gönderen Tarık026 » 02 Ara 2008, 19:36
Selamün Aleyküm.
Musul un Kaybedilişi
-Askeri Safha ve Sebepleri:
Bosna-Hersek'i ilhak etmiş olan Avusturya nın, genç veliahdına bu ilhakı sindirememiş olan Sırplar tarafından 28 Haziran 1914 tarihinde sıkılan bir kurşunla ateşlenen fitil, aslında birbirlerine hasmane duygular besleyen ve temelinde ülkesel çıkarlarının çatışmasından doğan düşmanlıkları bulunan Batı emperyalist devletlerin guruplaşmasına yol açmıştır. Bu acımasız rekabet ki; birinci derecede geniş bir iktisadi membalara sahip olan Türk-İslam topraklarının ele geçirilmesi emelinden doğmuş bulunuyordu. Gerçekten de 1. Dünya Savaşının askeri sebepleri sömürgecilik peşinde koşan sanayide ilerlemiş batı devletlerinin, şark siyasetinin üzerinde besledikleri emellerinin bir ürünüdür.
Bu mücadelede Hindistan ı ele geçirmiş olan "Mavera-yı Ebhar Britanya İmparatorluğu" unvanını alan İngiltere, bütün rakiplerine kısmi bir üstünlük sağlamıştır. Fakat Hindistan ı elde tutabilmesi; bilhassa Süveyş Kanalı nın açılmasından sonra, Akdeniz hakimiyetinin teminine bağlı idi. İngiltere nin Malta, Kıbrıs ve Mısır'ı ele geçirerek buralara yerleşmesi böyle bir stratejik zorunluluktan doğmaktaydı. Ancak bu istikamette atılacak adımların sağlam olabilmesi için de Suriye, Irak'da dahil olmak üzere Arap Yarımadası'na da hakim olmayı gerektirmekteydi. Daha önceki yazılarımızda "Musul'un Stratejik Önemi, Musul'un İktisadi Önemi" konuyu irdelediğimiz üzere; bu bölge Ortadoğu siyasetinde ana etken olan petrol bakımından da oldukça iştah kabartıcı durumda idi. İran petrollerinin işletme ve imtiyaz hakkını elde etmiş olan İngiltere Musul da yaptırdığı sözde arkeolojik çalışmalar ile petrol yataklarını tespit etmişti.
Bu sıralarda asırlardan beri Filistin i ele geçirmek emeli peşinde koşan Yahudiler, siyasi ve iktisadi olaylarda gayet etken bir rol oynayabilecek bir kuvvet haline gelmiş bulunuyorlardı. En fazla tesir altına alabildikleri devlet ise İngiltere idi. İngiltere'nin Musul üzerindeki gayeleri, Yahudilerin Filistin üzerindeki gayeleri birleşince her iki toprak parçasının da Osmanlı İmparatorluğu hakimiyetinde bulunması, Hilafetin elinde bulunması ve İslam Dünyasının önderliğini yapıyor olması hasebiyle, Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalanması ve bu toprakları bir şekilde ellerine geçirmeleri, sadece bir tek amaca hizmet etmeyecek, kendilerince birden fazla amaçlarına ulaşmış olacaklardı.
-İngiltere Musul'u dolayısıyla petrol yataklarını ele geçirme gayesine ve Hindistan'ı elde tutmasına yardımcı olacak geçiş güzergahlarını elde tutma gayesine ulaşacaklar, Osmanlı'nın İslam Alemi üzerindeki etkinliğini kırarak ekonomik ve stratejik hammadde ve pazar elde ederek sömürgeleştirme siyasetlerine devam edebilecekler,
-Yahudilerin Filistin'i ele geçirmeleri gayesine ulaşacaklardı.
İşte tam bu noktada Türk-İslam Alemine hazin bir son hazırlandığının farkında olan Sultan II. Abdülhamid Han, 1890 yılında yayınladığı fermanla Musul petrol sahalarını "Emlak-ı Şahane" haline sokarak batılı devletlere intikallerini engellemiş, aynı şekilde Filistin'de arazi satın almaya başlayan Yahudilerin planlarını alt-üst ederek buraya gönderdiği emin kimseler aracılığıyla arazisini satmak isteyen Araplardan değerinin birkaç mislini vererek aşağı yukarı bütün Filistin'i kendi mülkü haline getirerek "Filistin Çiflikat-ı Şahanesi" böylece vücud bulmuş ve bu arazilerin Yahudilere intikallerine engel olmuştur.
Yönetimi ele alan İttihad ve Terakki idaresi, 24 Temmuz 1909 da yayınlanan fermanı iptal ederek "Emlak-ı Şahane" olan petrol sahalarını Ziraat ve Ticaret Vekaletine intikal ettirmiştir ve düşman emellerinin önüne set çeken Sultan II. Abdülhamid Han'ın yerinde tedbirlerini birer birer kaldırmışladır. Almanya'nın, İngiltere'ye karşı ciddi bir Sanayi rakibi olabileceğini öngörmüş olan Sultan II. Abdülhamid Han, Bağdat Demiryolu imtiyazını Almanlara vererek İngilizlerin karşısında, Almanları Osmanlı'nın yanına yer almasını sağlamıştır. Almanya'nın Bismarck tarafından oluşturulan "Nach Osten-Şarka Doğru (Yedi B; Berlin, Budapeşte, Belgrad, Bosfor, Bağdat, Basra ve Bombay)" siyaseti doğrultusunda İngiltere ile menfaatleri birçok kez çarpışmıştır.
İngilizler Sultan II. Abdülhamid Han'ın takip ettiği Hilafet Siyaseti'ne karşı bilhassa Arapları sistemli bir şeklide kullanarak Arap Milliyetçiliğini tahrik yoluna gitmiş, bu iş için de; Mısır üs olarak seçilmişti. Mısır'ın Arap aleminde kuvvetli mevkiinden istifade edilerek halkı "Büyük Mısır" hayali etrafında birleştirerek Arap milliyetçiliği temin edilecek ve bu suretle Sultan II. Abdülhamid Han'ın Hilafet Siyaseti'ne (Panislamizm) karşın, büyük Mısır (Panegyption) siyaseti ile Arap alemini Osmanlı Hilafeti ile arasını açarak Sultan II. Abdülhamid Han'ın bu topraklardaki etkinliğini kırmayı başarmayı hedefleyecektir.
Bu İngiliz siyasetine karşın Almanlar Akdeniz'e bir donanma göndererek Musul petrollerine Kahire'den daha yakın olan İskenderun limanına yerleşmeye kalkıştılar ise de bu mücadelede başarılı olamadılar. Esasen İskenderun'da öteden beri Rusların da gözü vardı fakat 1904-1905 yılında Japonya'ya karşı büyük bir mağlubiyet alarak donanmasının büyük bir kısmını kaybetmiş olan Ruslar henüz Ortadoğu meselelerine dahil olma durumda değillerdi.
İngilizler "Büyük Irak" planından vazgeçirerek petrolsüz Suriye ile ve Musul petrolünden cüzi bir hisse ile tatmin edilen Fransa ile müşterek hareket eder hale gelmiş, oysa Almanlar tam da petrol sahalarının içinden geçen Bağdat İmtiyazına da dayanarak İngiliz emelleri için ciddi bir tehdit olmuşlardır. Sultan II. Abdülhamid Han'ın meş'um bir ihtilal sonrasında tahttan indirilmesi sonucunda Almanlar, İngiliz taktiklerine kurban giderek bunca imkana rağmen sadece Irak petrollerini işleten şirketten 4/1 hisseye razı olmak gafletine düşmüşlerdi (Hans RODHE, Asya İçin Mücadele, 1. Kitap, Şark Meselesi, İstanbul, 1932, s.70). halbuki İngilizlerin aynı şirkette hisseleri 4/2 oranında idi, üstelikte petrolün nakli için Bağdat Demiryolu da ellerinde olmasına rağmen bundan da yararlanamadılar, İngilizlere resmen boyun eğdiler. Bağdat Demiryolunun Basra da denize kadar ulaştırılması hakkından vazgeçtikleri gibi İttihatçıların büyük bir basiretsizlikle tasdik etmiş oldukları "Kuveyt Emirliği" üzerindeki İngiliz himayesine de kabul ettiler.
Müteakibinde çıkan I. Dünya Savaşı; aslında sanayi devrimini gerçekleştirmiş olan Almanya ve İngiltere'nin çıkar çatışmaları sonucu idi. Bismark, Alman birliğini temin ettikten sonra İngiltere karşı adeta meydan okuyan bir tavır takınmış, İngilizlerin "Petrol" ve "Hindistan Yolunun Emniyeti" siyasetlerine bağlı olarak giriştikleri amansız mücadelenin sonucu olarak savaşın tohumları atılmaya başlanmıştı. Diğer taraftan Fransa'nın kaybettiği "Alsas-Loren"i Almanlardan geri almak için hummalı faaliyetleri bulunuyordu, bu sebeple Almanların kuvvetlenip genişlemesinden de endişe duyuyordu. Böylece I. Dünya Savaşındaki gruplaşmalar yavaş yavaş belli olmaya başlamıştı. İlk olarak 1872 yılında Berlin de Almanya, Avusturya ve Rusya arasında "Üç İmparator İttifakı" teşekkül etmiş olsa da Rusya daha sonra bu ittifaktan ayrılmış yerini İtalya doldurarak ittifakın devamını sağlamıştı. Bu ittifakı kendilerini için tehlikeli bulan Fransa'da 1894 yılında Rusya ile anlaşmış, İngiltere ise izlediği her zamanki iki yüzlü siyasetini devam ettirerek bitaraf kalmaya gayret sarf etmiş fakat gelişen olaylar neticesinde 1904 yılında o da Fransa ile anlaşma imzalamış böylece müstakbel "İtilaf"cephesi de oluşmuştu.
Osmanlı Devleti ise İttihatçıların yüz kızartıcı gaflet ve hatta ihanetleri yüzünden 1911 de Trablusgarb'da, 1912 yılında ise Balkan Harplerinde mağlup olmuş bulunuyordu. Yeni bir harbe dahil olmak için hiçbir hazırlığı olmadığından dolayı bitaraf siyaseti yürütmeye çalışmış fakat kabinede artan Alman taraftarlığı daha da kuvvetlenerek hadiseler yavaş yavaş Almanya'nın yanında yer almaya sebebiyet vermiştir. İngilizler, 5 Kasım 1914 de Osmanlı Devletine İlan-ı Harb edince açılan Irak Cephesinde General Barrett kumandasında 15.000 kişilik kuvvet oluşturdular. İngilizlerin ekim ayından itibaren hazırlık yaptıklarını İstanbul hükümetince bilinmesine rağmen her hangi bir tedbirin alınmadığı Irak cephesinde işe yarayacak yegane kuvvet olan 13. kolordu Kafkas cephesine, Musul'daki 12. kolordu da Halep civarına gönderilerek asıl muharebe mıntıkasından uzaklaştırılmışlardı. Gayet dağınık halde mevzilenmiş bulunan 109 subay ve 6747 asker mevcutlu ve silah bakımından zayıf olan 38. tümen bırakılmış bir taraftan da mahalli gönüllüler toplanmaya çalışılıyordu. Basra yı kolayca işgal etmiş olan İngilizler, ileri harekata devamla Dicle ve Fırat nehirlerinin birleştikleri yerde ve Basra dan 70 km. kadar kuzeye kadar işgal ve istilalarını devam ettirmişler ve buralarda cereyan eden muharebeler neticesinde 38. tümenin komutanı Albay Suphi Bey ve 45 Subay ve 989 Er ile birlikte esir düşmeleri aleyhimize gelişme olan Irak Cephesini bir facia haline getirmişti.
Bunun üzerine sağda solda olan kuvvetleri bu bölgeye sevk ettirmiş olan Enver Paşa Cavid Paşayı da görevden alarak yerine Balkan ve Trablusgarb Harplerinde cesaret ve fedakarlıklarıyla tanıdığı Süleyman Askeri Beyi önce Yarbaylığa terfi ettirmiş, Ocak ayı (1915) başında "Basra Valisi" ve "Irak ve Havalisi Umum Kumandanı" olarak göndermişti. Trablusgarp taki çöl çarpışmalarında fedakarane hizmetleri görülmüş, Balkan Harbinde ise Batı Trakya'da kurulan "Hükümet-i Muvakkate" Reisliğinde bulunmuş olan Süleyman Askeri Bey, bütün cesaret ve iyi niyetine rağmen acı gerçekle karşı karşıya kalacak ve 14 Nisan 1915 İngilizllerle girişilen Şuaybe civarındaki ormanlarda yaşanan uzun süreli gerilla harbine muvaffak olamaması neticesinde intihar edecektir (M.Larchere, Büyük Harb de Türk Harbi, Mehmet Nihad Tercümesi, C. II, İstanbul, 1928, s.284-A.Faik Hurşid GÜNDAY, Hayat ve Hatıralarım, İstanbul, 1960, s. 102 ).
Musul coğrafi konumundan dolayı bu ana kadar İngiltere'nin taarruzlarına maruz kalmamıştı. Fakat Irak'ta Şattül Arab deltasını işgal ve istila ederek Türk kuvvetlerini geri çekilmesinden dolayı artık daha kuzeye ilerlemeyerek artık hedefleri olan Musul'a yönelmek imkanını da elde etmiş oluyorlardı. Bu esnada müttefiklerimiz ya münferit sulh addederek veya mağlubiyeti kabul ederek harp sahnesinden çekilmişler ve Osmanlı'yı yalnız bırakmışlardı. Nihayetinde Osmanlı da da mütareke imzalanması havası esmeye başlamasına binaen İngilizler mütareke masasına oturmadan Musul'u işgal etmek istiyorlardı.
Esasen devletler hukuku kaidelerine göre harp haline son verilmeden işgal edilmemiş bulunan bir yer, sulh masasında talep edilmesi imkansızdı. Bu yüzdendir ki, Ekim ayı ortalarında İngiliz tayyareleri Musul etrafında keşif uçuşları yapmaya başlamışlar ve 18 Ekim de ilk harekat olarak iki İngiliz süvari bölüğü, Kerkük'ün güneyindeki birliklerimize taarruz etmiş, bu taarruzdan dolayı Ordu Kumandanı Ali İhsan Paşa Kerkük'e kadar giderek birliklere bizzat komuta etmiş ve 22 Ekim de geri dönmüş, aynı gün İngilizler Dicle boyundan esaslı bir taarruzla saldırdıkları görülmüştür...
Ordu Kumandanı, Dicle boyundaki Türk Kuvvetlerine komuta eden İsmail Hakkı Bey'e her ne pahasına olursa olsun mukavemet etmesini emretmişti, maksadı mütareke anlaşmasına kadar Musul'u düşmana kaptırmamaktı. Üstün kuvvetlerle taarruza devam eden İngilizler karşısında kuvvetlerimiz 23 Ekim de Cebel-i Hemrin'i boşaltmak zorunda kalmış, düşman kuvvetleri 24 Ekim de Fetha yı almış, 25 Ekim de de Küçük Zap ı geçip Şahid köyünü işgal ettiler. 29 Ekim de cereyan eden muharebelerde bir kısım Türk Kuvvetleri İngilizlere esir düşmüş, 30 Ekim 1918 de de Dicle grubumuz Cirnaf'ın güneybatısında çembere alınmış çetin bir muharebeden sonra kuvvetlerimiz esir alınmıştır. Bu büyük kaybın bilançosu kısaca; 8 Piyade Alayı, 50 Top ve 70 Makineli Tüfektir. Fakat asıl felaket bu kuvvetlerin esir alınmaları değil, artık önlerinde bir engel kalmayan İngilizlerin Musul a hareketleridir. 30 Ekim 1918 de Mütareke resmen imzalanmış olmasına rağmen 31 Ekim günü İngilizler harekata devam edip 1 Kasım 1918 de Hamam-ı Alil'e girdiler (Dr. Ziya GÖĞEM, Kurmay Albay Dadaylı Halid Bey, İstanbul, 1954, s.45).
Burada Musul'u işgal edeceklerini ve Türklerin beş mil daha kuzeye çekilmelerini ihtar ederek ileri yürüyüşe devam ettiler. Bu durum milletlerarası savaş hukukuna aykırıdır. Bizim için asıl önemli olan nokta ise; Musul'un, Misak-ı Milli sınırları içerisinde kabul edilmiş olmasına rağmen Ali İhsan Paşa'nın itiraz ve protestolarına rağmen "bu işgallere mütarekenin 7. maddesine istinaden giriştikleri" tarzında açıklamalar getirilmeye çalışılmışsa da, İngilizlerin 3 Kasım da gerçekleştirdikleri Musul'u işgali ile bu topraklar Askeri açıdan Osmanlı Toprağı olmaktan çıkartılmıştır...
Selametle...
En son
Tarık026 tarafından 02 Ara 2008, 19:37 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak...