Musul Üzerine Lozan’a Dair Birkaç Hatırat

Osmanlı Devleti'yle ilgili okunması gereken yazıları paylaşabileceğiniz, yorumlarınızı yapıp sorularınızı sorabileceğiniz forum bölümü.

Mesajgönderen Tarık026 » 19 Kas 2008, 19:02


Selamün Aleyküm

Musul’un elimizden nasıl çıktığına dair o devrin hükümet Reisi Rauf (Orbay) Bey hatıratında der ki; “Lozan’da Musul meselesi konuşulurken, İngilizler evvela: Siz Musul’u harble ele geçirmediniz. Binaenaleyh orasını boşaltıp yine bize iade ediniz. Çünkü, Musul, Doğu vilayetlerimizin bir parçasıdır ve Türk’tür. Yalnız Musul’daki petrollerden falan istifade etmek gibi, iktisadi menfaatlerinizi düşünüyorsanız, onları sizi tatmin edecek surette aramızda bir anlaşma ile halledebiliriz. dedik.

İngilizler bu teklifimize karşı: “Hayır, Musul Irak’ın bir parçasıdır. Oradaki menfaatlerinizi nazar-ı dikkate alarak petrollerden size bir hisse ayırmak suretiyle biz Musul’da kalalım.” Diyorlardı. Bu konuda coğrafi, ırki, iktisadi ve siyasi delillere dayanarak verdiğimiz cevaplarda, Musul’un Türk olduğunu iddia ile haklarımızı savunmaya devam ettik.
Sonunda Fransızların da kendilerine katılmasıyla İngilizler işi tehdide dökerek müzakerelerin kesilmesine sebep oldular.

Muharras heyetimiz başkanı İsmet paşa da, arkadaşlarıyla Ankara’ya döndü ve iş Büyük Millet Meclisine intikal etti.
Meclis; “Musul’u vermeyiz, gerekirse bu uğurda tekrar harbe gireriz” diye heyecan içinde idi. Biz Mustafa Kemal Paşa ile İsmet Paşa’dan gereken izahatı alıp, durumu tahlil ile tetkik ettikten sonra esas itibariyle işi, harbe gitmeden halletmenin bir çaresini bulmak noktasında mutabık kaldık.

Bunun üzerine İsmet Paşa, Meclis’te gizli oturumda, umumi heyet huzurunda izahat verdi. Fakat Mebuslar, bu izahatı tatmin edici bulmadılar. Benim de konuşmam icab etti.”
Bu durumda Meclis’in o günkü toplantısında Başvekil Rauf (Orbay) Bey konuşur, sonra Mustafa Kemal Paşa söz alır, bu arada muhaliflerin “ikinci grubu”na mensub olan bazı milletvekilleri ağır tenkitlerde bulunurlar ve bu hava içinde müzakereler o derece elektriklenir ki, Meclis Reisi Ali Fuad (Cebesoy) Paşa: “Efendiler! Rica ederim, sakin olunuz” diyerek, Meclis’in meşhur çanını, birbirlerine girmek üzere olanların ortasına fırlatıp atar ve bir anlık fiili müdahaleden istifade ile müzakereleri keser. Heyetimizin ikinci kere Lozan’a gidişini hatıratında uzun uzun anlatan Rauf Bey daha sonraki olaylardan da bahisle;
“Muharraslar heyetimiz tekrar Lozan’a gitti ve bilindiği gibi sulh yaptı. Bu sulh münasebetiyle Musul meselesi talik yani bir müddet sonraya bırakılmıştı.

Ondan sonraki safhalar da malumdur. Yalanız bilinmediğini zannettiğim bazı safhalar vakdır ki, sırası gelmişken onları da anlatmak faydasız sayılmaz” diyor ve Cafer Tayyar Paşa’nın Diyarbakır Kolordu Kumandanlığını kabul ederken ileri sürdüğü şartı şöyle anlatıyor. Cafer Tayyar Paşa der ki; “İngilizler Musul vilayetini Mütarekeden hemen sonra bir oldu-bitti ile işgal ettiler. Aynı hareketi ben de yapabilirim. Eğer bu hareketim, Hükümetin politikasına uygun çıkarsa, Musul vilayeti kazanılmış ve dava halledilmiş olur, yok eğer aksi olursa; Tarihi mesuliyeti benim üzerime yüklenir. Siz de; Kumandan hükümetin isteğine aykırı olarak bu hareketi yapmıştır. Kendisine Divan-ı Harbe verdik, mesul edeceğiz dersiniz ve işi yine politika yolu ile halledersiniz.” Cafer Tayyar Paşa, böylece Diyarbakır’a gider ve bir müddet sonra da, beklediği fırsat doğar.

Yine Cafer Tayyar paşa’yı dinleyelim; Diyarbakır’a gelişimden bir müddet sonra, hiç hesapta olmayan bir Nesturi meselesi patlak verdi. Nesturiler, Irak ve Musul’daki İngilizlerin tahrikiyle aralarına devlet memurunu sokmayacak derece de başlarına buyruk hareket ederlerken, günün birinde iki jandarmamızın vurulmasıyla iş büyümüş ve bütün o bölge İngilizlerin gizlice verdikleri silahlarla ayaklanmıştı. Bunun üzerine o bölgeyi İngilizlerin tesirinden kurtarıp nüfuzumuzun altına almaya muvaffak olmuştum. “İşte bu hareket esnasında bana Ankara’dan en ufak bir işaret verilmiş olsa idi. Musul vilayetini bir hafta, nihayetinde on gün içinde kamilen işgal edebilirdim.”

Musul meselesi mevzuunda Lozan’dan sonra Londra’ya giden Büyükelçi Yusuf Kemal (Tengirşenk) Beyin anlattıkları da mühimdir. Büyükelçi Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey bu konu da der ki; “İngiltere’nin meşhur petrolcülerinden Lord İnverfort, Büyükelçi Yusuf Kemal Bey’e müracaatla: Musul meselesi, biz İngilizler için petrol meselesidir. Petrol işini aramızda halledersek Musul vilayetini size bırakmanın çaresini buluruz” der. Yusuf Kemal bey, bu teklifi Hariciye Vekaletine bildirirse de, o sırada Hariciye Vekili olan İsmet (İnönü) Paşa’dan cevap alamaz. Bilahare, bazı İngiliz petrolcüleri İstanbul’a gelerek İsmet Paşa ile bizzat görüşmek isterler amma, muvaffak olamazlar. Sonraları bazı aracıların tavassutu ile bir başka teşebbüse daha geçilir, ancak (bizlere de anlamsızca gelen) bundan da bir sonuç alınamaz ve neticede Musul elimizden böylece çıkıp gitmesine seyirci kalınmıştır…

Selametle...
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak...
Kullanıcı avatarı
Tarık026
Gayretkar Üye
Gayretkar Üye
 
Mesajlar: 56
Kayıt: 28 Eki 2008, 22:36
Konum: Edirne

Mesajgönderen Tarık026 » 23 Kas 2008, 15:15


MUSUL’UN ÖNEMÝ

1-) Stratejik Önemi:


Selamün Aleyküm.

Siyasi edebiyatta geniþ ve kýymetli “Osmanlý topraklarýnýn paylaþýmý” manasýnda kullanýlmýþ olan tabir olan “Þark Meselesi” Dünyada yeni bir çýðýr açan “Avrupa Sanayi Devrimi”nin gerçekleþmesinden sonra gayet, girift bir mahiyet içermiþtir. O zaman kadar özellikle “Kudüs, Ýstanbul ve Boðazlar” üzerinde emeller kuran ve birbirleriyle çatýþan Rus, Ýngiliz ve Fransýz idealleri “Sanayi Devrimi”nden sonra Kuzey Afrika ülkelerinden, Mýsýr hatta Bahreyn’e kadar yayýlmýþ ve geniþlemiþtir. Ayrýca bu devletlerin öteden beri bir cihan hakimiyeti tesis etmek hususundaki amaçlarýna ulaþmak için kullan geldikleri “Dini Hislerin” yerini “Ýktisadi Menfaatleri” almaya baþlamýþtý. Geniþ Osmanlý Ýmparatorluðunun topraklarýný parçalayýp ele geçirmek maksadý üzerinde bazen anlaþmak ve bazen de birbirlerini baltalamak suretiyle sürüp giden bu emperyalist faaliyetler, özellikle de bu devrede daha ziyade “Ham Madde” ve “Pazar” temini ihtiyacýndan meydana geliyordu.

1869 yýlýnda “Süveyþ Kanalý”nýn açýlmasý, büyük bir iktisadi menfaat kapýsý olarak Hindistan’ý daha önce ele geçirmiþ bulunan Ýngiltere’nin Þark meselesinde farklý tutum takýnmasýna ve diðer emperyalist ülkeler ile karþý karþýya gelmesine neden oluyordu. Rusya’nýn, Osmanlý topraklarý üzerindeki istek ve emellerinden büyük endiþe duyan Ýngiltere; bu tarihten itibaren Ruslarý bile gölgede býrakacak, Türk-Ýslam düþmanlýðý üzerine siyasetini oturtarak, “Hindistan Yolu”nun üzerindeki yerleri ele geçirmek amacýna odaklanmýþtý.

Bu amacýný gerçekleþtirebilmek için de sýrasýyla; “Kýbrýs”, “Mýsýr” ve Irak”ta hakimiyeti tesis için Ýslam tarihinin en büyük devlet olan Osmanlýðý Ýmparatorluðu’nun yýkýlýþýna kadar devam eden canhýraþ siyasi faaliyetinin birinci sebebi olarak bunu görebiliriz.

Musul’un bu stratejik ehemmiyeti, Türkiye için hala devam etmektedir. “Musul, Basra ve Baðdat” vilayetlerimiz birleþtirilerek oluþturulmuþ “Irak Devleti” yýllardýr devam eden kürt ayaklanmalarý ve oluþturulmaya çalýþýlan sözde “Sözde Irak Milliyetçiliðinin” temelden yoksun olmasý sebebiyle günümüzde gayri resmi bir bölünmeye kadar gelmiþ ve nihayetinde izlenen bu siyasetin en nihai sonucu olarak resmi bir bölünme ile karþý karþýya kalmasý da kaçýnýlmazdýr. Esasen sýrf Ýngiliz istismarýna zemin hazýrlamak ve Þerif Hüseyin’in bize karþý ihanetine karþýlýk olarak suni bir surette tesis edilen Irak Devleti’nin uzun ömürlü olmayacaðý zaten belliydi. Ancak meselenin en dikkat çekici unsuru ise; böyle bir bölünmeden ortaya çýkacak devletlerden biri de; “Kürt Devleti”dir. Ki; bu devleti ortaya çýkarmayý baþaran batýlý emperyalist devletler, bir adým sonrasýnda Türkiye’nin Doðu ve Güneydoðu Anadolu’daki halklarýnýn üzerinde bu seferde oynamalarý muhtemel “Irka Dayalý” siyaset ile aslýnda geçmiþte Osmanlý Ýmparatorluðu’na karþý izledikleri siyasetin günümüzde farklý bir versiyonu olarak Türkiye Cumhuriyeti üzerine oynamalarý ve emperyalist batýlý devletlerin petrol ve yer altý zenginliklerine sahip olma arzularýnýn tabii bir sonucu olacaktýr…

Selametle...
En son Tarık026 tarafından 23 Kas 2008, 15:17 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak...
Kullanıcı avatarı
Tarık026
Gayretkar Üye
Gayretkar Üye
 
Mesajlar: 56
Kayıt: 28 Eki 2008, 22:36
Konum: Edirne

Mesajgönderen Tarık026 » 24 Kas 2008, 19:26


2-) Ýktisadi Önemi

Selamün Aleyküm.

Musul’u Ýngiliz iþgal ve istila emellerine hedef kýlan sebeplerden biri, bu bölgenin Hindistan yolunun ehemmiyeti bakýmýndan taþýdýðý stratejik önem ise, diðeri de sahip olduðu zengin petrol yataklarýdýr. Petrolün bilhassa 19. asrýn ikinci yarýsýndan itibaren büyük askeri ve iktisadi önemi sebebiyle, dünya siyasetinde oynadýðý rolün korkunçluðu hepimizce aþikardýr. Ýngiliz siyasetinin son bir asýr içindeki çeþitli tezahürlerinin petrol ile yakýn alakasýný kavramak için Ýngiliz Ýþçi Partisi’nin resmi basýnýndan alýnan þu bir iki cümle bile kafi gelecektir: “1914’den 1918 senesine kadar olan ticaret ispat etmiþtir ki; Levazým-ý harbiye için en mühiminin petrol olduðu yadsýnamaz bir gerçektir. Bu petrol olmaksýzýn tayyareler uçmaz, tahtelbahirler yüzemez, diðer bir çok askeri ve bahri iþtigalatta, donanmalarda, ticari bahriyede, karadaki nakliyatta olan önemi ise daha da bir baþka… savaþta bulunmak suretiyle olan önemden dolayýdýr ki, kýymetli petrol havalisinin temellükü için hatta muharebeye de gerek olsa, bundan geri durulmamalýdýr.”

Musul petrolleri, ilk defa Osmanlý hakimiyeti zamanýnda çalýþtýrýlmaya baþlanmýþtýr. Osmanlý Ýmparatorluðu’nun yýkýlma sürecinin irdelendiðinde karþýmýza çýkan en önemli sonuçlardan biri de; batýlý emperyalist ülkelerin petrol üzerindeki gelecekti iktisadi emelleridir. Ancak Ýngiliz siyasetinin “Ceziret-ül Arab” ve bilhassa “Musul”un zengin petrollerini ele geçirmek üzerine kurduklarý planlarýný uygulayabilmek içinde “Siyonizm” doktrini oluþturmuþ ve “Filistin”in Yahudilerce ele geçirilmesi hususunda en büyük engel olarak gördükleri kudretli Osmanlý Devleti’nin bertaraf edilebilmesi sonucu kendilerinin Musul üzerindeki emelleri gerçekleþecek hem de Yahudilerin Filistin üzerindeki emellerinin önü açýlmýþ olacaktý.

Bu izlenen siyaseti ve sonuçlarýný çok iyi sezen ve gören Sultan II. Abdülhamid Han Ýngilizlerin karþýsýna “Baðdat Ýmtiyazý” ile Almanlarý çýkarmýþtý. Dünya Siyonizm’i ile haþýr neþir olan “Ýttihad ve Terakki”
Sultan II. Abdülhamid Han’ý tahtan indirmesine müteakip yönetimi ele aldýklarýnda, gayet kýsa fakat bin bir gaflet ve ihanetle dolu olan iktidarlarý esnasýnda bu gayenin nasýl da gerçekleþip büyük Ýsrail Devleti’nin kuruluþunun saðlandýðý görmezden gelinemez bir gerçektir. Petrolün Dünya siyasetindeki önemi kavramýþ olan Sultan II. Abdülhamid Han, Musul havalisinde petrol zuhur ettiðine dair belgeleri ört bas etmekle kalmamýþ, 1890 yýlýnda yayýnladýðý bir “Ýrade-yi Seniyye” ile petrolü haiz topraklarýn ecnebiler tarafýndan iþgalini önlemek maksadýyla buralarý “Emlak-i Þahane” yani Þahsi mülkü haline getirmiþti. Ýttihad ve Terakkinin müstakbel Yahudi emellerinin gerçekleþmesi için “Ýrade-yi Seniyye”yi iptal etmesiyle Musul’daki petrol sahalarýnýn kýsa zamanda yabancý þahýs ve þirketlere satýþý saðlanmýþtýr (Raif KARADAÐ, Petrol Fýrtýnasý, Ýstanbul, 1969, s:85).

Ancak Musul’u arazi olarak kaybetmemize raðmen bu bölgenin petrolleri üzerindeki þahsi mülkiyet haklarýndan istifade etmek yine de mümkündü. Ne yazýk ki, Hanedan mensuplarýnýn Türk vatandaþlýðýndan çýkartýlarak doðup büyüdükleri aziz vatanlarýndan sürgün edilmeleri, Türk milleti için bu haklardan yararlanmalarý imkanlarý büsbütün ortadan kaldýrmýþtýr (Raif KARADAÐ, Petrol Fýrtýnasý, Ýstanbul, 1969, s:108).

Sultan II: Abdülhamid Han devri Musul Valilerinden olan Ebubekir Hazým Tepeyran daha sonra yayýnlanan hatýratýnda bu gerçeði þöyle dile getirmektedir; “Musul petrolü denilince, petrol kaynaklarý yalnýz Musul civarýndadýr sanýlýr. Musul’da en yakýn kaynaklar hatýrýmda kaldýðýna göre þehrin cenubunda ve yedi-sekiz saat mesafe de “Þerkat” mevkiinde ve Musul’a tabi, Kerkük Livasý dahilindedir. Musul’un iktisadi ehemmiyeti, sadece petrol bakýmýndan deðildir. Haritaya bir göz atanlar daðlýk Hakkari bölgesinde nihayete eren Türkiye topraklarýndan itibaren geniþ ve münbit bir arazinin Basra Körfezi’ne kadar kapladýðýný, gerçekte Araplarýn “Beyn-en-Neyreyn” dedikleri Dicle ve Fýrat nehirleri arasýndaki topraklarda yýlda iki kere mahsul alýnan geniþ alüvyon ovalarýnýn bulunduðunu görürler.” (Ebubekir Hazým TEPEYRAN’ýn “Canlý Tarihler” serisinden çýkan hatýralarý, Ýstanbul, 1944, s.264).

Tarih boyunca “Mezopotamya” adýyla Orta Þark’ýn en mahsuldar arazisini teþkil etmiþ ve bu vasfýyla beþer tarihinde ilk zirai ve medeni geliþmelere sahne olmuþtur. Ebubekir Hazým TEPEYRAN’ýn hatýratýnda Musul arazisi ile ilgili olarak son derece dikkat çekici ve teferruatlý müþahedeler mevcuttur, þöyle ki; “Bu vilayetteki tabii servet membalarýnýn çokluðu ve çeþitliliði yeryüzünde pek az memlekete nasip olan bir derecededir. Vilayetin hemen her bir tarafýnda deðerli madenler bol ve petrol kaynaklarý meþhur olmakla beraber Dicle nehrine yakýn kömür madenleri bulunduðu gibi, civarýndaki bazý kaynaklardan biraz kýrýlýnca ara sýra parlak, fakat kaçýcý birer fikir gibi taþ içinden fýrlayarak otlar arasýna kayan saf cýva madeni de görmüþtüm. Kerkük kasabasýnda yaðmurlardan sonra bazý kaynaklardan cývalar aktýðýný ve bunlardan en ziyade Musevi ahalinin istifade ettiklerini mevsuk olarak iþittim. Hatýra notlarýma mahsus, karneye kaydý nasýlsa ihmal edilmiþ olduðu için, yerini kati surette hatýrlamýyorsam da galiba Kerkük livasý dahilinde bir daðdan getirilen kükürt renginde sarý ve ince bir kum tahlil için tetkike deðer bir þeydi. Tadý asit tartariði andýran bu kumu ora ahalisi limon tuzu gibi kullanmak suretiyle hiçbir zarar görmemiþlerdir. Musul civarýndaki, çýkarýlan asar-i atikadan dolayý meþhur Koyuncuk Tepesi etrafýnda yaðmurlardan sonra Ninua çocuklarýnýn küçük elmas kýrýntýlarý bulduklarý da bakidir. Vilayetin muhtelif mevkilerinde erimiþ altýn ve yakut gibi, çukurlarda dalgalanýp boþ yere akan petrol veya neft membalarý bütün dünyaca maruf ve Musul’un Mütareke Anlaþmasýndan sonra uðradýðý feci istilanýn en ziyade bu mübarek ve mühnel mayilerden ileri geldiði de malumdur.

Bu vilayet dahilinde bulanýk akan Dicle ve sayýsýz çaylardan baþka “Büyük Zap ve Küçük Zap” denilen ve daima berrak akan hayli büyük ýrmaklarý mevcuttur. Musul vilayeti topraklarýnýn yetiþtirme kuvveti hakikaten fevkaladedir. Bazý mahalleler de ucunda demir çubuk bulunmayan aðaç sapanlarla sürüldüðü, bu topraklarda hasat Resmi vilayet gazetesinin 551 nolu 16 Mart 1316 (1900) tarihli sayýsýnda yazýlý olduðu üzre bir çavdar tanesinden yüz otuz baþak hasýl olmasý gibi bereket mucizesi noktasýndadýr.” (Ebubekir Hazým TEPEYRAN’ýn “Canlý Tarihler” serisinden çýkan hatýralarý, Ýstanbul, 1944, s.260 ve diðerleri).

Bu gerçek Türkiye bakýmýndan göz önüne alýnýrsa Musul’un bizim için hayati ekonomik önemi daha da ortaya çýkacaktýr. Muhtemeldir ki; Ýngilizlerin Türkiye’yi geçit vermez sarp daðlarýn bittiði noktada hududlandýrarak bu münbit araziyi ve bilhassa petrolü dýþarý da býrakmalarý, orada kurulan yapay bir Irak Devleti’ni de kendilerine muhtaç bir igeleceðe sevk ederek her türlü siyasi ve ekonomik istismara açýk hale getirmeleri eminim ki, hepinizce malum olan Ýngilizlerin Ortadoðu’daki izledikleri topyekün bir siyasi oyununun bir sonucudur…

Selametle...
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak...
Kullanıcı avatarı
Tarık026
Gayretkar Üye
Gayretkar Üye
 
Mesajlar: 56
Kayıt: 28 Eki 2008, 22:36
Konum: Edirne

Mesajgönderen Tarık026 » 26 Kas 2008, 19:36


3-) Beþeri Önemi

Selamün Aleyküm.

Musul’un bulunduðu Mezopotamya bölgesi geniþ alüvyon ovalarýna sahiptir. Bu sebeple ilk çaðlardan bu yana çeþitli kavimlerin iþgal ve istilasýna maruz kalmýþtýr. Fakat bu bölgede çok önceleri sýk sýk taþan Fýrat ve Dicle nehirlerinin meydana getirdiði geniþ bataklýklar sebebiyle kimsecikler oturmamaktaydý. Mezopotamya tarihte ilk defaM.Ö. 4000 yýl kadar önce Asya içlerinden gelerek göç eden Sümerler tarafýndan iskan edilmiþtir. Çünkü Sümerler çok daha önce zirai geliþmeyi tamamlamýþ bir toplumdu ve bataklýklarý kurutarak ziraata uygun ve elveriþli hale getirmeyi ve kanallar açarak araziyi sulamayý biliyorlardý

Tarih boyunca bu topraklarda yapýlan çeþitli kazýlarda bizlere göstermiþtir ki; Sami ýrka mensub Akadlar, Babiller ve en son olarak da Araplar bu topraklara gelerek yerleþmiþler ve böylece burada toplanan muhtelif ýrk ve kavimler asýrlarca süren çeþitli ihtilaflara raðmen milli hislerini bariz bir þekilde muhafaza etmiþlerdir. Bu çeþit ýrk ve kavimler arasýnda “Türkler” tarih boyunca hem kemiyet ve hem de keyfiyet bakýmýndan “Hakim Unsur” olarak gözükmüþlerdir. Zira bu topraklara Türk göçleri son asýrlara kadar devam etmiþtir. Bilhassa 19. Asýrda Ýslamlaþmýþ çeþitli “Oðuz Boylarý”nýn bu bölgeye gelip yerleþtikleri Yavuz Sultan Selim’in “Þark Fütuhatý”ndan sonra da Ýran tehlikesine karþý Anadolu’dan getirilip yerleþtirilen Türkmenler hesaba katýlýrsa biz Türklerin bu bölgede ekseriyet teþkil etmesinin tarihi sebepleri daha iyi anlaþýlmýþ olur.

Bu durumun Anadolu’nun geleceði üzerindeki tesirleri çok etkili olacaktýr. Nitekim suni bir devlet olan Irak’ýn er veya geç parçalanacaðý aþikardýr. Ýsrail’in Barzani Aþiretine verdikleri destek de meydandadýr. Nitekim artýk aþiret demek bile yeterli deðildir. Bölgesel hükümetleri, meclisleri, kamu kurumlarý hatta birçok devletin konsolosluklarý bile mevcuttur. Irak’ýn parçalanmasýnda menfaati olan Ýsrail’in entrikalarý ve yüzyýllarca bu topraklar üzerinde gerek stratejik, gerek ekonomik, gerekse dini emellerini gerçekleþtirmek isteyen batý devletleri amaçlarýna adým adým yaklaþmaktadýrlar.

Selametle...
En son Tarık026 tarafından 26 Kas 2008, 19:36 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak...
Kullanıcı avatarı
Tarık026
Gayretkar Üye
Gayretkar Üye
 
Mesajlar: 56
Kayıt: 28 Eki 2008, 22:36
Konum: Edirne

Mesajgönderen Tarık026 » 26 Kas 2008, 19:39


Musul'un Osmanlý'lar Tarafýndan Fethi

Selamün Aleyküm.

Türk-Ýslam tarihinin dev þahsiyetlerinden biri olan Yavuz Sultan Selim Han, azametli Osmanlý Tahtý’na çýktýðý zaman (1512) “Þia”yý milli bir siyaset olarak benimsemiþ olan Ýran, Anadolu içlerine kadar yayýlan bir Casus-Þii kadrosuyla, Devletin dahili sükun ve huzurunu ihlal etmek ve O’nu parçalayýp ele geçirmek istikametindeki faaliyetlerini had safhaya vardýrmýþ bulunuyordu. Bu yüzden tertip edilen “Çaldýran Seferi”nin Þah Ýsmail’in hezimeti ile neticelenmesi (1514), Doðu Anadolu’nun tamamen Osmanlý’nýn hakimiyetine geçmesini saðlamýþtýr. Alýnan bu neticede burada yerleþik olan “Kürt Beyleri”nin Osmanlý Ýmparatorluðuna ilhak etmeleri gayet faydalý rol oynamýþtýr. Çaldýran Seferi’nden önce Doðu Anadolu’yu nüfuzu altýndan bulunan Þah Ýsmail, buradaki Kürtlere karþý çok sýký bir siyasi baský uygulamýþ, birçok Kürt beyini hapsetmiþ ve mallarýný ellerinden almýþtýr. Hutbelerini Þah Ýsmail’in adýna okuyan ve çoðu Sünni olan Türklerin Safevilere baðlýlýðý sýrf bu ve benzeri baský ve korkudan ibaretti. Bu yüzden kolaylýkla Yavuz Sultan Selim Han’a iltizam ettiler, bunda Þark’ýn nüfuzlu þahsiyetlerinden Þeyh Hüsameddin Ali’nin oðlu Ýdris-i Bitlisi adýndaki bir Kürt ileri geleninin de çok makbul hizmetler ifa ettiði kaynaklar da belirtilmektedir (Hoca Sadedin Efendi, Tâc-üt Terâvih, C. II, s. 78). Yavuz Sultan Selim Han’da bu Kürt beylerine, bu itaatleri karþýlýðýnda eskiden sahip olduklarý topraklarý ve beylik haklarýný geri verdi.

Bu durumun tabii bir neticesi olarak da Musul ve Kerkük’de dahil olmak üzere bütün bu havali de hutbeler de Yavuz Sultan Selim Han’ýn adýna okunmaya baþlamýþtýr. Bu suretle Musul, tarihte ilk defa olarak Osmanlý Ýmparatorluðu hakimiyetine girmiþ oluyordu. Doðu Anadolu’daki bu Osmanlý Hakimiyeti güneye doðru inildikçe sýrf lafzi bir mahiyet arz etmekteydi. Bu yüzden Çaldýran Seferi’ne müteakip, Dülkadiroðullarý arazisi ile, Diyarbakýr ve Mardin þehirlerinin fethi mecburiyete kalýnmýþtýr. Mardin yakýnýndaki “Eski Koçhisar”da gerçekleþen Osmanlý Zaferi üzerine (1516) Musul ve Kerkük’e ulaþmýþ ve nihayetinde 7 Nisan 1517’de Mardin Kalesinde devam eden son Safevi mukavemeti de kýrýlýnca Musul ve Kerkük fiilen fethedilmiþ oldu.

Selametle...
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak...
Kullanıcı avatarı
Tarık026
Gayretkar Üye
Gayretkar Üye
 
Mesajlar: 56
Kayıt: 28 Eki 2008, 22:36
Konum: Edirne

Mesajgönderen Tarık026 » 27 Kas 2008, 19:16


MUSUL’UN ÖNEMİ

1-) Stratejik Önemi:


Selamün Aleyküm.

Siyasi edebiyatta geniş ve kıymetli “Osmanlı topraklarının paylaşımı” manasında kullanılmış olan tabir olan “Şark Meselesi” Dünyada yeni bir çığır açan “Avrupa Sanayi Devrimi”nin gerçekleşmesinden sonra gayet, girift bir mahiyet içermiştir. O zaman kadar özellikle “Kudüs, İstanbul ve Boğazlar” üzerinde emeller kuran ve birbirleriyle çatışan Rus, İngiliz ve Fransız idealleri “Sanayi Devrimi”nden sonra Kuzey Afrika ülkelerinden, Mısır hatta Bahreyn’e kadar yayılmış ve genişlemiştir. Ayrıca bu devletlerin öteden beri bir cihan hakimiyeti tesis etmek hususundaki amaçlarına ulaşmak için kullan geldikleri “Dini Hislerin” yerini “İktisadi Menfaatleri” almaya başlamıştı. Geniş Osmanlı İmparatorluğunun topraklarını parçalayıp ele geçirmek maksadı üzerinde bazen anlaşmak ve bazen de birbirlerini baltalamak suretiyle sürüp giden bu emperyalist faaliyetler, özellikle de bu devrede daha ziyade “Ham Madde” ve “Pazar” temini ihtiyacından meydana geliyordu.

1869 yılında “Süveyş Kanalı”nın açılması, büyük bir iktisadi menfaat kapısı olarak Hindistan’ı daha önce ele geçirmiş bulunan İngiltere’nin Şark meselesinde farklı tutum takınmasına ve diğer emperyalist ülkeler ile karşı karşıya gelmesine neden oluyordu. Rusya’nın, Osmanlı toprakları üzerindeki istek ve emellerinden büyük endişe duyan İngiltere; bu tarihten itibaren Rusları bile gölgede bırakacak, Türk-İslam düşmanlığı üzerine siyasetini oturtarak, “Hindistan Yolu”nun üzerindeki yerleri ele geçirmek amacına odaklanmıştı.

Bu amacını gerçekleştirebilmek için de sırasıyla; “Kıbrıs”, “Mısır” ve Irak”ta hakimiyeti tesis için İslam tarihinin en büyük devlet olan Osmanlığı İmparatorluğu’nun yıkılışına kadar devam eden canhıraş siyasi faaliyetinin birinci sebebi olarak bunu görebiliriz.

Musul’un bu stratejik ehemmiyeti, Türkiye için hala devam etmektedir. “Musul, Basra ve Bağdat” vilayetlerimiz birleştirilerek oluşturulmuş “Irak Devleti” yıllardır devam eden kürt ayaklanmaları ve oluşturulmaya çalışılan sözde “Sözde Irak Milliyetçiliğinin” temelden yoksun olması sebebiyle günümüzde gayri resmi bir bölünmeye kadar gelmiş ve nihayetinde izlenen bu siyasetin en nihai sonucu olarak resmi bir bölünme ile karşı karşıya kalması da kaçınılmazdır. Esasen sırf İngiliz istismarına zemin hazırlamak ve Şerif Hüseyin’in bize karşı ihanetine karşılık olarak suni bir surette tesis edilen Irak Devleti’nin uzun ömürlü olmayacağı zaten belliydi. Ancak meselenin en dikkat çekici unsuru ise; böyle bir bölünmeden ortaya çıkacak devletlerden biri de; “Kürt Devleti”dir. Ki; bu devleti ortaya çıkarmayı başaran batılı emperyalist devletler, bir adım sonrasında Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki halklarının üzerinde bu seferde oynamaları muhtemel “Irka Dayalı” siyaset ile aslında geçmişte Osmanlı İmparatorluğu’na karşı izledikleri siyasetin günümüzde farklı bir versiyonu olarak Türkiye Cumhuriyeti üzerine oynamaları ve emperyalist batılı devletlerin petrol ve yer altı zenginliklerine sahip olma arzularının tabii bir sonucu olacaktır…

Selametle...
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak...
Kullanıcı avatarı
Tarık026
Gayretkar Üye
Gayretkar Üye
 
Mesajlar: 56
Kayıt: 28 Eki 2008, 22:36
Konum: Edirne

Mesajgönderen Tarık026 » 28 Kas 2008, 20:00


2-) İktisadi Önemi

Selamün Aleyküm.

Musul’u İngiliz işgal ve istila emellerine hedef kılan sebeplerden biri, bu bölgenin Hindistan yolunun ehemmiyeti bakımından taşıdığı stratejik önem ise, diğeri de sahip olduğu zengin petrol yataklarıdır. Petrolün bilhassa 19. asrın ikinci yarısından itibaren büyük askeri ve iktisadi önemi sebebiyle, dünya siyasetinde oynadığı rolün korkunçluğu hepimizce aşikardır. İngiliz siyasetinin son bir asır içindeki çeşitli tezahürlerinin petrol ile yakın alakasını kavramak için İngiliz İşçi Partisi’nin resmi basınından alınan şu bir iki cümle bile kafi gelecektir: “1914’den 1918 senesine kadar olan ticaret ispat etmiştir ki; Levazım-ı harbiye için en mühiminin petrol olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Bu petrol olmaksızın tayyareler uçmaz, tahtelbahirler yüzemez, diğer bir çok askeri ve bahri iştigalatta, donanmalarda, ticari bahriyede, karadaki nakliyatta olan önemi ise daha da bir başka… savaşta bulunmak suretiyle olan önemden dolayıdır ki, kıymetli petrol havalisinin temellükü için hatta muharebeye de gerek olsa, bundan geri durulmamalıdır.”

Musul petrolleri, ilk defa Osmanlı hakimiyeti zamanında çalıştırılmaya başlanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılma sürecinin irdelendiğinde karşımıza çıkan en önemli sonuçlardan biri de; batılı emperyalist ülkelerin petrol üzerindeki gelecekti iktisadi emelleridir. Ancak İngiliz siyasetinin “Ceziret-ül Arab” ve bilhassa “Musul”un zengin petrollerini ele geçirmek üzerine kurdukları planlarını uygulayabilmek içinde “Siyonizm” doktrini oluşturmuş ve “Filistin”in Yahudilerce ele geçirilmesi hususunda en büyük engel olarak gördükleri kudretli Osmanlı Devleti’nin bertaraf edilebilmesi sonucu kendilerinin Musul üzerindeki emelleri gerçekleşecek hem de Yahudilerin Filistin üzerindeki emellerinin önü açılmış olacaktı.

Bu izlenen siyaseti ve sonuçlarını çok iyi sezen ve gören Sultan II. Abdülhamid Han İngilizlerin karşısına “Bağdat İmtiyazı” ile Almanları çıkarmıştı. Dünya Siyonizm’i ile haşır neşir olan “İttihad ve Terakki”
Sultan II. Abdülhamid Han’ı tahtan indirmesine müteakip yönetimi ele aldıklarında, gayet kısa fakat bin bir gaflet ve ihanetle dolu olan iktidarları esnasında bu gayenin nasıl da gerçekleşip büyük İsrail Devleti’nin kuruluşunun sağlandığı görmezden gelinemez bir gerçektir. Petrolün Dünya siyasetindeki önemi kavramış olan Sultan II. Abdülhamid Han, Musul havalisinde petrol zuhur ettiğine dair belgeleri ört bas etmekle kalmamış, 1890 yılında yayınladığı bir “İrade-yi Seniyye” ile petrolü haiz toprakların ecnebiler tarafından işgalini önlemek maksadıyla buraları “Emlak-i Şahane” yani Şahsi mülkü haline getirmişti. İttihad ve Terakkinin müstakbel Yahudi emellerinin gerçekleşmesi için “İrade-yi Seniyye”yi iptal etmesiyle Musul’daki petrol sahalarının kısa zamanda yabancı şahıs ve şirketlere satışı sağlanmıştır (Raif KARADAĞ, Petrol Fırtınası, İstanbul, 1969, s:85).

Ancak Musul’u arazi olarak kaybetmemize rağmen bu bölgenin petrolleri üzerindeki şahsi mülkiyet haklarından istifade etmek yine de mümkündü. Ne yazık ki, Hanedan mensuplarının Türk vatandaşlığından çıkartılarak doğup büyüdükleri aziz vatanlarından sürgün edilmeleri, Türk milleti için bu haklardan yararlanmaları imkanları büsbütün ortadan kaldırmıştır (Raif KARADAĞ, Petrol Fırtınası, İstanbul, 1969, s:108).

Sultan II: Abdülhamid Han devri Musul Valilerinden olan Ebubekir Hazım Tepeyran daha sonra yayınlanan hatıratında bu gerçeği şöyle dile getirmektedir; “Musul petrolü denilince, petrol kaynakları yalnız Musul civarındadır sanılır. Musul’da en yakın kaynaklar hatırımda kaldığına göre şehrin cenubunda ve yedi-sekiz saat mesafe de “Şerkat” mevkiinde ve Musul’a tabi, Kerkük Livası dahilindedir. Musul’un iktisadi ehemmiyeti, sadece petrol bakımından değildir. Haritaya bir göz atanlar dağlık Hakkari bölgesinde nihayete eren Türkiye topraklarından itibaren geniş ve münbit bir arazinin Basra Körfezi’ne kadar kapladığını, gerçekte Arapların “Beyn-en-Neyreyn” dedikleri Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki topraklarda yılda iki kere mahsul alınan geniş alüvyon ovalarının bulunduğunu görürler.” (Ebubekir Hazım TEPEYRAN’ın “Canlı Tarihler” serisinden çıkan hatıraları, İstanbul, 1944, s.264).

Tarih boyunca “Mezopotamya” adıyla Orta Şark’ın en mahsuldar arazisini teşkil etmiş ve bu vasfıyla beşer tarihinde ilk zirai ve medeni gelişmelere sahne olmuştur. Ebubekir Hazım TEPEYRAN’ın hatıratında Musul arazisi ile ilgili olarak son derece dikkat çekici ve teferruatlı müşahedeler mevcuttur, şöyle ki; “Bu vilayetteki tabii servet membalarının çokluğu ve çeşitliliği yeryüzünde pek az memlekete nasip olan bir derecededir. Vilayetin hemen her bir tarafında değerli madenler bol ve petrol kaynakları meşhur olmakla beraber Dicle nehrine yakın kömür madenleri bulunduğu gibi, civarındaki bazı kaynaklardan biraz kırılınca ara sıra parlak, fakat kaçıcı birer fikir gibi taş içinden fırlayarak otlar arasına kayan saf cıva madeni de görmüştüm. Kerkük kasabasında yağmurlardan sonra bazı kaynaklardan cıvalar aktığını ve bunlardan en ziyade Musevi ahalinin istifade ettiklerini mevsuk olarak işittim. Hatıra notlarıma mahsus, karneye kaydı nasılsa ihmal edilmiş olduğu için, yerini kati surette hatırlamıyorsam da galiba Kerkük livası dahilinde bir dağdan getirilen kükürt renginde sarı ve ince bir kum tahlil için tetkike değer bir şeydi. Tadı asit tartariği andıran bu kumu ora ahalisi limon tuzu gibi kullanmak suretiyle hiçbir zarar görmemişlerdir. Musul civarındaki, çıkarılan asar-i atikadan dolayı meşhur Koyuncuk Tepesi etrafında yağmurlardan sonra Ninua çocuklarının küçük elmas kırıntıları buldukları da bakidir. Vilayetin muhtelif mevkilerinde erimiş altın ve yakut gibi, çukurlarda dalgalanıp boş yere akan petrol veya neft membaları bütün dünyaca maruf ve Musul’un Mütareke Anlaşmasından sonra uğradığı feci istilanın en ziyade bu mübarek ve mühnel mayilerden ileri geldiği de malumdur.

Bu vilayet dahilinde bulanık akan Dicle ve sayısız çaylardan başka “Büyük Zap ve Küçük Zap” denilen ve daima berrak akan hayli büyük ırmakları mevcuttur. Musul vilayeti topraklarının yetiştirme kuvveti hakikaten fevkaladedir. Bazı mahalleler de ucunda demir çubuk bulunmayan ağaç sapanlarla sürüldüğü, bu topraklarda hasat Resmi vilayet gazetesinin 551 nolu 16 Mart 1316 (1900) tarihli sayısında yazılı olduğu üzre bir çavdar tanesinden yüz otuz başak hasıl olması gibi bereket mucizesi noktasındadır.” (Ebubekir Hazım TEPEYRAN’ın “Canlı Tarihler” serisinden çıkan hatıraları, İstanbul, 1944, s.260 ve diğerleri).

Bu gerçek Türkiye bakımından göz önüne alınırsa Musul’un bizim için hayati ekonomik önemi daha da ortaya çıkacaktır. Muhtemeldir ki; İngilizlerin Türkiye’yi geçit vermez sarp dağların bittiği noktada hududlandırarak bu münbit araziyi ve bilhassa petrolü dışarı da bırakmaları, orada kurulan yapay bir Irak Devleti’ni de kendilerine muhtaç bir igeleceğe sevk ederek her türlü siyasi ve ekonomik istismara açık hale getirmeleri eminim ki, hepinizce malum olan İngilizlerin Ortadoğu’daki izledikleri topyekün bir siyasi oyununun bir sonucudur…

Selametle...
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak...
Kullanıcı avatarı
Tarık026
Gayretkar Üye
Gayretkar Üye
 
Mesajlar: 56
Kayıt: 28 Eki 2008, 22:36
Konum: Edirne

Mesajgönderen Tarık026 » 29 Kas 2008, 16:17


3-) Beşeri Önemi

Selamün Aleyküm.

Musul’un bulunduğu Mezopotamya bölgesi geniş alüvyon ovalarına sahiptir. Bu sebeple ilk çağlardan bu yana çeşitli kavimlerin işgal ve istilasına maruz kalmıştır. Fakat bu bölgede çok önceleri sık sık taşan Fırat ve Dicle nehirlerinin meydana getirdiği geniş bataklıklar sebebiyle kimsecikler oturmamaktaydı. Mezopotamya tarihte ilk defaM.Ö. 4000 yıl kadar önce Asya içlerinden gelerek göç eden Sümerler tarafından iskan edilmiştir. Çünkü Sümerler çok daha önce zirai gelişmeyi tamamlamış bir toplumdu ve bataklıkları kurutarak ziraata uygun ve elverişli hale getirmeyi ve kanallar açarak araziyi sulamayı biliyorlardı

Tarih boyunca bu topraklarda yapılan çeşitli kazılarda bizlere göstermiştir ki; Sami ırka mensub Akadlar, Babiller ve en son olarak da Araplar bu topraklara gelerek yerleşmişler ve böylece burada toplanan muhtelif ırk ve kavimler asırlarca süren çeşitli ihtilaflara rağmen milli hislerini bariz bir şekilde muhafaza etmişlerdir. Bu çeşit ırk ve kavimler arasında “Türkler” tarih boyunca hem kemiyet ve hem de keyfiyet bakımından “Hakim Unsur” olarak gözükmüşlerdir. Zira bu topraklara Türk göçleri son asırlara kadar devam etmiştir. Bilhassa 19. Asırda İslamlaşmış çeşitli “Oğuz Boyları”nın bu bölgeye gelip yerleştikleri Yavuz Sultan Selim’in “Şark Fütuhatı”ndan sonra da İran tehlikesine karşı Anadolu’dan getirilip yerleştirilen Türkmenler hesaba katılırsa biz Türklerin bu bölgede ekseriyet teşkil etmesinin tarihi sebepleri daha iyi anlaşılmış olur.

Bu durumun Anadolu’nun geleceği üzerindeki tesirleri çok etkili olacaktır. Nitekim suni bir devlet olan Irak’ın er veya geç parçalanacağı aşikardır. İsrail’in Barzani Aşiretine verdikleri destek de meydandadır. Nitekim artık aşiret demek bile yeterli değildir. Bölgesel hükümetleri, meclisleri, kamu kurumları hatta birçok devletin konsoloslukları bile mevcuttur. Irak’ın parçalanmasında menfaati olan İsrail’in entrikaları ve yüzyıllarca bu topraklar üzerinde gerek stratejik, gerek ekonomik, gerekse dini emellerini gerçekleştirmek isteyen batı devletleri amaçlarına adım adım yaklaşmaktadırlar.

Selametle...
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak...
Kullanıcı avatarı
Tarık026
Gayretkar Üye
Gayretkar Üye
 
Mesajlar: 56
Kayıt: 28 Eki 2008, 22:36
Konum: Edirne

Mesajgönderen Tarık026 » 01 Ara 2008, 19:32


Musul'un Osmanlı'lar Tarafından Fethi

Selamün Aleyküm.

Türk-İslam tarihinin dev şahsiyetlerinden biri olan Yavuz Sultan Selim Han, azametli Osmanlı Tahtı’na çıktığı zaman (1512) “Şia”yı milli bir siyaset olarak benimsemiş olan İran, Anadolu içlerine kadar yayılan bir Casus-Şii kadrosuyla, Devletin dahili sükun ve huzurunu ihlal etmek ve O’nu parçalayıp ele geçirmek istikametindeki faaliyetlerini had safhaya vardırmış bulunuyordu. Bu yüzden tertip edilen “Çaldıran Seferi”nin Şah İsmail’in hezimeti ile neticelenmesi (1514), Doğu Anadolu’nun tamamen Osmanlı’nın hakimiyetine geçmesini sağlamıştır. Alınan bu neticede burada yerleşik olan “Kürt Beyleri”nin Osmanlı İmparatorluğuna ilhak etmeleri gayet faydalı rol oynamıştır. Çaldıran Seferi’nden önce Doğu Anadolu’yu nüfuzu altından bulunan Şah İsmail, buradaki Kürtlere karşı çok sıkı bir siyasi baskı uygulamış, birçok Kürt beyini hapsetmiş ve mallarını ellerinden almıştır. Hutbelerini Şah İsmail’in adına okuyan ve çoğu Sünni olan Türklerin Safevilere bağlılığı sırf bu ve benzeri baskı ve korkudan ibaretti. Bu yüzden kolaylıkla Yavuz Sultan Selim Han’a iltizam ettiler, bunda Şark’ın nüfuzlu şahsiyetlerinden Şeyh Hüsameddin Ali’nin oğlu İdris-i Bitlisi adındaki bir Kürt ileri geleninin de çok makbul hizmetler ifa ettiği kaynaklar da belirtilmektedir (Hoca Sadedin Efendi, Tâc-üt Terâvih, C. II, s. 78). Yavuz Sultan Selim Han’da bu Kürt beylerine, bu itaatleri karşılığında eskiden sahip oldukları toprakları ve beylik haklarını geri verdi.

Bu durumun tabii bir neticesi olarak da Musul ve Kerkük’de dahil olmak üzere bütün bu havali de hutbeler de Yavuz Sultan Selim Han’ın adına okunmaya başlamıştır. Bu suretle Musul, tarihte ilk defa olarak Osmanlı İmparatorluğu hakimiyetine girmiş oluyordu. Doğu Anadolu’daki bu Osmanlı Hakimiyeti güneye doğru inildikçe sırf lafzi bir mahiyet arz etmekteydi. Bu yüzden Çaldıran Seferi’ne müteakip, Dülkadiroğulları arazisi ile, Diyarbakır ve Mardin şehirlerinin fethi mecburiyete kalınmıştır. Mardin yakınındaki “Eski Koçhisar”da gerçekleşen Osmanlı Zaferi üzerine (1516) Musul ve Kerkük’e ulaşmış ve nihayetinde 7 Nisan 1517’de Mardin Kalesinde devam eden son Safevi mukavemeti de kırılınca Musul ve Kerkük fiilen fethedilmiş oldu.

Selametle...
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak...
Kullanıcı avatarı
Tarık026
Gayretkar Üye
Gayretkar Üye
 
Mesajlar: 56
Kayıt: 28 Eki 2008, 22:36
Konum: Edirne

Mesajgönderen Tarık026 » 02 Ara 2008, 19:36


Selamün Aleyküm.

Musul un Kaybedilişi

-Askeri Safha ve Sebepleri:


Bosna-Hersek'i ilhak etmiş olan Avusturya nın, genç veliahdına bu ilhakı sindirememiş olan Sırplar tarafından 28 Haziran 1914 tarihinde sıkılan bir kurşunla ateşlenen fitil, aslında birbirlerine hasmane duygular besleyen ve temelinde ülkesel çıkarlarının çatışmasından doğan düşmanlıkları bulunan Batı emperyalist devletlerin guruplaşmasına yol açmıştır. Bu acımasız rekabet ki; birinci derecede geniş bir iktisadi membalara sahip olan Türk-İslam topraklarının ele geçirilmesi emelinden doğmuş bulunuyordu. Gerçekten de 1. Dünya Savaşının askeri sebepleri sömürgecilik peşinde koşan sanayide ilerlemiş batı devletlerinin, şark siyasetinin üzerinde besledikleri emellerinin bir ürünüdür.

Bu mücadelede Hindistan ı ele geçirmiş olan "Mavera-yı Ebhar Britanya İmparatorluğu" unvanını alan İngiltere, bütün rakiplerine kısmi bir üstünlük sağlamıştır. Fakat Hindistan ı elde tutabilmesi; bilhassa Süveyş Kanalı nın açılmasından sonra, Akdeniz hakimiyetinin teminine bağlı idi. İngiltere nin Malta, Kıbrıs ve Mısır'ı ele geçirerek buralara yerleşmesi böyle bir stratejik zorunluluktan doğmaktaydı. Ancak bu istikamette atılacak adımların sağlam olabilmesi için de Suriye, Irak'da dahil olmak üzere Arap Yarımadası'na da hakim olmayı gerektirmekteydi. Daha önceki yazılarımızda "Musul'un Stratejik Önemi, Musul'un İktisadi Önemi" konuyu irdelediğimiz üzere; bu bölge Ortadoğu siyasetinde ana etken olan petrol bakımından da oldukça iştah kabartıcı durumda idi. İran petrollerinin işletme ve imtiyaz hakkını elde etmiş olan İngiltere Musul da yaptırdığı sözde arkeolojik çalışmalar ile petrol yataklarını tespit etmişti.

Bu sıralarda asırlardan beri Filistin i ele geçirmek emeli peşinde koşan Yahudiler, siyasi ve iktisadi olaylarda gayet etken bir rol oynayabilecek bir kuvvet haline gelmiş bulunuyorlardı. En fazla tesir altına alabildikleri devlet ise İngiltere idi. İngiltere'nin Musul üzerindeki gayeleri, Yahudilerin Filistin üzerindeki gayeleri birleşince her iki toprak parçasının da Osmanlı İmparatorluğu hakimiyetinde bulunması, Hilafetin elinde bulunması ve İslam Dünyasının önderliğini yapıyor olması hasebiyle, Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalanması ve bu toprakları bir şekilde ellerine geçirmeleri, sadece bir tek amaca hizmet etmeyecek, kendilerince birden fazla amaçlarına ulaşmış olacaklardı.
-İngiltere Musul'u dolayısıyla petrol yataklarını ele geçirme gayesine ve Hindistan'ı elde tutmasına yardımcı olacak geçiş güzergahlarını elde tutma gayesine ulaşacaklar, Osmanlı'nın İslam Alemi üzerindeki etkinliğini kırarak ekonomik ve stratejik hammadde ve pazar elde ederek sömürgeleştirme siyasetlerine devam edebilecekler,
-Yahudilerin Filistin'i ele geçirmeleri gayesine ulaşacaklardı.

İşte tam bu noktada Türk-İslam Alemine hazin bir son hazırlandığının farkında olan Sultan II. Abdülhamid Han, 1890 yılında yayınladığı fermanla Musul petrol sahalarını "Emlak-ı Şahane" haline sokarak batılı devletlere intikallerini engellemiş, aynı şekilde Filistin'de arazi satın almaya başlayan Yahudilerin planlarını alt-üst ederek buraya gönderdiği emin kimseler aracılığıyla arazisini satmak isteyen Araplardan değerinin birkaç mislini vererek aşağı yukarı bütün Filistin'i kendi mülkü haline getirerek "Filistin Çiflikat-ı Şahanesi" böylece vücud bulmuş ve bu arazilerin Yahudilere intikallerine engel olmuştur.

Yönetimi ele alan İttihad ve Terakki idaresi, 24 Temmuz 1909 da yayınlanan fermanı iptal ederek "Emlak-ı Şahane" olan petrol sahalarını Ziraat ve Ticaret Vekaletine intikal ettirmiştir ve düşman emellerinin önüne set çeken Sultan II. Abdülhamid Han'ın yerinde tedbirlerini birer birer kaldırmışladır. Almanya'nın, İngiltere'ye karşı ciddi bir Sanayi rakibi olabileceğini öngörmüş olan Sultan II. Abdülhamid Han, Bağdat Demiryolu imtiyazını Almanlara vererek İngilizlerin karşısında, Almanları Osmanlı'nın yanına yer almasını sağlamıştır. Almanya'nın Bismarck tarafından oluşturulan "Nach Osten-Şarka Doğru (Yedi B; Berlin, Budapeşte, Belgrad, Bosfor, Bağdat, Basra ve Bombay)" siyaseti doğrultusunda İngiltere ile menfaatleri birçok kez çarpışmıştır.

İngilizler Sultan II. Abdülhamid Han'ın takip ettiği Hilafet Siyaseti'ne karşı bilhassa Arapları sistemli bir şeklide kullanarak Arap Milliyetçiliğini tahrik yoluna gitmiş, bu iş için de; Mısır üs olarak seçilmişti. Mısır'ın Arap aleminde kuvvetli mevkiinden istifade edilerek halkı "Büyük Mısır" hayali etrafında birleştirerek Arap milliyetçiliği temin edilecek ve bu suretle Sultan II. Abdülhamid Han'ın Hilafet Siyaseti'ne (Panislamizm) karşın, büyük Mısır (Panegyption) siyaseti ile Arap alemini Osmanlı Hilafeti ile arasını açarak Sultan II. Abdülhamid Han'ın bu topraklardaki etkinliğini kırmayı başarmayı hedefleyecektir.

Bu İngiliz siyasetine karşın Almanlar Akdeniz'e bir donanma göndererek Musul petrollerine Kahire'den daha yakın olan İskenderun limanına yerleşmeye kalkıştılar ise de bu mücadelede başarılı olamadılar. Esasen İskenderun'da öteden beri Rusların da gözü vardı fakat 1904-1905 yılında Japonya'ya karşı büyük bir mağlubiyet alarak donanmasının büyük bir kısmını kaybetmiş olan Ruslar henüz Ortadoğu meselelerine dahil olma durumda değillerdi.

İngilizler "Büyük Irak" planından vazgeçirerek petrolsüz Suriye ile ve Musul petrolünden cüzi bir hisse ile tatmin edilen Fransa ile müşterek hareket eder hale gelmiş, oysa Almanlar tam da petrol sahalarının içinden geçen Bağdat İmtiyazına da dayanarak İngiliz emelleri için ciddi bir tehdit olmuşlardır. Sultan II. Abdülhamid Han'ın meş'um bir ihtilal sonrasında tahttan indirilmesi sonucunda Almanlar, İngiliz taktiklerine kurban giderek bunca imkana rağmen sadece Irak petrollerini işleten şirketten 4/1 hisseye razı olmak gafletine düşmüşlerdi (Hans RODHE, Asya İçin Mücadele, 1. Kitap, Şark Meselesi, İstanbul, 1932, s.70). halbuki İngilizlerin aynı şirkette hisseleri 4/2 oranında idi, üstelikte petrolün nakli için Bağdat Demiryolu da ellerinde olmasına rağmen bundan da yararlanamadılar, İngilizlere resmen boyun eğdiler. Bağdat Demiryolunun Basra da denize kadar ulaştırılması hakkından vazgeçtikleri gibi İttihatçıların büyük bir basiretsizlikle tasdik etmiş oldukları "Kuveyt Emirliği" üzerindeki İngiliz himayesine de kabul ettiler.

Müteakibinde çıkan I. Dünya Savaşı; aslında sanayi devrimini gerçekleştirmiş olan Almanya ve İngiltere'nin çıkar çatışmaları sonucu idi. Bismark, Alman birliğini temin ettikten sonra İngiltere karşı adeta meydan okuyan bir tavır takınmış, İngilizlerin "Petrol" ve "Hindistan Yolunun Emniyeti" siyasetlerine bağlı olarak giriştikleri amansız mücadelenin sonucu olarak savaşın tohumları atılmaya başlanmıştı. Diğer taraftan Fransa'nın kaybettiği "Alsas-Loren"i Almanlardan geri almak için hummalı faaliyetleri bulunuyordu, bu sebeple Almanların kuvvetlenip genişlemesinden de endişe duyuyordu. Böylece I. Dünya Savaşındaki gruplaşmalar yavaş yavaş belli olmaya başlamıştı. İlk olarak 1872 yılında Berlin de Almanya, Avusturya ve Rusya arasında "Üç İmparator İttifakı" teşekkül etmiş olsa da Rusya daha sonra bu ittifaktan ayrılmış yerini İtalya doldurarak ittifakın devamını sağlamıştı. Bu ittifakı kendilerini için tehlikeli bulan Fransa'da 1894 yılında Rusya ile anlaşmış, İngiltere ise izlediği her zamanki iki yüzlü siyasetini devam ettirerek bitaraf kalmaya gayret sarf etmiş fakat gelişen olaylar neticesinde 1904 yılında o da Fransa ile anlaşma imzalamış böylece müstakbel "İtilaf"cephesi de oluşmuştu.

Osmanlı Devleti ise İttihatçıların yüz kızartıcı gaflet ve hatta ihanetleri yüzünden 1911 de Trablusgarb'da, 1912 yılında ise Balkan Harplerinde mağlup olmuş bulunuyordu. Yeni bir harbe dahil olmak için hiçbir hazırlığı olmadığından dolayı bitaraf siyaseti yürütmeye çalışmış fakat kabinede artan Alman taraftarlığı daha da kuvvetlenerek hadiseler yavaş yavaş Almanya'nın yanında yer almaya sebebiyet vermiştir. İngilizler, 5 Kasım 1914 de Osmanlı Devletine İlan-ı Harb edince açılan Irak Cephesinde General Barrett kumandasında 15.000 kişilik kuvvet oluşturdular. İngilizlerin ekim ayından itibaren hazırlık yaptıklarını İstanbul hükümetince bilinmesine rağmen her hangi bir tedbirin alınmadığı Irak cephesinde işe yarayacak yegane kuvvet olan 13. kolordu Kafkas cephesine, Musul'daki 12. kolordu da Halep civarına gönderilerek asıl muharebe mıntıkasından uzaklaştırılmışlardı. Gayet dağınık halde mevzilenmiş bulunan 109 subay ve 6747 asker mevcutlu ve silah bakımından zayıf olan 38. tümen bırakılmış bir taraftan da mahalli gönüllüler toplanmaya çalışılıyordu. Basra yı kolayca işgal etmiş olan İngilizler, ileri harekata devamla Dicle ve Fırat nehirlerinin birleştikleri yerde ve Basra dan 70 km. kadar kuzeye kadar işgal ve istilalarını devam ettirmişler ve buralarda cereyan eden muharebeler neticesinde 38. tümenin komutanı Albay Suphi Bey ve 45 Subay ve 989 Er ile birlikte esir düşmeleri aleyhimize gelişme olan Irak Cephesini bir facia haline getirmişti.

Bunun üzerine sağda solda olan kuvvetleri bu bölgeye sevk ettirmiş olan Enver Paşa Cavid Paşayı da görevden alarak yerine Balkan ve Trablusgarb Harplerinde cesaret ve fedakarlıklarıyla tanıdığı Süleyman Askeri Beyi önce Yarbaylığa terfi ettirmiş, Ocak ayı (1915) başında "Basra Valisi" ve "Irak ve Havalisi Umum Kumandanı" olarak göndermişti. Trablusgarp taki çöl çarpışmalarında fedakarane hizmetleri görülmüş, Balkan Harbinde ise Batı Trakya'da kurulan "Hükümet-i Muvakkate" Reisliğinde bulunmuş olan Süleyman Askeri Bey, bütün cesaret ve iyi niyetine rağmen acı gerçekle karşı karşıya kalacak ve 14 Nisan 1915 İngilizllerle girişilen Şuaybe civarındaki ormanlarda yaşanan uzun süreli gerilla harbine muvaffak olamaması neticesinde intihar edecektir (M.Larchere, Büyük Harb de Türk Harbi, Mehmet Nihad Tercümesi, C. II, İstanbul, 1928, s.284-A.Faik Hurşid GÜNDAY, Hayat ve Hatıralarım, İstanbul, 1960, s. 102 ).

Musul coğrafi konumundan dolayı bu ana kadar İngiltere'nin taarruzlarına maruz kalmamıştı. Fakat Irak'ta Şattül Arab deltasını işgal ve istila ederek Türk kuvvetlerini geri çekilmesinden dolayı artık daha kuzeye ilerlemeyerek artık hedefleri olan Musul'a yönelmek imkanını da elde etmiş oluyorlardı. Bu esnada müttefiklerimiz ya münferit sulh addederek veya mağlubiyeti kabul ederek harp sahnesinden çekilmişler ve Osmanlı'yı yalnız bırakmışlardı. Nihayetinde Osmanlı da da mütareke imzalanması havası esmeye başlamasına binaen İngilizler mütareke masasına oturmadan Musul'u işgal etmek istiyorlardı.

Esasen devletler hukuku kaidelerine göre harp haline son verilmeden işgal edilmemiş bulunan bir yer, sulh masasında talep edilmesi imkansızdı. Bu yüzdendir ki, Ekim ayı ortalarında İngiliz tayyareleri Musul etrafında keşif uçuşları yapmaya başlamışlar ve 18 Ekim de ilk harekat olarak iki İngiliz süvari bölüğü, Kerkük'ün güneyindeki birliklerimize taarruz etmiş, bu taarruzdan dolayı Ordu Kumandanı Ali İhsan Paşa Kerkük'e kadar giderek birliklere bizzat komuta etmiş ve 22 Ekim de geri dönmüş, aynı gün İngilizler Dicle boyundan esaslı bir taarruzla saldırdıkları görülmüştür...

Ordu Kumandanı, Dicle boyundaki Türk Kuvvetlerine komuta eden İsmail Hakkı Bey'e her ne pahasına olursa olsun mukavemet etmesini emretmişti, maksadı mütareke anlaşmasına kadar Musul'u düşmana kaptırmamaktı. Üstün kuvvetlerle taarruza devam eden İngilizler karşısında kuvvetlerimiz 23 Ekim de Cebel-i Hemrin'i boşaltmak zorunda kalmış, düşman kuvvetleri 24 Ekim de Fetha yı almış, 25 Ekim de de Küçük Zap ı geçip Şahid köyünü işgal ettiler. 29 Ekim de cereyan eden muharebelerde bir kısım Türk Kuvvetleri İngilizlere esir düşmüş, 30 Ekim 1918 de de Dicle grubumuz Cirnaf'ın güneybatısında çembere alınmış çetin bir muharebeden sonra kuvvetlerimiz esir alınmıştır. Bu büyük kaybın bilançosu kısaca; 8 Piyade Alayı, 50 Top ve 70 Makineli Tüfektir. Fakat asıl felaket bu kuvvetlerin esir alınmaları değil, artık önlerinde bir engel kalmayan İngilizlerin Musul a hareketleridir. 30 Ekim 1918 de Mütareke resmen imzalanmış olmasına rağmen 31 Ekim günü İngilizler harekata devam edip 1 Kasım 1918 de Hamam-ı Alil'e girdiler (Dr. Ziya GÖĞEM, Kurmay Albay Dadaylı Halid Bey, İstanbul, 1954, s.45).

Burada Musul'u işgal edeceklerini ve Türklerin beş mil daha kuzeye çekilmelerini ihtar ederek ileri yürüyüşe devam ettiler. Bu durum milletlerarası savaş hukukuna aykırıdır. Bizim için asıl önemli olan nokta ise; Musul'un, Misak-ı Milli sınırları içerisinde kabul edilmiş olmasına rağmen Ali İhsan Paşa'nın itiraz ve protestolarına rağmen "bu işgallere mütarekenin 7. maddesine istinaden giriştikleri" tarzında açıklamalar getirilmeye çalışılmışsa da, İngilizlerin 3 Kasım da gerçekleştirdikleri Musul'u işgali ile bu topraklar Askeri açıdan Osmanlı Toprağı olmaktan çıkartılmıştır...

Selametle...
En son Tarık026 tarafından 02 Ara 2008, 19:37 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak...
Kullanıcı avatarı
Tarık026
Gayretkar Üye
Gayretkar Üye
 
Mesajlar: 56
Kayıt: 28 Eki 2008, 22:36
Konum: Edirne

Sonraki

Dön Osmanlı Tarihi

 


  • Benzer Konular
    Cevaplar
    Görüntüleme
    Son mesaj

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir