kuran-ı Kerim daha bir çok hediye elçilerle  Japon İmparatoru’na gönderilmiş, diğer istediği bilgiler için de süre istenmişti.

Daha sonra Japon İmparatoru Meiji’nin, İslam Dini ile ilgili istediği bilgiler, Şeyhülislam Cemâleddin Efendi’nin başkanlığında bir heyet tarafından hazırlanır ve gönderilir.

Japon İmparatoru Meiji

Peki, bu konularla ilgili bugüne kadar bilinmeyen gerçekler nelerdir? Japon İmparatoru neden İslâm Dini hakkında böylesine teferruatlı bilgiler istemiştir? Ve Kimden istemiştir? Sultan II. Abdülhamid Han’dan istemiştir. II. Abdülhamid Han kimdir? İşte işin en can alıcı noktalarından biri de budur: Sultan II. Abdülhamid Han aynı zamanda İslâm Halifesi’dir. İslâmi makamın en tepesindeki kişidir yani, ‘emir-ül mümin’dir. II. Abdülhamid Han’ın padişahlığı yanında aynı zamanda ‘halife‘ olduğu çoğu zaman gözden kaçmaktadır.

II. Abdülhamid Han’ın ile ilgili yapılan değerlendirmelerde çoğu zaman, O’nun, Osmanlı Padişahlığı vasfına yönelik analizler yer almaktadır. Bu politik tahliller doğru veya yanlış olabilir. Ancak, üzerinden yaklaşık bir asır geçmiş olmasına rağmen Sultan II. Abdulhamid ile ilgili gizlenen bilgiler nelerdir? II.Abdülhamid Han ile ilgili asıl hiç bilinmeyen sır’lar nelerdir?

İşte  Sultan II. Abdülhamid Han ile bilinmeyen gerçekler:

Abdülhamid Han Osmanlı İmparatorluğunun çökeceğini tespit etmiştir. Osmanlı adeta  harabe bir ev gibidir. Evin içinde bulunanlar; ‘evi tamir edelim, şunu yapalım bunu yapalım, yenileyelim’ diyerek; yenilikçi ve gelenekçi ekiplerin doğmasına neden olmuşlardır. Oysa Abdülhamid Han çoktan başını evden dışarı çıkarmıştı.Dışarıda gördüğü gerçeklerle hareket eden Abdülhamid Han, bir kere daha dehasını ispat edecekti.

II. Abdülhamid Han  evden dışarı baktığında neler görmüştü? Dışarıda, temsilen söylemek gerekirse; yükselen gökdelenleri, batının bilimini, teknoloji ve sanayi alanındaki gelişmesini, Hristiyan Batı’nın yayılmacı emellerin vs…

Oysa Abdülhamid Han biliyordu ki, evin içini ne kadar yenilese, süslese de gökdelenlerle istila edilmiş bir şehirde; kendi evi , onların arasında   gecekondu  bir ev gibi duracaktı.

Osmanlı içersindeki aydınlar, ileri gelenler; yenilikçiler ve gelenekçiler olarak aralarında tartışa dursunlar, kendisi bir şeyler yapmalıydı…

Batı adeta korkunç bir canavar haline gelmişti. Dizginlenemeyen, terbiye edilemeyen bir canavar.Osmanlı’nın Batı’yı terbiye edecek eski gücü yoktu.Gerçek buydu.

Asya Planı

Sultan II.Abdülhamid Han, Sırdaş ve Hazirun ile  bir gece YILDIZ’da toplanarak tarihi bir planın ilk adımlarını attılar. Batı’ya ve Avrupa’ya karşı Asya Planı. Bu planın içersinde; Asya’ya çok önem verilmesi, Batı’yı uyandırmadan, gizli olarak Asya’ya maddi manevi yardımlar yapılması gibi unsurlar vardı. Bu plan çerçevesinde; Asya’ya birçok görevli  gönderildi. Bunlardan en dikkat çekeni ise Çin’e gönderilenlerdi. Çin Budizm ve çeşitli putperest inançlara sahip, nüfus olarak kalabalık bir ülkeydi.Üstelik Türk kavmiyle tarihten gelen bazı husumetleri vardı.

Sultan Abdülhamid Han Çin’de mektepler açtırdı. Müslüman öğrencilerin sayılarını çoğalttı. Para ve malzeme yardımları ile onları destekledi. Tüm bunları  ‘İslam Halifesi’ vasfı ile yapıyordu. Zira Batı ve özellikle Yahudiler, İngilizler ve Vatikan Sultan’ın faaliyetlerini sıkı bir şekilde takip etme gayretindeydiler.

Saray’ın bastırdığı  özel  EŞREF GAZETESİ. Çin Mektebindeki gelişmeler, öğrenciler ve hocaları görülüyor.Gazete’de Abdülhamid Han’ın talimatlarıyla Çin’deki  yardımları açıkça yazıyor.  Türkistan coğrafyasının, merkezi her noktasında buna benzer ciddi faaliyetler sürdürülüyordu.

Peki bu Japonya meselesinin aslı neydi? Çin’de yapılan faaliyetler Japonya’da da yapılıyordu. Kültürel alış veriş faaliyetleri adı altında İstanbul’dan Japonya’ya giden devrin ‘Erenleri’, orada Japon halkı ile iyi ilişkiler tesis ediyorlar, İslâm dinini ve Türk kültürünü aşılıyorlardı. Bu durum üstü kapalı bir şekilde de olsa, Japon Sarayı’na ve üst düzeydeki insanlara kadar sirayet etmişti.

Japonlar’da da  Budist ve değişik inanç sistemleri olmasına rağmen Çinliler gibi değillerdi.Geleneklerine son derece bağlı, asil bir millettiler. Erenlerin faaliyetleri öyle bir noktaya ulaşmıştı ki, Japon İmparatoru Meiji İslâm Dini ile çok yakından ilgilenmeye başladı.

İşte bu sebeple II.Abdülhamid Han’a özel mektup yazarak, İsâm Dini ile ilgili çok  ama çok teferruatlı bilgiler istemişti. Daha önce değindiğimiz gibi İmparator Meiji, II.Abdulhamid’e Osmanlı Padişahı vasfı dolayısıyla değil, İslâm Halifesi olması nedeniyle özel mektup yazmıştı. Sultan Abdülhamid Han’da İmparator’un İslâm Dini ile ilgili istediği bilgileri göndermiş ve O’nu İslâm’a davet etmişti. Bu mektup Japonya’da arşivlerde gizli olarak saklanmaktadır

İslâm Halifesi olan  Abdülhamid Han, Batı’nın üzerimize çullanmak için fırsat kolladığını ve İslâm ülkelerini büyük felaketlere sürükleyeceğini  anlamıştı. Bu plana karşı plan yapmalıydı.Ve hedef; doğunun kendi aralarında batıya karşı oluşturacağı birliğe ve dayanışmaya ulaşmak olmalıydı.

Japon İmparatoru Meiji  ve Ailesi

Japon İmparator’u ve tebaası  İslâmı seçme noktasına gelmişlerdi. İngiliz casusları Ruslarla işbirliğine girerek, Osmanlı’nın bu girişimini engellemeye başladılar. Japon-Rus savaşını tarihçiler bir de  bu açıdan tekrar incelemelidirler…

Japon Rus Savaşı ile ilgili askeri matbaada Osmanlıca olarak bastırılan ayrıntılı kitaplar

Bilindiği gibi, II. Abdülhamid’in talimatıyla Japonya’ya hareket eden Ertuğrul Fırkateyni, Temmuz 1889′da İstanbul’dan yola çıkmış ve 1890 tarihinde Japonya’nın Yokohama Limanı’na varmıştı.

Japon İmparatoru, Türk amiralini ve heyetini görkemli bir şekilde karşılamış ve II. Abdülhamid’in gönderdiği hediyeleri kabul etmişti.

Ertuğrul Fırkateyni 15 Eylül 1890 tarihinde Yokohama Limanı’ndan ayrılmış ve Kuşimoto açıklarında 16 Eylül 1890′da kayalara çarparak batmıştı.

Ertuğrul Firkateyni’nin batışı ile ilgili kuşkular bugün de devam etmektedir.Acaba gemi şiddetli tayfun yüzünden mi battı yoksa bir sabotaj mı vardı?

Ertuğrul Firkateyni’nin batığını çıkaran ekip başının ifadesine göre; ‘yaptığımız araştırmalarda geminin kazan dairesinde, gemi batmadan önce büyük sorun yaşanmış ve belki de geminin batmasına kazan dairesindeki  ısınmanın neden olabileceğini’ söylemesi ve ‘çıkan bulguların çok tartışılacağını’ söylemesi oldukça dikkat çekicidir.

Japon medyası yapılan bu çalışmaları yakından takip etmekte ve aynı ilgiyi Türkiye’den de beklediklerini sık sık açıklamaktadırlar.

Tekrar konumuza dönecek olursak; düşünün o gün İslâm’ı seçmiş Japonya (din konusunda Japon halkı İmparator’a büyük oranda uyacak, Müslüman olmuş İmparatorları’nın dinine girmelerinde halk bir sakınca görmeyecekti. Burada kısa bir not düşmek gerekirse; bugünkü istatistiklere göre, Japonlar hızla din değiştirip, Hristiyan olmaktadırlar.Japonya Hristiyanlaşmaktadır.)

Bugün Doğu’da Japonya bir İslâm ülkesi olsaydı acaba Batı’nın ve Dünyanın kaderi ne olurdu? Olası ihtimallerden birkaçını sıralayalım:

Çin abluka altına alınacak, Asya’nın diğer kavimleri de hızla Müslümanlaşacaktı. Teknolojiye öncülük etmiş bir Müslüman Japonya, İslâm’ı hedef alan Batı’ya karşı aman tanımayacaktı. Üstelik Osmanlı’ya bağlı bir birlik olarak Asya Birliği kurulacak, bu durumda Asya İslâm Birliği’nin önünü açacaktı.Bugün Avrupa Birliği kriterleri değil, Asya Birliği kriterleri konuşulacaktı.Avrupa bu birliğe girmek için; örfünden, dininden, kültüründen tavizler verecekti. Kısaca Dünya tarihinin kaderi değişebilirdi.

İngiliz ajanları, gizli raporlarında o günkü Japonya-Osmanlı yakınlaşmasını oldukça tehlikeli bulduklarını belirtiyorlardı.Sadece bu konu ile ilgili olarak bile bir kitap yazılabilir.

Kuşkusuz II. Abdülhamid Han İngilizleri çok yakından tanıyordu. İngilizlerin özel Devlet kitaplarını çevirtip,okuyor ve notlar alıyordu. Bu kitaplar öyle herkesin ulaşabileceği sıradan kitaplar değildi.

Kraliçe Victoria’nın Özel Mektupları

İngiliz Kraliyet ailesi için özel olarak basılan ve sadece belirli kişilere verilen,İngiliz Saray’ına has  bu kitapların üzerinde İngiliz Kraliyet Arması bulunurdu. Örneğin Kraliçe Victoria’nın 1837-1861 arası yazdığı özel mektupları ve gizli yazışmaları olan kitap, II. Abdulhamid’in çevirttiği kitaplardan bir tanesiydi.

RESİM 1901 tarihli Osmanlıca mühürlü orijinal kitap

Kendilerini uyanık sanan İngiliz Ajanları, Abdülhamid’in dehası karşınında bir şey yapamamışlar bu çok gizli belge kitapları Yıldız İstihbaratına kaptırmışlardı.

Abdülhamid Han bu tip kitaplarla; İngiliz Kraliçesi’nin psikolojisine kadar analizler yaptırıyordu.

Tabii ki diğerlerinin de…

Tekrar konuya dönecek olursak, İngilizlerin ve Rusların girişimleri ile Japonya İslâm’ın eşiğinden dönmüştü.Şimdi

1- Acaba Amerika Hiroşima ve Nagazaki’ye  İngiliz raporlarının etkisi  ile  atom bombası atmış olmasın? Asil Japon Milletine yapılan bu saldırıyı, asil ve büyük Türk Milleti hâlâ nefretle kınamaktadır.

2-Bugün Vatikan  Papa aracılığı ile ne demişti? ‘Üçüncü bin yılda  Asya’yı Hristiyanlaştıracağız.’ Bu projenin ve hedefin deklare edilmesinin bu bilgilerle bir ilişkisi var mı?

3-Enver Paşa hakkında ahkâm kesenler, Asya’da Türkistan’da ne işi vardı diyenler acaba şunu hiç düşündüler mi? Enver Paşa Abdülhamid Han’ın doktrini ile hareket etmiş olamaz mı? Yeni bir şuur  ve atılım için,  Asya Birliği ve Asya’da Türk İslam Birliği için  orada bulunmasını bilemezler tabii ki… Çünkü Yıldız Gizli Kırmızı Kitapları’ndan haberleri yok!

(Kırmızı Kitabın  iç ve dış orjinal hali)

(Kırmızı ipek ay yıldız.Maliye Nazırı Ziya Paşa emri ile el yazması örtülü ödenek bir hakim kod adlının,1908 tarihli ve çeşitli mühürler..)

Bugünkü Kırmızı Kitabın aslı Osmanlı’dan gelir. Yani Yıldız’dan II.Abdülhamid’den gelir.Yıldız Teşkilatı’nda bu defterler, seçilen özel kişilere verilir.Yapacakları görevler, o görevlerle ilgili tarihi belgeler, arşiv bilgileri vs. her şey yazılırdı.

Bu kitapçıklar; kırmızı ipek kaplı olup, üzerinde Ay-Yıldız vardır. İçi el yazmasıdır. Başkasının ele geçirme ihtimaline karşı, kolay yansın yok edilsin diye  kap kısmı barutla doldurulmuştur.

Bu kitaplar görev tamamlandığında içersine rapor ve bilgiler eklenerek Sultan’a teslim edilirdi.

Sırdaş, bilgileri Sultan II.Abdülhamid Han’a okudu, Sultan, ‘Olur’ verince bilgiler Kara Kaplı’ya işlendi.

Asya Projesi II.Abdülhamid Han doktrinidir.Doğu Projesi gerçekleşmedi ama başka bir dahi olan Gazi Paşa, Batı projesini yürürlüğe koydu. Muasır Medeniyetler Projesi. Fakat bu projenin iyi anlaşılmadığı ve rafa kalktığı görülmektedir.Gazi Paşa, Batı’yı fen ve teknolojiyi yakalama adına kullanıp, ‘Büyük Türkiye’ inşasını planladı. Şimdikiler ise Batı’nın ahlaksızlığını, inançsızlığını, kültürünü alma adına yarışıyorlar. Vatikan’a boyun eğiyorlar.Yazık.

Artık Güneş yeniden Asya’dan, ASYA BİRLİĞİNDEN DOĞACAK….

OKTAN KELEŞ/netpano.com

II. Abdülhamid’in “BOR”u Kaptırmama Mücadelesi

Sultan II. Abdülhamid’in bor madenini yabancı ülkelere kaptırmamak için 10 yıl süren kıran kırana bir mücadele ortaya koyduğunu biliyor muydunuz?

Tarihçi yazar Mustafa Armağan’ın Zaman gazetesinin Pazar ekinde gündeme getirdiği çarpıcı belgeler…

Abdülhamid’in bor’u kaptırmama mücadelesi

Bor madeniyle ilgili yığınla spekülasyon yapıldığını biliyorsunuz. Türkiye’nin, hatta dünyanın geleceği bor madenine bağlıdır diyenler dahi çıkıyor. Bordan uçak gövdesi yapımından füze yakıtına kadar pek çok ileri teknoloji ürününde yararlanıldığı biliniyor.

Hatta hatırlarsınız bor yüzünden 2007 yılında ABD’nin Türkiye ile savaşa gireceği üzerine romanlar bile kaleme alınmıştı. Ancak II. Abdülhamid’in bor madenini yabancılara kaptırmamak için verdiği mücadele pek bilinmez. Bu yazıda arşiv belgelerine dayanarak 10 yıl kadar devam eden bu mücadeleden bazı kesitler sunacağım.

Ancak bilmemiz gereken bir şey varsa bor madeninin Türkiye’de oldukça erken keşfedildiği ve ilk maden çıkarma izninin, daha 1865 yılında, yani Abdülaziz devrinde Desmazures (Dömazür) isimli bir Fransız’a 20 yıllığına verildiğidir. İşte bor madeninin dünyada en bol bulunduğu yerlerden biri olan Balıkesir’in Susurluk ilçesinin Sultançayırı bölgesindeki bu madenin işletme imtiyazı, Hanson adlı bir İngiliz ile Giove (Cove) adlı bir İtalyan uyruklu girişimcinin iştahını kabartır ve onun civarında başka bir madenin imtiyazını almak için harekete geçerler. Fakat Fransız işin peşini bırakmaz ve Mart 1880’de Fransız Elçiliğini harekete geçirerek bunu protesto eder.

Tabii ucu Babıali’ye uzanan işlerden Abdülhamid’in haberdar olmaması düşünülemez. Rekabetin kızışması üzerine madenden başlangıçta yüzde 5 rüsum (vergi) alınırken, bu oran 4 kat artırılmış ve tam yüzde 20’ye çıkarılmıştır. Böylece yabancı şirketlerin işi zorlaştırılmakta, adeta imtiyazını aldıkları bu madenleri kendiliklerinden terk etmeleri arzulanmaktadır. Belgelerden 1884 yılına doğru bor çıkarmak isteyen şirketler arasındaki rekabetin adeta kapışmaya dönüştüğü görülmektedir. Çözüm olarak maden sahasındaki işletmelere “Paydos!” denilmişse de, bu da ortalığın yatışmasına yetmemiştir. Çünkü yasaklamaya rağmen bor, bu defa kaçak yollardan, arpa vs. eşya arasına konularak yurt dışına kaçırılmakta, ocakta bekletilen madenler de ayrı bir gelir kaybına sebep olmaktadır.

Hanson-Cove şirketi ise işin peşini bırakmak niyetinde değildir. Şirket 1887 yılına geldiğimizde Osmanlı maliyesinin de zor durumda olmasından istifadeyle cazip ödeme teklifleri sunarak yeni bor imtiyazları koparmak için uğraşmaktadır. Nitekim bu cazip teklifler Danıştay (Şûra-yı Devlet) tarafından kabul edilmiş olup Bakanlar Kurulu’nca da onaylanmıştır. Şimdi sıra bir kişiyi ikna etmeye gelmiştir. Kim olduğunu tahmin ettiniz sanırım: Sultan Abdülhamid. Ondan da bir “irade” koparıldı mı, iş tamamdır.

Başbakanlıktan Yıldız Sarayı’na yazılan ve iki harita eklenerek gönderilen tezkerede bu hususta Padişah hazretleri her ne emir ve ferman buyururlarsa onun hükümlerine göre hareket edileceği belirtilmekteydi. Takvimler, 9 Şubat 1887’yi gösteriyordu. Bu tarihten 3 ay sonra, 20 Nisan 1887 tarihli bir başka belgeden öğreniyoruz ki, saraydan bu konuda herhangi bir emir çıkmamıştır. Çünkü Sultan II. Abdülhamid, Nuh demiş, peygamber dememiştir. Bu yabancı şirketlere bor imtiyazını kaptırmamaya kararlıdır ve bu yüzden Babıali’nin kararını imzalamayıp savsaklamakta, tabir caizse buza yatırmaktadır.

Su uyur düşman uyumaz, derler. Şimdi İngiltere Büyükelçisi devrededir ve türlü övgüler düzerek Abdülhamid’den yardım istemektedir. Ancak Osmanlı çıkarlarına aykırı olduğuna inandığı bu irade bir türlü çıkmaz. Çünkü Abdülhamid, bor madeni üzerinde oynanan oyunların farkında olacak kadar uyanık bir yöneticidir.

Nihayet Yıldız Sarayı’ndan beklenen karar, 1889 yılında yine aynı yerde başka bir bor madeninin imtiyazı için çıkar. Bilin bakalım kime? İngiliz veya İtalyan girişimcilere değil elbette. Aşağıda orijinalini verdiğimiz belgeye bakılırsa Abdülhamid, artık bor madeni imtiyazlarını yerli üreticilere, özellikle de kendisine yakın olan paşalara vermeye başlamıştır. Bunun amacı da elbette bu değerli madenin kendisinin kontrol edebileceği insanların elinde durmasıdır. Zaten kapitülasyonlarla başı yeterince dertte olan devleti yeni bir sorun yumağına daha gömmemektir.

İşte Başbakanlık Arşivi’nde bulunan (Yıldız Prk. Bşk. Dos.16/ Göm. 53) o belgenin sadeleştirilmiş hali:

“Hüdavendigâr vilayetinde, Karesi sancağında, Fart nahiyesinde, İldiz ve Aziziye köyleri civarında, doğusunda Ilıca yolundaki Kapalıdere içinde Sulucek mezarlığı ve kuzeyinde Sulucek ince yolu boyunca Arnavud Ağılı ve Germe Kaya ve batısında Küplü deresindeki köprüye ve oradan da Sultançayırı’ndan gelen caddede biri İldiz’a ve diğeri Hanson-Cove şirketine giden yoldan kesildikleri noktaya kadar ve güneyinde söz konusu noktadan adı geçen şirketin sınırı boyunca Kapalıdere’de sonlanan sınır dahilinde yaklaşık olarak 1500 dönüm arazide çıkacağı düşünülen borasit madeni imtiyazının usul ve nizamı dairesinde padişah hazretlerinin değerli yaverlerinden ve büyük mareşallerinden Fuad Paşa hazretlerine verilmesi onun verdiği dilekçe üzerine çıkan padişahın irade-i seniyyesi gereğidir. 23 Ağustos 1889.”

119 yıl bile geçmiş olsa Abdülhamid’den çıkıp uçak gövdesindeki bora dokunabilirsiniz.

(Son belge hariç, diğer bilgiler Hayri Mutluçağ’ın “Belgelerle Türk Tarihi Dergisi”nin Ekim 1967 tarihli ilk sayısındaki yazısından yararlanılmıştır.)

Zaman-Pazar

İslam Dünyasını Örgütlemek

Ya Rusya’nın işgali altında bulunan Müslümanların durumu? Buraları kendi haline bırakmanın bir Halifeye yakışmayacağının bilincinde olan Sultan Abdülhamid, Buharalı Şeyh Süleyman Efendi’yi Asya içlerine göndermişti. Sade o değil, derviş ve seyyidler de Rusya topraklarındaki Müslümanlar arasında İslam birliği fikrini yayıyor, onlara Halife’nin yanlarında olduğunu söylüyorlardı. Özellikle dünyanın dört bucağından Hacca gelen Müslümanlar arasında İslam birliği ve Hilafetin önemi gibi konuları gündeme getirmeleri için en seçkin alimleri Mekke’ye özel olarak gönderdiğini biliyoruz. Bu işleri, sarayına aldığı Şeyh Ebu’l-Huda ve Şeyh Zafir Efendi eliyle organize ediyordu. Şazeli Şeyhi olan Zafir’den Tunus’ta da yararlanılmış, Fransız kuvvetlerine karşı içeriden bir direniş örgütlenmişti.
Keza Abdülhamid’in adamları Afrika’daki Büyük Sahra’nın güneyinde bulunan Bornu’da da boş durmamış, 1885 yılında hükümdara Abdülhamid’in hediyelerini ve nişanını götürmüş, bu jest, iki ülke arasında sıcak bir yakınlaşmaya yol açmış, İslam Birliği fikrinin ve Osmanlı Hilafetinin gücü, orada da hissettirilmişti.
Tabii Zengibar’dan bahsetmesem olmaz. Cezmi Eraslan’ın tespitine göre, II. Abdülhamid, 93 Harbi’yle önemli miktarda toprak ve Müslüman nüfus kaybedince Zengibar Sultanlığı gibi Müslüman ülkelerle ilişki kurmaya daha fazla önem vermeye başlamıştır. 1878 yılında Emin Efendi adında bir zat bölgeye resmî görevli olarak gider ve Arapça bir mektup ile bir de nişan takdim eder Sultan’a. Amaçlarının da İslam camiasına hizmet olduğunu belirtir. Emin Efendi’yi Şükrü Bey ve diğerleri takip eder. Bu gidiş gelişler hem Osmanlı-Zengibar bağlarını kuvvetdirmekte, hem de Halife’nin nüfuz sahasını genişletmekteydi. Nitekim Zengibar Sultanı İbadi mezhebine mensup olduğu halde, Cuma hutbelerinde Sünni Osmanlı Halifesinin adı okunmaktaydı. Bunun sonucu olarak Sultan Seyyid Ali b. Hamid’in 1907 yılında İstanbul’u ve Sultan Abdülhamid’i ziyaret ettiğini biliyoruz.(1)

Tabii Hindistan Müslümanları üzerindeki gücünü kullanmak için önüne çıkan her türlü fırsatı degerlendirdiğini söylememe gerek yok. Çünkü Hindistan’daki Hilafet hareketinde Abdülhamid’in çaldığı İslam Birliği mayası belirleyici bir rol oynadığı gibi, aynı zamanda en tehlikeli hasım ilan ettigi İngiltere’nin gücünü sınırlamanın da enstrümanı olmuştu. Nitekim Başbakanlık Arşivi’ndeki bir belgede bize İngiltere adlı büyük kurtla yaptığı dansın gerekçesini kendisi şöyle açıklamaktadır:

İngiltere en tehlikeli Avrupalı kuvvettir ve İngilizler çıkarlarına uygun gördüklerinde Osmanlı Devleti’ni parçalamakta bir dakika bile tereddüt etmeyeceklerdir. İngiltere, Halifeliği İslam aleminde kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak için Cidde veya Mısır gibi bir yere aktarmayı planlamaktadır.(2)

(1) Hatice Ugur, Zengibar, s. 61-68.
(2) Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Yıldız Esas Evrakı (YEE), 9-2638-72′den aktaran: Azmi Özcan,
‘The Chaliphal policy’ of Sultan Abdülhamid II and Egypt’, Nisan 2002′de Rabat’ta bir kolokyuma sunulan tebliğ.

Mustafa ARMAĞAN – Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı

Abdülhamid, Sevgili Peygamberine Hakaret Ettirmezdi

Bizi yükselten, dinimize karşı duyduğumuz büyük aşktır.’
Sultan II. Abdülhamid

Ne oluyoruz? Danimarka, derken Norveç, Almanya ve Fransa… Şu karikatür kuşatmasından bahsediyorum. Kaç gündür sabah akşam bu haberlerle dertleniyoruz. Bazı yazarlarımız Danimarka mallarını külliyen boykot çağrısı dahi yaptılar. (1)
Avrupa canibinden esen bu üzücü haberleri işitip de Sultan Abdülhamid’i anmamak mümkün mü? Devletin en müşkil anlarında bile Düvel-i Muazzama’nın idarecilerine sözünü geçirebilen ve İslamiyet hakkında kalem oynatır veya tiyatroda bir eser sahneye koyarken dinî değerlerimize karşı daha itinalı olmalarını sağlayan bir derin hassasiyetin değişmez adresiydi Halife hazretleri.
Sultan II. Abdülhamid Han denilince, Fransa, İngiltere, İtalya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde Peygamber Efendimiz (sav) aleyhinde bir piyes oynanacagını haber alınca, engellenmesi için çok etkin diplomatik girişimlerde bulunan ve sonuç almasını da bilen bir padişahın, bir devlet adamının uyanık bilinci yanında, bir büyük Müslüman’ın hassas ruhuyla da karşı karşıya olduğumuzu unutmamamız gerekiyor. Özellikle Paris Büyükelçisi Esad Paşa ile Salih Münir Paşa’nın çabalarını hatırlatmakta yarar var. (2)

İşte Abdülhamid Han’ın Peygamber Efendimiz’in (sav) ve ecdadının haklarını, hem de şu Yıldız Sarayı’ndan dışarıya adımını atmadan nasıl savunduğuna ilişkin birkaç ibretâmiz olay. (3) Okuyalım ve
üzerinde düşünelim.

Yıllardan 1890’dır. Fransız akademisi üyelerinden Marki de Bonnier, “Muhammed” adlı bir dram yazarak Comedie Français’e teslim etmiştir ve alınan haberlere göre oyunun provaları başlamak üzeredir. Sahnede bir aktör Hz. Peygamber rolüne çıkacaktır. Oyunun Efendimiz’in manevî şahsiyetini, dolayısıyla İslam dinini ve Müslümanları küçük düşüren hakaretamiz bölümler ihtiva ettiği haberleri Abdülhamid’i “Halife-i Müslimîn” sorumluluğuyla derhal harekete geçirecek ve yalnız o tiyatroda değil, bütün Fransa’da sahnelenmesini engelleyecektir oyunun. Nasıl mı? Fransa Cumhurbaşkanı Sadi Carnot’ya Paris Sefiri Salih Münir Paşa eliyle haber uçurarak. Tabii Carnot Cenaplarına, İslamiyet’e yaptığı bu mühim hizmet karşılığında bir Nişan-ı İmtiyaz takdim edildiğini söylememe gerek yok.
Yazışmaların başlığı, “Hz. Muhammed aleyhisselatü vesselam hazretlerinin nânevi kudsiyelerine karşı tertip olunan oyuna dair”dir. Bu başlık bile aslında maksadın sanat olmadığına, gerçek bir “oyun”la karşı karşıya bulunulduğuna işaret etmektedir. Fransa’nın İstanbul Büyükelçisi Kont Montbella aracılığıyla Fransa hükümetine sert uyarılarda bulunan Sultan Abdülhamid, oyunun sahneye konulması halinde Osmanlı-Fransız ilişkilerinin biteceği ültimatomunu göndermişti. (4)

Diplomatik tehditler Fransa’da işe yaramıştı ama bakalım diğer ülkelerde nasıl sonuç verecekti?

Ancak de Bonnier de işin peşini bırakmaya niyetli değildir. Bu defa eserini Abdülhamid’in diş geçiremeyeceğini tahmin ettiği, devrin ABD’si olan İngiltere’de oynatmak için girişimde bulunur. Ne var ki, Irving adlı bir aktörle anlaşmış olmasına, bir nevi devlet tiyatrosu olan Lyceum Kraliyet Tiyatrosu’nda oynanması kararlaştırılmasına rağmen, Abdülhamid’in müdahalesinden kurtulamaz. Bu defa diplomatik kanallardan bizzat İngiltere’nin ılımlı Dışişleri Bakanı Lord Salisbury devreye sokularak piyesin yalnız o tiyatroda değil, bütün İngiltere’de oynanması yasaklanır.

Sultan Abdülhamid-Marki de Bonnier kovalamacasının böylece noktalanmış olduğunu sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Çünkü bu işin bir de üçüncü raundu var.

Bu defa 3 yıl sonrasındayız. Devir değişmiş, Lord Salisbury gitmiş, yerine bir başka Lord, İslamiyet’e daha mesafeli duran Roserbery geçmiştir. Bunun üzerine Marki de Bonnier yeniden atağa kalkar ve bir başka Londra tiyatrosuyla anlaşır. Ancak bu defa da eserini sahneye koydurmayı başaramayacaktır. Velhasıl Abdülhamid’in mahir diplomasisi, bu mel’anetin icrasına müsaade etmeyecektir. Nitekim 1900 yılında Paris’te oynanmak istenen Muhammed’in Cenneti adlı bir başka piyesin ancak ismi ve muhtevası değiştirilerek sahneye konulur hale getirilmesi de onun ince diplomatik girişimlerinin eseridir.

Keza Roma’da oynatılmak istenen Fatih Sultan Mehmed üzerine bir piyes de, Osmanoğullarının küçük düşürüleceği gerekçesiyle yasaklatılmıştır. İşin ilginç yanı, kendi gücünün yetmediği durumda yakın dostu Alman İmparatoru Wilhelm’i devreye sokarak bunu başarmasıdır. Yasaklama olayını haber veren 15 Nisan 1890 tarihli bir İtalyan gazetesi (Capitan Fracassa) aynen şunları yazmaktaydı: “Bu dramın sahneleneceği haberi üzerine, Sultan [Abdülhamid adeta], kendisine, bir Rus filosunun Boğaziçi’ne doğru hareket halinde bulunduğu bildirilmiş gibi, heyecana kapıldı. İmparator Wilhelm de [konuyla] ilgilenmiş göründü.”

Hatta 1893 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde sahneye konulan ve İslam Peygamberi’nin hayatını
olduğundan farklı gösteren Muhammed adlı tiyatro oyunu da, (yazarının De Bonnier olup olmadığına dair
sarih bir bilgimiz yok ama tarihler aynı oyun oldugu fikrine götürüyor bizi) Sultan Abdülhamid’in ABD Elçisi
Alexander W. Terrell ile yaptıgı özel görüsmeden sonra, federal hükümetin yetkisi dahilinde olmamasına
rağmen, bizzat Başkan Crover Cleveland’ın girişimleriyle sahneden kaldırılmıştır.(5) Müdahalenin Amerika
ayağında ise Osmanlı’nın Washington sefiri Mavroyani bulunuyordu.

Abdülhamid Han’ın sevgili Peygamberine, İslamiyet’e ve ecdâdına yönelik küçük düşürücü tavırlara karşı, güçlü Batılı devletleri karşısına alma pahasına, müsamahasız, tavizsiz ve kararlı tutumu kısa sürede etkisini göstermiş ve tiyatrolar İslamiyet’le ilgili eserleri daha bir titizlikle seçer olmuşlardır. Sonuçta gerek Fransa’da, gerekse İngiltere ve İtalya’da, hatta İngiliz işgali altında bulunan Hindistan’da (6) Peygamber Efendimiz ve Osmanlı padişahlarına yönelik bu tür hakaret içeren eserlerin sahnelenmemesi yolunda bir gelenek oluşmuştur. Nitekim Avrupalı bürokratların Osmanlı’nın hassasiyetini nazar-ı dikkate aldıklarını ve basını da zaman zaman uyardıklarını görüyoruz. Bu da Abdülhamid’in iktidar ve nüfuzunun sadece içeride ve sadece İslam âleminde değil, Avrupa’da da oldukça yüksek olduğunu gösteriyor.

Bir piyes için koca Alman İmparatoru II. Wilhelm’i bile devreye soktuğuna bakılırsa onun bu işleri ne kadar ciddiye aldığı ve aldırdığı rahatlıkla anlaşılır. Aleyhteki propagandasına son vermek için bir ara İngiltere’nin ünlü “The Times” gazetesini satın almaya dahi kalkıştığı söylenir Sultan’ın. (7) Neden vazgeçtiğini bilmiyorum. Ama hiç de yabana atılacak bir fikir değil bence. Düşünsenize, “Times” gazetesi bizim olsaydı…

Mabeyn kâtiplerinden Tahsin Paşa’nın yalancısıyım. Sultan Hamid her sabah “Times”, “Temps”, “Kölnische Zeitung”, “Tribune”, “Standard” gibi İngilizce, Fransızca ve Almanca gazetelerin siyasî makalelerini günü gününe tercüme ettirip inceler, tepki verilmesi veya düzeltilmesi gereken haber ve yazıları işaretler ve bazı ünlü yerli ve yabancı yazarlara cevaplar yazdırarak o gazetelerde yayınlatırmış. Bununla da yetinmeyen propaganda üstadı Abdülhamid, Avrupa gazetelerinin temsilcilerini saraya çağırır, onlara iltifatlar edip hediyeler takdim ettikten sonra, çıkan haberlerin düzeltilmesini rica edermiş. İtiraz etmek ne mümkün! Birkaç gün sonra bakarmışsınız ki, o muhabirler aynı gazetede bu defa Osmanlı lehine haberler yazmışlar. (8)

Maalesef II. Abdülhamid’den sonra ne bu dinî hassasiyetler ortada kalmıştır, ne de uluslararası itibar ve
nüfuzumuz. Sadrazam Talat Paşa bile, iş işten geçip Sultan 1918 Şubat’ında ölünce, bir yakınma, ‘Tam
onun Avrupa hükümdarlarıyla alakasından ve hanedanlar üzerindeki nüfuzundan istifade edecegimiz bir
sırada öldü’, diye yazıklanacaktır.

Ne hazin bir itiraf! Ve İttihadcıların içine düştükleri zavallılığın derecesine bakın. Memleketi kurtaracağız
diye iç savaş çıkartarak tahtından indirdikleri bir adamdan, ellerine yüzlerine bulaştırıp devletin başkentini
dahi esarete duçar ettikten sonra adeta yılana sarılır gibi medet ummak, tam da onların çocukluklarına
yaraşır bir tavır değil mi?

Yine de sağ olsaydı, Sultan onları, hainler hariç, “gafil” evlatları olarak yeniden bağrına basmaya hazırdı.
İimdikiler ne yapıyor? Biliyorsunuz. Ve biz bu ümmetin onurunu korumak için didinmiş adama, şahsî iktidarı için diktatörlük yaptığı iftirasını savurmaya devam ediyoruz. Yahu Peygamberinin hakkını savunmanın şahsî iktidar tutkusuyla ne alakası var? Bilen varsa beri gelsin.

(1) Mesela Ali Bulaç, “Danimarka’yı boykot”, Zaman, 1 Şubat 2006.
(2) Bu konuda devrin Paris Sefiri olan Salih Münir Paşa’nın yazışmalarına bakınız. Mesela: Aziz Esenbel,
“Abdülhamid ile Paris Sefiri Salih Münir Pasa arasında gizli muhabere”, Tarih Dünyası, Sayı: 16, 1 Aralık
1950, s. 683-686; Sayı: 17, 15 Aralık 1950, s. 715-717; Sayı: 19,15 Ocak 1951, s. 820-821; ayrıca bkz.
Aziz Esenbel, “Kardeşinin kalemiyle Paris Sefiri Salih Münir Paşa”, Tarih Dünyası, Sayı: 15,15 Kasım
1950, s. 638-642. Salih Münir Paşanın ölümü vesilesiyle yazılan bir yazı için bkz. Galip Kemali
Söylemezoğlu, “Salih Münir Paşa”, Yedigün, Sayı: 309, 7 Şubat 1939, s. 12-13.
(3) Aşağıda zikredeceğim olaylar Ziyad Ebüzziya’nın V. Milletlerarası Türkoloji Kongresi’ne sunduğu ve
1988 yılında yayınlanan “II. Abdühamid’in dinî ve millî konulardaki hassasiyeti” başlıklı tebliğinin özeti
mahiyetindeki şu yazısından alınmıştır: “Sultan Hamid’in Avrupa’da oynanmasını yasaklattığı tiyatro
eserleri”, Türk Edebiyatı, Sayı: 150, Nisan 1986, s. 6-11.
(4) Ahmet Uçar, “II. Abdülhamit’in Avrupa sahnelerine müdahalesi: Dünyaya konan ambargo”, Tarih ve
Medeniyet, Sayı: 36, Ocak 1997.
(5) Çağrı Erhan, Türk-Amerikan ilişkilerinin Tarihsel Kökleri, Ankara 2001, İmge Kitabevi, s. 359.
(6) Ziyad Ebüzziya’nın tebliğinden nakleden: Cezmi Eraslan, Doğrulan ve Yanlışlarıyla Sultan II.
(7) Ziya Erkins, “Abdülhamidin kitap merakı”, Tarih Dünyası, Sayı: 32, 26 Ağustos 1952, s. 1278.
(8) Tahsin Paşa, Tahsin Paşa’nın Yıldız Hatıraları: Sultan Abdülhamid, 5. baskı, İstanbul 1999, Boğaziçi
Yayınları, s. 160. Ayrıca bkz. Ahmet Uçar, “II. Abdülhamid’in Avrupa sahnelerine müdahalesi: Dünyaya
konan ambargo”, Tarih ve Medeniyet, Sayı: 36, Ocak 1997. O yıllarda Amerika Sefirimiz Aleksandr
Mavroyani Bey’dir.

Mustafa ARMAĞAN-Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı

Abdülhamid “Amerikancı” mıydı?

Padişah [Abdülhamid] hava basıncıyla işleyen yeni toplar
konusunda kendisine ayrıntılı bilgi sağlamam için kişisel
bir ricada bulunmuştur. Ayrıca topun makine aksamını
gösteren azimler, fiyatı hakkında bilgi ve Savaş
Bakanlığı’nın vermeyi uygun görecegi diğer bütün
ayrıntıları istemiştir. Çanakkale Boğazı’nın savunmasını
desteklemek için bu toplardan almayı tasarlamaktadır.
(ABD Elçisi Spencer Eddy’den ABD Dışisleri Bakanı John Hay’e mektuptan)

TARİH VE TALİH; ikisinin de ne zaman hangi yöne dönecegi hiç belli olmaz. Osmanlı-Amerika Birleşik Devletleri ilişkileri de böyle olmuş. Başlangıçta yeterince ciddiye almadığımız bu uzaktaki bayrağın günün birinde güney sınırlarımızda dalgalanacağını kuşkusuz kimse tahmin edememiştir. Tıpkı bundan sonra
olacakları kimsenin tahmin edemeyeceği gibi…
Osmanlı Devleti’nin, Sultan Abdülaziz devrinden başlayarak ABD’den yoğun bir şekilde silah ve mühimmat satın aldığını, dahası bu silah ticaretinin, Alman nüfuzuna girildiği 1904 yılma kadar devam ettiğini biliyor muydunuz? İste Sultan II. Abdülhamid’in “Amerikancı” dış politikası ve yine işte Abdülhamid farkı.
1827 yılında Rus, İngiliz ve Fransız deniz kuvvetleri, gizlice anlaşarak herhangi bir savaş sebebi (casus belli) olmaksızın Navarin’de toplanmış bulunan Osmanlı donanmasına ani bir baskın vermiş, baskında tam 52 adet savaş gemimiz batırılmış, 6 bin levendimiz de şehadet şerbetini içmişti. Bu kritik olay, bir yandan Yunanistan’ın
bağımsızlığına giden yolu açacak, öbür yandan da Osmanlı yöneticilerine, Avrupalı devletlerden hiçbirine güvenilemeyeceğini -bir kere daha- ögreten ibret dolu bir tecrübe olacaktı. Yüzyıllar boyu Osmanlı Devleti’nin hayırhahlığı sayesinde palazlanmış Fransa gibi bir ‘dost’ devlet bile, kendi çıkarı gerektirdiğinde
dostluğunu gözünü kırpmadan satabiliyordu. Nitekim aynı Fransa, 3 yıl sonra, 1830′da Cezayir kıyılarına bir çıkarma yapacak ve Osmanlı Devleti’nin bu en batıdaki kanadına dişlerini geçirecekti.
Peşpeşe yaşanan bu iki facia, yani Navarin baskını ve Cezayir’in işgali, Osmanlı devlet ricalini, dış politikada yeni alternatifler aramaya zorlayacak ve Osmanlı dış politikasında “Amerika kozu” böylece devreye girecektir. Bağımsızlığını kazanalı yarım asır bile olmamış olan ABD, payitaht İstanbul’da işte böyle bir zeminde gündeme gelmişti.
1799 yılında ABD’nin Lizbon maslahatgüzarı İstanbul’a bir antlaşma yapmak üzere gönderilmişse de, görüşme bir türlü gerçekleşmemişti. Bir yıl sonra Kaptan Wiliam Bainbridge, Kaptan-ı Derya Küçük Hüseyin Paşa’yla görüşerek ABD’nin Osmanlı Devleti’yle bir antlaşma yapmak istediğini bildirmiş, ne var ki, bu teklif İstanbul’da sıcak karşılanmasına rağmen herhangi bir sonuca bağlanamamıştı. Osmanlı’yla el
sıkışamayan ABD, bu defa Cezayir ve Libya (Trablusgarp) yöneticileriyle muhatap olmuş, anlaşamadığı zamanlarda ise savaş açmış, ancak gemilerini bir türlü gönül rahatlığıyla seyrettirememişti Akdeniz’in tuzlu ve bol korsanlı sularında.
Sebep?
ABD’nin, Akdeniz’i hâlâ avucunda tutan Osmanlı Devleti’yle resmi bir antlaşması (ahidnamesi) yoktu da ondan.

Mustafa ARMAĞAN

ABD’nin çözemediği Abdülhamid bilmecesi

ABD’nin Osmanlı dönemindeki son büyükelçilerinden (1913-1916) Henry Morgenthau’nun, Ermeni soykırımı konusunda birinci dereceden etkili olmuş ve Amerika’da Türkiye aleyhtarlığını fişekleyen “Secrets of the Bosphorus” adlı hatıralarında II. Abdülhamid’den sürekli “Kızıl Sultan” veya “Kanlı Sultan” diye söz etmesi, yazdıklarının ‘objektifliği’ hakkında bir ipucu verebilir. Ancak bir Alman Yahudisi soyundan gelen Morgenthau’nun kini, Ermeni soykırımı veya Abdülhamid’le sınırlı kalmaz. O, Osmanlı’da olumlu hiçbir şey bulunabileceğine inanmaz:
“Türk’ün beş yüzyılda elde ettiği medenî inceliklerin tamamı, insafsızca hor gördüğü tebasından alınmıştır. Dini Araplardan gelir; dili [ancak] Arapça ve Farsça unsurlardan ödünç alınmak suretiyle belirli bir edebî değere ulaşmıştır; yazısı Arapçadır. İstanbul’un en nefis mimari anıtı olan Ayasofya Camii, aslen bir Hıristiyan kilisesidir ve pratikte bütün Türk mimarisi Bizans mimarisinden türemiştir…”

Bu sözler yabancımız değil. Bugün içimizde de nice “Morgenthaular”ın var olduğunu ve bir zamanlar “onlar”ın olan düşüncelerin zamanla nasıl “kendi” düşüncelerimiz haline dönüştüğünü göstermek için verdim bu örneği. Sanki Amerika’nın dini Amerika’da icad edilmişti; sanki Amerikalılar bir başka kıtanın dilini ve edebiyatını kullanmıyorlardı; sanki Amerikalıların kullandıkları alfabe, kendi kıtalarında icaD edilmişti. İnsan bir başka toplum hakkında ahkâm keseceği zaman önce kendine bakmalı değil mi?

Neyse, Morgenthau’nun hatıralarına günün birinde sıra gelecek nasıl olsa. Değerlendirmelerimizi ileriye erteleyerek şu sözde “Kızıl Sultan”a Amerikan büyükelçisinin neden düşman olduğu meselesini biraz eşeleyelim. Bakalım altından neler çıkacak?

Neydi sahiden de Morgenthau’ya, Abdülhamid Han hakkında, “tarihte bilinen en korkunç canavarlardan biri” (4. baskı, Londra: 1918, s. 188) dedirten kötülük? Sıraladığı sebepler arasında bir tanesini gösteremez ki, aynı tehditlerle, hatta yüzde biriyle karşılaşan bir Amerikan Başkanı (hayranı olduğu Woodrow Wilson dahil) elini kolunu bağlayıp seyretsin olan biteni. Gösterebildiği tek suç, vatanını Avrupalı emperyalistlere kaptırmamak için çırpınmasıdır ki, aslında Abdülhamid’in Yahudilere Filistin topraklarını satmayı reddetmesi bile, ‘normal’ bir Amerikalının alkışlaması gereken vatanseverlik değil de nedir? Bence Abdülhamid’in asıl suçu, bundan da büyüktü. ABD’yi bir ‘koz’ olarak kullanmaya kalkmıştı!

Vahdettin Engin’in yeni yayınlanan “Abdülhamid ve Dış Politika” (Yeditepe Yay., 2005) adlı çalışmasında bu kozun nasıl oynandığı, belgeleriyle ortaya konulmuş durumda. Padişahın sadrazama yazdığı 13 “hususî irade”nin metnine baktığınızda 1893’ten 1908’e kadar geçen 15 yıl içerisinde (yani Morgenthau’nun göreve başlamasından 5 yıl öncesine kadar) Abdülhamid’in, bir yandan ABD silahlarıyla ordusunu donatırken, öbür yandan kendi çıkarları doğrultusunda tavrını koyabildiğini ve bir Osmanoğlu olduğunu hiçbir zaman unutmadığını görürsünüz.

Mesela 13 Ocak 1986 tarihli iradede Çanakkale Boğazı’ndan geçmek isteyen Bankroft adlı Amerikan gemisine, ABD, Paris Antlaşması’na imza atan devletlerden olmadığı için izin vermiyor. 20 Aralık 1897’de ise bu defa Erzurum’da bir konsolosluk açılması gündemdedir. Cevap: “ABD’nin Erzurum’da bir konsolosluk açmasına gerek yoktur, çünkü orada ABD vatandaşı yoktur. Amerikan sefaretinin böyle gereksiz bir konuda ısrarcı olması uygun görülmediğinden talebinin geçiştirilmesi Padişahımız Efendimiz Hazretlerinin emir ve iradeleri gereğidir.” Nasıl? Mesele yavaş yavaş aydınlanıyor değil mi?

Devam öyleyse. ABD ısrarla İstanbul’da bir büyükelçilik açmak istemektedir. Ancak Abdülhamid dış politikada iyi kötü kurmaya çalıştığı dengeye yeni bir aktörün girmesinin Osmanlı çıkarlarına uygun düşmeyeceğine inanmıştır. Bunun için de şu gerekçeyi gösterir: “Bizim Washington’daki temsilciliğimiz de Orta Elçi düzeyindedir. Bu talep, Osmanlı Devleti’nin Washington sefareti, büyükelçiliğe yükseltilmedikçe kabul edilemez!” 1898’de ABD bu defa Ermeni Patırtısı’nın tazminatını ödettirmeye çalışmaktadır İstanbul’a. Tehditlerin bini bir paradır. Ama Abdülhamid yine yılmaz, yine bir irade çıkarır: “Her ne ad altında olursa olsun tazminat talebinin yerine getirilmesi, olaylarda sorumluluğun kabulü anlamına geleceğinden, hiçbir şekilde tazminat ödenmesinin söz konusu olmadığı ABD sefirine hatırlatılmalıdır.”

Nihayet Harput’a (eski Elazığ) bir ABD konsolosu atanır. Ancak yapılan araştırmada bu kişinin Osmanlı vatandaşı bir Ermeni olduğu ve sonradan ABD vatandaşlığına geçtiği anlaşılır. Oysa ABD ile yapılan antlaşmaya göre bölgeye atanacak kişi, eski Osmanlı vatandaşı olamayacaktır. Bu nedenle göreve başlamasına engel olunması irade olunur. Tarih: 3 Aralık 1900’dür. Oysa aynı yıllarda Abdülhamid, ABD’nin silah şirketleriyle görüşmelerine devam etmekte ve Connecticut’taki bir şirketten Türkiye’de hafif silah fabrikası kurmasını istemekte, Amerikan Bahriyesi’nden General Bucknam’ı âlâ-yı vâlâ ile “Paşa” yapıp hizmetine almakta ve o zamanlar henüz bıyığı terlemiş bir bahriyeli subay olan geleceğin “Hamidiye kahramanı” Rauf Orbay’ı, Bucknam Paşa ile birlikte kruvazör ve denizaltı alımı için ABD’ye göndermekteydi.

Daha da ilginci, Bucknam Paşa’nın, kendisine anlatılan “denizcilik düşmanı” Abdülhamid görüntüsü ile kendisini gemi ve denizaltı almaya yollayan “denizcilik meraklısı” Abdülhamid görüntüsünü bir türlü bağdaştıramayışıdır. Nitekim Rauf Bey’e içine düştüğü şaşkınlığı şöyle dile getirmiştir: “Bilmece gibi bir adam. Hem de çözülmesi çok çok çok zor bir bilmece!” Bu bilmeceyi çözdüğümüzde, göreceğimiz resim, emin olun, Morgenthau’nunkinden çok çok çok farklı olacaktır.

Abdülhamid’in Uzakdoğu Politikası

Singapur’da Abdülhamid Han’a gösterilen ilgi, Sultan’ın bu bölgeye yönelik politikasının zamanında ne kadar etkili olduğunu gösteriyor aslında. Abdülhamid’in Uzakdoğu ilgisi şehzadelik dönemlerine uzanıyor. Henüz tahta çıkmadan dört yıl önce, 1872 yılında Paris’te düzenlenen bir sergiye Japonya diye bir ülkenin katılacağını öğrenen Şehzade Abdülhamid, doktoru ve danışmanı Mavroyeni Bey’den bu ülke hakkında bir rapor hazırlamasını talep eder. Amacı, Doğulu bir halkın kendi inanç ve geleneklerini terk etmeden modernleşme yolunda aldığı mesafeyi yakından incelemektir.

Sultan Abdülhamid, tahta çıktıktan dört yıl sonra (1880) Japonya İmparatorluğu’ndan Prens Hebi’yi İstanbul’da ağırlar. Misafirlerinden İmparator Mikado ve Japonya hakkında bilgiler alır. İlgiden fevkalade memnun kalan Japonlar, iki ülke arasında ticarî ve siyasî münasebetler kurulmasını teklif eder. Böylece Osmanlı Devleti ile Japonya arasında ilk bağlar kurulur. 1887′de bu defa İmparator Mikado’nun dayısının oğlu Mareşal Prens Akihito başkanlığında bir heyet İstanbul’a gelir. Japon imparatoru, Abdülhamid’e özel bir mektupla devletin en büyük nişanını gönderir. O zamana kadar Batılı ülkelerden hiçbirinin nişanını kabul etmeyen Sultan, Mikado’nun bu hediyesini kabul eder. Japonya’nın iyi niyet girişimlerine bir gemi göndererek mukabele etmek ister. 581 seçme denizcimizi kaybettiğimiz ‘Ertuğrul’un hazin macerası da böyle başlar.

26 Mayıs 1890′da, 11 ay süren bir yolculuktan sonra Japonya’nın Yokohama Limanı’na ulaşan Ertuğrul gemisi top atışlarıyla karşılanır. Japon halkı limanda toplanır, sokaklarda tezahürat yapar, Osmanlı’dan gelen misafirleri halk evlerinde ağırlar. Hele bir cuma günü gemi mürettebatının bir meydanda topluca namaz kılması halkta İslâm’a karşı bir araştırma merakı uyandırır. Her akşam, 50 kişilik bandosuyla binlerce Japon’a konserler veren Ertuğrul gemisi, Japon sularında 3 ay kadar kalır. Dönüş için denize açıldıktan bir gün sonra şiddetli bir tayfuna yakalanır. 44 saat su yüzünde dalgalarla boğuşur. Neticede Osima kıyılarındaki kayalıklara çarpar ve parçalanır. Gemi enkazından ancak 69 kişi kurtarılır.

Kazadan sonra Japonya’da günlerce yas tutulur. Yardım kampanyaları açılır, imparatorun eşi dahi kendi elleriyle yaralı askerlerimize elbise dikmek için seferber olur. İmparator Mikado, Türk kazazedelerini İstanbul’a iki Japon harp gemisi ile gönderir. Sultan Abdülhamid, olaydan sonra günlerce ne yer, ne içer, ne de konuşur.

Sultan Abdülhamid Han İslâm âlemi ile yakından ilgilenen bir padişahtı. Dünyanın öbür ucundaki Müslümanlara heyetler gönderiyor, İslâmî cemaatlerle haberleşiyordu. Müslümanların halifesi sıfatıyla Hindistan’a, Çin’e, Java’ya (bugünkü Endonezya Adaları), Orta Asya memleketlerine heyetler gönderiyordu. Şüphesiz bu politika o dönemde bölgede hâkimiyet mücadelesi veren İngiltere’yi tedirgin ediyordu. Zira, Abdülhamid’in Müslümanlara sahip çıkma, onlara yardımcı olma politikası bölgede yaşayan halkları Osmanlı ile birlikte hareket etmeye sevk ediyordu. Bu da İngilizlerin bölgedeki çıkarlarına ters bir gelişmeydi tabii ki…

Buharalı Şeyh Süleyman’ın Rusya Müslümanları ile halife arasında bir köprü vazifesini görmesi, Şirvanizade Ahmet Hulusi’nin Afganistan’a, Ferik Paşa’nın Çin’e gönderilmesi, Han Hüseyin Lebbe’nin Markar’a konsolos olarak tayin edilmesi, Kasım 1900′de Ahmed Ataullah Efendi’nin Sultan Abdülhamid adına Singapur’daki Müslümanlarla temas kurması söz konusu politikanın birer parçasıydı.
……..
Aksiyon Dergisi. Sayı: 585. 20.02.2006. Mesut Çevikalp

İngiltere: Baş Düşman

Abdülhamid’in İngiltere’den kuşku duymakta haklı sebepleri vardı, çünkü “Türk düşmanı” Gladstone’un başında bulunduğu bir İngiltere’ydi karşısındaki. Kırım Harbi yıllarındaki müttefik ve dost İngiltere gitmiş, yerine, önce Kıbrıs’a, sonra da Mısır’a el koyan yırtıcı bir hasım gelmişti. Abdülhamid’in de İngiliz siyasetini okuma biçimi değişecekti doğal olarak. Hamleye karşı hamle gerekirdi bu oyunda; hamle
yapmadığınızda ise ya uyutma taktiğini devreye sokmanız gerekiyordu ya da büyük taviz yerine küçük taviz oyununu oynamanız. Abdülhamid de İstanbul’u kurtarmak için Kıbrıs’ta geçici İngiliz yönetimine içi kan ağlayarak evet demişti. Anlaşma geçiciydi ama İngilizlerin gözünü Kıbrıs da doyurmamıştı. Şimdi Mısır’a el koymakla meşguldü.
Mısır Hıdivi İsmail Paşa Sultan Abdülaziz’den dış borç alma imtiyazını kopardıktan sonra çılgınca bir borçlanma sarmalına girmişti. Sonunda deniz tükendi. Borcunu ödeyemeyeceğini söyleyerek bu defa elindeki Süveyş Kanalı hisselerini satılığa çıkardı. Fransa geç kalmıs, İngilizler tahvilleri çoktan kapatmıştı.
Ama İsmail Paşa’nın derdine derman olamamıştı bu para da. Kahire Sarayı’ndaki sefahat son sürat devam ediyor, borçlarını ödemeye ise yanaşmıyordu. Sonuçta Osmanlı Devleti’ne bağlı imtiyazlı bir ülkeydi Mısır ve borçlardan nihai sorumlu, Osmanlı Devleti’ydi.
Mısır karışmış, isyan sesleri duyulmaya başlamıştı. Subaylar Arabi (veya Urabi) Bey’i lider seçerek haklarını savunmak istediler. Sonunda Abdülhamid dayanamadı ve İsmail Pasa’yı azletti ve yerine, büyük oğlu Tevfik Paşa’yı atadı. Olaylar yine durulmayınca, Abdülhamid Hidivliği lağvetmeyi bile düşündü. Önce Arabi Bey’i desteklediyse de, Arap milliyetçiliği yapması hoşuna gitmedi. Arabi Bey, bütün Avrupalı memurların işine son vermişti. İngiltere ve Fransa zaten müdahale için bahane arıyorlardı. Ancak bu defa taktik değiştirmişlerdi. Doğrudan kendileri müdahale etmeyecek, Osmanlı askeri, kendi çıkarlarını korumak üzere Mısır’a yollanacaktı.
Görünüşte Osmanlı Devleti’ne “tezkere” verilir gibiydi. Abdülhamid tecrübesiz ve havuç peşinde koşarken evindeki tarlayı kaybeden türden acemi bir yönetici olsa Mısır’a asker yollar ve böylece Mısır halkını karşısına alır, dolayısıyla Mısır’a belki erkenden veda ederdi. Ama o, etrafının kurtlarla çevrili olduğunun bilincindeydi. Önüne atılan ilk havucun peşinden koşmadan önce iki kere düşünecek kadar tecrübeliydi. Bu tuzağa düşmedi. “Zira Türk askeriyle Mısır’daki milliyetçi hareketi
emperyalist Avrupa devletleri yararına bastırması, bütün İslam dünyasındaki halifelik prestijini zedeleyecekti. (1)

Sultan Abdülhamid, Arabi Paşa’dan soğumuştu. Görünüşte İngiltere’ye ve Fransa’ya karşı bir hareketin başında idi Arabi Paşa; fakat Mısır’ın içinde bulunduğu nazik durumu kavramaktan acizdi. O çağda kabadayılıkla iş yapılamayacağını göremedi ve Başbakanlığa kadar yükseldiği Mısır’da halk galeyana gelip de İskenderiye’deki Avrupalı tüccarların mallarını yağmalamaya, kendilerini de öldürmeye başlayınca müdahaleye zemin hazırlanmış oldu. İskenderiye limanında bulunan İngiliz donanması 6.5 saat boyunca şehri bombaladı. Ardından da işgal başladı. 15 Eylül 1882′de, Yavuz Sultan Selim’den 365 yıl sonra İngilizler Kahire’ye girmiş oldu. Abdülhamid işgali tanımadı, protesto etti etmesine ama, her fırsatta geçici
olarak Mısır’a girdiklerini söyleyen İngilizleri çıkartmak mümkün olamadı. Böylece milliyetçi Arabi Paşa, ülkesine en büyük kötülüklerden birini yapmış oldu.
Ancak Osmanlı Devleti’nin hemen teslim olduğunu zannetmeyin. Çünkü bu işgalin hukukî bir dayanağı yoktu. Fiilî bir işgaldi, daha doğrusu bir emr-i vâki. Yine Osmanlı mülküydü Mısır, yine vergi ödüyor, atamaları İstanbul yapıyordu ama kontrol İngilizlere geçmişti. Bu da yeterliydi zaten bir sömürge imparatorlugu için.

(1) Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, cilt 7, İstanbul 1978, Ötüken Yayınevi, s. 196.

Mustafa ARMAĞAN – Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı

Sürgün Politikası ve Peyami Safa’nın Babası

II. Abdülhamid Han. kendisini kukla gibi kullanmak isteyen ve hatta suikast, ölümle tehdit eden ve devlete zararlı olabilecek kuvvetli ve nüfuzlu devlet adamlarını İstanbul’da tutmayarak onları uzak yerlerde görevlendirdi. İhtilal provaları içerisinde yer alan paşalar bile hapis ve ölümle cezalandınlmayıp, mevcut görevlerine eş görevlerle İstanbul dışına sürüldüler. Aleyhte olan işsiz aydınlar bile kendilerine memuriyet verilerek İstanbul’dan uzaklaştırıldı. Merhametinin çokluğundan düşmanlarını bile sıkıntı çekmelerine gönlü razı değildi. II. Abdülhamid Han, merhametinin çokluğu sebebiyle kanunlara uymayan ve bir görevden uzaklaştırılması gereken kişilere karşı sürgün politikası uygular, sürgünler, ekonomik yönden mağdur edilmez, kendilerine maaş bağlanarak sürülürlerdi. Bu tarz sürgünlerde bir kısmı hiçbir vazifeye sahip olmayan sadece bir maaşla ikamete memur edilir, birkısmı da memuriyetle gönderilirdi.

Peyami Safa’nın Babası İsmail Safa

Merhum Necip Fazıl’dan nakledelim; “Bizzat Peyami Safa’dan dinlediğime göre (Boer)lere İngilizler tarafından yapılan şiddetli zulümler üzerine bütün Avrupa İngilizler aleyhine ayaklanırken, babası şair İsmail Safa, birkaç edebiyatçı arkadaşıyla İngiliz Elçiliğine gitmiş ve aynı muamelenin Türkiye’ye yapılmasını sefirden istemişler… Bundan sonra Peyami Safa’nın değil, benim fikrim olarak söyliyeyim ki, vatana hiyanet çapında ve idamlık bir suç olan bu harekete karşı Abdülhamid, İsmail Safa’yı oğlu Peyami iki yaşındayken Sivas’a sürmüş ve ayda bilmem kaç altın maaş bağlayarak orada oturtmuş…İsmail Safa da, Sivas’ta veremden ölmüş…

-Vay. hain Abdülhamid benim babamı öldürdü!

Peyami’nin kanaati buydu ve benden bir gün su cevabı almıştı:

-Abdülhamid senin babanı öldürmedi, kesesinden besledi. Ben onunyerinde olsaydım, babanı astırırdım!.

Yine Peyami Safa’dan dinlediğime göre, Abdülhamid bu sürgün hakkında hesap soran İngiliz sefirine şöyle diyor:

-Siz burada yabancı bir devletin temsilcisi misiniz, yoksa beni murakabe etmeye memur bir fevkalade komiser mi? Huzurdan çıkınız ve bir daha böyle mevzular üzerinde benden görüşme istemeyiniz! Aynı hareket, İngiltere’de yapılsa acaba yapana nasıl bir ceza verirdiniz diye sormaya lüzum görmüyorum!
Peyami’ye bu naklinden sonra şöyle demiştim:

-Ne yazık ki, ben bunu bilmediğim halde Abdülhamid’i haklı görüyorum da sen, bile bile, onu takdir etmek için elinde en büyük vesika varken aleyhinde bulunduruyorsun!..

Peyami Safa, Abdülhamid aleyhtarları arasında en hafifi, en zararsızıdır; ve bu aleyhtarlıkta ruh haleti herkesde daima birbirinin aynıdır. Tek fikir ve hakikat kaygısı olmayan nefs ve şahıs kini…” (196)

(196- Kısakürek, Necip Fazıl “Ulu Hakan Abdülhamid Han s. 288)

Mehmet Aydın – İKİNCİ ABDÜLHAMİD HAN’IN LİDERLİK SIRLARI

‘Hareket Ordusunun Yüzde 60′ı Selanik Yahudisiydi’ Yalanı

”Hareket Ordusu’nun yüzde 60’i Selanikli Yahudilerdi”

500. Yıl vakfı Koordinatörü Harry Ojalvo, önce, Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesine yol açan 31 Mart Hadisesi’ni noktalayan Hareket Ordusu’nun yüzde 60’ının Yahudi olduğunu söyledi; ama sonra sözünü geri aldı..

Sultan II. Abdülhamid, Osmanlı İmparatorluğu’nun son padişahı olmamasına rağmen onun dönemi, imparatorluğun en çok tartışılan dönemlerinin başında geliyor. II. Abdülhamid’in dönemini önemli kılan olayların başında ise, 33 yıl gibi bir süreyle, her taraftan sıkboğaz edilmiş bir imparatorluğu kendi ayakları üzerinde tutma çalışma ve çabaları yatıyor. I. Meşrutiyet, II. Meşrutiyet, ilk anayasının ilanı, ekalliyetlerin birer birer bağımsızlıklarını ilan etmesi… Yine de bütün bunlar Osmanlı İmparatorluğu’nun belini bükmeye yetmemişti o dönemde; bir tanesi hariç: 13 Nisan 1909 tarihinde vuku bulan ve adını rumi takvime göre meydana geldiği tarihten alan 31 Mart (1325) Vak’ası.

Son yıllardaki tartışmalar, 31 Mart Olayı’nın, topluma aksettirilenin tersine bir gerici ayaklanma değil, askeri ayaklanma olduğunu ortaya koydu. Yazar Ahmet Altan, yüzyılı etkileyen bir ayaklanma olarak nitelediği 31 Mart Hadisesi’ni, Osmanlı’nın son zamanlarını ve Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm tarihini irtica korkusuyla geçirmesinin temel nedenlerinden biri olarak gösteriyor ve “Aslında şeriatçı darbeyi bastırmak için getirilmiş askerler ayaklandı” diyor.

31 Mart’ta askerler ayaklanmış, bunun üzerine, bazı anı kitaplarına göre mevcudu 15 bin olan ve sadece iki tabur düzenli askerden oluşan, bunun dışındakilerini ise Rum, Yahudi, Ermeni, Arnavut, Sırp, Yunan, Ulak ile Bulgar çetecilerinin oluşturduğu, tarihçi Yılmaz Öztuna’ya göre “ipten kazıktan kurtulmuş, eşkıya cümlesinden kimselerden” müteşekkil Selanik’ten yola çıkmış Hareket Ordusu, Sultan Abdülhamit’in kızı Şadiye Sultan’ın ifadelerine göre, 24 Nisan’da Topkapı ve Edirnekapı’dan şehre girerek yol üzerindeki askeri karakolları teslim almış, Harbiye Nezareti’ni işgal etmiş, Taşkışla’yı şiddetli top atışlarına maruz bırakmış, Sultan Abdülhamid’in, Müslümanı Müslümana kırdırtmama kararı üzerine, 25 Nisan’da İstanbul’a hakim olmuştu. Ardından da Hareket Ordusu Kumandanı Mahmut Şevket Paşa, sıkıyönetim ilan ederek, oluşturulan Divan-ı Harbî Örfî’de, suçlu suçsuz yüzlerce kişi idama gönderilmişti.

Aradan geçen 94 yıllık sürede, olayda İngilizler’in parmağı olduğu konusunda çeşitli kitapların da yayınlandığı 31 Mart Vak’ası ile İttihat Terakki taraftarları hedefledikleri gibi Sultan Abdülhamid’i tahttan indirip, imparatorluğun parçalanmasına giden yolun da kapılarını açmış olurlar; hem de Sultan Abdülhamid’e şu sözleri sarfettirecek bir hadise ile: “Bir Türk padişahına, 33 sene bu makamda bulunmuş İslam halifesine hal kararını bildirmek için bir Yahudi, bir Ermeni, bir Arnavut ve bir nankörden başkasını bulamadılar mı?” Hal kararını padişaha ileten ve içinde Müslüman bir tek kişi bulunmayan heyet şu isimlerden oluşmaktaydı: Yahudi Emanuel Karasu, Ermeni Komitecisi Aram Efendi, Arnavud Es’ad Toptani Paşa ve Gürcü Ârif Hikmet Paşa.

Sonrası malum…

Buraya daha sonra geleceğiz.

Harry Ojalvo; Osmanlı Selanik’inden kalkıp 1870’lerde Amerika’ya gitmiş, Amerikan vatandaşı olmuş, daha sonra Amerika tarafından Türkçe bilen birisi olarak Trabzon ve ardından Erzurum Konsolos Muavini olarak görevlendirilmiş; bu işten sıkılınca da, İstanbul’da, 1925 yılında, ortağıyla birlikte NATTA (Milli Türk Seyahat Acentalığı) adıyla bir şirket kurmuş Vital Ojalvo’nun oğludur. Vital Ojalvo, Selanik’ten arkadaşı olan Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın, kendisini, İsmet İnönü’ye tanıştırması sonucu, bizzat İsmet İnönü’nün ilgilenmesi ile, ailesiyle birlikte ‘seçilmiş’ Türklerden olması imkanı sunulmuş birisidir.

İşte bu Vital Ojalvo’nun, 1920’de doğan, Büyükada ve Florya’da oturduklarından İnönü ve Atatürk’le de tanışmış, CHP adına çalışmalarda bulunmuş ve bugün 500. Yıl Vakfı Koordinatörlüğünü yapan oğlu Harry Ojalvo, Sultan Abdülhamid’i alaşağı ederek, bir anlamda İmparatorluğun da sonunu hızlandıran 31 Mart Vak’ası’na katılan Hareket Ordusu’nun yüzde 60’ının Selanikli Yahudiler olduğunu söyledi. Ama aradan biraz zaman geçip, fotoğraf çekmeye gittiğimizde, Ojalvo, bu ifadesinin dil sürçmesi olduğunu belirtti ve o zaman Yahudiler’in, Selanik’in ancak üçte birini oluşturduğunu ifade etti, ardından da sözünü ‘Hareket Ordusu’nun yüzde 60’ı Selanik halkından oluşuyordu’ şeklinde değiştirdi.

Görüşlerine başvurduğumuz tarihçiler de Hareket Ordusu’nun, iki tabur asker dışında çeşitli milliyetlerden oluştuğu noktasında hemfikirken, böyle bir bilgiye sahip olmadıklarını ve yüzde 60 gibi bir oranın Selanikli Yahudi olamayacağını dile getirdiler.

Araştırmacı yazar Rıfat N. Bali ise o tarihlerde Selanik’in önemli bir Yahudi şehri olduğunu, hatta şehrin yarısından çoğunun Yahudi olduğunu belirterek, diğer gayrimüslimlerle beraber cemaatin ileri gelenlerinin de II. Meşrutiyet’le sağlanan haklara taraftar olduğunu, dolayısıyla hadiseye bu açıdan bakılması gerektiğini ifade etti.

‘Türkiye’de Yahudi olmak’ konusundan yola çıkılarak zaman zaman ‘dünyada Yahudi olmak’ gibi farklı açılımlara da vesile olan bu Harry Ojalvo röportajında, Hareket Ordusu ile ilgili bölümün bir dil sürçmesi olup olmadığını, tarihçilerin düşüncelerini de dikkate alarak değerlendirip, sadece iki taburu askerden oluşan Hareket Ordusu’nda yer alan diğer milliyetlere mensup kişilerin olaya kattıkları farklı boyutu yorumlamayı da sizlere bırakıyoruz.

- Bir dönem, özellikle Hitler zamanında Türk pasaportu sahibi olmak, Yahudiler için dünyanın en değerli hazinesi idi. Bugün Türk vatandaşı olmanın anlamı ne sizce?

O başka bir hikayedir. Anılarımı yazdığım kitabımdan okursunuz. Yoksa kitabımı mahvedeceksiniz. O fasılını atlayın.

- Konuşalım yine de…

Benim için öyle olmadı. Herkes hasbelkader Türk doğar, biz seçilerek Türk olduk. Hitler zamanında Türk olanlar seçerek oldu. Aradaki fark bu. 1935-37’lerde, İnönü, bir deste Türk nüfus kağıdı gönderdi babama. Yani biz seçilerek Türk olduk, İnönü tarafından.

‘Alman öldürmek için safari…’

- İspanya’ya, Portekiz’e ve özellikle Almanya’ya bugün Yahudiler’in, cemaatin bakışı nasıl?

Bu kin gütme Ermeniler’de vardır, bizde yok. Eğer bakın, biz Ermeniler gibi düşünmüş olsa idik safari tertip etmemiz lazımdı Alman öldürmek için. Ama hiç bir zaman, evamir-i aşere dolayısıyla böyle bir şey yapamayız. Babasının kabahatinden dolayı oğlundan hınç alınmaz. Ben burada her gün Bosch’un Almanları ile yemek yiyorum aynı masada. Sonra özellikle İspanyollar harp zamanında 15 bin kişi kurtardılar. Plene’leri geçip onlara sığınan Fransız Yahudileri’ni himaye ettiler mesela.

- Özür gibi mi algılamak lazım bunu.

Bilmiyorum artık ne düşündüler.

- Peki cemaat nasıl bakıyor bu saydığım ülkelere?

Valla ben kendimden mesulüm. Diğerlerini bilmem. Fakat zannetmiyorum ki böyle birşey olsun. Çünkü kulağınıza gelirdi.

- Naziler’e bakış nasıl peki?

Nazileri muhakkak ki sevmem; ama bir Alman’la bir Naziyi veyahut da bir Alman’ın Nazi olduğunun ispatını elime almadan ben ona kötü muamele etmem.

- Avrupa’daki Yahudi nüfusu nedir şu an? Özellikle bu hadiselerin yaşandığı yerlerden Almanya’da?

Almanya’da çok var şimdi. Hatta benim şaştığım bir şey var. Bir dönüş oldu Almanya’ya. Buraya gelen profesörlerle oldu dönüş harpten hemen sonra. Almanlar tazminatı ve gecikmiş maaşların hepsini verdiler, yeter ki dönsünler diye. 40-50 tanesi döndü Almanya’ya. Bir o kadar da Amerika’ya gitti. Bir o kadarı da burada kaldı. 1945’ten 55-60 senelerine kadar.

- O zaman nasıl cesaret edebildiler buna?

Alman Yahudileri, Yahudiliklerini unutmuş insanlardı. Hatta Einstein’in bir sözü vardır, ‘Benim Hitler’e çok büyük bir borcum var. Yahudi olduğumu unutmuştum, o hatırlattı bana’ der.

- Bu olaylar İsrail’in kurulmasını nasıl etkilemiştir sizce?

Orada çok büyük bir hata var. Abdülhamit’ten beri var olan bir hatadır o. Herkes zanneder ki Teodor Hertzl isminde bir adam çıktı ve İsrail’e götürdü… Çok yanlış birşey. Size izah edeyim. Bir Dreyfus Hadisesi olmuştu Fransa’da. Onun üzerine Teodor Hertzl, ‘Artık bu iş burada bitmelidir’ dedi, bir karar verdi ve masanın üzerine siyonizmi koydu. Hertzl bir Yahudi devleti fikri attı ortaya. Ama bunu kim hazırlamıştı? Daha çok Sultan Abdülaziz. Çünkü İsrail’in temel taşını teşkil eden çiftliklerdir, Kibuts dedikleri kollektif çiftlikler. Sultan Aziz 2 bin 600 dönüm arazi verdi, orada bir ziraat okulu kurulması için. O ziraat okulları kurulmasa idi hiç bir zaman ne bir İsrail ordusu olabilirdi, ne bir direnme, ne de bir İsrail devleti olabilirdi. İsrail’i İsrail yapan budur, Teodor Hertzl değil.. Bir defa dönüş yasağını kaldıran Yavuz Sultan Selim, oradan başlıyor iş, ondan sonra Kanuni Sultan Süleyman’ın hicreti çabuklaştırması… 70 bin kişi göndertti oraya.

- Museviler Hıristiyanlara mı Müslümanlara mı daha çok yakın durur, duygusal yakınlığı hisseder? Cemaat açısından soruyorum.

Onu da size söyleyeyim. Bu, tahsil derecesine göre ve muhite göre değişir. Mesela bir muhit yüzde 40 nisbetinde karışık evlilikler yapar. Mesela benim kızımın kocasının ismi Turgut. Babası büyükelçi idi, Nedim Veysel İlkin. Hatta ikinci evliliğimden üvey bir kızım daha var, o da bir Türkle, Atakan Umurtak’la evli idi.

- Siz yüzde 40 barajını aştınız. Cemaat içinden tepkiler geldiği oldu mu size?

İşte onu söyleyeceğim. Bir seviyede yüzde 40’ı buluyor dediğim zaman, başka bir seviyede yüzde 5’i aşmıyor. Yani alt tabakalarda liseden sonra üniversiteye gitmeyen daha kapalıdır. Zaten Yahudi lisesinde okuyor, üniversiteye gittiği zaman dünyaya açılıyor. Bakıyor ki başka insanlar da varmış.

- Türkler iyilik yaptım demiyor diyorsunuz. Hatta diyet istemiyor diyorsunuz. Bu bir hata mı?

Bence büyük bir hatadır. İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudi kurtaran büyükelçileri, ben gün ışığına çıkardığımda bunu daha iyi anladım.

- Ne yapmak gerekiyor?

Şimdi az yaptım çok yaptım diye olmaz ki. Tarih tarihtir.

- Bir de ‘Bizim vefa değil can borcumuz var Osmanlı’ya’ diyorsunuz.

Evet, evet. Ve bir kaç defa.

- Bugün nasıl durum? Siz cemaatin nabzını bilirsiniz diye soruyorum?

Genel olarak konuşacak olursak, her yerde aptallar var. Her yerde tarih bilmeyen var, ki bizde de çok var. Mesela ben çok dikkat ettim buna. Dışarıdan biri geldiği zaman soruyor, şimdi alt tabakaya iniyoruz biraz. ‘Nasılsınız? Türkiye’den memnun musunuz?’ ‘Ha iyidir, fena değil. İşte Varlık Vergisi olmamış olsa idi…’ Ya palavra bunlar. Düz bir çizgi, üç-dört, hatta dört de yok, üç kara nokta var. Nedir onlar? Bir nokta Varlık Vergisi, bir nokta 20 Kura askere alınma olayı. Bir dönem ‘Ne kuş olduk ne deve’ dememin sebebi o. Bir nokta da harb esnasında Cevat Rıfat Atilhan gibi Almanlar’ı taklit etmek isteyenler. Dördüncüsü yok.

- İstanbul Yahudiliği Anadolu ve dünya Yahudileri içinde entelektüel bir statü olarak algılanırmış bir dönem. Böyle bir ayrım var mı hâlâ?

Vardı. 1908 senesinde öyleydi. Maalesef artık değil. Çünkü çok hicret olmuş arada.

‘Yüzde 60’ı Selanikli Yahudi…’

- 1908’de meşrutiyetle mi değişti?

Hareket Ordusu… Selanik’ten gelen Hareket Ordusu’nun yüzde 60’ı aşağı yukarı… Mahmut Şevket Paşa’nın, gericilerin isyanını bastıran, Taşkışla’yı topa tutan, parlamentoda Abdülhamit’e kafa tutan, hatta bir tanesi tahtından indirilmesine de beraber gitti. Sonra şey…

- Kötü mü etkiledi demek istiyorsunuz, anlayamadım.

Hayır, iyi etkiledi. Vazife yaptı adamlar.

- Yüzde 60’ı derken, Hareket Ordusu’nun yüzde 60’ı ne?

Hareket Ordusu’nun… şeyi korudu, meşrutiyeti korudu.

-Hayır, yüzde 60’ı derken…

Ee Selanikli Yahudiler’di.

- Böyle bir şey daha önce hiç duymadım.

İşte. Bunu söylemem doğru değil zaten. Çünkü Osmanlı vatandaşı gibi o da.

- Yahudi cemaatinin Türk iktidarları ile Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra ilişkileri nasıl oldu? Osmanlı’da iyi biliyoruz fakat…

Valla hükümet katında, Erbakan dönemi dahil daima fevkalade olmuştur.

- Biraz da cemaatle ilgili konuşalım. Cemaatin nüfusu 27 bin. Ekonomik olarak nasıl bir durumda?

Ekonomik olarak Varlık Vergisi’nden daha iyi olmaları için gereken imkanlar devlet tarafından kendilerine tanınmıştır. Olayın ardından, 1945 senesinden sonra.

‘B’nai B’rith bile yeterdi’

- Özür gibi mi?

Özür niyetinde değil. Toplanan para 350 milyon Türk Lirası idi. Bu işi kepaze eden Rüşdü Saracoğlu’dur. Halbuki hahambaşılığa gidip ‘Bakın arkadaşlar. Nereden temin edecekseniz edin, bize 350 milyon lira para lazımdı’ deseydi, iki misli gelirdi Güney Afrika’dan, Kanada’dan, Amerika’dan. Bir çocuk oyuncağı idi o paranın cemaat tarafından bir araya getirilmesi. Bir defa böyle B’nai B’rith denilen bir teşekkül var. 460 tane locası vardı dünyada. O locaları seferber etseydiler yeterdi.

- Ortadoğu’da İsrail-Filistin arasında bir savaş var.

Kaynıyor kaynıyor, kazan kaynıyor.

‘Bu kadar aptal biri Yahudi olamaz’

- Bölgede Yahudiliğe dayalı bir Kürt devleti kurulması nasıl olur? Barzanı Kürt Yahudisi mesela.

Yok canım öyle şey yok.

- Amerika’da çıkmış bir kitapta da yazılı bu.

Ee ne arıyor orada? Bu kadar aptal bir insan Yahudi olamaz. Bak Castro’ya, Her taraf yıkıldı gitti ama o hâlâ yerinde oturuyor. Demek kafada birşey var.

- Bölgede böyle bir problem çıkabilir mi? Kürtler, Yahudi Kürtler çatışması. Bölge zaten ateş topu…

Geçenlerde bir yazı çıktı İsrail’deki bir gazetede. Ortadoğu’da bu işlerin durulması için bir Kürt devletinin kurulması belki bir çaredir gibisinden bir yazı. İsrail’deki o 125 bin kişilik cemaat benden bir yazı istedi. Cemaat çok rahatsız olmuş ondan.

Öztuna: yüzde 60 değıl, 80′ı gayrımüslım

Yılmaz Öztuna:

Hareket Ordusu’nun yüzde 60’ı değil, yüzde 80’i gayr-i Türk unsurlardan oluşuyordu. Yani çok büyük bir kısmı… Ancak Türk unsurunun çok az olduğu, Balkanlı unsurların fevkalade karmakarışık olduğu Hıristiyan unsurlar bunlar. İçlerinde bir miktar Yahudi de vardır, yüzde 60 değil yüzde 6 bile yoktur. Bunlar ipten kazıktan kurtulmuş eşkıya cümlesinden kimseler. Yani böyle Allah’ın belası bir teşekkül Hareket Ordusu. Yahudiler o devirde o kadar asker çıkaramaz.

Mete Tunçay:

Bir kere Hareket Ordusu’nun çoğunluğu nizami asker. Başlarında komutanları, Sandanski falan gibi Bulgar çetecileri, Rumlar falan da var. Aralarında bir miktar Yahudi de olabilir; ama yüzde 60’i Selanik Yahudileri idi demek yanlıştır.

- Söyleyenin kendisi Yahudi ama?

O zaman övünmek istiyor. Hareket Ordusu’nun yüzde 60’ının Selanik Yahudisi olduğu cümlesini söyleyecek adamın yüzüne tükürürüm ben.

İlber Ortaylı:

Tabii Yahudi de vardır, Selanikli niye olmasın? Biraz belki abartıyor ama çok tabii orada Arnavut’u, Sırp’ı, Rum’u, Bulgar çetecisi falan var. Hareket Ordusu’nun iki taburu asker sadece. Diğerleri komiteci serseri, başı bozuk tipler.

Cemal Kutay:

Hiç bir zaman Osmanlı’nın hiç bir yerinde Museviler öylesine bir nispete sahip olamadılar. Hareket Ordusu olsa olsa büyük bir iyimserlikle 50-60 bin kişiydi. Bunun yüzde 60’ının Musevi olması mümkün değil.

Rıfat N. Bali:

Yüzde 60 neye göre söylenmiştir bilmiyorum. Selanik o dönemde, çoğunluğu Yahudi olan bir şehirdi. Yahudiler genelde apolitik bir tavır sergiler ama cemaat liderleri ve entelektüeller II. Meşrutiyet’in getirdiği özgürlükçü ortama destekçi idi, bütün gayrimüslimler gibi.
……
Aksiyon Dergisi, Cemal A. Kalyoncu, Sayı: 436. 14.04.2003

Aceze Basının Takibi, Tesirleri ve Önlemler 2

Kontrol Mekanizması

Bu nedenle basını devletin lehine kullanmak için yerli ve yabancı gazete muhabirlerini Saray’a davet ediyor, onlara ikramlarda bulunuyor, nişanlar ve paralar veriyordu. Böylece pek çok yabancı gazeteciyi kendi bütçesinden ayırdığı paralarla elde tutuyordu. (29)

Türkiye aleyhinde yayın yapacak gazete ve muhabirleri ise satın alırdı. Yabancı muhabirlerin çoğu satın alınmıştı. Avrupa’nın önemli gazetelerinden bazılarını abone bulmak, satın almak suretiyle kendi lehine kullandırır ya da aleyhte kullanmamaya çalışırdı. Özellikle Times, Temps, Könche, Zeitung, Tribüne, Neue Freie Press, Viedemosti gibi büyük gazetelere çok önem verirdi. Avrupa gazetelerine ve yabancı ülke ajanlarına Hazine-i Hassa’ca para verilmiştir.

Cemiyeti Zehirleyen Yayınlara Müsaade edilemez.

Sultan Abdülhamid Han, devlet ve millet için zararlı olan yayınların neşrine müsaade edilmemesi gerektiğini bildiriyor ve bu tür zararlı olabilecek yayınlar hakkında “sansür politikası”nı takip ediyordu.

II. Abdülhamid Han’ın yaklaşık saltanatının ilk 10 yılına kadar basın sansürden uzak, herşey kamu önünde açıklanır, yabancı yayınlara da bir kısıtlama getirilmezdi. Fakat son dönemlerde Jön Türkler’in devlet ve saltanat karşısındaki tutumları, Ermeni, Bulgar ve birliği tehdit edici faaliyetlerin hızlanması karşısında sansürün elzem olduğu kanaatine varıldı. Uyguladığı ince siyaseti ve sansür politikasıyla basım kısa bir zaman içinde kontrol altına aldı, şahsi ve maksatlı polemikleri kökünden yasak etti. “Ermenistan” diye tarihi ve coğrafi bir mefhuma asla yer verilmemesini emretti ve bütün yayınları sansür usulüne bağladı.

Dış basını da aynı hassasiyetle takip etti. Dış basını takip işini o zamanlar elçiler ve konsolosluklar yürütüyordu. Osmanlı’yı ilgilendiren her yazı, derhal tercüme edilip Saray’a gönderiliyor, eğer yazının memlekete girmemesi isteniyorsa vaziyet telgrafla haber veriliyor ve tedbir alınması sağlanıyordu.

Sadece gazete ve dergiler değil, her türlü kitap üzerinde de sıkı bir kontrol mekanizması kurulmuştu. İslam ahlakına uymayan, dine saldıran ve İslam dinini imha niteliğinde olan hiçbir eserin yayınlanmasına müsaade edilmedi…

Bazı menfaatperestler de sadece şantaj yaparak Sultan’dan para koparmak gayesiyle yazarlardı. II. Abdülhamid Han bu bakımdan nice şantaj ve hile tertibine merhametinin çokluğundan göz yumuyor, elini uzatan herkese, değerine bakmaksızın para veriyordu. Böylece düşmanın sinsi tuzağından uzak tutmak ve memlekete faydalı hale gelmeleri için… Bu tip yayın yapanların başında “Vakit” yazarı Said Bey gelirdi. Defalarca Sultan’ın ihsanına mazhar olmasına rağmen tekrar uygunsuz yazılar yazar, tekrar sultan çağırır para verir velhasıl bu şekilde devam ederdi. (30)

Ülkenin ve devletin bütünlüğüne, halkın birlik ve huzuruna zarar verecek her türlü fikir ve görüşün sansürlenmesi gerektiğini bildirmiştir. Zamanın basınında hastalık haline gelen müstehcenlikle büyük mücadeleler etti. Kendisini Beylerbeyi Sarayı’nda ziyarete gelen Enver Paşa’ya şunları söylemiştir:

“33 sene saltanat sürdüm. Padişahlığım müddetince ferdin hürriyetine, şahsiyetine daima taraftar idim. Fakat istediği gibi bir hürriyet, gelişi güzel bir serbestiyeti de hiçbir zaman hoş görmedim. Hele basında pek revaçta olan müstehcen resim ve yazılara sinsi fikirlerin hakim olmasına asla müsaade etmedim. Milli ananelerimizin
bozulmasına da taraftar olmadım.” (31)

Anne ve Baba çocuklarını zararlı yayınlardan koruduğu gibi devlet de milletini aynı şekilde zararlı fikir ve cereyanlardan korumalıdır.

Kendisini dinlemeye devam edelim:

“Bizde sansür elzemdir. Mevcudiyetini tenkid edenler yanılmaktadırlar. Bizdeki müesseseleri, Batıdaki gibi mütalaa etmeye imkan yoktur. Belki orada kültürün daha yaygın olması sebebiyle, basının tenkitleri normal karşılanabilir. Fakat bizde henüz halk çok bilgisiz, çok saftır. Tebaamıza çocuk muamelesi etmeye mecburuz.
Hakikaten de büyük çocuklardan farkları yoktur. Ebeveyn veya mürebbiye nasıl gençliğin eline zararlı neşriyatın geçmemesine dikkat ederse, bizim hükümet de halkın fikirlerini zehirleyecek herşeyi halktan uzak tutmaya çalışmalıdır. Fransızcadan tercüme edilen birçok romanın hareme girmesi, kalpleri, fikirleri ifsat etmesi çok acı olmuştur. Bu kötü neşriyatı ithal edenlerin Türkler değil de Fransızlar, Rumlar ve Ermeniler olması ancak teselliden ibarettir. Şu Ermeniler ve Rumlar ne kötü insanlardır! Piyasaya sürdükleri bu hakikate aykırı romanları, eğer sansürden geçmeden gazetelerde neşredilseydi, halkta fena tesir uyandırır, bu da yabancıların hakkımızdaki fikirlerini büsbütün yanıltırdı. Zaten memleketimiz kafi derecede hertürlü iftiraya maruzdur. Bütün bu söylediğimiz sebebler sansürün devam etmesini icap ettiren sebeplerdir.” (32)
………….
II. Abdülhamid Han’ın Liderlik Sırları, Mehmet AYDIN

29 – Ali sait Paşa, “Saray Hatıraları”, Münir Mat. İstanbul, 1338, s.23
30 – Kısakürek, NEcip Fazıl “Ulu Hakan Abdülhamid Han”, s. 189
31 – Kocabaş, Süleyman “Sultan II. Abdülhamid (Şahsiyeti ve Politikası)”, Vatan Yayınları, ‘ İstanbul, 1995, s. 142
32 – Vehbi, Ali “Sultan Abdülhamid (Siyası Hatıratım)” s. 104-105

Aceze Basının Takibi, Tesirleri ve Önlemler 1

BASIN İYİ TAKİP EDİLMELİ

Abdulhamid Han, daha şehzadeliğinden itibaren gazeteci yazar ve fikir erbabı ile sıcak ilişkiler kuruyor, Gazeteleri her gün okuyor, okutuyor, üzerinde yorumlar yapıyor şartlara göre yeni strateji ve hedefler belirtiyordu.

Yüz sayfalık yazı ile dile getirilemeyen fikirler sadece bir resimle dile getirilebilir.

Sultan, aynı zamanda Avrupa’da yayınlanan haftalık ve aylık resimli gazete ve dergileri de muntazam bir şekilde takip ediyordu. Bu konuda, her resmin bir fikir ifade ettiğini, yüz sayfalık yazı ile ifade edilemeyecek siyasi ve hissi olayların bir resimle dile getirildiğini belirtiyor, bu tür dergi ve gazetelerin yazılarından ziyade resimlerinden istifade ettiğini ifade ediyordu. (26)

Dönemin basını maalesef günümüz medyasından pek farklı değildi. Memleketin menfaatinden ziyade şahsi çıkarları uğruna yaptıkları yayınlarla emperyalist devletlerin ekmeğine yağ sürüyorlardı. Devlet büyüklerine karşı yaptığı yayınlarla istediğni yaptırıyor ve korku aşılıyordu. Bilhassa milliyetçilik, hürriyet, Batıcılık fikirleri ile halkı büsbütün galeyana getiriyor, çeşitli ırk, dil ve dinlerden meydana gelen Osmanlı devletinin bünyesini tahribe yönelik yayınlar yapılıyordu.

Osmanlı’da gazete ilk defa II. Mahmud Han zamanında ve Fransızca olarak başladı. Müslümanlardan ziyade azınlıkların ve Batıyı körü körüne taklit etmek isteyenlerin elindeydi. II. Abdulhamid Han döneminde gazetelerin sayıları bir hayli kabarıktı. 18′i Türkçe, l’i Arapça, 9′u Rumca, 9′u Ermenice, 3′ü Bulgarca, 2′si İbranice, 7′isi Fransızca, 2′si İngilizce ve l’i Almanca olmak üzere çeşitli dergi ve gazete çıkıyordu. (27)

Hergün gazeteleri okuyan Sultan “Bunlar ihtilalci gazetelerdir. Bunların sonu hayra alamet değildir. Bunlar yorgan kavgasından başka bir şey değildir” diyordu. (28)

II. Abdulhamid Han, zararlı neşriyatın yapılmasını istemiyordu. Osmanlı devletinin içinde bulunduğu kritik dönemde cahilane yayınların millete fayda yerine zarar vereceğini söylüyor ve Basının muhakkak kontrolden geçmesi gerektiğine inanıyordu.
………
Mehmet AYDIN, II. Abdulhamid Han’ın Liderlik Sırları

(26) – Tahsin paşa, “Abdülhamid ve Yıldız Hatıraları”, s. 356
(27) – Kısakürek, Necip Fazıl “Ulu Hakan Abdülhamid Han”, s.181
(28) – Osmanoğlu. Ayşe “Babam Sultan Abdülhamid (Hatıralarım)” s. 141

Sultan Abdülhamid’in yaptıkları


İlk defa elektriği, gazı getiren, ilk modern eczanemizi açtıran,

İlk otomobili getiren, 5 bin km kara yolunu yaptırtan,

Dünyanın ilk metrolarından birini Karaköy-Taksim arasına yaptıran, atlı ve elektrikli tramvaylar kuran,

Kudüs-Yafa, Ankara-İstanbul ve Hicaz demir yollarını yaptıran (Haydarpaşa Tren İstasyonunu da tabi),

İstanbul’un binlerce fotoğrafını çektiren, Arkeoloji müzeciliğini başlatan,

Chicago’daki turizm fuarına ülkemizi ilk kez sokan,

Kuduz aşısının bulunmasından sonra Ülkemizin ilk Kuduz Hastanesini (İst. Darü’l-Kelb Tedavihanesi) açtıran,

Polisiye romanların ülkemize girişini sağlayan, (14 yıl içinde basılan 4000 kitaptan sadece 200 kadarı dinle ilgili idi.)

Okullara (Hıristiyan okulları dahil) gönderdiği emirde Türkçe’nin iyi öğretilmesini isteyen, Azerbaycan okullarında Türkçe yasağını kaldıran, Paris’te İslam Külliyesi kuran !

Teselya savaşı sürerken saraylı hanımlara askerler için çamaşır diktirende, hastaneleri ziyaret edip hastaların ihtiyaçlarını soranda, sarayın bahçesinde bile hastalara hizmet ettirtende !

Midilli adasını eşi Fatma Pesend Hanım’ın şahsi mülkünden ısrarla verdiği para ile Fransızlardan geri alanda O !

Israrla yerli kumaş giyen, Hereke bez fabrikası ve Feshaneyi kuran,

Ziraat Bankasını kuran, Ticaret, Sanayi ve Ziraat Odalarını açtıran,

Yıldız Çini fabrikasını, Beykoz ve Kağıthane kağıt fabrikalarını,

Toplu sünnet merasimleri yaptırıp her bir çocuğa çeyrek altın gönderen bu yüzden yaz aylarında toplu sünnetleri moda eden,

Mezuniyet törenlerinde öğrencilere hediye kitap gönderen, Yoksul halkına kendi cebinden ödeyerek kömür dağıtan,

Ermeni Onnik’in mektubu üzerine kendi parasından takma bacak yaptırtan,

Biriktirdiği parasından bir kısmını her sene borç yüzünden hapse düşenleri kurtarmaya tahsis eden,

Modern matbaa makinelerini Türkiye ye getirten,ücretsiz kitap dağıttıran, 6 bin kitabın çevrilmesini sağlayan, Beyazıt kütüphanesini kurup 30 bin kitap bağışlayan (10 bini el yazmasıdır),

Yabancı bilim adamı ve yazarlara Nişanlar veren, Her yıl 30 bin saksı satın alıp çiçek ektiren,

Bizim Hekimbaşı çöplüğü dediğimiz yerde gül yetiştiriciliği yaptıran da (Isparta’daki gül yetiştiriciliği de O’nun öncülüğünde başlamıştır),

Türkiye’nin bir çok yerinde saat kuleleri yaptıranda O dur! (İzmir, Dolmabahçe..),

Hindistan, Cava, Afganistan, Çin, Malezya, Endonezya, Açe, Zengibar, Orta Asya ve Japonya ya elçiler ve din adamları gönderen,

Latin Amerika ülkeleri ile diplomasiyi başlatan,

Yalova Termal kaplıcalarını kurduran, Terkos’un sularını İstanbul’a taşıtan, Bursa’nın bir köyünde bile çeşme yaptırabilen O dur. (Sadece İstanbul’a 40 çeşme yaptırmıştır),

Sarayında yaptırdığı tiyatroda oyunlar ve opera izleyen,

Sarayda müzik okulu kurduran, çocuklarına piyano çaldırtan, hatta sarayda kızlar bandosu oluşturan,

Kendi elleri ile yaptığı marangozluk eşyalarını hediye etmeyi seven,

Kendisine yapılan bombalı suikast de 26 kişinin ölmesine, 58 kişinin yaralanmasına rağmen Ermeni katili affedip Avrupa da hafiyelik yapmaya gönderen de O dur.

Doğu Türkistan’a gönderdiği askeri yardım ile Çinlilere karşı onları örgütleyen, Çinin göbeği Pekinde Hamidiye Üniversitesini kurdurtan da,

Beş vakit namazını aksatmadan kılan, hiçbir evrakı abdestsiz imzalamayan (hatta yere bile basmayan [yatağının dibinde teyemmüm tuğlası bulunduruyordu]),

Yeni gemiler alan, toplar (çanakkale savaşımızdaki çoğu top), tüfekler getirten de !

Telefonu Avrupa’dan 5 yıl sonra ülkemize getiren de O dur !

Kiliselere, sinagoglara yardım eden (hatta Vatikan da kilise yapılmasına bile yardım eden),

Peygamberimize, dinimize veya Osmanlıya hakaret içeren oyunları kaldırtan (Fransa-İngiltere-Roma-ABD) (Bir piyes için bile Alman İmparatorunu devreye sokmuştur),

ABD’nin Erzurum’da konsolosluk açmasını reddeden, İzmir limanına izinsiz giremeye kalkan ABD savaş gemisini top ateşine tutturan,

İstanbul boğazı için iki köprü projesi çizdiren (bir tanesi tam bu günkü Fatih S.M.köprüsünün bulunduğu mevkidedir),

Darülaceze yaptırıp içine sinagog,kilise ve cami koyduran, Çocuk hastanesi (Şişli Etfal[çocuklar] Hastanesi) açtıran,

Kendisine “Allah’ın belası”diyen Namık Kemal’i Rodos ve Sakız adası valiliklerine atayan, parasını cebinden ödediği yerde kabir yaptırtan,

Posta ve Telgraf teşkilatını kurduran(Sirkeci Büyük Postane binası…

Abdülhamit ve Abdülmecid (dünyanın ilk torpido atan denizaltısı) adında denizaltılarımızı Taşkızak tersanesinde yaptırtan da (üstelik kendi cebinden), O !

İlkokulu zorunlu tutan (kız ve erkeklere), İlk kız okullarını açtıran, 15 tane okulda karma eğitime ilk defa gecen,

Öğretmen yetiştirmek için okullar yaptıran (32 tane) (ör. şimdiki adı ile Bursa Çelebi Mehmet okulu), Kız Öğretmen Okullu açan (Daarül Malumat),

Cami yaptırdığı her köyde birde ilkokul yaptıran (Mesela sadece Sivas’taki ilkokul sayısı 1637), okuma yazma oranının 5 kat arttıran, (1900 yılında ilkokul sayısı 29.130’u bulmuştu. Sadece Anadolu da 14 bin ilkokul vardı)

Orta okul (Rüşdiye) sayısı 619 çıktı, Fransızca dersleri konuldu,

Lise eğitimi için İdadiler açan (109 tane), (İstanbul Erkek-Kabataş Lisesi)

İstanbul’da Darülfünün (Üniversite) açan, Dünyanın ilk Dişçilik okulunu kuran,

Ayrıca Deniz Mühendis Okulu, Askeri Tıp Okulu (GATA’nın atası), Kuleli Askeri okulu, Mekteb-i Harbiyeler (Harp Okulları yani), Askeri Baytar Okulu, Kurmay Okulu, Mekteb-i Mülkiye (Siyasal Bilgiler Fak), Mekteb-i Tıbbıye-i (Marmara Ünv. Tıp Fak), Mekteb-i Hukuk, Ziraat ve Baytar Mektebi, Hendese-i Mülkiye(Yüksek mühendis okulu), Daarül Muallim-i Adliye(Yüksek Adalet Okulu), Maliye-i Mekteb-i Ali(Yüksek Ticaret Okulu), Ticaret-i Bahriye(Deniz Ticaret Okulu), Sanayi-i Nefise Mektebi(Güzel sanatlar fak.), Hamidiye Ticaret Mektebi(İktisadi ve Ticari ilimler akademisi), Aşiret Mektebi(Osmanlılık fikrini yaymak için), Bursa’da İpekböçekçiliği okulu, Dilsiz ve Âmâ Okulu, Bağcılık ve Aşıcılık Okulu, Orman ve Madencilik Okulu, Polis Okulu onun tarafından kurulmuştur.

Unutmadan bi de Ankara’da ÇOBAN OKULU var. Dünyanın ilk Deniz altısı, yani submarine’i onun talimatıyla üretti Osmanlı. Bütün dinamikler ona karşı olmasına rağmen o kadar başarılı olabildi.

(http://www.milligazete.com.tr)

Abdülhamid hakkında yanlış bildiğimiz 10 şey

Abdülhamid hakkında yanlış bildiğimiz 10 şey
Geçtiğimiz 10 Şubat günü Sultan II. Abdülhamid’in 91. ölüm yıldönümüydü. Hakkında olumlu bir şey söylemenin bile cesaret istediği yıllar yaşadık ama artık mızraklar çuvallara sığmaz oldu. Çuvalları delip çıkan gerçeğin mızrakları hepimizi şaşırtıyor. Neler mi onlar? Sayıları çok fazla ama içlerinden 10 tanesini seçtim. Beraber çıkarmaya çalışalım mı?
1. Kızıl Sultandı: Bu iddia, Albert Vandal adlı bir Fransız yazar tarafından ortaya atılmıştı. Atılış sebebi de, Abdülhamid’in Ermeni isyanlarını bastırtmış olmasıdır. Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere Avrupa kamuoyunda Abdülhamid’in kan dökücü bir padişah olduğu propagandası başlatıldı. İşte “Kızıl”, yani kan döken Sultan lakabı bu sırada asıldı boynuna. Hadi Ermenilerin böyle demesini anladık; iyi ama bir tekini bile idam ettirmemiş olan Abdülhamid’e Jön Türkler neden “Kızıl Sultan” dediler? 1915′te yüzbinlerce Ermeni’yi tehcir ettirecek olanlar, 25 yıl önce Ermeni propaganda ordusunun neferleri olmakta sakınca görmemişlerdi.

2. Meşrutiyet düşmanıydı: 93 Harbi’nde Osmanlı topraklarının üçte biri kaybedilmişti. Bu çapta bir toprak kaybı karşısında meclisteki farklı milliyetlere mensup üyeler paniğe kapılmış, her biri kendi milletinin topraklarını kurtarma telaşına düşmüştü. Birleştirici olacağı ümidiyle kurulan meclis, tam tersine bölücü bir meclis olmuştu. İki seçenek vardı: Ya parçalanmaya seyirci kalmak ama meşrutiyetten taviz vermemek ya da meşrutiyeti askıya almak ama ülkeyi parçalanmaktan kurtarmak. Abdülhamid ikincisini seçti ki, aynı durumda devlet refleksi zaten başkasını yapmasına müsaade etmezdi.

3. Milleti cahil bıraktı: Bilinenin aksine, Osmanlı tarihinin en canlı eğitim hamlesi, Abdülhamid dönemine rastlar. Sevan Nişanyan’ın hesaplamalarına göre Türkiye, Abdülhamid dönemiyle kıyaslanabilecek bir okullaşma düzeyine yeniden ancak 1950′li yıllarda ulaşabilmiştir. Mesela 1895′te TC sınırlarına tekabül eden bölgede bine yakın (835) ortaokul ve lise bulunuyorken 1923′te bu sayı 95′e düşmüştür. 1895′teki yüz bine yakın öğrenci sayısı (97.837), 1950-51 sezonunda aşağı yukarı aynı seviyede seyretmektedir (90.356). Öncesiyle kıyasladığımızda Abdülhamid dönemindeki eğitim patlaması daha görünür hale gelir. Tahta geçtiği yıl 250 olan rüşdiye sayısı 1909′da 900′e, 6 olan idadi sayısı 109′a çıkmıştır. 1877′de İstanbul’da sadece 200 tane modern ilkokul varken 1905′te 9 bine çıkmıştı. Her yıl ortalama 400 ilkokul açılmıştır ki, bu, Cumhuriyet döneminde bile kırılamamış bir rekordur.

4. Denizciliğe düşmandı: Abdülaziz döneminde dünyanın 3. büyük deniz gücü olmuştuk ama bu donanmanın sadece yıllık boya parası bile Denizcilik Bakanlığı’nın bütçesini aşıyordu! Abdülhamid “karacı” idi, kabul. Ama Atatürk de, İnönü de karacı idi. Demek ki, Türkiye’nin etrafı denizlerle çevrili bile olsa böylesine büyük bir deniz gücünü besleyebilecek ekonomik altyapısı mevcut değildi. Savaş gemisi alıp yeniden dışarıya bağımlı kalmaktansa Abdülhamid tercihini kara ve demiryollarından yana kullandı. İttihatçılar da, Atatürk de, İnönü de demiryoluna öncelik vermediler mi?

5. Keyfî sansür uyguladı: Sansürün elbette savunulacak tarafı yok. Ancak PKK ile mücadele döneminde basının nasıl ağır bir sansür altında çalıştığını unutmadık. Sansür vardı, evet. Fakat siyasi konulara girilmemesi aynı zamanda edebiyatımızın görkemli eserlerinin ortaya çıkması gibi hayırlı bir sonuç da vermemiş midir? Hem Takrir-i Sükûn döneminde uygulanan “cellat sansürü”yle hiç mi hiç kıyaslanamaz Abdülhamid’inki.

6. Hafiye teşkilatı zararlıydı: Hafiye teşkilatının topluma nefes aldırmadığını iddia edenler, aksi halde ne yapılması gerektiğini de söylemelidirler. Meydanı İngiliz, Rus, Fransız ajanlarına mı bırakmalıydı? Hafiyesiz, ajansız, casussuz bir devlet olur mu? Unutmayalım ki, Fransa’nın İstanbul büyükelçisi, Abdülhamid’in tahta geçtiği yıl sokaklarda Fransız Kralı’nın posterlerinin Ermeni hamalları tarafından satıldığını yazıyordu. Devlet Londra, Paris ve Petersburg’dan yönetiliyor, “Hasta Adam”ın kimin kucağında öleceği tartışılıyordu. Abdülhamid, iktidarın dizginlerine asılabilmek için hafiye teşkilatını kurmak zorundaydı. Elbette suistimaller olmuştur ama yakınlarından biliyoruz ki, Sultan her jurnali okuyor ama mutlaka yazanın adam olma niteliğine göre değerlendirmeye tabi tutuyordu.

7. Despottu: ‘İstibdad’ kelimesini ‘despotizm’ diye çevirmek yanlıştır. Hele totalitarizm hiç değil. Kaldı ki, İslam siyaset düşüncesinde “istibdâd” meşru yönetim şekillerindendi. Mesela İbn Haldun ‘istibdâd’ı tek adam yönetimi, yani otokrasi anlamında kullanır ve meşru yönetim şekillerinden biri kabul eder. Kaldı ki, önüne gelen idam cezalarını sürekli affeden birinin istibdâdın yetkilerini hangi yönde kullandığını da pekala görmüş oluyoruz.

8. 31 Mart’ı tertiplemişti: 31 Mart isyanında en ufak bir katkısının olmadığı kesin olarak ortaya çıktığı halde asırlık İttihatçı propagandanın etkisi hâlâ sürüyor. İsyanı araştırma komisyonu başkanı Yusuf Kemal [Tengirşenk], 31 Mart’ın Abdülhamid’in eseri olmayıp İttihatçılara karşı yabancı casus şebekeleri ile mürtecilerin teşebbüsleri olduğunu yazmıştır. Rıza Tevfik ise mahkemede şunları söylemiştir: 31 Mart uydurma ihtilali hazırlandığı zaman ben Talat Bey’e beyhude yere kardeş kanı dökülmesinin büyük bir cinayet olduğunu anlattım. Aldığım cevap şu oldu: “Ne yapalım, Cemiyetin paraya ihtiyacı var, bunu da ancak Yıldız Sarayı’nın hazinesi karşılayabilir.”

9. Hamidiye Alayları gereksizdi: Hamidiye Alayları şunlara yaramıştı: 1. Askerlik yapmayan Kürtlerle kolluk kuvveti eksikliği giderildi. 2. Rus istilasına karşı caydırıcı oldu. 3. Kürtler ve konar göçerlerin dış güçlerce kullanılmasına engel oldu. 4. Aşiretlerin yerleşik hayata geçmelerini hızlandırdı. 5. Çocuklar İstanbul’daki Aşiret Mektebi’nde eğitilerek Osmanlılık bilinci edindiler. 6. Aşiret kavgalarının önüne geçildi. 7. Sükûnet sağlanınca Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun imarına çalışıldı…

10. Korkaktı: Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem Bey’in dediği gibi “Abdülhamid’in korkak olduğunu sananlar yanılırlar. Korkak olmak şöyle dursun, tam tersine cesurdu.” Dolmabahçe Sarayı’ndaki bir bayramlaşma sırasında deprem olmuş ve tavana asılı 1,5 tonluk bir avize yere düşmüştü. O kargaşalıkta salonda kılı kıpırdamayan tek kişi, Abdülhamid’di. Keza yanı başında bomba patlarken bile metanetini yitirmemiş, öğleden sonra elçilerle mutad görüşmelerini dahi aksatmamıştı. Kızı Ayşe Sultan’a söyledikleri karakterini iyi özetler: “Kalbimde yalnız Allah korkusu vardır. Bir hadise olmadan evvel onu önlemek için telaş ederim. Ama tehlikenin içinde bunduğumu hissedersem icabında ateşe atılmaktan bile çekinmem.”

İçimden bir ses, “Kurtlarla Dans”ın devamını yazmam gerektiğini söylüyor.

(15 Þubat 2009 – Mustafa Armağan)