Sina Çölünde yıllardan beri yağmur yağmamasının verdiği kuraklıkla, müthiş çoraklık, ıssızlık ve kum fırtınası vardı. Pâdişâh, devlet adamları ve süvâriler ata binmiş hâlde çölde ilerlerken SultanSelim Han bir ara atından iner. Sultanın piyâde yürüyüşüne geçmesiyle, bütün devlet adamları ve süvâriler attan inerler. Başta Sultan Selim Han ve bütün ordu kurak ve çorak Sina Çölünde piyâde yürüyüşü yaparlar. Ordu harap ve bîtab bir hâle gelir. Fakat, Sultan Selim Han, büyük bir edeb ve hûşu içinde yürümektedir. Sebebi sorulunca; bütün heybet ve azâmetinden sıyrılıp, sâkin ve edeple buyurur ki: “Önümüzde, fahri kâinat Resûlullah efendimiz hazret-i Muhammed yürümekteyken at üstünde gitmekten hayâ ederim.”
Sina Çölü tam bir dehşet alanıydı. Gecelerin dondurucu soğuğuyla gündüzlerin yakıcı sıcağı bir yana bırakılsa bile, çölde kaynaşan zehirli akrepler, yılanlar, çıyanlar, örümcekler ölümün soğuk yüzünü yansıtıyorlardı. Ayakkabılar kızgın kumda kavrulup büzüşüyor, ayaklar yara bere içinde kalıyordu. Sık çıkan kum fırtınalarında savrulan ince kum taneleri, kapağı ne kadar iyi kapatılmış olursa olsun su kırbalarının ve yiyecek sandıklarının içine giriyor, bu yüzden, Yavuz’un askerleri yarı aç, yarı susuz yol alıyorlardı.
Bazı vezirler zaman zaman Padişah’a dert yanıyor, çölü geçmenin imkânsızlığını ona da kabul ettirmeye çalışıyorlardı. Yavuz Sultan Selim ise her defasında kararlılığını vurguluyor: “Biz meşru bir hedefe, meşru vasıtalarla yürüyoruz; önderimiz Peygamberimizdir, işaret ondan gelmiştir!” diyordu.
Top arabaları kum deryasına saplanıyor, askerler kavruluyor, padişah ise hiç kimseyi dinlemiyordu: “Çöl inşaallah geçilecektir, başka lâf duymak istemezuz!”
Ağır topları taşıyan kağnı arabalarının batmaması için geceleri çölü sulayıp buzlanmasını bekliyor, böylece sertleşen zeminden top arabalarını geçiriyordu.
Yavuz Padişah, gün ortasının en kavurucu sıcağında bile sık sık atından inip yeniçerilere karışıyor, onlarla yürüyor, onlarla yeyip içiyor, umutların solmaya başladığı demlerde ise ok gibi fırlayıp azmin öncülüğünü yapıyordu. Kâh hasta bir askerin terini siliyor, kâh kuma saplanan bir top arabasına omuz veriyordu.
Hocalar hilâfetle kucaklaşmanın önemini vurgulayan konuşmalar yapıyor, bülbül sesli hafızlar gece gündüz fetih ayetleri okuyarak askeri coşturmaya çalışıyorlardı…





