Kaside-i Bürde

Beğendiğiniz edebiyatçılara ait olan veya kendi yazdığınız edebi yazıları paylaşabileceğiniz forum bölümü

Mesajgönderen Yılmazer » 03 Kas 2008, 21:47


Yurdundan koparılmış gözleri sürmeli yaralı bir ceylân gibi
Suat'ı alıp götürdüler. Gönlüm öyle kırık ki!
Gönlüm, azat nedir bilmeyen bir köle örneği ezgin.
Tan vakti Suat göçtü buralardan. O ne mağrur bakışlardı Rabbim ve ne müstağni.
Suat ki boyu altın ölçüde; önden bakılınca zarif nahif, incecik belli,
tombul görünüşlü arkadansa, arka çizgileri bile belli.
Gülerken dişlerinde kar yağar gibi bir kış aydınlığı ,
Öyle beyaz, onları şarapla yıkıyorlar durmadan sanki.
Vâdi açık. Kuşluktur. Çakıllarda kuş sesli serin sular.
Kuzey yelleriyle serin sular gibi saf ve ışıklı Suat'ın ağzındaki.
Süpürürse rüzgâr nasıl üstündeki bulutları, nasıl yıkarsa pırıl pırıl geceleri yağmur tepeleri
Ağzındaki su o yağmur suyu Suat'ın. dişleri o beyaz kum tepeleri.
Soylulukta en soylu, cömertlikte bir eşi yok bir sevgili iken Suat,
Ne kendi sözünde durdu, ne de dinledi beni.
Suat bu, işi gücü bana oyun, naz, vefasızlık, söz verip dönmek.
Benim kaderim böyle, Onun aşk felsefesi.
Bulut bir zavallıdır Onun yanında biçimden biçime girmekte,
Renkten renge girmekte yaya kalır bukalemun, gulyabani.
Sen ne aptalsın ki yahu sandın Suat durur sözünde.
Kalburda su durursa, Suat da durur sözünde tabii.
Suat'tan söz aldım diye böbürlenip durmak ha!
Hayaller kurdun, umutlandın! Ama umutlar uçucu, aldatıcıdır rüyalar gibi.
Suat'ın vuslat. sözleri geçse yeridir atlatışlar tarihine.
Bir söz istedin mi kendinden, hemen kesilir meşhur yalancı Urkub'un teki.
Böyle arkandan atıp tutuyorum ya Suat, elbet ayrılık acısından.
Onun için affet beni, sen yine de sev beni.
Suat şimdi mutlaka öyle bir yerdedir ki, vakit de akşam;
Saf kan ve yörük dişi develerdir ancak develerin oraya götüreni.
Evet, ta ötelerde konaklıyan Suat oymağını tutmak için
Yüreğe korku veren. dağ gibi rüzgâr tempolu hecin develer gerekli.
Öyle deve gerek ki, terlerse ırmak aksın kulağının ardından,
Uçsuz bucaksız çöl yollarını seve seve tepmeli...
Bir deve ki. bakışı iki hançer ufuklara saplanan.
Eşi gitmiş; yabani bir aksığın gibi öyle uçsun ki, o dursun, altından
kaysın ateş çölü ve ateş tepeleri.
Gerdanı sağlam. ayakları yer sarsan vücudu kıvrım kıvrım ve ölçülü biçili.
Soy sopça en arık damızlık develerden haydi haydi ileri.
Böğrü enli, boynu uzun ve kalın; çehresi geniş.
Bir erkek deveyi andırmalı tıpkı; Suat'ı tutar o zaman belki.
Derisi daha parlak olmalı kabuğundan deniz kaplumbağasının.
Ve ondan daha sağlam. kızgın güneş altında aç azgın keneler bile onu örseleyememeli.
İlk bakışta dağ gibi korku vermeli görünüşü bakana:
Boyu yüksek mi yüksek, çevik mi çevik ayakları, tertemiz şeceresi.
Gürbüz, etine dolgun. bakımdan öyle semizlemiş olmalı ki,
Oyluklarından tırmanan salkım salkım keneler derinin cilâsından kayıp kayıp düşmeli.
Yürürken baldırından, et fırlasın etinden, iki ön bacağı ok gibi
Çıksın dolgun göğsünden. serbest atılışlı çalım çalım üstüne bir yaban merkebi örneği.
gözlerle gerdan arası, başın yular takılan yeri.
Sert ve katı olmalı bileği taşı gibi.
Ve upuzun kuyruğu ipek tüylü, sarksın memelerin üstünden.
Öyle dokunmalı ki memelerin ucunu ürkütmemeli.
Kapkara iki mızrak bacakları, rüzgâr gibi uçmalı
Şüpheye düşmelisin ayakları yere değdi mi, değmedi mi.
Yumru burnundan, kulağından, beyzi çehresinden bu türlü develeri.
Tanır derhal deveden anlayan yekta bir bilirkişi.
Ayakları demirdenmişcesine çakılları fırlatır iki yana.
Deri mahfaza bile takmaksızın aşar kayalıkları bu eşsiz develer ki.
Çalışkan bir işçi gibi terler coştukça, terledikçe coşar...
Aşar kuşlar gibi serap derelerini, sahra tepelerini, ateş çöllerini...
Kertenkelenin güneşte yanan sırtı sıcaktan külde pişmiş ekmeğe
Döndüğü günler bile kimse durduramaz koşmaktan şu bizim deveyi.
Bir sıcaklık ki, a yolcular dinlenin! der kervan sahibi
-Ve taş altına gizlenir siyah çekirgeler, o sabır ateşleri.
Ama bizim meşhur devemiz gün ortasında koşusunu bitirmez,
Başlamıştır yolculuğa sanki daha yeni.
Sıcak artar, değişir yürüyüşü; sıcak arttıkça değişir. Ve ön ayaklarının
Çırpınışlı hızlanışı andırır ölmüş çocuğuna göğüs döven bir anneyi
ve ona bakıp (anıp kendi ölmüş yavrularını da) hıçkıran yırtınan öbür anneleri.
Evet o yürüyüş, o ayak çırpınışları göğsünü paralayan yaşlı bir annenin çırpınışları.
Akla elveda diyen bir annenin, alır almaz ilk yavrusunun kara haberini.
Göğsü kan içinde kalan. üstü başı yırtılmış,
Saçları darma dağın çılgın bir annenin haberini.
Söz taşıyıp öç alan iki yüzlü şiir ve kabile düşmanlarım :
"Ey Ebi Sülma'nın oğlu sen mahvoldun." dediler. Suat'ın derdi bana yetmezmiş gibi.
"Ey Ebi Sülma'nın oğlu sen kendini ölmüş bil." Ben de koştum güvendiğim dostlara :
Kime başvurdumsa ama: "Biz yokuz bu işte, var git kendin bak başının çaresine" demezler mi?
Ben de onlara dedim : "Gidin gidin beni yalnız bırakın,
Neye hükmetmişse o olur, hükmeden o Allah ki.
Yaşamak dediğiniz nedir bin yıl yaşasa bile
Eninde sonunda insanoğlu o kanbur tahta kutuya girmiyecek. Binmiyecek mi?
Heber geldi: "peygamber. seni öyle bir cezaya çarpacak ki!"
Siz bilirsiniz. hey zavallılar! İşte onun kapısındayım, yüreğimde sonsuz bağışlanma ümidi.
Ondan özür dilemeye geldim, af istemeğe geldim;
Çünkü O sırrını bilendir, kabul edicisidir mazeretlerin.
O affedenlerin en affedicisi.
İçi hidayet öğütü en yüce gerçekler dolu Kur'anı
Sana armağan eden Allah için ver bana bir savunma mühleti.
Bakma ve zaten bakmazsın sözlerine beni kıskananların.
Senin hükmün onlara değil, hakka ayarlı ve ben de bir parça suçluyum belki.
Ama senin makamındayım şimdi. Fillerin bile titrediği makamda.
Bir makam ki, titrerdi bir fil benim gördüklerimi görse, işitse işittiklerimi
Burada beni ancak Allah buyruğuna bağlı Peygamber affı kurtarır:
Ben de onun öç ve adalet eline uzatıyorum işte sağ elimi.
Beni ancak o kurtarabilir burda. Yalnız O. Şimdi söz yalnız Onun.
Ama O "Sen suçlusun, cezanı çekeceksin" dese önünde eğik bulur boynumu adaletin heybeti.
En heybetli manzara bu olur benim için. Çünkü Asserde,
İç içe açılan sonsuz aslan yataklarının en içindeki
Muhteşem yurdunda hüküm süren aslanlar başbuğudur O.
Bir arslan ki. erkenden ava çıkar, yavrularının besini insanoğlu, insan eti.
Bir arslan ki, savaş alanında kendi düşmanı dengi
Bırakmadan çarpışmayı, haram sayar kendine savaşı terketmeyi.
Heybetinden kısılır sesleri yırtıcı çöl arslanlarının ,
Arslanlar arasında bile o dağıtır adaleti.
Parçalandı silâhları ve elbiseleri, kurda kuşa yem oldu
Bu vâdide kendi gücüne bileğine güvenen nice kişi.
Şüphe yok ki, Peygamber, en keskin bir kılıçtır kılıçlarından Allahın.
Sonsuz bir kurtuluşa, nura ve hidayete alıp götüren bizi.
Ve arkadaşları O'nun, Mekke vâdisinde İslâmı kabul eden
Kureyşin en ileri gelenleri... Cömertlikte ve yiğitlikte hiç birinin yok dengi.
İlk gûnler, göçmek gerekliydi, hemen göçtüler, .zerre tereddüt etmeden.
Bırakarak yurtlarını, tüten ocaklarını, mal ve mülklerini.
Yerlerinde kalanlar çarpışamıyacak güçte olanlardı.
Onlar da, müdafaasız ve silâhsız, çepçevre küfürle çevrili, bugünü hazırlamış beklemişlerdi.
Evet, bunlar, başları dimdik gezen yiğit üstü yiğit,
Davuda mahsus demir gömlektir zırh diye giydikleri.
Zırhları pırıl pırıl ve upuzun. Çelikten büklümleri öyle ki,
Birbirine geçip kaynaşmış bir ayrıkotunun halkaları gibi.
Mızrakları düşmanı devirse yere, gurur nedir bilmezler,
Yenilirlerse bilmezler nedir umut kesmek, yok ya yenildikleri!
Ak soy develer gibidir gidişleri, korunmaları da saldırış.
Vurulunca göğüslerinden vurulurlar. Onlar ürkmez, onlardan ürker dev dalgalı ölüm denizi.

[font=Franklin Gothic Medium]Ka'b bin Zuheyr[/font]
Gün gelecek geleneklerin katýlýðýný O Peygamber kýracaktý
Henüz uzaktý o günlerden ne yazýk ký Kays'ýn çaðý...
Yılmazer
Gayretkar Üye
Gayretkar Üye
 
Mesajlar: 60
Kayıt: 23 Eki 2008, 22:00
Konum: İstanbul

Mesajgönderen Tarık026 » 07 Kas 2008, 22:54


Selamün Aleyküm.

Arkadaşlar Kaside-i Bürde yani 'Hırka Kasidesi' denilince benim aklıma hemen İmam-ı Busiri Hz.lerinin Kaside-i Bürdesi geliyor. Kaside-i Bürde'nin yazılış hikayesini ve yazan Muhammed bin Said bin Hammad bin Abdullah el-Busiri Hz.lerinden biraz bahsetmek istedim.

Kaside-i Bürde ve İmam-ı Busiri (K.S.) Hz.leri

Kaside-i Bürde’nin yazarı, Muhammed bin Said bin Hammad bin Abdullah el-Busiri’dir. Babasının Mısır Karyesi olması münasebetiyle bu ismi almıştır. Hicri 608/Miladi 1212 senesinde doğmuş ve Hicri 696/Miladi 1296 senesinde Mısır’ın İskenderiye kentinde vefa etmiştir. Halen Türbesi de oradadır. Kendileri büyük bir şair olup, Ferahat ve Belagatta eşsizdir. Bir rivayete göre vezirlikte yapmıştır. İlk önceleri şiirle ilgilenen ve Mısır Sultanlarına arasında kabul gören İmam-ı Busiri Hz.leri onları öven, düşmanları ise hicveden şiirleri ile ünlenmiştir.
Birgün evine giderken yolda rastladığı güzel yüzlü yaşlı bir zat ona;
-Ya Busiri, Bu gece rüyanda Rasulullah’ı gördün mü? Diye sorar.
İmam-ı Busiri;
-Hayır görmedim diyerek cevap verir.
Bu konuşmadan sonra O yaşlı zat bir şey söylemeden oradan ayrılır. İmam-ı Busiri’nin gönlüne o anda Hazret-i Peygamber (S.A.V.) Efendimizin aşk ve muhabbeti düşer. O gece, rüyasında Peygamber (S.A.V.) Efendimizi görür ve neşe ve huzurla dolduğunu fark ederek uyanır. Bunun üzerine Peygamber (S.A.V.) Efendimizi öven ve medh eden ve nice Peygamber aşıklarını muhabbet deryasında yıkayan Mudariyye, Hemziyye gibi bir çok methiyeler yazar. Daha sonraki yıllarda vücudunun yarısı felç olur. İşte o zaman Kaside-i Bürde’yi yazıp, bununla Cenab-ı Hak’tan şifa dilemeye yönelir. Kaside-i Bürde’yi bitirdiği gece rüyasında Peygamber (S.A.V.) Efendimizi görür ve Kasideyi Efendimiz (S.A.V.)’e okur. Kasidenin tamamı 161 beyitten ibaret olup, 51. beytine geldiğinde birinci mısrasını okur fakat ikinci mısrasını hatırlayamaz.
Bunun üzerine Peygamber (S.A.V.) Efendimiz; Oku ya İmam der.
İmam Busiri Hz.leri;
İkinci mısrayı hatırlayamadım Ya Rasulullah der. Bunun üzerine mucize içinde mucize gerçekleşir ve Peygamber (S.A.V.) Efendimiz ;
Yaratmıştır O’nu Allah, en hayırlı kul olarak.
Şeklinde beyiti tamamlar. Kasidenin tamamının okunmasına müteakip Rasulullah (S.A.V.) Efendimiz O Mübarek elleri ile İmam-ı Busiri’nin felçli uzuvlarını oğuşturur vücudunun felçli olan kısmına Mübarek Hırkalarını örter. Ve akabinde İmam-ı Busiri Hz.leri uyandığında iyileşmiş olduğu görüp Allah-u Tealaya şükür eder. Bu sebepten dolayıdır ki; Bu Kasideye aynı zamanda Kaside-i Bürde denilmektedir.
O gecenin sabahında sıhhatine kavuşmuş bir şekilde camiye giderken yolda Şeyh Ebu’r Reca Hz.lerine rastlar. Şeyh Efendi ona;
Ya Busiri, Fahr-i Alem’i övdüğün kasideyi getir der.
İmam-ı Busiri Hz.leri;
Rasulullah (S.A.V.) Efendimizi övdüğüm kasidelerim pek çoktur. Hangisini istiyorsun diye sorunca,
Şeyh Ebu’r Reca;
Gönül yakan o hasret mi? Selemdeki komşulara
Karıştırıyor kanları, gözünden akan yaşlara.

Diye başlayanı der. Çünkü sen onu Peygamber (S.A.V.) Efendimizin huzurunda okurken işittim ve O'nun çok memnun olduğunu gördüm der. Kasideyi hiç kimsenin duymadığından emin İmam-ı Busiri hayretler içinde kalır. İşte benim bildiğim Kaside-i Bürde’nin hikayesi de budur. Kaside toplam 161 beyit, 322 mısradan oluşur. Vakit darlığımdan dolayı Kasideyi de daha sonra yazacağım İnşaallah...
Selametle...
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak...
Kullanıcı avatarı
Tarık026
Gayretkar Üye
Gayretkar Üye
 
Mesajlar: 56
Kayıt: 28 Eki 2008, 22:36
Konum: Edirne

Mesajgönderen Tarık026 » 10 Kas 2008, 20:16


Selamün Aleyküm.

Sevgili Arkadaşlar biraz geç oldu. Hakkınızı helal edin.
Malum Kaside-i Bürde'nin 161 Beyit'ten oluştuğunu daha önce belirtmiştim.
Tamamı çok uzun olacaktır, bu sebepten dolayı bölüm bölüm yayınlayacağım İnşaallah.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak...
Kullanıcı avatarı
Tarık026
Gayretkar Üye
Gayretkar Üye
 
Mesajlar: 56
Kayıt: 28 Eki 2008, 22:36
Konum: Edirne

Mesajgönderen Tarık026 » 10 Kas 2008, 20:25


KASİDE-İ BÜRDE (Hırka Kasidesi)
Bölüm-1

Gönül yakan o hasret mi? Selem'deki komşulara,
Karıştırıyor kanları, gözünden akan yaşlar.

Serin esen rüzgarlar mı? Yoksa Kazime yönünden,
Belki de çakan şimşekler, idam dağı zulmetinden.

Gözlerine neler oldu? “Ağlama” dersen coşuyor,
“Sakin ol” dendikçe gönlün, aşkla kendinden geçiyor.

Nasıl zanneder o aşık, sevdası kalacak gizli?
Kanlı akarken gözyaşı, aşkla yanıyorken kalbi.

Böyle aşık olmasaydın, ağlar mıydın haraplıkta?
Kaçırır mıydın uykunu? 'Ban'la 'Alem' anıldıkta.

Hastalığın ve gözyaşının,, iki adil şahitlerken,
Bu tutku dolu aşkını, nasıl inkar edersin sen?

Aşkın ateş ve elemi, iki yanağına çekti.
Bahar çiçekleri gibi, sarı ve al çizgileri.

Evet, uykularım kaçtı, yarin hayali gelince,
Bu karasevda yüzünden, zevkler oldu hep işkence

Üzre aşkımın yüzünden, ey beni daim kınayan,
Özrümü hoş görecektin, biraz adilce davransan.

Tüm hallerimi öğrendin, yok artık hiç sırrım, gizlim,
Gammazlarlar bile biliyor, ne çaresiz benim derdim.

Asla önemseyemedim o candan öğütlerini,
Benim gibi deli aşık, hiç anlar mı söyleneni?

Ak saçın uyarısına, kuşkulu gözle bakardım,
Meğer o candan öğütler, olmalıymış hep ilk adım.

Benim bu emmare nefsim, ne ders aldı, ne de ibret,
Yaşımdan ve ak saçımdan, nedeni kara cehalet.

Özen dolu çabalarla, yeter hazırlık yapmadan,
“Benim Yaşlılık Konuğum”, misafir oldu ansızdan.

Ona saygın davranışı, yapamayacağım bilsem;
Eseri bu ak saçları, boyayıp gizlerdim gözden.

Serkeş atlar zapt olunur, dizginleri çekilerek,
Bu azgın nefsimi benim, kimler yola getirecek?

Günah ve isyanla sakın, şehveti kırmaya kalkma,
Bol yemekle kamçılanır, şehvet ve arzu daime.

Çocuk gibidir o nefis! Emzirirsin durmaz ister,
Zamanında ayırırsan, meme emmeden vazgeçer.

Sakın uyma sen nefsine, yoksa hükmeder o sana,
Hükümran olunca heva; Seni eyler rezil rüsva.

Çobanı ol hep nefsinin, güzel işlerinde bile,
Dalarsa hırsla otlağa, durdur onu dizginiyle.

Öldürücü yiyeceği, nefis çekici gösterir,
Nasıl bilsin ki o insan? Zehir tatlı aşla gelir.

Çok açlık ve çok yemenin, kandırmalarından sakın,
Aşırı yemekten aşkın, zararı fazla açlığın.

Haram dolu o gözleri, tevbe ve yaşla temizle,
Daima sakınıp onlardan pişmanlıkla perhiz eyle.
En son Tarık026 tarafından 10 Kas 2008, 20:28 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak...
Kullanıcı avatarı
Tarık026
Gayretkar Üye
Gayretkar Üye
 
Mesajlar: 56
Kayıt: 28 Eki 2008, 22:36
Konum: Edirne

Mesajgönderen Tarık026 » 11 Kas 2008, 20:58


Bölüm-2

Şeytan ve nefse karşı çık, eyle onlara hep isyan,
Hoş gelen öğütlerinin bil ki hepsi kökten yalan.

Asla uyma sen onlara, hasım da olsa hakem de,
Hasım hakem hilesini, bilmektesin gerçekten de.

Amel yoksun sözlerime, Allah’tan aflar dilerim,
Sanki kısır bir hanımı, çocuk sahibi eyledim

Kendim onu yapmıyorken, sana yap diye emrimin,
Hiçbir faydası olur mu, böyle “doğru ol” dememin?

Ölüme hazırlığım yok, fazla kulluk yapamadım,
Farz ibadetten başka yok! Ne orucum, ne namazım.

Geceyi ihya edenin, ihmal ettim sünnetini,
Ayaklar şişse bile, sürdürürdü ibadeti.

Sabır için açlığına, taşlar bağlardı karnına,
O mübarek tenini de, dürerdi taşın altına.

Nice altın yüklü dağlar, O’nu ayartmak istedi,
Himmetini üstün kılıp, ona asla meyletmedi.

Yokluklar içinde bile, güçlendirirdi zühdünü,
Asla yenemez yokluklar, O’nun o yüce hüsnünü.

Yoksulluk nasıl döndürür, O’nu dünya sevgisine,
Yaratılmasaydı eğer, gelmezdi varlık everene.

Muhammed; iki cihanın, insanların ve cinlerin,
Arap olsun ve olmasın efendisi tüm evrenin

Hep iyileri emretti, yasaklayıp kötüleri,
“Evet-hayır” kararında, her zaman O en ileri.

Korku ve dert bastırınca, beklenilen ve istenen;
Yüce şefaatidir hep, Allah’ın O Habibinden.

Allah’a güzel kulluğa, insanları davet etti,
Yapışana en sağlam yol, O’nun mübarek sünneti.

Nebilerin en üstünü, güzel ahlak ve hilkatte ,
Erişemez kimse O’na, kerem ilim ve nesepte .

Nebiler hep himmet diler, O Allah’ın Resulü’nden,
Bir yudum su yağmurundan, bir avuç da denizinden.

Resulüllah’a nisbetle, nebilerin mertebesi,
Onun ilminden bir nokta, hikmetinden de tek çizgi.

Ne yüce bir zat ki öyle, olgun suret siretiyle ,
Yaratıcı Yüce Allah, seçmiş O’nu “Habib” diye.

Güzel ahlak ve hallerde, yoktur ortağı, benzeri,
Bölünemez bir bütündür, O’nun güzellik cevheri.

Nasara’nın nebisine, boş lafını koy bir yana,
Yüce Peygamberini sen, edebiyle eyle sena.

O’nun mübarek zatına, yönlendirip tüm izzeti,
Dilediğin mertebeyle, eyle sen O’na nisbeti.

O Resul’ün kemaline, hiçbir sınır konulamaz,
Bu nedenle, erdeminin, anlatımı mümkün olamaz.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak...
Kullanıcı avatarı
Tarık026
Gayretkar Üye
Gayretkar Üye
 
Mesajlar: 56
Kayıt: 28 Eki 2008, 22:36
Konum: Edirne

Mesajgönderen Tarık026 » 12 Kas 2008, 20:13


Bölüm-3


O Resul’ün kemaline, hiçbir sınır konulamaz,
Bu nedenle, erdeminin, anlatımı mümkün olamaz.


Bize fazla sevgisinden, zor sınava sokulmadık,
Biz de kuşkuya düşmedik, asla yolu şaşırmadık.


Bütün evren aciz kaldı, erdemini anlamada,
Uzak yakın fark etmedi, yanlış anlayanlara da.


Uzaktan O’nun olağan, algılanan kişiliği,
Yakına gelen gözleri, kamaştırır güneş gibi.


Nasıl anlasın dünyada? Yüce gerçeğini O’nun,
Rüyada O’nu görmekle, avunan uykucu toplum.


Hakkında ilmin son hükmü; “O da beşerdendir ancak,
Yaratmıştır O’nu Allah, en hayırlı kul olar”.


Gelen bütün mucizeler, Nebiler ve Resullerden,
Ulaştırıldı onlara, “Nur’un Nebie Muhammed”den.


O bir fazilet güneşi, Nebiler de yıldızları,
Karalıktaki insana, yansıttılar o nurları.


Yüce ahlakla süslenmiş, güler yüzle nişanlanmış,
Güzelliklere bürünmüş, ne muhteşem yaratılış.


Yumuşaklıkta bir çiçek, dolunay gibi şerefte,
Cömertlikte O bir umman, sonsuzluk sanki himmette.


Öylesine heybetli ki; O’na yalnızken rastlayan,
Ordusu ve askerleri, sanardı ardında heman.


Dizilmiş sanki sedefe, derin deniz incileri,
Gülümseme ve sözlerle, oluşturmuşlar dişleri.


Eş olamaz hiçbir koku, kabrindeki toprağına,
Ne büyük bir mutluluktur, öpene ve koklayana.


Doğumuyla kanatlandı, O’nun yüksek asaleti,
O harika başlangıçta, müjde dolu nihayeti.


Farslı kahinler keşfetti, oluşacak belaları,
Gelecek dert ve cezanın, dehşetli uyarıları.


Sarsıntıyla parçalanıp, Kisra sarayı yıkıldı,
Yaranlarla askerleri perişan olup dağıldı.


Mecusi ateşi söndü, tüketerek kaynağını,
Nehirler de üzüntüyle, kuruttular yatağını.


“Save” gölünün batması, kent halkını pek çok üzdü,
su götürmeye gelenler, üzülerek kızgın döndü.


Alevler söndü hüzünle, olarak su gibi nemli,
Öfkeyle kızgınlaşan su, tükendi alev misali.


Göz kamaştıran nurlarla, cin çığlığı müjdelerle,
Doğdu O “Tevhid Güneşi” mana ve kelimelerle.


Kesilerek kör ve sağır, müjdeleri duymadılar,
Uyaran şimşeklerin de, hiç farkına varmadılar.


Çarpık dunun batışını, haber verdi kahinleri,
Buna rağmen olacağa, inanmadı kavimleri.


Yüz üstü düştü putları, savrulup aktı yıldızlar,
Bunca mucizeye rağmen, bir türlü ayıkmadılar.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak...
Kullanıcı avatarı
Tarık026
Gayretkar Üye
Gayretkar Üye
 
Mesajlar: 56
Kayıt: 28 Eki 2008, 22:36
Konum: Edirne

Mesajgönderen Tarık026 » 13 Kas 2008, 19:51


Bölüm- 4

Bozgun halinde şeytanlar, birbirlerinin ardından,
Sürülerle kaçıştılar, vahyin indiği yollardan.

Onlar sanki Ebrehe’nin, per perişan ödlekleri,
Yahut bir avuç taşla bozulan, Bedir Harbi müşrikleri.

Koca balığın karnından, Yunus misali fırlayan,
O taşları Resullüllah, zikirle attı avcundan.

Davetini kabul edip, yüz üstü secdede dallar,
Ayaksız ve sürünerek, Resul’e geldi ağaçlar.

Dalları ve kökleriyle, yere çizdikleri hatlar,
Orda yolun üzerinde, çok yazı oldular.

Bulutlar gibi izleyip, ağaçların gölgeleri,
Kızgın güneş sıcağından, korurdular Peygamberi.

Yarılan kamer Rabbine, söylüyorum ki yeminle,
Kamer ile O’nun kalbi, ilgililer birbirleriyle.

“Hayır”, “Kerem” sahipleri, mağaranın içindeydi.
Bir mucizeyle kafirler, onları hiç görmedi.

“Doğruluk” ile “O Doğru” mağarada gizlendiler.
“Burada kimse yok dedi”, göremeyen o kafirler.

Sandılar, güvercinler orda, yuva yapmaz ve örümcek,
O Hayırlının üstüne, ağını hiç örmeyecek.

Hiçbir gerek bırakmadan, kat kat zırhlarla kaleye,
Allah Teala onları, korudu böyle güzelce.

Ne zaman gadre uğrayıp, Resullülah’a sığınsam,
O’nun desteğinden yoksun, kalmadı hiçbir ilticam.

O Resul’den diledikte, iki cihan nimetini,
Boş döndürmeyip elimi, ihsan etti isteğimi.

İnkar eyleme sen sakın, rüyasında gelen vahyi,
Gönül gözü uyumazdı, uyursa da baş gözleri.

Nübüvvet başında vahiy, rüyalarında gelmiştir,
Böyle süreç rüyaları, inkar olmaz özel haldir.

Allah’adır tüm övgüler, vahiy çalışmakla olmaz,
Gaybden verdiği haberde, hiçbir Peygamber yanılmaz.

Avucuyla sıvazlayıp, çok hastaya oldu deva,
Nicenin cinnet bağını, çözüp eriştirdi şifa.

Kıt bir yıla duasıyla, geldi bolluk öylesine,
Darlık yılları içinde, oldu en görkemli sene.

Deniz azmağı vadide, bir bulutun bol yağmuru,
“Arim” taşkını misali, her yeri suyla doldurdu.

Bırak şevkle anlatayım, O’nun dağın başında yanan,
Şölen ateşi benzeri, mucizelerini heman.

Artar incinin değeri, düzenli dizilse eğer,
Düzgün bile dizilmese, pek de azalmaz bu değer.

Şairin sanatı, gücü, övmeye asla yetmedi,
O’ndaki yüksek ahlakla, güzel erdem ve ebedi.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak...
Kullanıcı avatarı
Tarık026
Gayretkar Üye
Gayretkar Üye
 
Mesajlar: 56
Kayıt: 28 Eki 2008, 22:36
Konum: Edirne

Mesajgönderen Tarık026 » 14 Kas 2008, 23:50


Bölüm- 5

Kur’anın tüm ayetleri, lafız ve nüzul, “Muhdes”dir,
Anlamda da “Kadim” olup, bu da “Sıfat-ı Akdes”dir.

Zaman bağımlı olmadan, bizlere verir bilgiler,
Ad ve İrem kavmi veya ölüm ardı dirilişler.

Resullerin mucizesi, zaman bağımlı fanidir,
Kur’an’ın hükümleriyse, kıyamete dek bakidir.

O’nun değer yargıları, kesindir asla değişmez,
Şüpheye asla yer yoktur, delil, hakem de gerekmez.

Ayetlere savaş açmış, yolu sapık nice düşman,
En sonunda teslim olup, döndüler davalarından.

Kur’anın anlatım gücü, yere vurdu her rakibi,
Yuvasının iffetini koruyan erkekler gibi.

Dalgalar gibi ayetler, birbirlerini destekler,
İnci ve sedeften üstün, anlamlarında değerler.

Kur’anın mucizeleri, sayılmaz, hesaba gelmez,
Daim okuyan nurlanır, asla usanıp terk etmez.

Ben de ona şöyle derim; Çok yakınsın rızasına,
Bundan sonra zaferlerse,”İpe Sıkı Sarılmaya”.

Okursan eğer Kur’anı, cehennemin korkusuyla,
Söndürürsün o ateşi, O’nun buz gibi suyuyla.

Yüce Kur’an ayetleri, Kevser havzının misali,
Nurlandırarak parlatır, okuyanın yüzlerini.

Yönetmede de “Doğru Yol”, Yargılamada “Terazi”,
Sağlanır mı hiç “Adalet”? olmazsa ölçü ilahi.

Kur’anı bildiği halde, davranarak bilmez gibi,
İnkar eden hasetçinin, şaşırtmasın seni hali.

Güneşe kör göz hastası, inkar eden ışığını,
Ağzı tad almayan hasta, inkar eder su tadını.

Yaya veya develerle gelen bütün muhtaçların,
Sığındığı kapılardan, en hayırlı Senin kapın.

İbret almak isteyene, Sen ne muhteşem ayetsin,
Ganimet arayana da, özlenen yüce nimetsin.

Kapkaranlık bir gecede, dolunayın misali Sen,
Aksa haremine doğru, uçtun Mekke hareminden.

Gabe Kavseyn de çıkılmaz ve çıkmaya hiç kimsenin,
Cesaret etmeyeceği, yüce mertebeye erdin.

Yüksek hürmet ve izzetle, bütün Resuller, Nebiler,
Efendi diye takdimle, Seni imam eylediler.

Büyük alay sancağınla, meleklerden toplulukla.
Yükseldin yedi kat göğe, Resullere konuklukla.

Miraçta ulaştığın yer; bırakmadı hiç kimseye,
Ne çıkılacak mertebe, ne varılacak netice.

Sancak gibi gönderinde, zirveye yükseldiğinde,
Tüm makamlar altta kaldı, Sen Miraca gittiğinde.

Perdelerle gözden gizli, yüce ve kutsal sırlarla,
Mertebe ermek için, davet olundun Miraca.

Makamları hızlı aşıp, erdemlerinle tenhada,
Tek başına ulaştın Sen kutsal “Makam-ı Mahmud”a
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak...
Kullanıcı avatarı
Tarık026
Gayretkar Üye
Gayretkar Üye
 
Mesajlar: 56
Kayıt: 28 Eki 2008, 22:36
Konum: Edirne

Mesajgönderen Tarık026 » 15 Kas 2008, 20:31


Bölüm-6

Mertebelerin pek yüce, rütbelerin de çok yüksek,
Ne mümkün Sana verilen, nimeti idrak eylemek.

Biz Müslümanlara müjde, Allah lütfü keremiyle,
En donatımlı kaleyi, eyledi bize hediye.

Allah kıldı Nebimizi, Nebilerin Şereflisi,
Bizde böylelikle olduk, ümmetlerin şereflisi.

Gafil koyunu korkutan, aslan kükremesi gibi,
Düşmanların kalplerine, dehşet saldı Risaleti.

Hiçbir gazada savaştan, geri kalmadı Peygamber,
Öldürülen kafirler de, sanki çengeldeki etler.

Harpten sıvışmak isteyen, düşmanlar korku içinde,
Bakardılar gıpta ile, kartalın kaptığı leşe.

Gelmedikçe savaşların, haram olduğu dönemler,
Harple geçen günlerinin sayısını bilmediler.

İslam dini sanki gelmiş, misafir gibi evine,
Mücahitler kartal gibi, iştahlı düşman etine.

Uçan atların üstünde, dalga dalga hücum eden,
Derya gibi bir orduyu, Resullüllah’dı yöneten.

Küfrü kökten yıkmak için, cihad eden o serverler,
Emrine tam bir uyumla, ecrini Allah’tan bekler.

Bahadırlar himmetiyle İslam milleti kurtuldu,
Gariplik kurbanı olmuş akrabalarda kavuştu.

Yiğit baba ve eşlerce; güvenlik üzre korunan,
İslam toplumunda yoktur, ne bir yetim, ne dul kalan.

Yüce dağlar benzeridir, O İslam mücahitleri,
Savaşan kafirlere sor, başlarına gelenleri.

Vebadan bile beterdi, düşmanlara o seferler,
Huneyn’den ve Bedir’den sor, Uhud’dan sor, ne gördüler?

Düşmana saplanan kılıç, hücum eden yiğitlerden,
Beyaz girip al çıkardı, kara saçlı gövdelerden.

Hat okları ile onlar, öyle güzelce yazdılar,
Düşmanın beden harfini, noktasız bırakmadılar.

Gül ağacı görünüşte, nasıl farklıysa meşeden,
Mücahitlerde de seçkindir, belli özelliklerden.
Onların hoş kokusunu, zafer yeli getirir de,
Sanırsın savaşan çiçek tomurcuğu da üstünde.

Ulu ağaçlar gibidir, at sırtında o yiğitler,
Nedeniyse sebat, azim, değil kolan veya eğer.

Mücahidin baskınları, düşmana verdi dehşeti,
Şaşıp ayıramadılar, kuzularla yiğitleri.

Peygamberin duasıyla, zafer kazanmış kişiye,
Ormanda Aslan rastlasa, yeltenemez hiçbir şeye.

Yoktur O’nun himmetiyle, galip gelmemiş bir yaran,
Ne de, daha yenilmemiş, açık veya gizli düşman.

Aslan nasıl yavrusunu, yerleştirirse ormana,
Peygamber de ümmetini koydu İslam Kal’asına.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak...
Kullanıcı avatarı
Tarık026
Gayretkar Üye
Gayretkar Üye
 
Mesajlar: 56
Kayıt: 28 Eki 2008, 22:36
Konum: Edirne

Mesajgönderen Tarık026 » 16 Kas 2008, 19:26


Bölüm- 7

Yüce Kur’an yere vurdu, nice azgın karşıtları,
Karşı konamaz delille, perişan etti düşmanı.

Mucizen olarak yeter, başta ümmi bir yetimken,
Böyle ilim, irfan ile, örnek edebe erişmen.

O’na överek hizmetim, olsun vesile affına,
Şiir ve boş işle geçmiş, yıllarımın günahına.

Bunlar geçirdi boynuma, sonu korkulu gerdanlık,
Bir deveye benzedim ki, çok süslenmiş ve kurbanlık.

Çocuklar gibi meylettim, ikisinde de kötüye,
Günahla pişmanlık geçti, sonunda ancak elime.

Ey zevkine düşkün nefsim! Berbat ettin ticareti,
Ne değiştin, ne istedin, dünyan verip ahireti.

Ahiretini dünyayla, değiştirenler kaybetti,
Tam bir iflasla bitirip, bu hayati ticareti.

Günahlara dalsam bile, bozulmaz Resulle andım,
Asla sarsılmaz ve kopmaz, çok sağlamdır O’na bağım.

İsmim Muhammed olunca, ben de oldum güvence de,
Peygamberimiz elbette, çok vefalıdır sözünde.

Tutmazsa eğer elimden, Resulullah kıyamette,
“Ayağı kayık biçare, ne yazık şu haline” de.

Haşa ki, yüce Peygamber, ne bir lütfunu esirger,
Ne de O’na sığınanı, şefaatten yoksun eder.

Düşüncemi övgüsüne, yönlendirdiğimden beri,
Başı darda insanlara, O Resulü buldum hami.

Sarp yamaç da bile çiçek, olduran yağmur misali,
Boş çevirmez O Peygamber, uzatılan yoksul eli.

“Herem” övgüsü zengini, “Zühery’e hiç özenmedim,
hiçbir zaman övgülerle, güzel çiçekler dermedim.

Ey keremde ve erdemde, yaratılmış, Sen en Yüce,
Tek güvencem Sensin ancak, küçük kıyamet gelince.

Bana şefaatin Sana, yük olmaz Ya Resulallah,
“Müntakim”, İsmiyle bile tecelli etse de Allah.

Dünya ve ahiret Senin, ihsanın ve kereminden,
“Levh ve Kalem” konuları, Sana özgün ilimlerden.

Ey Nefs! Yitirme ümidi, diyerek; günahım büyük,
Geniş affında Allah’ın, büyükler olur hep küçük.

Umarım Rabbin rahmeti, edilir günaha nisbet,
Günahı çok olanlara, gönderilir fazla rahmet.

Ey Allah’ım Rahmetinle, ümidimi boşa çevirme,
Güzel beklentimi Ya Rab! Aman tersine döndürme.

Dünyada ve ahirette, yükünü azalt kulunun,
Belalara sabretme de, tükenmekte gücü onun.

Ey Allah’ım izin ver de, O salavat bulutları,
Peygamberin üzerinde, her dem olsunlar devamlı.

Saba yelleri esip de, Ban ağacı sallandıkça,
Deveciler nağmelerle, hayvanları coşturdukça.

Yağsın rahmet Ey İlahi; Resul’ün al ashabıyla,
Onlara uyan takvalı, Halim’lerle kerimlere.

Bugün itibariyle İmam-ı Busiri (K.S.) Hz.lerinin kaleme almış olduğu Kaside-i Bürde'nin 7. ve son bölümünü de yazmış bulunmaktayım.

Selametle...
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak...
Kullanıcı avatarı
Tarık026
Gayretkar Üye
Gayretkar Üye
 
Mesajlar: 56
Kayıt: 28 Eki 2008, 22:36
Konum: Edirne

Sonraki

Dön Edebiyat

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir