Sultan ve Çanakkale…

1.Dünya Savaşı’ndan yıllar önce 1890 senesinde dönemin Osmanlı hükümdarı Ulu Hakan II. Abdülhamid Han komutanlarından Mareşal Asaf Paşa’yı Çanakkale Boğazı’ndaki top ve bataryaları yenilemek ve boğazı geçilemeyecek derecede tahkim etmek üzere görevlendirir…

ÇANAKKALE SAVUNMASI…
Padişah, başkimyageri Polonya asıllı Bonkowski Paşaya 1897 yılında deniz savunmasıyla alakalı bir rapor hazırlatır. Raporu Osmanlı arşivlerinde bulabilirsiniz.Bonkowski’nin savaştan 18 yıl önce hazırladığı bu raporun savunmayla ilgili önemli bilgiler vermekte. Abdülhamid Han’ın ileri görüşlülüğü bu belgede de ortaya çıkıyor.Başkimyager, hazırlamış olduğu raporunda düşman devletler tarafından İstanbul ve Çanakkale Boğazı’na karşı vuku bulacak bir saldırı esnasında buraların muhafazası için denize döşenebilecek ve düşman gemilerinin geçişlerine engel olabilecek torpilleri ele almıştır. Padişaha sunulan raporda şu bilgiler yer alıyor: “İstanbul ve Çanakkale boğazlarının muhtemel bir düşman saldırısına karşı muhafaza altına alınmasından bahsediliyor. Ben de Halife Hazretleri’ne verdiğim vatanın muhafazası sözü gereği, sadık tebaanın mesailerine gücüm yettiğince katılmak üzere fenne müracaat ettim. Biraz fikir yürüttükten sonra, bir nevi hareketli bir torpil icat ettim. Bu usul Çanakkale Boğazı sularında münasip bir şekilde kullanıldığında Akdeniz adalarından zorla girmek isteyen bir düşman filosunun girişini tamamen imkânsız kılmazsa bile oldukça zorlaştırır.”
ZAMANIN KUTBU SULTAN
Hem dünya hem gönül sultanı olan ve tasavvufa büyük ilgi duyan Sultan Abdülhamid hanın sürgün yıllarında yanında olan doktorun günlüklerinde yazılan hatıratı çok çarpıcıdır. Tarih 5 Mart 1915 i gösteriyordu. Abdülhamid Han sürgün olarak yaşıyordu. Bulunduğu yerde sadece onunla hükümetin görevlendirdiği aynı zamanda istihbarat bilgileri veren doktor olan kişi görüşebiliyordu. Bir ara Abdülhamid Han, Peygamberimizin kişiliğinin anlatıldığı bir kitabı okuyordu. Okuma sırasında doktora seslenen Abdülhamid Han, ‘Bugün buraya Peygamberimizin kokusu geldi. Bu demektir ki düşman askerleri Çanakkale’yi geçemeyecek’ der. Bu konuşmayı da doktor günlüklerine aynen yazar. Bu konuşmanın üzerinden 13 gün geçtikten sonra 18 Mart’ta düşman Çanakkale’yi bombalar ama hüsrana uğrayarak geri çekilir. Buradan da anlaşılacağı üzere Abdülhamid Han hem ilim irfan sahibi hem de kalp gözü açık bir kişi idi.

İMAN VE İRADE…

…1915 Mart’ı öncesinde Çanakkale’nin düşme ihtimalleri konuşulmaya başlanınca başkent İstanbul’un nakledilmesi gündeme gelir. Konuyu eski hükümdara arz etmek üzere bir heyet oluşturulur.

Mümin Munis’in Mostar Dergisi’nde yer alan makalesinde geçen çarpıcı anekdot:
Ercüment Ekrem Talu bu heyetin ziyaretini şöyle anlatır: “Talat Beyler ortada kısık sesle konuşmaya devam ediyorlardı. Yavaşça aralanan kapıdan içeriye, bu millete otuz üç yıl hükmetmiş olan Abdülhamid Han ağır adımlarla girdi. Yalnızdı ve tepeden tırnağa mermerden bir heykel gibi bembeyazdı.
Talat Bey bizleri takdim etti. Hepimiz huzurunda elpençe divan durarak dizildik. Talat Bey, uzun uzun ve pek hürmetkâr bir ifade ile ziyaretimizin sebebini anlattı: ‘Acil bir tehlike arz etmemekle beraber durum çok ciddidir. Düşman denizden ve karadan Çanakkale’yi zorluyor. Şiddetli müdafaaya rağmen, Allah göstermesin, boğazı geçerlerse bir musalehaya mecbur olmamak için gerek padişah efendimiz, gerek meclis ve hükümet karar vermiştir. Anadolu’ya geçip harbe oradan devam edilecek…
Hatta zat-ı şahane için Konya’da Çelebi Efendi’nin konağı tahliye olunmuştur. Korkulan vaziyete karşı, Zat-ı Hümâyûnlarının hangi şehirde ikamet etmek isteyeceğini öğrenmek üzere, Birader- i Şahaneniz tarafından öğrenmeye memur edildik. Emir ve iradelerinize muntazırız.’
Eski hükümdar, dâhiliye nazırını sonuna kadar dinledi. O susunca keskin nazarlarını hepimizin üzerinde ayrı ayrı gezdirdi ve dedi ki: ‘Şevketli biraderimin bastığı yerlere dahi bağlılığımı arz ederim. Ancak endişeleri tamamen yersizdir. Eğer dokunulmamış ise, ben zamanında Çanakkale’yi fevkalade tahkim eylemiştim. Oradan hiçbir donanmanın geçmesi mümkün değildir. Amma farz edelim ki öyle bir felaket başa geldi. O halde hükümdarın yapacağı şey tacını tebaasını terk ederek kaçma zilleti değil, sarayındaki payitahtının taşları altında canını feda etmektir. Hazreti Fatih, bu beldeyi küffar elinden fethettiği zaman, Bizans İmparatoru Konstantin kaçmayıp, harp ede ede yıkılan kalelerin altında can vermek kahramanlığını göstermiştir. Biz Fatih’in soyu, Konstantin’den aşağı kalamayız. Zat-ı Şahane’ye böylece arz edin. Müsterih olsunlar ve ezeli iradeye boyun eğsinler. Şuradan şuraya kımıldamasınlar, düşman buraya giremez. Bana gelince, ben artık hiçbir yere gitmem. Yegâne arzum burada ölmektir. Biraderimden ve hükümet-i seniyyeden bu arzuma yardımcı olmalarını dilerim!…’

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Aşağıdaki kutucuğa uygun rakamı yazınız (Sayı İle) *

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.