Musul Üzerine Lozan’a Dair Birkaç Hatırat

Osmanlı Devleti'yle ilgili okunması gereken yazıları paylaşabileceğiniz, yorumlarınızı yapıp sorularınızı sorabileceğiniz forum bölümü.

Mesajgönderen Tarık026 » 24 Haz 2009, 15:03


Selamün Aleyküm.

-Musul’un Kaybedilişinde Siyasi Safha

a-) Lozan Konferansı:

Türkiye’nin güney hududunun çizilmesi dolayısıyla ortaya çıkmış bulunan Musul meselesi Lozan Konferansının, üzerinde en çetin münakaşa ve mücadelelerin cereyan eden mesele olmuştur. Türkiye için hayati bir önemi olan Musul, müzakerelere ve bütün müttefiklerine hakim olan İngiltere için de gerek zengin petrol yatakları gerekse Hindistan yolunun emniyeti bakımından ele geçirilmesi zaruri addedilen stratejik ve iktisadi önemi bakımından özellikli bir bölge idi. Devletler hukukunu çiğneyerek yaptığı işgali resmileştirebilmek için müttefikleri üzerindeki bütün nüfuzunu sonuna kadar kullanmıştır. Lozan konferanslarında Türk siyasi iradesi için bilhassa Musul meselesinde çetin bir mukavemet ve muhalefetle karşılaşacağını kestirmek hiç de güç olmasa gerek. Dr. Rıza NUR’un doğrusu inanmakta güçlük çekebileceğimiz beyanına göre, daha Lozan’a gitmeden kendilerine “Musul için hiç uğraşmayın” denilmiştir (Dr. Rıza NUR, Hayat ve Hatıralarım, C. III, İstanbul, s. 982). Eğer bu doğrusu ise Lozan’a bu telkin ve daha doğru tabiri ile söylemek gerekirse, emrin tesiriyle giden İnönü, Musul’u gerektiği gibi müdafaa etmemiştir.

Gerçekte de bu meseleyi önce İngilizlerle özel mahiyette bir takım görüşmelerle ve pazarlıklarla halletmeye kalkışmıştır (Dr. Rıza NUR, Hayat ve Hatıralarım, C. III, İstanbul, s. 1019). Meseleyi İnönü’nün hususi görüşmelerle halletme yoluna gitmesi İngilizlerin elini daha da güçlendirmiş olmakla kalmayıp, İngiliz müzakereci Lord Gürzon’un görüşmeler esnasında daha küstahlaşmasına sebebiyet vermiştir. Halbuki İngilizler Lozan öncesi tamamen karamsar bir haliyeti ruhiyeye bürünmüş ve ümitsizlik içindeydiler İngiltere Baş vekilinin Lord Gürzon’a yazdığı mektuptan da anlaşılacağı üzere, “Şimdiye kadar aşmağa muvaffak olduğun güçlükler çoğalmakta. Gazetelere bakılacak olursa eğer, Türklerin Musul’u bir münakaşa konusu yapıp anlaşmamaları ve Musul’a bir askeri harekat yapmaları muhtemeldir. Zira bizim böyle bir harekata mukabil karşılık veremeyeceğimiz içinde bulunduğumuz iktisadi ve askeri sebepler ortadadır. Bu takdirde halkımız en az yarısı ve bütün dünya, petrolün hatırı için Musul’u işgal ettiğimizi ve sulhu de petrol sebebiyle reddettiğimize kanaat edeceklerdir” (Earl of RONALDSHAY, The Life of Lord Gürzon, T. III, London, 1928, s. 332). Bu mektuba müteakip şahsi görüş teatisinde bulunmak üzere Bonar, Gürzon’u Paris’e davet eder. Bu görüşme sonrasında yazdığı mektupta Gürzon şöyle der; Bonar’ı bir kavga gürültü kopartmaktansa, Musul, Boğazlar ve İstanbul’u terk edip herhangi bir şeyden ve hatta her şeyden vazgeçmeye çok hevesli buldum” (Earl of RONALDSHAY, The Life of Lord Gürzon, T. III, London, 1928, s. 332). Musul gibi Türkiye için stratejik, beşeri ve iktisadi önemi son derece büyük olan bir vatan parçasının, gerek Lozan’da gerekse Lozan’dan sonraki safhalar da gerekli ciddiyet, azim ve dirayetle müdafaa edilmediğinin inkarı gayri ciddi bir davranış olacaktır. Halbuki tüm gerekliliklerin yanında, son on yılını ağır savaş şartlarında geçirmiş ve harap hale gelmiş Türkiye’nin yaralarını sarmasına çok önemli bir iktisadi merhem olacak olan Musul petrollerinin de elden çıkmasına göz yumulmaktaydı, Lozan Konferansında baş müzakereci olan İsmet Paşa’dan sonra ikinci yetkili durumunda olan Dr. Rıza NUR bu konu hakkında şöyle der; “Fakat İsmet Lozan’da Musul için daima bana; Canım , gel şunu bırakalım da, sulh yapalım der, beni zorlardı. Ben: Olmaz, bütün mukavemetlerimizi yapalım derdim. Oda; Canım sonra boca ederiz, sulhü kaçırırız, verelim derdi. Boca onun tabiridir” (Dr. Rıza NUR, Hayat ve Hatıralarım, C. III, İstanbul, s. 982).

“Ki; bu konuda sadece Baş müzakereci İsmet Paşa değil, sözüm ona müşavir sıfatı taşıyan pek çok kimse
de vazifelerini gerektiği gibi yapmamış, müzakerecilere yardımcı olmaları yerine Lozan’a dolmuş bulunan ‘İngiliz Entellijans Servisi’ mensupları ile Musul petrolleri üzerinde imtiyaz dalaveralarına girişmişlerdi” (Dr. Rıza NUR, Hayat ve Hatıralarım, C. III, İstanbul, s. 1002).

“Nihad’ın (burada bahsi geçen Nihad; Nihad Reşad BELGER’dir) getirdiği kadınlar da çok, erkekler de çok, erkekler imtiyaz istiyorlar, ezcümle Musul petrollerini. Meğerse bu adamlar hep İngiliz istihbaratının memurları imiş, sonradan anlıyoruz, bir tanesi de dedektif imiş. İlk görüşte anlamıştım zaten, herif bana rüşvet teklif etti, kovdum. Bunun hikayesini nihayetinde sonra anlatacağım. Nihad’ın bize getirip tanıştırdığı, takdim ettiği adamlardan diğer bir tanesi Seliye adında bir geldani. En mühim petrol ticarethanesi tarafından geliyormuş, bir dalevaracı serserinin teki. Odama bir kutu sigara yolluyor, bıraktırmış, bir de gravat, hemen geri yolladım. Baktım hali şüpheli, bunu da kovdum. Şimdi bu adam Paris’te Türk Ticaret Odasına reis yapmışlar. İşte Nihad’ın getirdiği insanlar böyle, kadınlar, erkekler hep böyle, kendisi de imtiyaz almak, zengin olmak peşinde, Hülasa karı getiriyor, imtiyaz avcısı getiriyor” (Dr. Rıza NUR, Hayat ve Hatıralarım, C. III, İstanbul, s. 998).

Heyetler arasında yapılan özel görüşmelerde başta Lord Gürzon olmak üzere heyetimize belli başlı tavizler vermeyi teklif etmişlerse de heyetimizin anlaşılamaz tutumları sebebiyle Lozan’da birçok hususta olduğu gibi Musul konusunda da bu tavizleri koparamamışlardır. Lord Gürzon İngiliz Parlamentosunda yaptığı uzun ve teferruatlı konuşmasında: “Asil Vilkont meselesinin şu ciheti hakkında konuşurken bana iki sual sordu. Musul meselesinin Lozan’da öne sürülmesinden ve buna çok fazla önem verilmesinden dolayı bana esef etti. Bu noktayı yanlış anlamış, Musul meselesi Lozan’da şöyle yer aldı. Kendisinin de anlayacağı üzere Sevr Muahedesinin bir tekrarı ve onun yerine konulan Muahedede Türkiye’nin Asya ve Avrupa hudutlarını tespit etmemiz lazımdı. Türkiye’nin Avrupa, Trakya hududunu çizmemiz icap ettiği gibi, Asya’da da Suriye ve Mezopotamya hududlarını tespit etmemiz lazım olageldi. Bu sebepten dolayı Asya’da Irak’ın kuzeyi ve Türkiye’nin güneyi hududu tayin meselesinin de Muahedede yer alması icap etmekteydi. Biz müzakereye başlamak üzere iken Türkiye birinci müzakereci, benden meselenin zapta geçirilmemesi ve kendisiyle meselenin hususi pazarlık etmemi istedi. Ben de buna çok memnun oldum. Zira meseleyi ve bilhassa petrol işine verilen önemden dolayı bu konunun yani Musul meselesinin Lozan’a getirmek, dünya nazarında bu meseleye dair alakayı arttıracaktı. Türk Baş müzakereci ile yapılan pazarlıkların bir netice vermemesi ve kanaatlerimin zapta geçmesi talebine binaen son çare olarak Muahedeye dahil edeceğimiz şeyi halletmek üzere bu meseleyi açık müzakereye koyduk. Müzakere başladıktan sonra da Kraliyet Hükümetinin bana verdiği yetki ve selahiyeti kullanarak meseleyi istekleri doğrultusunda Cemiyet-i Akvam götürdüm (Earl of RONALDSHAY, The Life of Lord Gürzon, T. III, London, 1928, s. 333).

Aslında sadece Türkiye’yi ve İngiltere’yi alakadar eden bu mesele için müttefiklerinin de desteğini sağlayan Lord Gürzon: “anlaşma olmadığına göre, meselenin Cemiyet-i Akvam’a havale edilmesi gerektiğini, bu yapıldığı takdirde Cemiyet-i Akvamın alacağı kararı kabul edeceğini söyledi”. Müttefik müzakereciler de Lord Gürzon’un konuşmasını teyit eden konuşmalar yaptılar (Lozan Zabıtları, I. Takım, I. Cild, I. Kitap).

Halbuki Türkiye’yi tekrar savaşmakla tehdit edip, nihayetinde bu tehditlerinin de neticesi olarak Mesele, Cemiyet-i Akvam götürülmesi kararının verilmesine sebep olan Lord Gürzon, bu konuşmayı yapmadan kısa bir süre önce İngiliz Başvekili tarafından şahsına çekilmiş şu telgrafı almıştı. “Kanaatlerimi tam olarak bilmene rağmen muhtemel bir ihtilafı önlemek için kanaatimce hayati ehemmiyeti haiz bir iki şeyin mevcut olduğunu tekrarlamam belki iyi olur. Birincisi şudur ki: Musul için harbe gitmemeliyiz. Sevr Muahedenamesinden arta kalanı korumak için Türklerle yalnız başımıza savaşmayacağız. Bu nokta da fikrim o kadar katidir ki, önceden kestirilemeyecek bir sebep dahil hiçbir şeyin fikrimi değiştirebileceğini zannetmiyorum. Binaenaleyh bundan başka hiçbir siyaset hakkında mesuliyet kabul edemem” (Earl of RONALDSHAY, The Life of Lord Gürzon, T. III, London, 1928, s. 333).

Oysaki Lozan Konferansının başarısızlığa uğraması ihtimaline karşın karşılaşılabilecek olumsuzlar için “Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaset”ince çok gizli kaydıyla bir plan hazırlamıştı. Fakat bu plan Musul’un kaybını önleyecek bir taaruzi mahiyet taşımasına rağmen hiçbir zaman kullanılmayan atıl bir ihtiyaç gibi bir kenara atılmıştır (Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, 1970, Eylül Sayısı).

Mecliste Lozan ile ilgili yapılan münakaşa ve müzakereler neticesinde muhaliflerin sözcüsü konumundaki Ali Şükrü Bey feci bir suikast sonucu öldürülüyordu. Heyet kesilen Lozan görüşmelerine tekrar katılır ve taviz üstüne taviz vererek müzakereleri sonuçlandırıp, “Lozan Sulh Muahedenamesi”ni imza ederler. Bu antlaşmanın 3. maddesinde bu konu söyle neticelendirilmiştir: “Türkiye ile Irak arasındaki hudud işbu muahedename’nin mevki-i meriyete vaz’ından itibaren dokuz ay zarfında Türkiye ile Büyük Britanya arasında suret-i muslihanede tayin edilecektir. Tayin olunan müddet zarfında iki Hükümet arasında itilaf husule gelmediği takdirde ihtilaf, Cemiyet-i Akvam Meclisi’ne arzolunacaktır. Hattı hudud ittihaz olunacak karara intizaren Türkiye ve Britanya Hükümetleri mukadderat-ı kat’iyyesi bu karara muallak olan arazinin hal-i hazırında her hangi bir tedbil ikaına beis olacak mahiyette hiçbir harekat-ı askeriye veya sairede bulunmamayı mütekabile taahhüt ederler”.

Selametle...
Kullanıcı avatarı
Tarık026
Gayretkar Üye
Gayretkar Üye
 
Mesajlar: 56
Kayıt: 28 Eki 2008, 22:36
Konum: Edirne

Mesajgönderen Tarık026 » 24 Haz 2009, 15:04


Selamün Aleyküm.

b-) Haliç Konferansı


Haliç Konferansı, bu konferansta müzakereleri İngiltere namına yürütmeye memur Sir Persi Koks mahiyetindeki bir heyetle, Türkiye namına Fethi (Okyar) Bey mahiyetindeki Türk heyeti arasında 19 Mayıs/5 Haziran 1924 tarihleri arasında Kasımpaşa’daki daha sonraları Kuzey Saha Deniz Kumandanlığı olarak kullanılan Bahriye Nezareti Binası’nda gerçekleşmiştir.

İngiliz heyeti aynı gün öğleden sonra eski Bahriye Nezareti binasına giderek Türk Baş müzakerecisi Fethi Bey’i ziyaret etmiş ve bu ziyaretle müzakere günlerinin tespiti yapılmıştır. Aynı günün akşamı ise Türk heyeti Pera Palas otelindeki İngiliz heyetine iade-i ziyaret edilmiş ve 19 Mayıs 1924 günü müzakerelerin başlanmasına karar verilmiştir.

Musul meselesini halletmekle yetkili iki ülke müzakerecileri kararlaştırılan gün ve saatte bir araya gelmiş ve müzakereler başlamıştır. Açılış celsesinde açılışı yapıp konuşan Fethi Bey; “Suret-i müslihanede tespiti, Lozan Ahitnamesi ile tehir ve ta’lik edilen Türkiye-Irak hududunun tahdidi meselesini müzakereye memur heyet-i murahhasa azasıyla müşavirlerini Hükümet-i metbuam namına kemal-i hürmetle selamlamakla kesb-i şeref eylerim. Evvelce Lozan’da İngiliz ve Türk Heyetlerinin mütarekecileri arasında uzun müzakerelere konu olmuş ve zemin teşkil etmiş olan ve müzakeresi daha sakin bir devreye tehir edilmek mecburiyeti tahassül eden bu meselenin memnuniyet içeren bir tarzda tasfiyesine muvaffak olmaklığımız ziyadesiyle şayan-ı temennidir. Bu meselenin müzakeresi ve halli esnasında hak ve adalet hislerinin hakim olacağı ümmid-i kavisiyle haşmetlü İngiltere Kralı Hazretleri tarafından izam buyrulan Heyet-i murahhasaya beyan-ı hoşamedi eder ve konferansın küşad edilmiş olduğunu kemal-i memnuniyetle beyan ederim” (Ayın Tarihi, Ankara, C. III, s. 171-172).

İngiliz heyetinden Sir Persi Koks ise, “kendilerine gösterilen samimi misafirperverliğe teşekkül ettikten sonra bu mesele hakkında bir anlaşma hasıl olabileceği hususundaki temennilerini izhar etti. Anlaşma olmadığı takdirde meselenin “Cemiyet-i Akvam”a gideceğini, fakat bu suretle hallinin İngiltere için tabiatıyla şayan-ı tercih olmadığı” söyledi.

Öğleden sonra yeniden başlayan çalışmalarda Türk heyeti Türk hududunun Musul’u Türkiye’ye bırakılacak şekilde çizilmesi gerektiği, bunun ırki,coğrafi, tarihi vb. delilleri göz önüne serilmiş ve bu meyanda isteklerinde ısrarcı oldukları dile getirilmiştir. Buna mukabil söz alan İngiliz heyeti bir konuşma yapmış ve iki tarafın iddia ve talepleri arasında büyük bir mutabakatsızlık olduğunu görülmüştür. Çarşamba günü öğleden sonra tekrar bir araya gelinmiş müteakip Cumartesi 3. kez bir araya gelmişler ve müzakereler de bir anlaşma çıkma ihtimalinin dahi olmadığı görülmüştür.

Son oturumda ise Fethi bey’in evvelce Musul vilayeti ile ilgili olarak sunduğu delillere cevap vermesi gereken İngiliz heyeti Musul şöyle dursun, Hakkari vilayetimize bağlı olup da o anda tamamen idaremiz altında bulunan “Beytüşşebab”, “Çölmerik”, “Revandiz” kasabalarını dahi talep edecek kadar ileri gitmişti. Halbuki konferans sadece Musul Vilayetinin kime ait olacağını ve Türkiye-Irak hududunun temini için toplanmıştı. İngilizlerin izlediği siyaset zaten baştan sona belliydi. Amaçları Musul meselesini Cemiyet-i Avama taşımak zira müttefiklerinin üzerinde ağırlıkları vardı ve Musul meselesini Cemiyet-i Akvama taşıdıkları takdirde istedikleri sonucu alacaklarından hiç kuşkuları yoktu. Bu tutum ve davranışları başlı başına, konferansa sadece katılmış olmak için iştirak ettikleri ve anlaşmak için gelmediklerinin aşikar bir delili idi.

Birkaç gün beklendikten sonra 28 Mayıs 1924’de heyetler tekrar bir araya gelmişler fakat yine bir anlaşma zemini bulamamışlardı. Zira İngiliz heyeti Musul meselesinde işi garantiye almak için Hakkari vilayetinde hak iddia ediyorlardı ve o ana kadar bir misilleme olarak Türk heyetinin de Bağdat’ı talep etmek akıllarına gelmemişti. Üstelik böyle müzakerelerle geçen zaman esnasında İngilizlere karşı kullanılabilecek daha bir çok kozlarda mevcut idi. İngilizlerin Irak Hükümetine karşı teklif ettikleri anlaşma metni henüz Irak Parlamentosunda tasdik edilmemiş bulunduğu gibi, Irak içinde halkın İngilizlere karşı İslam önderleri eşliğinde ayaklanmalarda devam etmekteydi. Özellikle de Süleymaniye’ye hakim olan Şeyh Mahmud adamları ile birlikte bu havalide müstakil bir durumda bulunmakta ve İngilizlere meydan okumaktaydılar. Bilahare görüleceği üzere, Musul’u bize kaybettirmek maksadıyla Türkiye dahilinde isyanlar çıkartan ve destekleyen (Bu ayaklanmalara bir örnek olarak Nesturilerin ayaklanması örnek verilebilir, Nesturilik; rahip Nestorius’un fikirlerinden doğmuş Hıristiyan bir mezhebin adıdır. Aslen Maraşlı olan Nestorius, 428 yılında İstanbul’da patrik seçilmiş ve akabinde kendi fikirlerini yaymaya başlamış, Mardin ve yöresinde bu inanış iyiden iyiye kendine yer bulmuş olup, Hıristiyanlık inancından temel de ayrıştığı en bariz nokta ise; Teslisi reddederek, Hz. İsa hakkında İslami fikirlere yakın fikirler ileri sürmüştür. 489 yılında Urfa’da açmış oldukları üniversite kapatılmış ve buradan göç eden Nesturiler Çin, Hindistan ve İran’a dağılmışlar. Günümüzde Çin ve Hindistan’da 3 Milyona yakın Nesturi’nin olduğu varsayılmaktadır. Türkiye’de yaklaşık 100 bin kadar sayılara ulaşmışlar ve o dönemlerde Türkiye’de bunlar bile misyonerlerin tahriki ile bir devlet kurmak üzere ayaklanmışlardı.) İngilizlere karşı, Irak dahilinde Şeyh Mahmud ve benzeri gibi örgütlenme ve ayaklanmaları desteklemek ve İngilizlere bu suretle yıpratabileceğimiz bir vakıa iken bu konulara hiç değinilmemiş olması da ayrı bir basiretsizlik örneğidir.

İlerleyen günlerde Türkiye’nin bu ataletine karşılık İngilizler bu hususta git gide daha çok arsızlaşmış ve saldırganlaşma siyaseti gütmüşlerdir. Ki; Haliç Konferansından yaklaşık beş-altı ay sonra Hakkari vilayetimize havadan kısmi saldırılar düzenlemeye bile başlamışlardı. İngiliz müzakereciler bu suretle Türk heyetini bir hafta kadar oyaladıktan sonra ve nabız yoklama siyasetine devam ettikten sonra İngiltere’den beklemekte olduğu talimatın geldiği 3 Haziran 1924 tarihinde yazılı olarak Fethi Bey’e haksız taleplerini tekrar iletmişler ve buna istinaden Musul meselesinin Cemiyet-i Akvama gitmesi de kaçınılmaz bir hal almıştı.

Haliç Konferansı, İngilizlerin yukarıda izah edilen kabulü imkansız teklifleri yüzünden bir çıkmaza girdi. Bu sırada Fethi Bey, yeni İngiliz tekliflerini Ankara’ya bildirmişti. Oradan gelecek haber beklenmekteydi. Ankara’da da mesele uzun uzadıya Mustafa Kemal riyasetinde müzakere edilerek 5 Haziran 1924 tarihinde anlaşma temin edilemeyeceğini teyit ederek Musul meselesinin çözümünü Cemiyet-i Akvama havale ettiler.

Selametle...
Kullanıcı avatarı
Tarık026
Gayretkar Üye
Gayretkar Üye
 
Mesajlar: 56
Kayıt: 28 Eki 2008, 22:36
Konum: Edirne

Mesajgönderen Tarık026 » 24 Haz 2009, 15:04


Selamün Aleyküm.

c-) Cemiyet-i Akvam Meclisi’nde

Musul meselesinin, Lozan Lozan Antlaşmasında “Türkiye-Irak Hududunun Tahdidi” şeklinde ifade edilerek iki tarafça (Türkiye-İngiltere) dokuz aylık bir müddet zarfında “Suret-i Muslihanede Halli”, bu mümkün olmadığı taktirde ise Cemiye-i Akvam Meclisi’nin hakemliğine tevdisi kararlaştırılmış ve bu husus, Lozan Antlaşmasının 3. maddesinde yer aldığını ve bu meseleye çare bulmak üzere İstanbul’da “Haliç Konferansı”nın düzenlendiğini fakat İngilizlerin, bu konferansa sırf antlaşmanın 3. maddesindeki yükümlülüklerini yerine getirmek ve her hangi bir çözüm bulanamadan “çözümsüzlük” üzerine kurduklarını planları gereği katılmış olduklarını yukarıdaki bölümlerler de ayrıntılı bir şekilde incelemeye çalışmıştık.

Bütün bu olanlara müteakip, İngiliz Hükümeti önce Cemiyet-i Akvam Katib-i Umumiliğine müracaat ederek, Musul meselesinin halli için toplanacak ilk oturumda ele alınması ve çözüm bulunması için başvurusunu resmileştirmiş olmaktadır. Musul meselesi konusunda, İngilizlerin evvelden bu yana izledikleri siyaseti aşama aşama sıralamak gerekirse;
1-) Mondros Mütarekesi Antlaşması imzalanmış olmasına rağmen, Musul’u işgal etmeleri,
2-) Lozan müzakerelerinde Musul meselesini ana konulardan ayrıştırarak, işgallerine siyasi dayanak olacak ortamın vücuda gelmesini sağlamaları,
3-) Lozan müzakerelerinde Musul meselesini, Irak-Türkiye hudut meselesi boyutuna indirgemeleri ve buna Türk Heyeti tarafından itiraz edilmeyip, kabul edilmesi,
4-) Lozan’da alınan karar gereği dokuz ay içinde toplanan Haliç Konferansına katılmaları fakat çözümsüzlük üzerine kurdukları siyasetleri gereği en baştan beri istedikleri üzere meselenin Cemiyet-i Akvam Meclisine taşımaları,
5-) Müttefiklerinin üzerinde kurmuş oldukları hakimiyet vesilesi ile Cemiyet-i Akvam’da çıkacak kararın kendi lehlerine çıkmasını sağlamaları için gerekli siyasi ortamın oluşturulması,

Şimdi ise izledikleri bu siyasi planlarının 5. aşamasına gelmeyi başarmışlardı. Bunun için yaptıkları bu başvuruya müteakip 19 Ağustos 1924 tarihinde Türk Hükümeti’ne başvuru tebliğ edilmiş ve cevap istenmiştir. Burada hassas konu ise Lozan anlaşmasının geçici 11. maddesinde belirtildiği üzere; “Cemiyete aza olmayan devletlerin kendilerini alakadar eden bir mesele için cereyan edecek müzakerelere murahhas göndererek iştirak edebilecekleri idi”.

Bu isteğe Başvekil sıfatı ile cevap veren İnönü, meselenin Cemiyet-i Akvam Meclisince, müzakeresini esas itibariyle kabul etmiş bulunduğumuzu, ancak bunun için Lozan Antlaşmasının yürürlüğe girmesine istinaden dokuz aylık bir müddet geçmiş ve bu müddet zarfında “Suret-i Muslihanede” tahakkuku edilmiş olan bir çarenin bulunamamış olması gerektiğini, halbuki; henüz Lozan Antlaşmasının tasdik edilerek yürürlüğe girmediğine dair her hangi bir resmi yazı alınmış olmadığından dolayı itiraz ileri sürülmüş ve denmiştir ki; Muahedenin otuz ikinci maddesinde münderiç hakkın istimali suretiyle İngiliz Hükümeti tarafından icra olunan müracaat, İngiliz Hükümetinin doğrudan doğruya müzakerat tarikinden istifade etmek istemediğini ve Musul Vilayeti üzerindeki hukukunun Cemiyet-i Akvam tarafından tayin edilen adilane vasıta ile mevki-i meriyete vaaz edilemeyeceğine kani bulunduğunu göstermektedir. Türkiye, ihtilafın icabı takdirinde balada mezkur meclise havalesini Lozan Muahedenamesi ile kabul etmekte tereddüt etmemişti. Bu şeriat dahilinde ve anifüzzikir takayyüdat dairesinde Türkiye Hükümeti Irak ve Türkiye arasındaki hudut meselesinin, Meclisin gelecek içtimalarından birinin ruznamesine idhal edilimesine esas itibariyle muvafakat etmektedir. Tasdik keyfiyetinin üç devlet tarafından icrasına intizar edilmesi zaruretine binaen, Türkiye Hükümeti’nin Meclisin müzakeratına suretin ahzını takip eden yirmi gün zarfında iştirak edileceğini size ihbar ile kesb- şeref eylerim”.

Heyet-i Vekil’e 3 Eylül 1924 tarihinde toplanarak Musul meselesinin Cemiyet-i Akvam Meclisindeki müzakeresine katılarak Türkiye’yi temsil edecek heyeti seçti bu heyet şöyle idi;
Baş Murahhas: Fethi Bey (Okyar, TBMM Reisi),
Askeri Murahhas: İshak Avni Bey (Kurmay Yarbay),
Müşavir: Münir Bey (Hariciye Vekalet-i Hukuk Müşaviri),
Müşavir: Salih Bey (Umur-u Siyasiye Umum Müdürü),
Katip: Hüseyin Avni Bey,
Katip: Suat Tevfik Bey,

Fethi bey, Baş murahhas seçilişini müteakip önce Bursa’da istirahatte bulunan M. Kemal Paşanın yanına giderek kendisine brifing verilmiş, bilahare Ankara’ya İsmet İnönü Paşanın yanına giderek görüşüp gerekli izahat ve talimatları almışlardır. 6 Eylül 1924’de Ankara’dan ayrılmış, 7 Eylül 1924’de İstanbul’a gelmiş, burada Cemiyet-i Akvam’ın mümessili olan Mr. Childs ile görüşmelerde bulunduktan sonra Cemiyet-i Akvam’a takdim edeceği, muhtırayı hazırlayıp, gerekli belgelerin temini ve tasnifi yapılarak 10 Eylül 1924’de Cenevre’ye hareket etmişlerdir.

Fethi Bey Cenevre’ye hareketinden önce Tan Gazetesine vermiş olduğu beyanatta Türkiye’nin Musul Meselesine bakışı hakkında şunları dile getirmiştir: Türkiye Cumhuriyeti, Cenevre’de bütün eski Musul vilayetinin milli hududumuz dahilinde olduğunu talep edecektir. İngiltere’de bu vilayeti talep etmektedir (Bu noktaya Kasımpaşa Konferansında değinmiştik). İngiltere’nin bu talebi tamamen geçersizdir. Mondros Mütarekesinin imzalanmış olması ve bilahare Harekat-ı Harbiyenin tatil edilmiş olmasına binaen mütareke sonrası gerçekleşen bir işgalin vukuu bulduğunu ve bunun devletler hukukuna aykırı olduğunu, İstanbul’un işgal esnasında Babıali üzerinde yapılan siyasi tazyikler nedeniyle gereğini yapamadığını, İngiltere Hükümeti de bunu anladığı içindir ki, Cemiyet-i Akvam’a verdiği açıklamada bu noktayı teğet geçmiştir. İngiltere, Musul Vilayetinde Türklerin zayıf bir ekalliyet teşkil ettiklerini göstermeye çalışmaktadır. İngiliz hükümeti, Musul Vilayeti ahalisinin Irak Krallığı’na iltihak etmeyi arzu ettiğini iddia etmektedir. güya arazi ahalisi Emir Faysalı Kral intihab etmek suretiyle bu arzusunu izhar etmiş, halbuki Musul Sancağı, Süleymaniye Sancağı bu münasebetle toplanan reylere iştirak etmediği gibi, Kerkük Sancağı ahalisi de Faysalı hükümdar olarak tanımayı kati surette reddetmektedir. Lord Gürzon Lozan’da, Persi Koks İstanbul’da, Musul Vilayeti ahalisinin Irak ile ittihadı arzu ettiklerini iddia eyledikleri halde, her ikisi de reylere müracaat meselesini muvafakat etmemişlerdir. Şu halde ahalinin Irak’a iltihakı arzu ettikleri iddiası nasıl kabul edilebilir? Fikrimizce en münasip çare reylere müracaat olacaktır. Esasen Cemiyet-i Akvam, bu tarz-ı halli bu kabil itilafların hallinde istimal etmiştir. İngiliz Hariciye Nezareti tarafından tasvip edilen iki plana mevcuttur. Bunlardan birincisi; Hıristiyan Nesturiler vasıtasıyla Türk-İran hududu boyunca yeni bir hükümet, bir “etatampon” teşkil etmek, ikincisi için ise; dağlık havaliyi işgal etmek için kabil olduğu kadar şimale giderek askeri teminat elde etmektir. Şunu belirtmeliyim ki, Milletlerarası sulh, iyi bir askeri hududla temin edilemez. Etatampon meselesine gelince, bu tahakkuk ettiği takdirde Nesturiler için pek vahim olacaktır. Nesturilerin gelecek menfaati ve devamlı olacak bir sulh için bu suni vasıtalara müracaat onların sonunu getirecektir. Cenevre’ye büyük bir ehemmiyetle gidiyoruz, davamız ve haklılığımız açıktır. Türkiye’nin Cemiyet-i Akvam’a duhulü meselesi, şimdilik mevzubahis olmayacaktır. Biz şimdilik münhasıran Musul meselesi ile meşgul olacağız. Mamafih Türkiye, Cemiyet-i Akvam Meclisine dahil olmadığını Lozan’da esas itibariyle kabul etmiştir. Fakat ergeç Cemiyet-i Akvam’a girmeyi talep edecektir” (Ayın Tarihi, C: IV, s. 135-137).

Cenevre’ye intikal eden heyet ve Fethi Bey, muhtelif ziyaret ve iade-i ziyaretlerden sonra 24 Eylül 1924 tarihinde Cemiyet-i Akvam Meclisinin Heyet-i Umumiye toplantısına katılmıştır. Bu celsede ilk olarak söz alan İngiliz Murahhası Lord Parmor (İngiliz Adliye Vekili) halledilecek meselenin; Musul’un mukadderatı değil, Türkiye-Irak hududunun tespiti meselesi olduğu belirterek Musul’un işgali konusunda ısrarcı tavır ve siyasetlerine devam etmişlerdir. Lord Parmor’dan sonra söz alan Türk Murahhası Fethi Bey, Lord Parmor’un konuşmasında temas ettiği esaslı noktalara cevap vermek hakkını muhafaza ettiğini beyanından sonra Türk Hükümetinin hassasiyetini ortaya koyan bir muhtırayı okumaya başladı. Muhtırada, Türkiye-İngiltere arasında mevcut bulunan görüş ayrılıklarına dikkat çektikten sonra; “Eğer ortada Musul Vilayetinin mukadderatı mevzubahis değilse bizi Cemiyet-i Akvam Meclisi’ne sevk eden, Lozan Konferansından beri devam eden ihtilaf nedir?' dedi. Lozan müzakerelerine temas ederek meselenin öteden beri Musul Vilayetinin mukadderatını tayin suretinde ele alınmış bulunduğunu anlattı. Musul’un, Türkiye’ye aidiyetini ispatlayan ırki, tarihi, siyasi ve stratejik sebepleri sayıp döktükten ve bunları batılı eserlere atıflarla teyit ettikten sonra konuşmasına ara verdi.

Cemiyet-i Akvam Musul meselesini görüşmek üzere 27 Eylül 1924 tarihinde tekrar toplandı. İlk olarak Katib-i Umumi’nin hazırladığı rapor ele alındı. Bunda alakadarca tavizi gerekli noktalar bulunduğu, Lozan müzakerelerinde belirtildiği üzere İngiltere’nin Cemiyet-i Akvamın kararını peşinen kabul etmiş olmasına rağmen Türkiye’nin bu hususta karar ve niyetini beyan etmemiş bulunduğu ifade olunuyordu. Türkiye-Irak arasında bir tampon devlet tesis edilmesi gerektiğini ilk ifade eden İngilizlerdi, buna müteakip, İtalyan Murahhasının da aynı istikamette bir teklif getirmesi ise, hiç şüphesiz İngiliz telkin ve teşviklerinin sonucuydu. Ayrıca sanki böyle bir ihtilaflı bir mesele mevcutmuş da, bundan feragat edilmiş gibi yaparak kendilerinin de Musul meselesinde feragat ve tavizleri elde edebilmekti.

29-30 Eylül 1924’de toplantı ve müzakerelere devam edilmiş ve Musul meselesini tetkik edecek bir komisyon kurulmasına karar verilmiştir. Komisyon bitaraf devletlerin üyelerinden oluşacak ve taraf devletler yani Türkiye-İngiltere her türlü evrak temininde komisyona yardımcı olacaklardı. Böylelikle Türkiye’nin Cemiyet-i Akvam Meclisinin alacağı kararının kabulü mahiyetinde ilk adım da atılmış oluyordu. Oluşturulan üç kişilik heyet:
Kont Teleki (Eski Macar Başvekili),
Af Wrisen (Belçikalı Sefir),
A. Poulis (İsveçli, Albay).

Heyet 13 Kasım 1924 tarihinde Cenevre’de toplanmış ve bir sualler listesi oluşturmuştur. Önce Londra’yı ziyaret eden heyet, İngiliz makamları ile görüşmüş, müteakiben 4 Ocak 1925 tarihinde Ankara’ya gelerek temaslarda bulunduktan sonra Bağdat ve Musul’a hareket etmişlerdir. 16 Ocak’ta Bağdat’a varan heyet gerekli gördükleri görüşmelerden sonra Musul’da tetkiklere başladı. Ancak bu komisyona her türlü kolaylığın gösterilmesi yönünde alınan karara rağmen, İngilizler akla hayale gelmeyen engeller ortaya koymaktaydılar. Fethi Bey Cemiyet-i Akvam’a başvurarak “İngiliz İşgali altında iken Musul’da salim bir tetkik yapılamaz” itirazı havada kalmıştı. 25 Şubatta da ekiplere ayrılarak Kerkük’te buluşmak üzere ayrı ayrı mıntıkalarda ahali nezdinde rey, mütaala ve arzularını tespit için dağıldılar. Komisyon, Cemiyet-i Akvam Meclisine takdim ettikleri raporlarda karşılaştıkları zorlukları uzun uzadıya belirtmiş olmalarına dikkate alınmamıştır (Ayın Tarihi, C: IV, s. 322-326).

Komisyon, sundukları raporlarda Coğrafi, ırki, tarihi, iktisadi, stratejik, siyasi, hukuki ana başlıklarında hazırlamışlar 16 Temmuz 1925 tarihinde Komisyona sunmuşlardır (Ayın Tarihi, C: IV, s. 439-445). Aslında hazırlanan tafsilatlı raporda hemen hemen her şey Türkiye lehine idi. Sadece şu paragraf bile bunu teyit etmeye yetiyordu: Hukuki nokta-i nazardan Türkiye kendi hukukundan feragat etmedikçe komisyon tartışmalı arazinin Türk ülkesinden ayrı düşünülemeyeceği fikrindedir (Bu uzun ve detaylı raporun tamamı için bakınız: Ayın Tarihi, C:V, Numara:17, Ankara, 1341, s.315 ve müteakip).

Cemiyet-i Akvam’ın raportörü Unden, İngiliz Murahhası Lord Parmor’a Cemiyetin vereceği karar her ne olursa olsun bunu İngiliz Hükümetinin kabul edip etmeyeceğini sormuş, murahhas müspet cevap vermişti. Fethi Bey’e sorulan aynı soruya, Fethi Bey; “Milletler Cemiyeti misakının on beşinci maddesine gereğince kabul edeceğini buyurdu'. Bunun üzerine raportör Unden, Fethi Bey’e İngiliz Hükümetinin bunu kayıtsız şartsız kabul ettiğini kendisinin de kati bir cevap vermesi gerektiğini belirtmesi üzerine Fethi Bey; “Mutlak Kabul” cevabını verdi. Bunun üzerine Ankara bu söylemi kabul etmedi ve Baş Murahhas olarak Tevfik Rüştü (Aras) Bey’i gönderdi. Bu zat, ancak misakın on beşinci maddesine gereğince kabul edeceğini yolunda müdafaalarda bulundu. Türkiye’nin tüm itirazlarına rağmen Cemiyet-i Akvam Meclisi, Lahey Beynelmilel Adalet Divanı’ndan üç hususta iştişari rey ve mütalaa talebinde bulundu.
1-) Cemiyet-i Akvam Meclisinin Lozan Antlaşmasının 3. maddesi gereğince vereceği kararın hukuki mahiyeti nedir? Yani bir hakem kararı mı, tavsiye mi, yoksa sadece tavassut mudur?
2-) Böyle bir karar için ittifak şart mıdır? Yoksa ekseriyet yetirli midir?
3-) İki tarafın temsilcileri bu oylama için iştirak edebilirler mi?

Lahey Adalet Divanı, 21 Kasım 1925 tarihinde rey ve mütalaasını belirledi, bu kararla mezkür 3. maddeyi imzalamakla tarafların bu ihtilafı kati bir surette hallini temin etmek, yani ihtilaflı sınırları kati bir suretle tespit etmek istemişlerdir. Bu yüzdendir ki, Cemiyet-i Akvam’ın alacağı kararın her iki taraf içinde uyulması gereken bir “mecburi karar” olduğu şeklindeydi. Bu kararın ittifakla alınması gerektiğine kanaat getirmişti. İttifak şartı ortaya konulmasına müteakip, raportör Unden; “alakadarların reyi hariç olmak üzere alınması gerektiği” fikrini ortaya attı. Zira ittifak şartı ortada iken Türkiye’nin reyi ittifaka mani olacağını ve Türkiye’nin Meclise dahil olmadığını savunmuştu.tetkik heyetinin önemli bir kısmının lehimize olan raporuna rağmen Cemiyet-i Akvam Musul’u Türkiye’den ayırarak, esarete devam kararını almasına müteakip, Heyetimiz önce meclisi sonrada Cenevre’yi terk etmişler, hatta Heyetin Cemiyet-i Akvam’ı terk edişine müteakip kararın oylanması ve Heyetin bu esnada mecliste bulunmaması nedeniyle karar gıyabımızda alınmış oldu. Bu karar Türkiye’nin 1918 yılından beri devam eden Musul üzerindeki İngiliz emrivakisini kabul anlamına geleceği için Türkiye bu konuyu müzakereye hiçbir şekilde yanaşmamış ve bir sene daha böylece geçmiştir.

Musul’un ziyanında daha öncekilere ilaveten Cemiyet-i Akvam Meclisindeki görüşmelerde takınılan yanlış tutumları kısaca şöyle sıralamak mümkündür.
1-) Fethi Bey’in, Cemiyet-i Akvam Meclisince verilecek kararı Ankara’nın karşı çıkmasına rağmen kayıtsız şartsız kabul edeceğini beyan etmesi.
2-) Lahey Beynelmilel Daimi Adalet Divanı’ndan istişari rey ve mütalaa talep edildiğinde, Tevfik Bey’e teklif edilmesine rağmen oraya durumun tespit ve müzakeresi için gitmeyişi veyahutta bir heyet göndermeyişimiz.
3-) Lozan anlaşmasının geçici 11. maddesinde belirtildiği üzere; “Cemiyete aza olmayan devletlerin kendilerini alakadar eden bir mesele için cereyan edecek müzakerelere murahhas göndererek iştirak edebilecekleri” haklarında ısrarcı olmaları.
4-) Her şart altında Musul’un kaybedilme ihtimali düşünülerek Lozan Antlaşmasının otuz yedinci maddesinde belirtildiği üzere “Ekalliyetlerin Himayesi”nden doğan haklarımızı kullanmamış olmamız, hatta bu hakkımızın Cemiyet-i Akvam’da hiçbir suretle dile getirilmeyişi. olarak özetle sıralayabiliriz.

Selametle…
Kullanıcı avatarı
Tarık026
Gayretkar Üye
Gayretkar Üye
 
Mesajlar: 56
Kayıt: 28 Eki 2008, 22:36
Konum: Edirne

Mesajgönderen Tarık026 » 24 Haz 2009, 15:05


Selamün Aleyküm.

d-) Cemiyet-i Akvam Sonrası:

Cemiyet-i Akvam Meclisi’nin aldığı bu olumsuz karar sonrasında Türkiye-İngiltere ilişkilerinin gergin ve muallak bir hale gelmesine neden olmuştu, her iki tarafta beklemek ve şartları gözetmek üzere beklemeyi tercih etmiş ve yaklaşık bir senelik bir süre sonrasında, Cemiyet-i Akvam Meclisi’nin kararının kabulü yerine, İngilizlerle bir anlaşma yapmak suretiyle bu meseleyi halletme yoluna gidilmesi tercih edilmişti. Zira İngilizler tarafından silahlandırılan ve kışkırtılan “Asuriler” ve “Yezidiler” 1926 Martında sınırlarımızı hedef alan saldırılar düzenlemişler hatta bu saldırıda telefon irtibat tellerini kesip nöbet tutan bir kısım erlerimizi de şehid etmişlerdi. Bu hareketler neticesinde çok sert bir nota ile durumu protesto eden Türk Hükümeti bunun içindir ki, İngilizler ile ikili bir anlaşma yapmanın daha sağlıklı olacağı kanaatine varmışlardı. Türk Hükümeti’nin, İngiliz Hükümeti’ne karşı bu sert tutumu karşısında Berlin Büyükelçiliğine atanmış olan Lindzey, yeni görevine başlamak yerine Türkiye-Irak hududu meselesinin çözümü için yapılacak müzakerelere Murahhas olarak tayin edildi ve Türkiye’ye 6 Nisan 1926’da karşılıklı görüşmeleri kabul ettiğini bildirdi. Lindzey kısa bir süre içinde Türkiye’ye gelerek müzakerelere başladı. 2 Haziran 1926’da Irak Harbiye Nazırı olan Huri Said Paşa’da hazırlanan anlaşmayı imzalamak üzere Ankara’ya geldi.

6 Haziran sabahı anlaşmanın bir gece öncesinde gece yarısı imza edildiği gazetelerde yayınlandı (Ali Fuad CEBESOY, Siyasi Hatıralar, II. Kısım, İstanbul, 1960, s. 187). O sırada muhalefet partisi olan Terakkiperver Fırkası bu anlaşmanın tasdikine iştirak etmedi (Ali Fuad CEBESOY, Siyasi Hatıralar, II. Kısım, İstanbul, 1960, s. 188). Musul’un şuan da geçerli olan statüsünün hukuki zemini bu anlaşma olup, Türkiye’ye Musul petrollerinden yirmi beş yıl boyunca ( o da kağıt üzerinde kalmış olan ve hiçbir zaman tahsil edemediğimiz) yüzde on hisse verilmişti. Bundan önceki konferans ve müzakerelerde de ısrarla dile getirilmeyen Irak Türklerinin siyasi, tarihi, ırki ve iktisadi hakları yapılan bu anlaşmada da hiç dile getirilmemiş olması da ayrıca göz ününde bulundurulması gereken önemli bir nokta olduğu kanaatindeyim...

Sultan II. Abdülhamid Han’ı bir şekilde tahtından indirerek idareyi ele alan İttihat ve Terakki yönetiminin, bizzat Sultan II. Abdülhamid Han tarafından Musul’u, Ahalisini ve Musul’daki petrolleri korumak için yayınladığı “Emlak-ı Şahane”’yi, Filistin’i korumak kendi parası ile arazilerin hemen hemen tümünü alarak oluşturduğu “Filistin Çiflikat-ı Şahanesi”ni, 24 Temmuz 1909’da iptal ederek başlattıkları basiretsizlikler ve kendilerinin; “ne pahasına olursa olsun yönetimi ele almalarını” ilkesi ile hareket etmeleri neticesinde, İngiltere’nin Ortadoğu siyasetinin önündeki engellerin kaldırılmasıyla başladıkları ve yukarıda da belirttiğim üzere devam eden görüşme ve müzakerelerde izlenen yol ve yöntemler Musul’un Türkiye topraklarından ayrılmasına sebep olmuş olup, geçmişteki basiretsizliklerimizi tekrarlamayarak Musul ve çevresinde bulunan Türkmen soydaşlarımızın hak ve istikballerini korumamız temennisiyle bu Musul başlığını noktalıyorum...

Tabii bu başlığı ilk açarken aşama aşama gelişen olayları kronolojik bir şekilde yazmak yerine Musul’a dikkati çekmek istemiştim.
Siz değerli arkadaşlarımızın da katılımlarını (belge, yorum, hatırat vs.) bekliyorum...

Selametle...
Kullanıcı avatarı
Tarık026
Gayretkar Üye
Gayretkar Üye
 
Mesajlar: 56
Kayıt: 28 Eki 2008, 22:36
Konum: Edirne

Önceki

Dön Osmanlı Tarihi

 


  • Benzer Konular
    Cevaplar
    Görüntüleme
    Son mesaj

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir