Merhamet-i Şahane

II. Abdülhamid Han'ın nasıl bir karaktere sahip olduğu ve özel hayatında ne gibi noktalar bulunduğuyla ilgili paylaşım ve yorum yapılabilecek forum.

Mesajgönderen Tuğra » 13 Oca 2010, 16:07


Merhametine, nefsini de, memleketini de kurban etti.

"Kızıl Sultan"da merhamet işte bu efsanelik derecededir ve onun tek kötülenebilecek tarafı, bu sınırsız iyiliği—Tasavvufta, "bir şey haddini aşacak olursa aksiyle tecelli eder" şeklindeki ölçü, en parlak ifadesini Abdülhamîd'in merhametinde bulur. O, zulümden beter mikyasta merhametliydi ve merhameti, şahsı, memleketi ve tahtı hesabına zulümden beter bir netice verdi. Saltanatı boyunca, kaydetmiş olduğumuz gibi, korkunç katil bir haremağasından başka tek ferdi astırmadı, aleyhine çalışan her ferde ceza yerine refah hazırladı, açık ihanetlere kadar affetti ve asla hükümet idareciliği ile barışn bu evliyalık edasını, tahttan indirmeye gelenlere kadar gösterdi. Emrindeki birliklerinden en küçüğüyle Selanik çapulcularını darmadağın etmek kabilken:

-Hayır benim yüzümden tek damla kanın dökülmesine razı değilim!

Dedi ve arada dev-sinek farkı varken sineğe yenilmeyi kabul etti.

Abdülhamîd'deki bu duygu, yalnız saf, derin, hastalık derecesinde bir merhametle izah edilemez. Kendisinden bir çağlayan gibi fışkıran merhamet hissini, onun ruh örgüsünü şekillendirici İlâhi haşyet, teslimiyet, mahviyet gibi duygularla bir arada görmek ve bir katışık halinde anlamak lazım...

Onu, törenlerde, İlâhi haşyet altında omuzları eğik, benzi soluk ve hummalı gözleri içine kapanık görenler, akrep bıyıklı, kabarık göğüslü, sırma ve nişan mankeni taazzum tiplerine namütenahi uzak bulurlar. Böyleyken, Allah'ın püskürttüğü nurla, üstünden çarpıcı bir heybet tüten Abdülhamîd, üç kıtaya yaygın, ihtiyar İmparatorluğunun ıstırabını, haşyet, teslimiyet, mahviyet dolu ruhunda ve edasında, merhametle daireli bir ifadeye erdirmiş ve Allah'a karşı bu küçülme ve sığınma ifadesinde azametlerin en şahanesini bulmuştur.

Allah uğrunda küçülmenin, yokluğa kaçmanın insanı ne kadar büyüttüğüne, yükselttiğine dikkat ediniz ki, odasına herhangi bir haremağası veya hademe girdiği zaman, sırf Allah'ın mahlukuna saygı göstermek için ayağa kalkmak ister, fakat İslamların Halifesi ve Türklerin Padişahı sıfatıyla böyle bir imkan bulamayınca, ayağa kalkışını gizlemek maksadıyla masasında bir kağıt arıyormuş gibi yapar ve yalnız Allah'ın görüp kulların farkına varmadığı şekilde nefsini küçültmeyi yerine getirirmiş...

İhtiyar bir haremağasından, en emin müşahede halinde dinlediğimiz ve hemen hiç kimsenin bilmediği bu mahrem hâl, tarihte ikinci bir devlet reisine nasip olmamış bir ulvi kahramanı çerçevelemektedir.

Abdülhamîd'in, tebasına merhamet ve alaka cephesine gelince, işte sayısız hikayelerinden bir tanesi...

Mabeyn mensuplarından biri, hatıralarında anlatmakta:

Aksaray taraflarında bir postaneden Yıldız'a bir telgraf çekilir. Telgrafı çeken bizzat telgraf memuru... Karısı gebe ve doğurmak üzere... Doğumun o gece ve zor olma ihtimali var... Memurun da elinde hiç bir vasıta yok... "Merhamet-i Şahane"ye sığınıyor ve Ulu Hakan'ın, tebaa içinde bu en hakir kuluna el uzatmasını istiyor.

O gece sarayda nöbetçi Mabeyn memuru, en adi varakaya kadar alakalanan Padişaha, listesini sunarken, iki kelimecikle bu kıymetsiz telgraftan da bahsetmeyi unutmuyor.

Sultan'ın emri:

-Telgrafı getiriniz!

Sultan, telgrafı hecesi hecesine okuyor ve yapılacak şeyleri Mabeyn memuruna irade ediyor.

Aynı gece, sabaha karşı, Mabeyn memuru, Mabeyn tabiblerinden biri ve bir yaver, gönderildikleri yerden dönmüşler, saray bahçesinde yürümekteler... Padişah'ın oturmayı adet edindiği sade ve basit odada ışık görüyorlar. Padişah'ın geceyi orada geçirdiğini ve belki de uyumakta olduğunu düşünerek, kendilerini rahatsız etmemek için ayaklarının ucuna basa basa yürüyorlar. Camda bir gölge...

"Zat-ı Şahane"...

Sultan, pencereden, onlara, yanına gelmelerini işaret ediyor.

Huzurdalar...

-Ne oldu, çocuk doğdu mu?

-Evet Efendimiz! Biraz evvel dünyaya geldi. Doğum çok zor oldu. Nur topu gibi bir erkek çocuk... İsmini "Abdülhamîd" koydular... "İhsan-ı Şâhane"yi verdik. Baba ağladı ve "ömr-ü devlet"lerine dua etti.

Abdülhamîd, şafak vaktine kadar neticesini beklediği hâdiseyi öğrendikten sonra, içindeki sıkıntılı bir havayı dışarıya atarcasına nefes boşaltıyor ve tek kelime söylemeden paravanının arkasına geçip sabah namazına duruyor.

Odadakiler, yalnız beş heceli bir nida duyuyorlar:

"-Allahu Ekber!"

Tefsir hikmetlerinin en ileri derecesinde bile bu mânanın ulviyetine yaklaşacak mecal olmadığı için susmayı tercih ediyoruz.

Abdülhamîd'de "Merhamet-i Şahane" ile karışık İlâhi haşyet, teslimiyet, mahviyet ifadesinden sonra, onun hemen bütün ihtiyaç ve liyakat sahiplerine, bazen de bu vasıfları taşıyanların ters tarafındakilere bezlettiği "İhsan-ı Şahaneler" gelir. İslâmiyet'te vericiliğin, bağışlayıcılığın, cömertliğin, eli açıklığın ne demek olduğunu bilenlerce, en hesabi karakter içindeki lütufkârlık, muhteşem bir fazilettir.

Ondan nimet görmemiş, onun nimetine ermemiş, etrafındakilerden düşmanlarına kadar, hemen hiç kimse yoktur.

Kısa ve emin bir teşhis olarak bildirelim ki, o, hürriyet kahramanı geçinen kahramanlar, sahtekarlar ve şantajcılar güruhunun hemen her ferdi, midelerini ve keselerini, -yalnız vicdanları müstesna-Abdülhamîd'in nimetleriyle doldurmuşlardır.

Abdülhamîd, bu vericiliğinde bazen öyle ince hesaplara gider ki, insanları bağlamak, kötü ahlakları içinde kıpırdayamaz hale getirmek için de, cömertliğini politikası emrinde çalıştırmaktan geri durmazdı. Kumar borcunu ödediği ecnebi sefir misalini hatırlayalım...

Cömertlikte en samimi ölçüyle hareket ettiği halde insanları bağlamak ve utandırmak politikasını da ihmal etmeyen, fakat bağlanma ve utanma kabiliyetinde kimseyi bulmayan Ulu Hakan, Midhat Paşalar, Namık Kemal'ler, Ziya Paşa'lar, Ahmed Rızalar, Abdullah Cevdet'ler, Ahmed İhsanlar ve daha kimler ve kimlere kadar, nimetlerine el ve etek açtıkları halde kendisine şantaj yapmakta devam etmiş sahte kahramanlara nisbetle ne kadar hakiki, samimi ve bağışlayıcıdır!

Şu ölçüye onun yalnız düşmanları değil, başları sıkışınca soluğu yabancı sefaretlerde alan bazı vezirleri de dahildir. Daima, "Merhamet-i Şahane", "İhsan-ı Şahane", "Aff-ı Şahane" bütün bu parazitleri koruyor; ve Abdülhamîd, ince imbiklerinden daima gülyağı süzmeyi düşünürken bunlar için bir (filit) yapmayı mizacına sığdıramıyordu.

Bu nokta, daima kaydettiğimiz gibi, Abdülhamîd'in mahzun encamından biricik menfi müessiri teşkil eder ve onu kendi kendisine sorumlu kılar.

Büyük dava adamı Abdülhamîd'in başını yiyen, evliya mizaçlı Abdülhamîd, ve onun "Merhamet-i Şahane"si, "İhsan-ı Şâhane"si, "Aff-ı Şâhane"si olmuştur. O, bu kadar iyi olmasaydı bu dünyada sonu fena olmazdı.

Bu noktaya kadar hüküm:

Felsefede bir şeyin kamil zıddı o şey gibi tektir. Siyah-beyaz, mü'min-kafir, Galata Kulesi-Bostan Kuyusu ve daha neler ve neler gibi...

İşte Abdülhamîd, yahudiler, masonlar, garp emperyalizmasının iç ve dış ajanları, sahte inkılapçılar, köksüzler ve züppeler tarafından, kendi öz meziyetlerinin kamil zıddıyla vasıflandırılmak ve öyle gösterilmek istenmiş, bu bakımdan tarihi mazlumlar arasında eşi görülmedik, yepyeni ve apayrı bir dereceye hak kazanmış bir devlet reisidir

Abdülhamîd'e isnat edilen zulüm, istibdat, korkaklık, vehim, israf, hiyanet; hakikatte merhamet, adalet, cesaret, zeka, tasarruf ve sadakatin ta kendisidir.

(Necip Fazıl Kısakürek - Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han)
Kullanıcı avatarı
Tuğra
Yönetici
Yönetici
 
Mesajlar: 121
Kayıt: 23 Eki 2008, 17:31

Dön Kişiliği ve Özel Hayatı

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir