İ'caz, lugatte âciz bırakmak, başkasını acze nisbet etmek anlamına gelir. Kur'an-ı Kerimde bu manada Kâbil'in:''Yazıklar olsun bana!, şu karga kadar bile olup da kardeşimin cesedini örtemedim,'' dedi (En'am, 6/31) âyeti örnek gösterilebilir. Mu'cize kelimesi de aynı kökten gelmektedir. Onun bu isimle isimlendirilmesinin sebebi; insanların onun bir benzerini getirmekten âciz olmalarından dolayıdır. Çünkü mucize, harik-ül âde, bilinen sebeblerin cizgisinden hariç bir iştir.
Kur'an'ın i'cazı denildiği zaman; bunun manası, ister fert fert, isterse toplu halde olsun, insanların O'nun bir benzerini getirmekten âciz olmalarının isbat edilmesidir. Burada insanların âciz bırakılmalarından maksat, Kur'an'ın tıpa tıp aynısını yapmaktan âciz bırakmak değildir. Zaten her aklı olan kimse bilir ki, böyle bir şeyi yapmak mümkün değildir. Kur'an'ın i'cazından kastedilen mana; bu Kitab'ın hak bir kitab olduğunun, O'nu getiren Rasul'ün sâdık ve doğru olduğunun ortaya çıkarılmasıdır.
İ'caz, ancak şu üç şartın bulunmasıyla gerçekleşir :
1-Tehaddi. Yani karşı koymayı taleb etmek, meydan okumak.
2-Bu tehaddiye cevap verecek, mudafaa edecek olan dâfi'nin (müdafaa edicinin) mevcut ve hazır olması
3- Bu işin gerçekleşmesine mani olacak bir şeyin bulunmaması
Bu maddeleri, şu şekilde örnekleyebiliriz. Kur'an, Hz Muhammed (sallallahü aleyhi vesellem) efendimizin en büyük bir mucizesidir. Allah (celle celalühu) O'nunla, özellikle Arab'a ve bütün insanlara meydan okumuştur. O Kitab'ı, okuma yazması olmayan, bir medresede tahsil görmemiş; ilmini, büyük üniversitelerden bir üniversiteden almamış, bazı âlim ve bilginlerden ilim elde ettiği ispatlanmamış, geçmiş ümmetlerin ve peygamberlerin haberlerine vakıf olmak için kitap ehli Yahudi ve Hıristiyan âlimlerden birisiyle buluşmamış ümmi bir peygamber getirmiştir.
Bu şerefli kitab geldiğinde Arablar, fesahatın önderleri, belağatın üstadları idiler. Şiir ve söz söyleme san'atı aralarında çok fazla yaygınlaşmıştı. Bir kabilenin güzel söz söyleyen bir hatibi veya şâiri milli kahramanlar gibi hürmet ve i'tibar görüyorlardı. İşte böylesine edebiyat, belağat ve fesâhat üstadlarının arasında Kur'an, damarlarına dokunduracak şekilde bütün insanlara meydan okuyordu. İster tek tek, isterseniz toplu halde, birbirlerinize yardım ederek Kur'an'ın on suresinin bir benzerini yapıverin diyordu. Buna gücünüz yetmezse bir suresinin benzerini getirin diye onları tahrik ediyor, şeref ve haysiyetlerine dokunuyor, taptıkları batıl mabutlarını aşağılıyor, onların bir hiç olduğunu savunuyordu.
İ'caz şartlarının tamamı, o gün için mevcuttu. Peygamber aleyhisselam yeni bir dinle gelmişti. Kendisinin Allah'ın Rasulü olduğunu iddia ediyordu. Tek başına ortaya çıkmıştı. Büyük bir kabileye, tüm insanlara meydan okuyordu: '' Ya beni tasdik edip iman edersiniz, yoksa da işte onun bir benzerini getirmekle size meydan okuyorum,'' diyordu. Fesahat ve belağatın üstatdları susuyorlardı. Halbuki gelen yeni dinin kitabı, kendi lisanlar ile gelmekteydi. Bilmedikleri bir dil değildi. Kur'an'a karşı koyma konusunda hiçbir mani yoktu. Bununla birlikte Kur'an kalitesinde söz söylemek, O'nun fesahat ve belağatına yakın bir şeyler yazabilmek, ellerinden gelmiyordu. Zira Kur'an Allah kelamıydı. Beşer ise, Allah kelamı yüceliğinde, O'nun güzelliğinde, söz söylemekten elbette âcizdi.
Bu yolu bıraktılar. Kolay ve zahmetsiz yoldan vazgeçtiler. Mal, can, namus ve haysiyetlerini tehlükeye atan savaş yolunu tercih ettiler. Mukabele-i bil huruf'tan mukabele-i bis'süyüf'a yöneldiler. Yani harflerle, yazı ile karşı koymayı bırakıp; kılıçla, savaşla, karşı koyma yolunu tercih ettiler. Şayet Kur'an-ı Kerim'in i'cazına karşı mukabele mümkün olsaydı, elbette o yolu tercih etmeleri gerekirdi. Demek o yol, beşere kapatılmıştır. Kur'an mucizesi, insanları o noktada âciz bırakmıştır.
Kur'an hangi yönden mucizedir?
Kur'an-ı Kerim Allah'n mu'cize bir kitabıdır. İ'caz yönü; üslub ve nazmındaki güzellik, akıcılık, kelime ve cümleler arasındaki uyumluluk, açıklamalarındaki incelik ve sadelik, lafzında fesâhat, manasındaki belağat, câmiiyyet, yer yüzünde bulunan bütün ilimlere âit doğru ve tam tesbitler, dinleyen ve okuyanın kalbinde meydana getirdiği yüksek tesir; geçmişte karanlık kalmış, hiç kimsenin tam olarak bilemediği hâdiselerin doğru açıklaması, gabya âit vermiş olduğu haberler, her asırda gençliğini koruması, anlaşılması güç konuların, temsillerle anlayışa yakınlaştırılması, müjde ve tehditlerdeki tenasüb, (uygunluk) ve daha bunlar gibi binlerce i'caz yönü…
Sarfe nazariyesi:Mu'tezile mezhebine mensup bazı kimseler, Kur'an-ı Kerim'in i'cazını sarfe nazariyesi ile açıklamak istemişlerdir. Ebu İshâk En-Nazzam bu görüşte olanlardandır. Sarf; menetme, alıkoyma manasına gelmektedir. Yani; insanlar Kur'an'a nazire yapma istidat ve kabiliyetinde oldukları halde bu kabiliyetlerini ortaya koyamamışlar, bir şekilde Allah tarafından engellenmişlerdir.
Bu; gerçekten gülünç bir görüştür. Bu görüşü benimseyen kimsenin arapçanın tadından ve sırlarından en ufak bir nasibinin olmadığı anlaşılmaktadır. Bu aynı zamanda eski ve yeni bütün âlimlerin ittifak ettikleri görüşe de muhalif bir düşüncedir. (1)
Kur'an'ın i'cazının yönleri:
1-Kur'an'ın belâgat ve fesâhat yönünden i'câzı:
Kuran te'lifi; yani; harfleri, kelimeleri, âyetleri, sûreleri, kıssa ve hikâyeleri arasındaki terkibi, fesâhati, (az kelimelerle anlatmak istediği şeyleri ifâde edip açıklaması), vecîz üslubu ile;( kısaltarak bazen îmâ, bazen de hazf ederek) ve Arapların âdetini paramparça edip onları aşan belâgatıyla, (ibârelerin eşşizsizliği, üslûbunun garipliği ve terkiplerindeki acâibliği ile) mûcize bir kitaptır.
Kur'an'ın geldiği dönem, Arapların hem kendi zamanlarındaki insanlara hem de geçmiş milletlere nazaran belâgat ve fesâhat da bir üstünlükleri vardı. Bu alandaki üstünlükleri sadece kendilerine mahsustu. Akıl sahiplerini hayrete düşüren ve onların getiremeyeceği sözlerle; düşünmeksizin fâsih bir lisanla ifâdelerini anlatmaları onların hususiyetlerindendi. Allah (celle celalühu) bu hususiyetleri yaratılışta onlara vermişti. Harp hâlinde birbirlerini ayıplamak, sulh halinde de birbirlerini övmek için şiir ve kâsideler söylerlerdi. Belâgatlarında ve fesâhetlarındeki bu helal sihirle, karaladıklarını aşağılıyorlar, övdüklerini de yükseltiyorlardı. Öyle ki; bunda fevkel-âde başarılı oluyorlardı. İnci tanelerinden daha güzel vasıfları onlara yüklüyorlardı. Akıl sahipleri onların sözleriyle büyülenirlerdi. Bu yönleriyle her türlü zor işin üstesinden geliyorlar, kin ve düşmanlığı ortadan kaldırıyorlar, korkakları cesâretlendiriyorlar ve cimrilerin ellerini açıyorlardı. Noksan olanı kâmil yaparlardı. Şan ve şeref sahiplerine dokunmazlardı.
Aynı şekilde sözde vecîz olma, ifâde de kuvvetlilik, tabiî cevherlilik ve fikir kuvveti, şehirlisinde olduğu gibi köylüsünde de mevcuttu. Üstün belâgat sahibi, belâgat ve fesâhati bozan lafızları kullanmamadaki ustalıkları; çok manaları içeren kelimeler kullanmaları, kelamdaki akıcılığı, az sözle çok manalar kast etmeleri, dildeki fesâhat ve manalardaki incelik her iki grubun özelliğiydi.
Belâgat da, yol gösterici ve önderdiler. Muhataplarını ikna ve davasını iptal etmede; sözde isabet ve tesir kuvvetinde, açık üslup sahibi idiler. Şüphesiz ki kelam onlara boyun eğmişti ki, onu istedikleri yöne götürürlerdi. Belâgat sanatını sözlerinde toplayarak manaların en özünü söylerler, onun bütün kapılarından girerek yükselirlerdi. Belâgat ve fesâhet de öyle ileriydiler ki; önemli ve önemsiz her türlü sözlerinde üsluptan üsluba, bir sözden istedikleri söze, bir manadan başka bir mânaya geçerlerdi. Övme ve kötüleme (medh-zemm) yapmak için kendi aralarında münâkaşa ederler, şiir ve nesirle övünmede yarışırlardı. İşte Arapların belâgat ve fesâhat de en yükseklerde olduğu böyle bir zamanda:'' Bâtıl ona ne arkadan ve nede önden gelemez, Hamîd ve hakîm (olan Allah tarafından) indirilmiş,'' (41/42) '' O'nun âyetleri muhkem (sağlamlaştırılmış '' (11/1),'' Onun âyetleri açıklanmıştır,'' (41/3) diyerek Kur'an geldi. O'nun belâgatı bütün akıllara üstün geldi ve dehşete düşürdü. Fesâhati, vecîzliği ve i'câzı ister nesir, ister şiirde olsun, hakikatı ve mecâzıyla bütün sözlerin üstüne çıktı. Âyetleriyle, sûre başlarıyla ve kıssalarıyla, güzellikte bütün insanlara, okuyana, okumayana meydan okudu.
Kur'an, din cihetinden muhtaç olunan bütün açıklamayı, az kelimelerle en fâsih ve vecîz bir usulle topladı. Vecîzliğiyle beraber nazmının güzelliği arasında düzgün bir uyum vardı. Çok faydalı manaları kapsadığı gibi, en seçkin lafızları seçmişti. Âraplar, başka milletlere nazaran fesâhatte kuvvetliliğiyle meşhur, hitâbette ve düşünmeksizin kâfiyeli nesir ve şiir söylemede çoğunlukta; lügatı, en geniş şekilde kullanmalarıyla, devrin en önünde idiler. İşte böyle bir ortamda Kur'an, yirmi küsur yıl boyunca münâzara ve münakaşa ettikleri kendi lisan ve lüğatlariyle onlara hitap etti. Onlara meydan okuyarak, benzerinin yapılmasını teklif etti. '' Yoksa onu kendiliğinden uydurdu mu diyorlar. De ki: Öyle ise eğer doğru söyleyiciler iseniz, sizde onun benzeri bir sûre (meydana) getiriniz. Allah'tan başka gücünüzün yettiği kim varsa onları da çağırın,''(10/38)'' Eğer kulumuzun üzerine parça parça indirdiğimizden şüphe ediyorsanız, haydi onun benzerinden bir sûre getiriniz. Allah'dan başka şahitlerinizi de (yardıma) çağırın. Eğer doğrucular iseniz. Fakat bunu yapamazsanız -ki hiçbir zaman yapamayacaksınız- artık kâfirler için hazırlanmış bulunan ve yakıtı insanlar ve taşlar olan o ateşten korkun.'' Diyordu. (2/23,24)
''O uydurdu diyorlar, de ki, siz sözünüzde samimi iseniz, Allah'tan başka kimi çağırırsanız çağırın da, onun gibi on sûre uydurup meydana getirin'' (11/13)
Kur'an önce kendi benzerinin getirilmesini istemiş, bundan Araplar âciz kalınca, on sûre getirmelerini istemiş, insanlar bundan da âciz kalınca, bir sûre getirmelerini istemiş ve insanlık bunda da âciz kalmıştır.
''De ki: And olsun ins ve cin şu Kur'an'ın benzerini getirmeleri için bir araya toplansalar, yek diğerine yardımcı da olsalar yine onun benzerini getiremezler.'' (17/88) İlâhî kelamıyla da beşerin bundan âciz olduğunu ifade etmiş ve son noktayı koymuştur.
Peygamber (s.a.v) Kur'an'la şiddetle onlara serzenişte bulundu, tehdit etti, sefihlikle suçladı, kavmin efendilerini alaşağı etti, sistemlerini parçaladı, kendilerini ve ilahlarını zemmetti, (kötüledi) yerlerini, mallarını ve yurtlarını ele geçirdiği halde Kur'an'a inanmayarak gerisin geriye döndüler. Ona karşı cephe almada geri kalmadılar, benzerini getirmede kendi kendilerini aldattılar ve iftira ile bozgunculuk yaptılar. Dediler ki:''Bu ancak (öncekilerden) naklolunan bir sihirdir.'' (6/25) Bu âyet, Velid İbn-i Mugîre'nin Kur'an hakkında sihir demesi üzerine inmiştir. Rivâyet olunduğuna göre o, peygamber (sallallahü aleyhi vesellem) efendimizden Hâ-Mîm-secde sûresini dinleyince kavminin yanına gelerek:'' Ben Muhammed'den ins ve cinden olmayan bir kelam işittim ki; o kelâm, galebe çalar galebe çalınmaz,'' demiştir.
Yine onlar Kur'an hakkında:'' Öğrenilen bir sihir, (hâşa) onun uydurduğu bir yalan, öncekilerin efsâneleri ve onu kendisi yazmıştır,'' diyerek iftiraya teşebbüs ettiler. Kalplerinin kılıflı, ve örtülü, kulaklarında ağırlık olduğunu ve:'' Bizimle senin aranda perde vardır,'' (41/5) diyerek iftira, yalanla kendilerini aldattılar ve hasisliğe boyun eğdiler. Kur'an onların durumlarını ne güzel ifade etmiştir:'' O kâfirler 'bu Kur'an'ı dinlemeyin. Onun hakkında manasız yaygaralar yapın. Belki üstün gelirsiniz' dediler.'' (41/26). Âcizlikleriyle beraber onların:''Onlara âyetlerimiz okunurken 'duyduk. İstersek biz de buna benzer sözler söyleriz' dediler.'' (8/31) iddialarını Kur'an kesin bir dille yalanlayarak:'' Siz yapamayacaksınız'' (2/24) buyurmuştur. Allah (celle celalühu) bu şekilde buyurduktan sonra buna ancak sefih olan insanlar cüret edebilir, Müseylemet-ül Kezzâb gibi. Zâriat ve Nâziât sûrelerinin başlarını dinleyince kendiside benzerini yapmaya kalkışmış ve bu işin uzmanları yanında rezil olmuştur. Süheylî'nin rivâyetine göre o iki oğlu olan bir adama duâ etmiş, bundan sonra bir oğlu kuyuya düşmüş diğer oğlunu da kurt yemiştir. Göz hastalığından dolayı ona gelen birisinin gözünü mesh etmesiyle, adamın gözüne beyazlık inerek kör olmuştur. Bir çocuğun başını okşamış, çocuğun başındaki saçları dökülmüştür.
Talha En-Nemerî, Yemame'ye gelip Müseyleme ile konuştuktan sonra:'' şehadet ederim ki, sen muhakkak yalancısın, Muhammed ise sadıktır. Fakat Rebia kabilesinin yalancısı bana, Mudar kabilesinin doğrusundan daha sevimlidir,'' demek suretiyle Kur'ân'ın üslup ve eşşizsizliğini itiraf etmekten kendini alamamıştı.
Kur'an karşısında Allah (celle celalühu) onların fâsihliğini giderdi, Kur'an'ın belâgatı ve fesâheti yanında onlar âcizliklerini itiraf ederek onun benzerini getirmekten kaçındıkları gibi, belâgat ve fesâhet üslubları da söndü. Velid İbn-i Mugire peygamber (sallallahü aleyhi vesellem) den:
''İnnellâhe ye'mürü bil adli vel ihsâni…'' (16/90) âyetini işitince:' Vallâhi onda bir büyük lezzet vardır. Aşağısı çok sulu, üstü bol meyveli. Bunu bir beşer söyleyemez,'' diyerek aczini itiraf etmiştir. Ebû Abîd'in anlattığına göre:''Bir ârâbî bir adamın Kur'an'dan “Fesda'ğ bimâ tü'merü,'' âyetini işitince hemen secdeye kapandı. Ve dedi ki;''Fesâhetinden dolayı secdeye kapandım''. Yine müşriklerden bir adam, bir adamın ''Felemmes tey'esû minhü halasû neciyyâ,'' âyetini işitince: ''Şehâdet ederim ki, hiçbir mahluk bunun benzerini getirmeye gücü yetmez,'' demiştir.
Ömer İbn-i Hattab'dan rivâyet olunduğuna göre ''Bir gün mescidde uyurken bir adam başı ucuna geldi ve şehâdet kelimesi getirdi. Hz. Ömer (radıyallahü anh) bunun sebebini sorunca, adam şöyle dedi:''Ben Rum kumandanlarındanım. Arapçayı ve başka dilleri bilirim. Müslüman esirlerden bir adamı kitabınızdan bir âyet okurken işittim. Ve düşündüm ki, O'nda İsâ İbn-i Meryem'e indirilmeyen, dünya ve ahiret ahvâlinden şeyler toplanmış. O âyet şudur:''Men yutiıllâhe veresûlehû ve yahşallâhe…'' (24/52) Meâli, '' Her kim Allah'a ve Rasûlüne itâat eder ve Allah'tan korkar ve O'ndan sakınırsa, işte onlar, gerçekten kazanan kimselerdir.''
Asmeî'den naklolunduğuna göre, bir câriyeyi şiir okurken işitmiş ve ona:'' Allah (celle celalühu) seni öldürsün ne kadar fâsihsin!'' deyince câriye:'' Allah (celle celalühu)'ın:''Ve evhaynâ ilâ ümmi Musâ en arzıîhi…'' (28/7) sözleri karşısında bu söz fesâhet sayılır mı?'' demiştir. Meâli,'' Musanın annesine ise, 'Onu emzir; artık O'nun hakkında (başına bir şey gelmesinden) korktuğun zaman, o takdirde O'nu denize (Nil'e) bırak; ve korkma, hem üzülme! Çünkü biz, O'nu sana geri verecekleriz ve O'nu peygamberlerden yapacak olanlarız' diye ilhâm etti.'' Bu âyette Kur'an iki işi (emzirme ve atma), iki haberi (vahy etme ve korkma), iki nehyi (korkmamak ve hüzünlenmemek) ve iki müjdeyi (geri döndürme ve peygamber yapma) toplamıştır. Bu durum, Kur'an'ın î'câzının bir çeşidi olduğu gibi, vermiş olduğu gaybî haberler, ibâdet ve muâmele ahkâmları, emirleri ve nehiyleriyle başka sözlerde olmayan özellikleriyle, bu işin uzmanlarınca şâhaserliği sabit tek kitaptır.
Kur'an'ın, peygamber (sallallahü aleyhi vesellem) aracılığıyla gelmesi ve ona verilmesi, Peygamber (sallallahü aleyhi vesellem)'in onlara velev ki, bir kısa sûre getirmelerini taleple tehaddî (meydan okuması) etmesi, Arapların onun bir benzerini getirmeden acze düşmeleri, belâgatta ve fesâhatte adetleri yıkması ve mûcize olması, işin uzmanları ve uzman olmayanlarına varıncaya kadar bilinen ve delil getirmeye muhtaç olmayan âşikar bir şeydir. Belâgat ve fesâhatiyle şâir, edip ve bu işin uzmanlarını muârazaya davet ederek acze düşürmüş, kendisinin Allah (celle celalühu) kelâmı olduğunu itiraf ettirmiş ve iftirâ atanlara ikrâr ettirmiştir.
Allah'ın:''Kısasta sizin için hayat vardır.'' (2/179) âyeti, hayat ve kısas kelimeleri arasındaki zıt anlam farklılığı olmakla beraber, terkîbindeki mükemmellik, tertîbindeki şâheserlik; öldürmeyi hayatın kılıfı yapması, çok manaları içeren az lafızlarla gelmesi gibi; bu âyetin benzerleri, hatta Kur'an'ın çoğunluğu düşünüldüğünde, lafızlarının vecizliği, mânalarının çokluğu, ibâre ve üslûbunun güzelliği, harflerin kelimeler içinde dizilişindeki güzelliği, kelimelerin birbirleriyle tenâsüb ve uygunluğu, her bir kelime ve lafzının altında çok güzel manaları içermesini, kitaplar dolusu çok şeyler söylenecek şerefli ilimlerden bahsetmesi anlaşılacak ve bilinecektir. İbn Abbâs (radıyallahü anh)'ın dediği gibi:
İlimlerin tamamı Kur'an'da vardır,
Fakat, insanların idrakleri onda kısadır.
Kur'an, uzun sûreleri peşi peşine getirmesi, fâsihlerin âdeti olmayan ve onu getirmede acze düşüren uzunlukta geçmiş milletlerin haberlerini vermesi, sözün kısımlarını birbirine bağlamayı, lafız mana dengesi, cümlelerin öncesi ve sonrası arasındaki tenâsübü ve kelâma uygun örnekleri ve ilimleri ard arda getirmesi, işin uzmanlarınca, mûcizeliğine bir delildir. Örneğin uzun olan Yusuf (aleyhisselam) kıssası. Bu kıssa başka bir yerde anlatıldığı zaman, önceki ibâreler kullanılmadan farklı ibârelerle anlatılmaktadır. Hatta her bir kıssa anlatışta, okuyucuya farklı bir kıssa okuma hissi verdiği gibi öncekini de unutturmaktadır. Kıssaların birbirinden ayrılmadaki güzelliği, kıssa ne kadar tekrar ederse etsin, okuyucuya usanç ve bıkkınlık vermemektedir.
Lafız mana dengesi konusunda verilebilecek en meşhur ve bilinen, Bakara sûresinin üçüncü âyetidir. ''Ve mimmâ razeknâhum yunfigûn.'' Meâli şudur '' Ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden infak ederler.''
Bu âyette lafız mana denkliğinin vecîz bir örneği vardır. Şöyle ki;
a)'Mimmâ' ifadesindeki ba'zıyyet ve cüz'iyyet ifade eden 'min' harf-i cerri, malın tamamının değil, bir kısmının verileceğini, böylece sadakaya muhtaç hale gelinecek kadarının verilmemesi, servetin saçılıp savrulmaması lüzumunu, aşırılıktan uzak olarak, gerek infak eden ve gerekse kendisine infak edilen için bir denge çerçevesi içinde harcanması gerekliliğini bildirir.
b)'Razaknâhum' '' kendilerine rızık olarak verdiğimiz'' kısmı, başkalarının malından değil, kendi malından verilmesi gerektiğini, infakında ancak bu şekilde anlamlı ve makbul olacağını bildirir.
c) Hakikatte ise malı Allah (celle celalühu) ın malı bilip, verdiğini minnet etmemek, başa kalkmamak gerekir. Buradaki 'razeknâhum' kelimesi, hakikatte bağışlayanın ve verenin Allah olduğunu, kulun ise sadece buna bir araç kılındığını gösterir.
d)Yardımın makul olması için, ihtiyaç mahalline ve uygun yerlere verilmelidir. Çünkü, infak kelimesi, etimolojik olarak 'ihtiyaç gidermek için vermek, elden çıkarmak' manasına gelir. İster farz ister nâfile olsun hayır yoluna sarf etmek
e) Sonra infak sadece mal ile değil, ilimle ve fikirle, bedenen yardım etmekle de olabilir. Bu umûmî mânâya ise, 'mimmâ' ifadesindeki 'şeyler' anlamına gelen 'mâ' ism-i mevsûlü delâlet eder. (2)
2-Kur'an'ın nazm ve üslup yönünden i'câzı:
Tertibindeki şâhaserliği ve terkibindeki mükemmelliği açısından acîp nazmı, Arapların, açık ve öteden beri alıştıkları, âyetlerin sonlarındaki duracak yerleri ve kelimeler arasındaki fâsılaların bitmesine varıncaya kadar nesir ve şiirdeki metotlarına ve kelâm üslubuna muhâtap alışılmamış üslûbudur ki, kendisinden önce ve sonra hiçbir kitapta bulunmaz. Hiçbir kimsenin onun benzerini getirmeye gücü yetmez. Aksine akıllar hayrete düşer, anlayışlar onu tasavvur ve tefekkür etmede dehşete düşer ve onların şiirde, nesirde, nazmında ve kâfiyeli nesir sözlerinde konuştukları dil cinsinde olmasına rağmen, benzerini getirmeye imkan bulamazlar. Velid İbn-i Muğire, peygamber (sallallahü aleyhi vesellem) efendimizin sözlerini dinlediği vakit, Kur'an'ı kendisine okuyunca kalbi yumuşadı. Daha sonra Ebû Cehil ayıplayarak yanına geldi. Velid:'' vallâhi şiirleri benden daha iyi bileniniz yoktur, vallâhi söyledikleri şiir cinsinden bir şeye de benzemiyor. Hacc mevsiminde Araplar onun halini anlayıp sormak için yanınıza gelecekler. Birbirinizi yalancı durumuna sokmayın, bir fikirde toplanın,'' dedi. Etrafındakiler:'' Biz onun hakkında kâhin deriz,'' dediler. Velid: '' Vallâhi o kâhin değildir. Ne kâhin topluluğundandır ve ne de kâhin fısıltısıdır,'' deyince, etrafındakiler: '' o zaman delidir,'' deriz dediklerinde, Velid şunları söyledi: '' O, deli de değildir, deliye benzer fiili de yoktur, bir cinin vesvesesi de değildir.'' Etrafındakiler:''O halde şâir deriz,'' dediler. Bunun üzerine Velid: '' O, şâir değildir. Muhakkak biz şiirin recezini, hecezini ve her türlüsünü biliriz. O şâir değildir. '' O halde sâhir deriz,'' denilince, Velid: ''O, sâhir de değildir. O, ne nefes yapar, ne de iplikleri düğümler.'' dedi. Etrafındakiler:'' O zaman ne diyelim,'' dediklerinde, Velid: ''Bu dediklerinizden hiç birini demeyin. Ancak onun bâtıl olduğunu biliyorum. Ona yakıştırılacak en yakın söz sâhir denilmesidir. Onun sözleri sihirdir. Kişiyi oğlundan, kardeşinden, zevcesinden ve yakın akrabalarından ayırır,'' cevabını verince etrafındakiler dağılır ve yolların başlarına oturarak Mekke'ye gelenleri peygamber (s.a.v) e tâbii olmaktan ve onun yoluna girmekten sakındırırlar.
Utbe İbn-i Rebîa, Kur'an'ı dinlediği vakit kavmine gelerek şunları demiştir: '' Ey kavmim! Muhakkak sizler bilirsiniz ki, ben dinimden bir şeyi terk etmedim. Fakat bildiğim ve okuduğum kadar diyorum ki; vallâhi ondan öyle bir söz işittim ki, aslâ bir benzerini işitmedim. O bir şiir, sihir ve kehânet değildir.'' Bu sözün bir benzerini de Nazr İbn-i Hâris demiştir.
Ebu Zerr (radıyallahü anh)'ın Müslüman olduğu hadisesi de şöyledir.
Ebu Zerr, (radıyallahü anh) kardeşi Üneysi'yi peygamber (sallallahü aleyhi vesellem)'den haber almak için Mekke'ye göndermişti. Ebu Zerr, (raıyallahü anh) kardeşi Üneysi'yi anlatarak şunları söyler:''Vallâhi câhiliye zamanında on iki şâir tanırım ki, bende bunlardan birisiyim. Kardeşim Üneysi'den daha şâir kimse işitmedim. Mekke'ye gitti ve bana peygamber (sallallahü aleyhi vesellem)'in haberini getirdi. Ona peygamber (sallallahü aleyhi vesellem) hakkında kavmi ne diyorlar diye sordum. Şâir, kâhin ve sâhir diyorlar dedi. Sonra bana:''Ben kâhinlerin sözlerini işittim, fakat onun sözü onlarınkine benzemiyordu. Onun sözlerini şiirin yol ve üslûblarıyla karşılaştırdım uygun gelmedi. Benden başka insanların lisânına da şiir gibi gelmedi. O (sallallahü aleyhi vesellem) risâlet dâvasında sâdıktır. Diğerleri yalancıdır.''
Bu gibi haberler sahih ve çoktur. Kur'an'ın bizâtihî îcâzı, belâğatı veya bizâtihî gârib üslûbu, işin uzmanlarınca i'câzın çeşitlerindendir. Araplar, Kur'an'ın garib üslûbu ve acâip nazmı gibi bir benzerini getirmeye güçleri yetmemiştir. Çünkü, her ikisine de güçleri yetmediği gibi Kur'an, şâir ve ediplerinin belâgat ve fesâhatlerinden farklı bir uslûba sahipti.
Âlimlerin çoğunluğu, fesâhet ve belâgatı müstakil birer i'câz çeşidi kabul etmiş ve birbirinden ayırmışlardır. Bazı âlimler fesâheti, belâgat ve üslûbun içinde olduğunu kabul etmişler ve birbirinden ayırmamıştır.
Ehli sünnet âlimlerinin çoğunluğuna göre, Kur'an'ın i'câzı, lâtif mânalarında, en seçkin ve açık lafızlarında, fesâhat ve nazmının güzelliğinde, mana bozukluğundan beri ve cümle yapısının sağlamlığında, işaret ve istiarelerinin sırlarında, eşsiz te'lif ve parlak üslûbundadır.
Bazı âlimler, beşerin onun bir benzerini getirmeye güç yetirmelerine imkan olmadığı, Allah (celle celalühu) ın bu gücü onlara vermediği kanaatındadırlar. Oysa bu görüş yukarıda yanlışlığı izah edilen sarfe görüşüyle uyumludur. Ehli sünnet âlimlerin çoğunluğuna göre ise Allah (celle celalühu) beşere, Kur'an'ın bir benzerini yapma gücü vermiş fakat beşer bunda âciz kalmıştır. Kur'an karşısındaki bu âcizlik onları, harb yoluyla üstün olma yoluna sevk etmiştir. Şâyet, eşsiz üslûb, belâgat ve fesâhete sahip Kur'an'a muâraza yoluyla üstün gelselerdi, bu durumda harb yoluna baş vurmalarının bir anlamı kalmazdı.
3-İstikbâle ve hale âit gayb haberleri yönünden i'câzı:
Kur'an insanların bilmediği ve bilmeye de muktedir olamadıkları, ileride olacak gelecek haberleri ve insanların o anki iç hallerinden bahs etmekle hal haberlerini içine almıştır. Örneğin, Kur'an'da gelecekte olacak şeyleri bildiren bir kısım âyetler şunlardır:''Allah dilerse muhakkak Mescidi Haram'a emin olarak (korkmadan) gireceksiniz,'' (48/27) demesiyle Müslümanların Mescidi Haram'a gireceklerini, '' Onlar, onların gâlip gelmesinden sonra gâlip gelecekler,'' (30/3) demesiyle, Farslıların, Rumları yendikten sonra, Rumlar Farslıları yeneceklerini, '' Allah'ın yardımı ve fethi geldiği vakit, akın akın insanların Allah'ın dinine girmelerini gördüğünde..'' (110/1,2) demesiyle Mekke'nin fethini ve Mekke feth edildikten sonra bütün Arabistan'da yaşayan insanların islâma akın etmesini, '' Muhakkak zikri (Kur'an'ı) biz indirdik ve muhakkak biz onun koruyucusuyuz,'' (15/9) demesiyle, kıyâmete kadar Kur'an'ın tahrif ve tağyir edilmekten korunduğunu, '' Allah, sizden iman edip Sâlih amel yapanları, kendilerinden öncekileri nasıl kâfirlerin yerine geçirdi ise, onları da kâfirlerin arasına geçirip hâkim kılacağını, onlar için seçtiği dini kuvvetlendirip icrâ imkanı vereceğini, korkularını muhakkak emniyete çevireceğini va'detmiştir,'' (24/55) demesiyle, Müslümanların müşriklerin yurtlarını ve yerlerini ele geçireceklerini bildirmesi gibi, bu konuda daha bir çok örnekler sayılabilir.
İşte Kur'an'ın bu istikbâle âit gaybî haberleri tamamen gerçekleşmiş, Müslümanlar Mescid-i Haram'a emniyetle girmişler, Mekke'yi feth etmişler ve Mekke feth edildikten sonra insanlar Mekke'nin çevresinden, Yemen'den ve diğer başka yerlerden akın akın islâma girmişler ve bütün Arabistan İslam yurdu olduğu gibi Müslümanları da onların yerine geçirerek halef yapmıştır.
Ayrıca Allah'ın peygamber (sallallahü aleyhi vesellem)'i ve Kur'an'ı koruyacağına dair haberleri de istikbâle âit gaybî haberlerdendir. '' Allah seni insanlardan koruyacaktır,'' (5/67) buyurarak Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi vesellem)'i düşmanlarının zararlarından ve Kur'an'ı da günümüze kadar değişmeden gelmesiyle tahribattan korumuş ve kıyâmete kadar da koruyacaktır.
Kur'an, münâfık ve yahudilerin iç hallerini haber vererek o anki hale âit gaybi haberleri ihtivâ etmektedir. Örneğin; '' Kendi aralarında 'hakikaten bir peygamber olsaydı, Allah'ın bizi, konuştuklarımızdan dolayı cezalandırması gerekmez miydi' derler.''(58/8), '' Onlar, kalplerinde sana açamadıkları sır gizliyorlardı,''(3/154) âyeti münâfıkların, ''Hz. Muhammed vasfına dair Tevrat'taki kelimeleri yerlerinden değiştiren bazı Yahudiler…'' (4/46), '' Onlar durmadan yalan dinleyen ve senin huzuruna gelmeyen başka bir kavim hesabına casusluk eden kimselerdir,'' (5/41) âyetleri de Yahudilerin içlerinde sakladıkları düşünceleri ve başkalarının bilemedikleri sırlarını haber vermektedir.
4-Geçmiş milletlerin haberlerini verme yönünden î'cazı:
Kur'an, ancak gözüyle gören kimselerin anlatabileceği veya önceden gönderilen mukaddes kitapların bir kısmı içinde olan; geçmiş milletlerin ve helak edilmiş insanların durumlarından haber vererek insanlara, kendisinin hak ve mucize olduğunu ispat etmiştir. Müşrikler, Peygamber (sallallahü aleyhi vesellem)'in peygamberliğinden önce ve sonrasında herhangi bir kimseden ders almadığını, okuyup yazma bilmediğini ve ümmî olduğunu biliyorlardı. Hem onlar hem de yahûdî ve hiristiyanlar, kitaplarında geçen kıssaların ve emirlerin, O'nun doğruluğunu deneme maksadıyla kimi vakit peygamberimize sorular soruyorlar ve vermiş olduğu haberlerin doğruluğunu tasdik ediyorlardı. Örneğin; Hz. Musâ (aleyhisselam) ve Hz. Hızır (aleyhisselam) kıssası, kavimleriyle beraber enbiyaların kıssaları, Ashâb-ı Kehf kıssası, Hz. Yusuf (aleyhisselam) ile kardeşleri kıssası, Zül Karneyn (aleyhisselam) kıssası, İsrâil (aleyhisselam) nefsine haram kıldığı şeyin ne olduğu, ruhtan sormaları, hayvanlardan kendilerine nelerin haram kılındığı vs. gibi
Bununla beraber insaf sahibi kimi Yahudi ve hiristiyanlar doğruluğunu tasdik edip Müslüman oluyorlar, çoğunluğu da inad ve hasetliklerinden inanmayıp inkar ediyorlardı.
5-Husûsî bir kavmi âciz bırakma yönünden i'câzı:
Yukarıda sayılan dört şıkta âlimlerin ittifakı vardır. Bu şıklar, geçmiş ve gelecek bütün insanlığı muhâtap almıştır. Bazı âlimlere göre, Kur'an'ın bir kavmi hedef alarak onlara meydan okuması ve yapmalarını teklif etmesi de onun bir i'câz yönüdür. Örneğin; Yahudilere hitâben '' (Resûlüm Yahudilere) deki; eğer cennet diğer insanlara âit olmayıp yalnız size has kılınmışsa öyleyse sözünüzde doğru iseniz ölümü istesenize,'' (2/94) buyurarak ölümü temenniye davet etmiş, fakat onlar kalblerine giren korkuyla temenni etmemişlerdir. İşte bu durum peygamber (sallallahü aleyhi vesellem)'in Risâletinin ve savunduğu davanın doğruluğunu isbat etmektedir.
Mübâhele âyeti de bu konuda bir örnek olmaktadır. Necrân nasrânilerinden bir heyet peygamber (sallallahü aleyhi vesellem) ile görüşmek için Medine'ye gelmişler. Bu görüşmenin neticesinde islâmiyeti kabul etmeyerek İsâ (aleyhisselam) hakkındaki bâtıl inançlarında ısrar ettikleri zaman, Kur'an onları, eğer davalarında doğru olduklarında samimi iseler lanetleşmeye davet etmiş ''Sana bilgi geldikten sonra İsâ hakkında kim seninle münâkaşaya kalkışırsa şöyle de:''Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım ve siz de biz de gelelim, sonra hepimiz duâ edip yalvaralım da Allah'ın lanetini yalancıların üzerine okuyalım'' (3/61) Fakat onlar, bu isteği kabule yanaşmamışlardır.
Her iki örnekte de hususi bir kavmi, meydan okumada acze düşürmüş ve bu yönüyle de insanlığa kendisinin ilâhi bir kitap ve mûcize olduğunu ispat etmiştir.
6-Kalblere korku salması:
Kur'an, okunuşu anında azâmetinin büyüklüğünden dolayı, kendisine inanmayanların kalblerine korku salmış, onları dehşete düşürmüş, nefretlerini artırmıştır. Öyle ki müşrikler onu dinlemeyi bile kerih gördükleri gibi ağırlarına da gitmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi vesellem) bir hadisi-i şerifinde bu gerçeği şu sözleriyle ifade eder:''Kur'an, kendisini kerih görenlere ağır gelir.'' O hak ile bâtılı ayıran, iyi ve temiz insanla fâciri temyiz eden, saîd ve şâkiyi ayırt eden bir kitaptır. Fakat Kur'an, okunması esnasında Müslümanın kalbine, ister mânasını ve tefsirini bilsin ister bilmesin, bir ferahlık verir, mü'minin kendisine meylini artırır ve imanını kuvvetlendirir.
Rivâyet edildiğine göre, bir nasrânî, Kur'an okuyan birisinin önünden geçerken durur ve ağlamaya başlar. Sebebini sorduklarında şu cevabı verir: '' Bedenimi bir korku ve ürperti sardı, onun sözlerindeki ince ve dakik mânalarına, fesâhat ve belâgatının güzelliğine ağladım.''
Bedirde müşrik olarak öldürülen Utbe İbn-i Rebîa'nın anlattığına göre Utbe, peygamber (sallallahü aleyhi vesellem) ile kendi bâtıl inançları hakkında görüşmeye gittiğinde, peygamber (sallallahü aleyhi vesellem) efendimiz ona 'Hâ-mîm'i okumaya başlar. Utbe, Kur'an'ın verdiği heybet ve korkudan dolayı okunmasına dayanamayıp elini peygamber (sallallahü aleyhi vesellem)'in mübârek ağzına koyar, yemin vererek ve aralarındaki akrabalığı öne sürerek vazgeçmesini ister. Bir diğer rivâyete göre ise, peygamber (sallallahü aleyhi vesellem) okumaya başlayınca, Utbe kulağını verir ve ellerini arkasına götürerek düşmemek için kendisine destek yapar. Bu hal, peygamber (sallallahü aleyhi vesellem)'in secdeye gitmesine kadar devam eder. Daha sonra Utbe kalkar, öyle bir hale gelmiştir ki ne için geldiğini hatırlayamaz. Kavminin yanına döner, bir süre onlarla görüşmez. Kavmi bu hadiseden dolayı kınayarak onun yanına gelir. Kavmine şunları söyler:'' Vallâhi Muhammed'den bu zamana kadar işitmediğim öyle bir kelam işittim ki, ne söyleyeceğimi bilemez oldum.''
Bu konuda sadece yukarıda verilen örnekler yoktur. Aksine, Kur'an'la yarışmak isteyenleri, bir heybet ve korku bürüdüğü bir çokları tarafından rivayet edilmiştir.
Endülüs ediplerinden Gazâli'nin rivâyetine göre, o ihlas sûresinin bir benzerini yapmaya kalkışmıştı. Devamla kendisi olayı şöyle anlatıyor: '' Birden beni bir heybet bürüdü ve hemen tevbe ettim, Allah (celle celalühu)'dan affımı ve mağfiretimi talep ettim.''
7-Âyetlerinin bâkî olması:
Allah (celle celalühu) Kur'an'ı, dünya durduğu müddetçe tebdilden koruyacağını vaad etmiş ve:'' Muhakkak zikri (Kur'an'ı) biz indirdik ve onun koruyucusu da biziz,'' buyurarak koruma altına almıştır. Diğer peygamberlerin mûcizeleri bir anlık olduğu halde, Kur'an, peygamber (sallallahü aleyhi vesellem) in mûcizesi olması dolayısıyla âyetleri bâkî kalmış ve kıyâmete kadar da kalacaktır. İndiği ilk anlardan günümüze kadar mûcizeliğini göstermiş, kendisiyle yarışmak isteyenleri, güzel hitapları, müstesnâ iknâ sistemi, delillerinin kuvveti ve eşsiz üslûbu ve belâgatıyla hüsrana uğratmış ve ileride de uğratacak olmasıyla mûcizeliğinden tazeliğini kaybetme-yecektir.
8-Okunmakla usanç gelmemesi:
Başka kitaplar tekrar edilmekle usanç ve bıkkınlık vermesine rağmen, Kur'an ne kadar tekrar edilirse; usançtan ziyade, okuma arzusunu çoğaltmakta, kendisine muhabbeti artırmaktadır. Tirmizî'nin rivâyet ettiği bir hadis de peygamber (sallallahü aleyhi vesellem) Kur'an'ı şu şekilde anlatıyor:'' Kur’an, tekrarlandıkça eskimez, verdiği ibretler noksanlaşmaz, acâipliği (hayrete düşüren mümtaz yönleri) sona ermez. O hak ve bâtılı ayırır. O ciddidir. Ulemâ ondan doymaz. Hevâlar onda doğru yoldan sapmaz. Lisanlar (kıraat edenler) onda karışmaz. O, Cinlerin işittikleri zaman:'' Biz hiç duyulmadık bir tilâvet dinledik. Bu doğruya götürmektedir, biz onun (Allah kelâmı olduğuna) inandık,'' demekten kendilerini alamadıkları, (ilâhî bir kitap) dır (3)
9-İlimleri ve bilgileri toplaması:
Kur'an, Arapların ve nübüvvetten önce peygamber (sallallahü aleyhi vesellem)'in, yahudi ve hiristiyan din adamlarının bilmediği, kendisinden önce hiçbir kitabın içinde olmayan bilgileri ihtivâ etmektedir. Örneğin, kendinden önceki şeriattan bahsetmesi, aklî delillere dikkat çekmesi, kesin delillerle, sapıtmış kavimleri red etmesi, arz ve semâlardan ve yaratılışından bahsetmesi, âhiret hayatından, güzel ahlâktan ve geçmiş milletlerden bahsetmesi, iman- isyan, haram-helal, iman-küfür vs. nevinden cereyan eden ahvâlin hükmünü beyan etme vs. gibi.
10-Delil ile medlûlü bir arada toplaması:
Kur'an, bir sûresinde veya kimi zaman bir âyetinde, nazmıyla, vasfının güzelliğiyle, î'câz ve belâgatıyla, emri, nehyi, vaad ve vaîdi (tehdidi) topladığı gibi, onu okuyan, teklîfin ve delilin yerlerini anlar. Örneğin, Kevser sûresinde '' Rabbin için namaz kıl ve kurban kes,'' âyeti, hem bayram namazının vacip olmasını, hem de kurbanın vacip olmasını bir hükümle ve bir sözle, iki teklîfi toplamıştır.
11-Alışılmamış manzum tarzda olması:
Kur'an, Arapların âdetini yıkarak alışılmamış, şâirlerin kullandığı kâfiye ve nazım yolundan farklı, nesir tarzında olmayan manzum tarzda indirilmiştir. Çünkü, manzum nesirden, anlaşılması daha kolay ve manaları kalblere daha tesirlidir.
12-Ezberlenmesi ve öğrenmesi kolay olması:
Kur'an, öğrenilmesi ve ezberlenmesi kolaylaştırılmış, küçük yaşta çocukların hâfızalarının kısa zamanda aldığı özelliğe sahiptir. Kur'an dışında böyle bir özelliğe sahip hiçbir kitap yoktur.
Kur'an'ın i'câzı ilk dört şıkta toplanmıştır. Diğer sayılanlar onun husûsiyetlerindendir. Kur'an'ın burada saymadığımız bir çok husûsiyetleri daha vardır. (4)
13-Beşeriyetin ihtiyaçlarını karşılaması:
Kur'an, insanlığın inançlarını, ibadetlerini, harp hukukunu, siyaseti ve ahlâkı ıslah etmiştir. Kadınlara bir takım dini, insani ve medeni hakları vermekle, kadın ıslâhâtı yapması, kölelik ve sömürgecilikle mücadele etmesi ve akılları ve vicdanları tahakküm altına almayıp hürriyete kavuşturmasıyla, dini tahakkümü men etmesi ve milletler arasında ayrımcılığı, üstünlüğü yok ederek birleştirici olmasıyla, toplumu ıslah etmesi yönünde, her devirdeki beşeriyetin ihtiyaçlarını karşılayacak tam ve kâmil hidayetler getirmiştir.(5)
14-Kur'anın Peygamber tarafından tebdil edilmemesi:
Müşrikler Peygamber (sallallahü aleyhi vesellem) den içinde Lât, Uzza ve Menât adlarındaki putların terkine âit hüküm bulunmayan başka bir Kur'an getirmesini istemişler, eğer bunu yapamıyorsa uydurmasını talep ettiklerinde, Hz. Peygamberin azap korkusuyla Kur'an'ı değiştirmekten korktuğu ve buna imkanının olmadığını, ilahî vahye ne derece sadık olduğunu ifade eden şu ayet inmiştir '' Onlara apaçık ayetlerimiz okunduğu zaman, bize kavuşmayı ummayanlar: Ya (bize) bundan başka bir Kur'an getir, yahut bunu değiştir, derler. De ki, bunu kendiliğimden değiştirmek benim için olmayacak şeydir. Ben ancak bana vahy olulana uyarım. Rabbıma karşı gelirsem, büyük bir günün azabından korkarım. De ki, Allah dileseydi onu size okumazdım. Onu size bildirmezdi de. Ben ondan evvel sizin içinizde bir ömür boyu durmuşum. Siz hâlâ aklınızı kullanmaz mısınız?'' (10/15,16) (6)
Not:Kur'an'ı Kerim'in âyetlerinin, latin harfleriyle yazılmasında, bazı harflerin okunuşunda yanlışlıklar olmaktadır. Yukarıda zorunluluktan yazdığımız âyetler, Kur'an'ı Kerim'i okumasını bilen kimselerin karşılaştırması içindir. En doğrusu aslından okumaktır.
________________________________________________________
1-Et-Tıbyân Fi Ulımi'l-Kur'an. Muhammed Ali Es-Sâbûnî, Dersaadet, yayınları, S:140.
2-Kur'an, Dildeki sonsuz Mucize, Prf. Sadık KILIÇ
3-Tirmizî, 14/2908
4-Eş-Şifa şerhi, Allame Aliyyü'l-Kârî, C:1, S:542-584
5-Tefsire Giriş, Mehmet SOFUOĞLU, S:122
6-Tefsir Usûlü. Prf Dr. İsmail CERRAHOĞLU



