Tanzimat

Osmanlı Devleti'yle ilgili okunması gereken yazıları paylaşabileceğiniz, yorumlarınızı yapıp sorularınızı sorabileceğiniz forum bölümü.

Mesajgönderen kemterani » 29 Eki 2008, 19:45


Sonun Başlangıcı : TANZİMAT

Muzaffer Taşyürek



Tarihimizde dönüm noktası olarak kabul edilen olaylardan biri de tanzimatın ilanıdır. Hem bir sonuç ve hem de sonrası için bir başlangıç olan Tanzimat, bugünleri anlamada çok önemli ipuçları taşıyan bir dönemdir. Milletlerin hayatında her dönemin öncesi ve sonrasıyla köklü bağlantıları olduğu kabul ediliyorsa, Tanzimat Dönemi’ni anlamamız gerekiyor. Bir cihan devletini tarihten silen hataları görmek için ve aynı hatalara yeniden düşmemek için...

17. asrın Osmanlı bilginlerinden Kâtip Çelebi, “Takvîmü't Tevârih” isimli eserinin sonunda şöyle der:

“Kişinin ihtiyarlığına alâmet, saç ve sakal ağarmasıdır. Devletin kocadığına alâmet de, devleti yönetenlerin, saltanata ve süse düşkünlüğüdür. Ki bu, açık bir çöküntü eseridir. Devletlerin hayatında, duraklama devresinden sonra bu devre gelir. Refah, süs ve lükse rağbet fevkalâde artar. Eski hayat tarzı beğenilmez, terk edilir. Herkes şanını ve ününü artırmak hevesine düşer. Herkes her makama geçmeye başlar. En yüksek makam ve ünvanlar, belli vasıflar aranmaksızın dağıtılır. Zevk ve rahat, keyif ve konfor, vazgeçilmez örf ve adetler haline gelir, tabii görünür. Asker zümresi, savaşın meşakkatlerine rağbet etmeyip, sulh ve sükûn ister. Savaşmaktan başka her işle uğraşır. Türlü mihnetler gerektiren memleket işlerine kimse el atmak istemez. Savaştan el çeken asker, halk içinde gittikçe itibar kaybeder. Düzen bozulur.”

Bir anlamda günümüzün fotoğrafını da kısmen gözler önüne seren bu sözler, Osmanlı'nın “Duraklama Devri”nden küçük bir kesit. Cihan Devleti'nin kurumlarında ve halkın yaşayışında görülen bazı hastalıkların bir tarihçi yorumuyla dile getirilişi.

Kurtarıcılar ve Reçeteler

Onyedinci asır, Osmanlı “gaza devleti”nin Avrupa'yı, yani “Diyâr-ı Küfr”ü, “Diyar-ı İslâm”a çevirme ideallerinin yavaş yavaş değiştiği ve artık yer yer aksaklıkların görülmeye başlandığı bir dönemdir. Bilhassa yöneticiler arasındaki siyasi çekişmeler ve iktidar kavgası, ekonominin daralması, paranın değer kaybetmesi, rüşvetin yayılması, ehil olmayanların rütbe kazanması ve bürokratların iktidardan pay kapmak için askerleri isyana sürüklemeleri, ülkeyi içinden çıkılmaz badirelere sürükler. Ortam öylesine güvensizleşmiştir ki, padişahlar devlet işlerini emanet edecek ehil insanlar bulamazlar. Diğer taraftan devşirme ve dönme bürokratlar kendi çıkarlarını halkın isteklerinden üstün tutmaya başlamıştır. Öyle bir an gelir ki, II. Mahmud, halkla el ele vererek kendi ordusu olan Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırma durumunda kalır.

Kâtip Çelebi’den bir yüz yıl sonra Osmanlı Ülkesi’nde toplumsal hastalıklar da gizlenemeyecek ölçüde artar. Ve başlayan çözülmeyle birlikte “kurtarıcılar” da zuhur eder. Askerî, idarî, ticarî ve siyasî alanlarda kötü gidişi durdurmak için “reçete”ler hazırlanmaya başlanır.

Bu dönemde, Osmanlı bürokrasisi Avrupa'ya bir başka gözle bakmaya başlamıştır. “Lale Devri” batılılaşma hareketlerinin dönüm noktasıdır. Padişah Üçüncü Selim'in açtığı çığır, İkinci Mahmud ve Abdülmecid ile hız kazanır. Ama bu çığır, ciddi çelişki ve tutarsızlıkları olan, bu haliyle memleketi nereye götüreceği meçhul bir çığırdır. Avrupa'yı örnek alanlar, iddialarının aksine, bilim ve teknik alanında değil, kültür ve siyasette, eğlence ve sefahatta taklitten öte gidememektedir. Avrupa'ya okumaya gönderilen öğrenciler, sömürgelerden zulümle elde edilen servetler sayesinde zenginleşmiş kentleri görünce komplekse kapılırlar. Kendi ülkelerinin içerisinde bulunduğu problemlerin gerçek sebeplerine inmeden, cazibesine kapıldıkları “gardrop Avrupacılığı”nı ülkelerine taşımaya kalkışırlar. Bürokrasiden kılık-kıyafete, eğitimden eğlenceye bir dizi reformlar yapılır. Artık Osmanlı’nın simgesi sarığın yerini fes, şalvarın yerini setre pantolon alır. Fransız mürebbiyeler tutulur, alafranga hayat tarzı Osmanlı konaklarına girer. Tercüme furyası başlar. Mekteplerde, basın dünyası ve edebiyatta Fransız modası ağır basmaktadır.

Yaban Arısı Sürüleri

Diğer taraftan, bir takım mahfillerin desteğiyle sesini fazlasıyla duyurabilen Batı hayranı bir yazar-çizer ve gazeteci kuşağı vardır. Bunlar, geleneklerle alay eden tiyatro eserleri, kendi medeniyetiyle hesaplaşma iddiasında makaleler, hikayeler ve romanlar yazmaya başlar. Onlara göre yeryüzünde insanca yaşama zemini sağlayan tek medeniyet Avrupa’nınkidir. Bizimkine gelince: bir an evvel terk edilmesi gereken köhne bir mağara!..

Avrupa, Jöntürkler denilen bu gençler sayesinde büyük bir fırsat yakalamıştır. Tarihî düşmanını kendi içinden vuracak elemanlar yetiştirmek artık kolaydır. Jöntürkler’e her türlü imkan sağlanır. Onları batılılaşma adına Avrupa'nın çıkarlarına hizmet edecek birer nefer olarak yetiştirirler. Özellikle Fransa’da eğitilen ve çeşitli Osmanlı düşmanı mahfillerce finanse edilen bu gençler, deneysel bilimin dışındaki her şeyi reddeden birer pozitivizm aşığı olarak ülkeye dönerler ve çıkardıkları dergi ve gazetelerle “gerici” diye nitelendirdikleri kurumlarla mücadeleye başlarlar. Bir yabancı uzman şu tarihi tespitlerle olayın vahametini ortaya koyuyor:

“Her yeni reform Avrupa'dan alınıyordu. Avrupa, sanki seli önleyen bentlerin yıkılmış olduğunu görüp, kendi pis tabakasını Osmanlı Devleti’ne boşalttı. Ahlâksız ve sefihler, adalet kaçkınları ve pervasız maceracılar, yaban arısı sürüleri gibi Osmanlı'nın çürük yapılı vücudunu avlayıp yemek için üşüştüler. Türkiye Avrupa 'dan medeniyet istemişti, Avrupa ise ona kötülüklerini gönderdi.”

Her Şeye Rağmen Batılılaşma: Tanzimat

Cemil Meriç Tanzimat'ı, “uçuruma açılan tereddiler dehlizi”; Tanzimatçıları da “gafil bir entelijansiya, sirenlerin şarkılarını dinleyerek diyar-ı küfre yelken açanlar” diye tasvir eder. Şu tesbitler de ona aittir:

“Avrupa’da okuyan, Tercüme Odası’nda yetişen, yeni bir dünyanın iğvalarına herkesten çok maruz bulunan entelijansiya (aydınlar), halktan koptu. Sonra başsız kalan kitle, ihtişamlı mazisinden uzaklaştırılmaya çalışıldı.”

Bir batılı olarak B. Shaw’ın tesbiti de ilginç:

“Tanzimat, eski kurumların korunması ve onarılmasına yönelik geleneksel Osmanlı reform kavramı yerine, bu kurumların -bazıları Batı’dan ithal edilmek üzere- yenileriyle değiştirilmesini öngören modern reform kavramını getirdi.”

Peki başarı? Yıkılanların yerine konulanlar Osmanlı’yı kurtarmış mı? Cevabı başka bir Batılı, Henry Coston veriyor:

“Osmanlı Devleti’nin devamı için ne olursa olsun Batı’ya bağlanma eğilimi olan Tanzimat, devletin varlığını ve geleceğini Batı’nın ipoteğine koymakla sonuçlanmış bir harekettir.”

Peki kimdi bu bir milletin ve bir dünya devletinin geleceğini düşmanının ipoteğine koyan Tanzimatçılar? N. Fazıl’ın nitelemesiyle “Ucuzcular. Doğu’yu kaybetmiş, Batı’yı bulamamış çeyrek aydınlar.”

"Her şeye rağmen Batılılaşma" projesi olan Tanzimat'ı bilmem ki günümüzdeki "her şeye rağmen Avrupa Topluluğu" çalışmalarıyla benzeştirebilir miyiz?

Müslümana Kim Merhamet Eder?

Tanzimatçılar, yeni bir Osmanlı milleti oluşturmak için yüzyılların geleneği teba ve reaya (müslüman ve gayri müslim ahali) arasındaki farkları kaldırırken, sadece hıristiyan Avrupa'nın gözüne girmeye çalışmışlardı. Görünüşte günümüzün yaklaşımıyla çok demokratça olan bu hareketleriyle, aslında müslüman ahaliyi gayri müslimlerin tasallutu altına düşürmüşlerdi. Çünkü Batılı devletler ve çeşitli lobiler, gayri müslimlerin haklarını koruma adına Devlet-i Aliyye’nin iç işlerine müdahale etme cüret ve cesaretini böylece yakalamışlardı.

Hilmi Ziya Ülken'in dediği gibi, “Tanzimat, Batı milletlerinin gerçekleştirdikleri hürriyet, eşitlik, demokrasi ideallerinin bir cinsten (homojen) bir millet içinde gerçekleşmesinden çok, yabancı müdahalesinden faydalanan ve ayrılmak isteyen azınlıkların işine yarayan bir vasıta olarak kaldı. Devlet, Tanzimat ruhuna uygun olarak azınlıkları yüksek hizmetlere getirdi. Onlardan tercümanlar, sefirler, müşavirler hatta pek çok nazırlar (bakanlar) yetişti. Yani Avrupa Tanzimat'la kaleyi içten fethetti. Şu hale bir bakar mısınız; sadrazamın (başbakanın) sefaret müşaviri Agop Gircikyan'dı. Sahak Abru, Babiâli (hükümet) tercüme kalemine getirilmişti. Ovakim Reisyan, Asya adında Ermenice-Türkçe dergi çıkarırken, Sakızlı Ohennes Paşa Babiâli tercüme odasında bürokrattı. Nafia nazırı Bedros Hallaçyan’dan sonra, yerine Kirkor Sinopyan getirilmiş, Tomas Terziyan Mülkiye’de görev yaparken, İsaac Amon Maarif Nezareti istatistik müdürlüğünü yürütüyordu.”

Listeyi sayfalarca uzatmak mümkün. Bunlar başkent İstanbul’daki bürokratlardı. Taşrada Anadolu ve Rumeli vilayetlerinde de durum bundan farklı değildi. Eyalet meclislerinde bölgenin nüfus yapısına göre seçilen meclis üyeleri, gayri müslimlerin yoğun olduğu bölgelerde yönetimi müslümanlar aleyhine çalıştırıyorlardı. Ziya Paşa bu konudaki şikayetlerini şöyle ifade eder: “Bir müslümanın güneş gibi hakkı zahir olduğu halde, memurların ve eyalet zalimlerinin pençesine düşse halini kime şikayet eder? Gayri müslim teba bir tokat yese hıristiyan Batı ayağa kalkarken, mazlum bir müslümana kim merhamet eder? Hiç suçu yokken senelerce mahkûm kalsa davacısı kim olur? Müsavat (eşitlik) buna mı derler?”

Ahmed Cevdet Paşa, Tanzimat Fermanı’nın yayımlanmasından sonra halkın; “babalarımızın ve dedelerimizin kanlarıyla kazanılmış olan mukaddes haklarımızı bugün kaybettik. İslâm Milleti hakim millet iken, böyle bir mukaddes haktan mahrum kaldı. Ehl-i İslâm’a bu, ağlayacak ve matem tutacak gündür" diye feryat ettiğini yazar ama bu feryadı duyacak kimseler yoktur.

Avrupalılar işe yarar Türk bürokratları mason localarına kaydetmişlerdi ve onlardan daha değişik biçimlerde faydalanıyordu. Tarih nasıl da tekerrür ediyor!.. Sanki dünü değil de bugünü yazıyoruz. Bugünün dış işleri ve elçilikleri ile o günün Hâriciye nezareti ve Tercüme Odası... Dışarıdan müdahalelerle devlet adamı tayinleri yapılarak Devlet-i Âli’nin kurtulacağını sananlar dün ne kadar haklı idiyseler, bugünküler de o kadar haklılar demektir.

Tanzimat Paşaları ya da Çöküşün Aktörleri

Mustafa Reşid Paşa... Tanzimat Fermanı’nın baş aktörü. Kimilerince gelmiş-geçmiş en büyük başbakan. Büyük, Koca lakaplarıyla da anılıyor. Devrin süper gücü emperyalist İngiltere'nin Osmanlı Devleti nezdindeki temsilcisi Canning’in yakın dostu. Canning, Osmanlı’nın Hıristiyan medeniyetine yaklaştırılması için gerekli reformların yapılmasını sağlamakla görevli bir diplomat.

Canning, hatıralarında Reşid Paşa için şöyle yazar: “Bir devlet adamı, Türkiye'de ayağını denk atmayı bilmeli idi. Yabancı bir diplomatla münasebeti şüpheye yol açacağından, başka birinin evinde gizlice buluşuyorduk. Bu görüşmelerin sonucu olarak hükümette değişmeler yapıldı. Reşid Paşa'nın her vesileyle dost, güçlü bir yardımcı olduğuna aklım yattı. Reform meselelerinin çoğunda kafa birliği ettik.”

Kafa birliği ettikleri nokta, Osmanlıyı tarihi kimliğinden soyutlayıp, Batı’ya yamamaktı. Altı defa başbakanlığa gelmiş ve dışişlerini Avrupa'ya angaje etmiş bu paşa, İngiltere'nin desteğini arkasına almıştı. Osmanlı’yı ilk defa Avrupa'ya borçlandıran da bu adam. Dönemin diğer hariciyecilerine gelince, onlar da batılı devletlerin İstanbul'daki elçiliklerine dayanarak ve onlardan güç alarak işlerini yürütüyorlardı. Bunun sebebi ise, çok masumane gözüken fakat o devir için dehşetli bir gaflet örneği olan şu düşünce: Avrupalılar’ın güvenini kazanarak, Osmanlı’nın Avrupa'dan atılmasının önüne geçmeye çalışmak...

Tanzimat paşalarından Ali Paşa’nın padişaha hitaben yazdığı “Siyasî Vasiyetname”si, basiretsizliğin en güzel örneklerindendir. Sömürgecilik kavramının idrakine varamamış bu bürokratın düşüncelerini okurken, bugünümüzü değerlendirmemizin de yararı var. Ali Paşa şöyle der:

“Avrupa ile aramızda daha sağlam bağlar yaratmalıydık. Onun maddi çıkarları ile bizimkiler aynı olmalıydı. Ancak o zaman ülkenin bütünlüğü siyasi hayal olmaktan çıkıp, bir gerçek olacaktı. Ülkenin varlığının devamı ve savunması ile Avrupa devletlerini doğrudan doğruya ve maddi yönden ilgilendirmemiz, devletin yenilenmesini ve zenginlerinin gelişmesini bir zorunluluk olarak düşünecek ortaklara sahip olmak demekti.

Sultanımıza, bu yabancı şirketlerin mallarımızı elimizden alacakları söylenecektir. Bu konuşmaları dinlemeyiniz Efendimiz!.. Tersine Efendimiz, bu şirketler güven ve koruma unsuru olacaktır. Ortaklarımız olduklarına göre, çıkarları gereği haklarımızı, malımızı koruyacaklardır. Uluslararası oldukları oranda iş yapma etkinlikleri de artacaktır. Zengin evin kâhyası o evi yıkmak ister mi? Efendilerinin yerine geçmek ister mi?”

Tatmin mi Teslim mi?

Ne var ki, Tanzimat Fermanı’nın ilanından kısa bir süre sonra zengin evin değil kâhyaları, hizmetçileri bile evi yağmaya ve talana başladılar, tuğla tuğla evi söküp yıkmaya giriştiler. Gün geçtikçe züğürtleşen ev sahibi ise, evi kurtarmak için gerek yurt içindeki Galata bankerlerinden, gerekse Avrupa ülkelerinden faizle kredi almaya başladı. Alınan bu krediler ne yazık ki yatırıma dönüşmeden saraylar, köşkler, kasırlar yapımında kullanıldı. Ülke borç batağına gömülürken, diğer taraftan da Tanzimat zenginleri ve aydınları türedi.

Diğer taraftan, Tanzimatçılar müslüman halkı devlete karşı küstürdüler. Ali Paşa’nın cenaze merasimi, musavat (eşitlik) adına müslümanları diğerleriyle eşit görenlerin vicdanlarda ne ölçüde kabul gördüklerine dair emsalsiz bir ipucudur. Olay şöyledir:

Tanzimat-Islahat sürecinin Reşid Paşa’dan sonraki en ünlü ismi Ali Paşa’nın cenazesinde Yenikapı Mevlevihanesi Şeyhi Osman Efendi cemaata seslenmektedir:

- Bu büyük bir zat idi, devlete çok güzel hizmetler etti.

Sonra helallik için üç defa sorar:

- Bu zatı nasıl bilirsiniz?

Cemaatte tam bir sessizlik... Kimsenin ağzını bıçak açmamaktadır. Cemaat arasında onu seven birçok kişi olmasına rağmen, hepsinin adeta nutku tutulmuştur.

Cevdet Paşa bu olayı şöyle yorumlar:

“Böyle tezkiyede sukût-u tam ile mukabelede olunduğunu görmedik ve hiçbir tarihte vukuunu dahi işitmedik. Bir adamın beraber yaşadığı milleti içinde menfur olarak ahirete gitmesi, akraba ve ahbabına ne mertebe müessir olacağı muhtac-ı beyandır.”

Neticede, Tanzimat Fermanı’ndan sonra imzalanan Paris Antlaşması ile Osmanlı Devleti bir Avrupa devleti sayılmış, Avrupalılar Osmanlı topraklarının bütünlüğünü koruyacaklarına söz vermişlerdi. Bu şu anlama geliyordu:

Osmanlı devleti bağımsız bir devlet olma niteliğini kaybediyordu.

Avrupalılar asıl bundan sonra çirkin ve gerçek yüzlerini gösterdiler. Balkanlarda ayaklanmalar, Cidde ve Suriye'de olaylar çıktı, Yunanistan ve Bulgaristan bağımsızlık yolunda büyük adımlar attılar. Girit elden gitti. Tarihin seyri değişti, üstünlük Avrupalılar’ın ellerine geçti, Osmanlı Devlet geleneği değişti. Devlet-i Ali Mısır valisine bile söz geçiremeyecek kadar güçsüzleşti, ve çöküş hızlanarak parçalanıp yok olmaya doğru gitti.

“Türkiye'yi Avrupa'da tutmak için Avrupa'yı Türkiye'de tatmin etme” politikası ile yola çıkan Mustafa Reşid Paşa'nın açtığı çığır, Osmanlı Devleti’nin tasfiyesi ile son buldu. Umarız bugün milletin kaderinde söz sahibi olanlar, yakın tarihimize bir de bu açıdan bakıyorlardır!

Kaynak: Semerkand dergisi, Temmuz 2001
kemterani
Kayıtlı Kullanıcı
Kayıtlı Kullanıcı
 
Mesajlar: 26
Kayıt: 28 Eki 2008, 14:35

Mesajgönderen Yılmazer » 30 Eki 2008, 16:32


[font=Arial Black]Tanzimat Aydını Şinasi[/font]

Tanzimat, bizim sosyo-kültürel hayatımızda bir kırılma noktasıdır. Tanzimat’tan sonra aydınlar, yönlerini Doğu’nun mânevî ve kültürel değerlerinden Batı’ya çevirmiştir. Batı medeniyetini keşif, Fransa üzerinden, Fransızcayla gerçekleşir.“Fransızca, bir kâtibi tercüman, bir tercümanı diplomat, bir diplomatı da devlet adamı yapan iksirdir.” Tanzimat’ın baş mimarı Mustafa Reşit Paşa’nın maddî desteği ve yönlendirmesi ile Fransa’ya giden ve Fransız kültürü ile tanışan Şinasi, rotasını Batı’ya çeviren neslin ilk temsilcilerindendir.

Şinasi, 1826’da doğar. Aldığı eğitim sayesinde kâtip olarak işe başlar. Bir Fransız topçu subayından Fransızca öğrenir. Batılılaşmanın öncülerinden olan M. Reşit Paşa, Şinasi’yi keşfeder. Onu Avrupa’ya yollar. Şinasi orada kamu maliyesi ve edebiyat tahsil eder.

Jön Türk hareketine katılır. 1853’te Türkiye’ye döner, iki yıl sonra Meclis-i Maarif’e tayin olur. 1858’de M. Reşit Paşa’nın ölmesi ile himayesiz kalır. Divân-ı Şinasi, Tercüme-i Eşar adlı eserleri kaleme alır, Racine ve La Fontaine’den çeviriler yapar. İlk Türkçe gazete Tercüman-ı Ahval’i yayımlar. Sakalını kesmesi ve fikirleri sebebiyle, resmî vazifelerden azledilir. Bir aralık Tanzimat’ın fikir babalarından olan Fuat Paşa tarafından Harbiye Nazırı olarak görevlendirilir. Ardından muhalif cephenin baskılarından ötürü Fransa’ya kaçar ve burada dört yıl kalır. Sultan Abdülaziz’in eşinin ve Fuat Paşa’nın yardımı ile affedilir; İstanbul’a gelir. Bir süre sonra yeniden Paris’e giden Şinasi, Osmanlı lügati çalışmalarıyla meşgul olur. 1870 Harbi sebebiyle İstanbul’a döner ve 1871’de ölür. Cenazesine fazla insan gelmez ve Şinasi 8–10 kişilik bir grup tarafından defnedilir.

Tanzimat dönemi, bilhassa Batılı fikirlerin birinci elden Osmanlı’ya geldiği ve kendi kültüründen kopmuş bir neslin yetişmeye başladığı devirdir. Yabancı eserlerin tercümeleri (hususiyle pozitivist çeviriler), Batı’da eğitim -bilhassa Fransa’da- yeni fikirlerin ülkeye hızla girme sebebidir. Şinasi, Tanzimat’ı getiren M. Reşit Paşa’yı “medeniyet resulü” olarak görür. Bunu bir şiirinde şöyle dile getirir: “Acep midir medeniyet resulü dense sana. Vücud-u mucizin eyler taassubu tahzir.” Mustafa Reşit Paşa’nın Batılı felsefeci Auguste Comte ile bağlantıları vardır. Comte, M. Reşit Paşa’ya 4 Şubat 1853’te ‘Pozitivist dinin kutsal formülü’ başlıklı açık bir mektup gönderir. M. Reşit Paşa gibi Şinasi de o yıllarda Batılı fikir adamlarından Ernest Renan ve Emile Litree ile dostluk içerisindedir.

Şinasi’nin dünya görüşünde akıl, temel kriterdir. “Fransız klâsik okulunun akılcılığını edebiyatımızda Şinasi kadar benimsemiş bir şahsa daha rastlamak güçtür.” Şinasi; adalet, kanun, medeniyet, millet, vatan, din, devlet ve edebiyat hakkındaki fikirlerinin çoğunu Batı’dan alır. O, Dekartçı bir anlayışla meseleleri önce şüpheyle karşılamak, ardından akılla tecrübe etmek, sonra kabul etmek; eğer meseleler akla uymuyorsa reddetmek prensiplerini benimser, hattâ akılla idrak konusunu dinî inancına kadar taşır. Hakkında,“Allah’a iman konusunda aklın otorite olarak tanıklığına başvurması dikkati çekmektedir.” şeklinde yorumların yapılmasına yol açacak kadar rasyonalisttir. Şinasi’nin şiirlerinden birinde bu husus açıkça görülür:

“Vahdet-i zâtına aklımca şahadet lâzım…”

Burada şair, Allah’ın birliğini tamamen akla irca eder ve imanın asıl yeri olan kalb ve vicdan yokmuş gibi hüküm verir. Kitap ve peygamberlerden hiç söz etmez. Hâlbuki iman meselesi öncelikle kalbî bir ameliye olup, akıl bu konuda bir vasıta mesabesindedir. Onun bu fikirleri kendinden sonra Recaizade Ekrem, Abdulhak Hâmid Tarhan ve Tevfik Fikret’e tesir eder. Tevfik Fikret, iman meselesini akla bağlar ve ahlâkın menşeinin din değil, akıl olduğunu iddia eder. Ümit Burcu adlı eserin muhterem müellifi, iman meselesinde aklı merkeze alan yanlış fikirlere şu cevabı verir: “İman insanın aklını kullanması veya âfâkî ve enfüsî tefekkürün sonunda Cenab-ı Hakk’ın murâd-ı subhânîsiyle onun içinde yaktığı bir ışıktır, bir nurdur.” Akıl, imana giden yolda tefekkürü gerçekleştiren önemli bir vasıtadır. Dolayısıyla iman, Şinasi ve çağdaşlarının ortaya koyduğu mutlak aklî bir ameliye değildir. Onun hissedilmesinde akıl, kalb ve Allah’ın takdiri gibi üç önemli şartı, aramak gerekir.

Şinasi, Batılılaşmanın yeni bir model ortaya konularak gerçekleşeceğine inanır. Tanzimat bu inancın ilk basamağıdır. O, Tanzimatçılığı medeniyetçilikle, medeniyetçiliği Batıcılıkla birleştirir; usul ve kaidelerini de Batı’dan alır. Hürriyetin akılla başladığı, terakkinin de akılla olacağını iddia eder. Ona göre çalışma, tesanüt ve insan iradesi yeni hayatın sacayaklarıdır. Hayatın bu üç ayağını kapitalist bir anlayışla savunur. Tesis edilecek modern Batılı toplumun kanunla idaresini ister. Pozitivist akıldan çıkan kanunları, adalet, eşitlik ve denge unsuru olarak görür. Millet, vatan ve devlet kavramlarını, Renan ve Montesquieu’nun tesiri altında tamamen ırkçı mülâhazalarla değerlendirir. Her birini hür bir toplumun vazgeçilmezi diye düşünür.

Özetle Şinasi, kabul ettiği Batılı bir toplum modelini, öz kültürünün unsurları ile mukayese etmeden kurmuştur. Bediüzzaman Hazretleri’nin Lemaat adlı eserinde belirttiği üzere Şinasi gibi Jön Türkler, Batı’dan hareketle yanlış fikirlere kapılmış; din, millet ve medeniyet meselelerinde yanlış yollara sapmışlardır: Şu Jön Türkün hatası: Bilmedi o, bizdeki din, hayatın esasıdır. O, millet ve İslâmiyet ayrı ayrı zannetti. Medeniyeti, sağlam, sürekli ve galip zannetti. Hayatın saadetini medeniyetin içinde görüyordu. Şimdi zaman gösterdi: Medeniyet sistemi bozuktu hem zararlıydı. Tecrübe-i katiye bize bunu gösterdi.


Birol Kul, Sızıntı dergisi...
Gün gelecek geleneklerin katýlýðýný O Peygamber kýracaktý
Henüz uzaktý o günlerden ne yazýk ký Kays'ýn çaðý...
Yılmazer
Gayretkar Üye
Gayretkar Üye
 
Mesajlar: 60
Kayıt: 23 Eki 2008, 22:00
Konum: İstanbul


Dön Osmanlı Tarihi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir