İKİNCİ DELİL: SÜNNET

Tüm İslami mevzular hakkında paylaşım yapılabilecek forum bölümü.

Mesajgönderen Şatibi » 01 Ağu 2010, 22:07


Sünnet; lügatte yol demektir. Şeriatta ise; bazen Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den nafile olarak nakledilen ibadetlerin isimlendirilmesinde, bazen de Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den sadır olan söz, fiil ve takrire isim olarak kullanılır.

Şer’î deliller hakkında konuşulurken Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in sözü, fiili ve takrirlerine “Sünnet” denir. Bunların hepsi Sünnettir. Bunların tamamı vahiydendir.

Zira Allah’u Teâla şöyle buyurdu: وَمَا يَنْطِقُ عَنْ الْهَوَى (3) إِنْ هُوَ إِلا وَحْيٌ يُوحَى “O, kendi hevasından bir söz söylemez. O, kendisine bildirilen vahiyden başkası değildir.”[1] قُلْ إِنَّمَا أُنذِرُكُمْ بِالْوَحْيِ “De ki, ben sizi ancak vahiy ile uyarıyorum.”[2]


Kur'an’a Göre Sünnetin Konumu:


Sünnet; Efendimiz Muhammed SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in nübüvvetine ve risaletine dair kesin delilden dolayı Şer’î delildir. Muhammed SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in kendi hevasından değil de kendisine vahy edileni konuştuğuna ve yaptığı uyarıların ancak kendisine Allah’tan gelen vahiy olduğunu gösteren hem sübutu hem de delâleti katî delil olduğundan dolayı da Şer’î delildir.

Ancak Sünnetteki vahiy Sünnetin lafızlarını değil ancak anlamını kapsamaktadır. Allah, Rasulü’ne o anlamları vahyetmiş, o da bu vahyi kendisinden bir lafızla veya fiille veya takrir ile yani sükût ile ifade etmiştir.

Sünnet, aralarında herhangi bir fark olmaksızın Kitap gibi bir delildir. Bunun nedeni de, Kur'an’ın delil oluşuna dair kesin delil getirildiği gibi Sünnetin delil oluşuna da kesin delil getirilmiş olmasıdır.

Delili, Kitap ile sınırlandırmak İslâm’a karşı çıkanların/saldıranların görüşüdür.

Allah’u Teala şöyle buyurmaktadır: وَمَا آتَاكُمْ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا “Rasul size ne verdi ise alın, sizi neden nehyettiyse ondan sakının.”[3] مَنْ يُطِعْ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ “Rasule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.”[4] فَلْيَحْذَرْ الَّذِينَ يُخَالِفُونَ عَنْ أَمْرِهِ أَنْ تُصِيبَهُمْ فِتْنَةٌ أَوْ يُصِيبَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Rasul’ün emrine muhalefet edenler, kendilerine bir fitne veya elim bir azabın isabet etmesinden sakınsınlar.”[5] وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَنْ يَكُونَ لَهُمْ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ “Mü’min bir erkek ve kadın için Allah ve Rasulü bir işte hükmettiğinde o işlerinden dolayı onlara bir seçenek yoktur.”[6] فَلا وَرَبِّكَ لا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لا يَجِدُوا فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا “Hayır, Rabbine yemin olsun ki, aralarında çıkan bir ihtilafta seni hakem kılmadıkça ve senin verdiğin hükme içlerinde bir sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”[7] فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ “Bir hususta ihtilafa düşerseniz onu Allah’a ve Rasulü’ne götürün.”[8]

Vefatından sonra bir işi Allah’ın Rasulü’ne götürmek, onun Sünnetine götürmektir.

Allah’u Teala şöyle buyurdu: أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ “Allah’a itaat edin, Rasul’e itaat edin.”[9] قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمْ اللَّهُ “Deki; Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.”[10]

Bu; sübutu ve delâleti katî nâsslar; Kur'an’ın alınması gibi Sünnetin de alınmasının vacibiyetine ve Sünneti inkâr edenin kesin olarak kâfir olduğuna dair gayet açık delillerdir. Böylece aralarında herhangi bir fark olmaksızın Kur'an’ın alınması gibi Sünnetin de delil olarak alınması farz olmaktadır.

“Yanımızda Allah’ın Kitabı var, onu alırız” denmesi caiz değildir. Çünkü bu ifadeden Sünnetin terki anlaşılabilir. Bilakis Sünnetin Kur'an’la birleştirilmesi, birbirinden ayrılmaması zorunludur.

Nitekim Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem Hadisinde bu konuya dikkat çekmiştir ve şöyle buyurmuştur: يُوشِكُ الرَّجُلُ مُتَّكِئًا عَلَى أَرِيكَتِهِ يُحَدَّثُ بِحَدِيثٍ مِنْ حَدِيثِي فَيَقُولُ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ كِتَابُ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ مَا وَجَدْنَا فِيهِ مِنْ حَلالٍ اسْتَحْلَلْنَاهُ وَمَا وَجَدْنَا فِيهِ مِنْ حَرَامٍ حَرَّمْنَاهُ أَلا وَإِنَّ مَا حَرَّمَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهم عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مِثْلُ مَا حَرَّمَ اللَّهُ “İleride sizden bir adam koltuğuna yaslanmış olarak benden bir Hadis okuyacak sonra şöyle diyecektir: ‘Bizimle sizin aranızda Allah’ın Kitabı vardır. Onda helâl bulduğunuzu helâl kabul ederiz, haram bulduğumuzu da haram kabul ederiz.’ Dikkat ediniz! Allah’ın Rasulü’nün haram kılması, Allah’ın haram kılması gibidir.”[11]

Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şöyle dediği rivayet edildi: يوشك أحدكم يقول : هذا كتاب الله ما كان فيه من حلال أحللناه وما كان من حرام حرمناه ألا من بلغه عني حديث فكذب به فقد كذب الله ورسوله والذي حدثه “İleride sizden birisi şöyle diyecek: ‘Bu Allah’ın kitabıdır. Onda helâl olanı helâl kabul ederiz, haram olanı da haram kabul ederiz.’ Dikkat edin! Kime benden bir Hadis ulaşır ve onu yalanlarsa, Allah’ı, Rasulü’nü ve ona Hadisi söyleyeni yalanlamış olur.”[12]

Sünnet, Kitaba ilave hüküm koymaktadır. Çünkü Kitap iki veya daha fazla hususa ihtimalle gelmekte, Sünnet ise bu ikisinden birisini tayin etmektedir. Dolayısıyla Sünnete başvurulup Kitabın görünürdeki gereği terk edilmektedir.

Örnek olarak Allah’u Teâla şöyle buyurmaktadır: وَأُحِلَّ لَكُمْ مَا وَرَاءَ ذَلِكُمْ “Geriye kalanlar size helâl kılındı.”[13]

Bu, şu ayetin son kısmıdır: حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ أُمَّهَاتُكُمْ وَبَنَاتُكُمْ وَأَخَوَاتُكُمْ وَعَمَّاتُكُمْ وَخَالاتُكُمْ وَبَنَاتُ الأخِ وَبَنَاتُ الإخْتِ وَأُمَّهَاتُكُمْ اللاتِي أَرْضَعْنَكُمْ وَأَخَوَاتُكُمْ مِنْ الرَّضَاعَةِ وَأُمَّهَاتُ نِسَائِكُمْ وَرَبَائِبُكُمْ اللاتِي فِي حُجُورِكُمْ مِنْ نِسَائِكُمْ اللاتِي دَخَلْتُمْ بِهِنَّ فَإِنْ لَمْ تَكُونُوا دَخَلْتُمْ بِهِنَّ فَلا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ وَحَلائِلُ أَبْنَائِكُمْ الَّذِينَ مِنْ أَصْلابِكُمْ وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الإخْتَيْنِ إِلا مَا قَدْ سَلَفَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ غَفُورًا رَحِيمًا (23) وَالْمُحْصَنَاتُ مِنْ النِّسَاءِ إِلا مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ كِتَابَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَأُحِلَّ لَكُمْ مَا وَرَاءَ ذَلِكُمْ “Anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren anneleriniz, süt kız kardeşleriniz, eşlerinizin anneleri ve kendileriyle zifafa girdiğiniz eşlerinizden üvey kızlarınız size haram kılındı. Eğer o kadınlarla zifafa girmemiş iseniz onların kızları ile evlenmenizde sizin için bir vebal yoktur. Öz oğullarınızın hanımları ve iki kız kardeşi aynı anda nikâhınızda birleştirmeniz size haram kılındı. Ancak daha önce geçmiş olan müstesna. Şüphesiz ki Allah mağfiret edendir, çok bağışlayandır. Evli kadınlarla nikâhlanmanız da size haram kılındı. Sahip olduğunuz cariyeler müstesna. Bunlar Allah’ın size yazdıklarıdır. Geriye kalanlar ise size helâl kılındı.”[14]

Bu ayette zikredilenler dışında kalanların tamamının helâl olduğuna delâlet etmektedir. Sünnet gelip karısının üzerine; karısının halası ve teyzesi ile nikâhlanmasını bu genellilikten çıkarmıştır.

Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle buyurdu: لا تُنْكَحُ الْمَرْأَةُ عَلَى عَمَّتِهَا وَلا عَلَى خَالَتِهَا “Kadın, halası veya teyzesi üzerine nikâhlanmaz.”[15]

Böylece Kitabın zahiri terk edilmiş, Sünnet Kitab’ın önüne geçmiştir.

Bazen Kitabın zahiri bir emir olur, Sünnet gelip onun zahirinden çıkarır. Nitekim Kur'an’ın zahiri, tüm mallardan zekâtın alınmasını getirmiştir. Sünnet ise tayin ettiği belirli mallarla bu emri tahsis etmiştir. Zekâtın alınmasını bu mallarla sınırlı kılmıştır. Böylece bu malların dışındaki mallardan zekât alınmaz.

Kur'an’a nispetle Sünnet, çoğunlukla Kur'an’ı açıklayandır.

Allah’u Teâla şöyle buyurmaktadır: وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ “Onlara indirileni açıklayasın diye Biz sana zikri indirdik.”[16]

Bu nedenledir ki Kur'an’ın Şer’î hükümleri tarifi çoğunlukla küllidir, cüzi değildir. Cüzi olarak gelenler ise, külli üzerine getirilmiştir. Kur'an cami’dir/toplayandır. İçinde külli hükümleri toplamamış olan, cami olmaz. Çünkü Şeriat Kur'an’ın nüzulünün tamamlanması ile tamamlanmıştır. Sünnet ise, sayısının ve konularının çok olması nedeni ile Kitab’ın açıklayıcısıdır.

Sünnette var olan her şeyin Kitap’ta aslı vardır, onu tafsili veya icmâli olarak veya her iki şekilde birden açıklamıştır. Sünnet, açıklamak ve netleştirmek yönüyle bir bütün olarak Kur'an üzerine hüküm koyucu olarak gelmiştir.

Sünnet, Kur'an-ı Kerim’de haklarında nâss bulunmayan bir çok hükümler getirmiştir. Ancak bu hükümler Kur'an’da zikredilen asıllarına ilave olarak gelmiştir. Bu hükümler Kur'an’da olanı beyan kabilindendir. Böylece Sünnet Kur'an’ın açıklayıcısı olmaktadır. Sünnetin Kur'an’ın açıklayıcısı olması şu şekilde özetlenebilir:

1- Kur'an’ın mücmelini tafsilatlandırmak:

Allah, Kitabında vakitlerini, rükunlarını ve rekatlarının sayısını beyan etmeden namazı emretmiştir. Bu hususları Sünnet açıklamıştır.

Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle buyurmuştur: وَصَلُّوا كَمَا رَأَيْتُمُونِي أُصلِّي “Beni nasıl namaz kılıyor görüyorsanız siz de öyle namaz kılınız.”[17]

Kitap’ta, haccın farziyeti detayları belirtilmeksizin yer almıştır. Bu detayları Sünnet beyan etmiştir.

Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle buyurmuştur: ألا فخذوا عني مناسككم “Hac ile ilgili hususları benden alınız.”[18]

Kitap’ta zekâtın vacibiyeti, zekâtın neler hakkında farz olduğu ve farz olan miktar beyan edilmeksizin yer almıştır. Sünnet bunları beyan etmiştir. V.b.

2- Genelini tahsis etmek:

Kur'an’da bir takım genel konular yer almıştır. Sünnet bu genelliği tahsis etmiştir. Örneğin;

-Allah’u Teâla, çocukların babalarına mirasçı olmalarının gerektiğini şu ayeti kerimede belirtmiştir: يُوصِيكُمْ اللَّهُ فِي أَوْلادِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الإنثَيَيْنِ “Çocuklarınız hakkında Allah şöyle emrediyor: Erkeğe iki dişinin payı kadar veriniz.”[19]

Bu hüküm, her babanın miras bırakacağı ve her çocuğun da mirasçı olabileceği hususunda geneldir.

Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu; إِنَّا مَعْشَرَ الأنْبِيَاءِ لا نُورَثُ مَا تَرَكْناه صَدَقَةٌ “Biz nebiler topluluğu, miras bırakmayız. Geride bıraktıklarımız sadakadır”[20] sözü ile Sünnet, miras bırakan babalardan nebilerin olmadığı hususunda ayeti tahsis etmiştir.

Yine Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in; الْقَاتِلُ لا يَرِثُ “Katil varis olamaz”[21] sözü, mirasçıları katil dışındaki kimselerle tahsis etmiştir.

Aynı şekilde Allah’u Teâla şöyle buyurdu: وَالَّذِينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ وَيَذَرُونَ أَزْوَاجًا يَتَرَبَّصْنَ بِأَنفُسِهِنَّ أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ وَعَشْرًا “İçinizden eşler bırakarak vefat edenlerin eşleri kendilerinden dört ay on gün beklerler.”[22]

Bu ayet, kocalarının vefatı durumunda kadının bekleme süresinin dört ay on gün olduğuna delâlet eder. Bu ayet, kocasının vefatından 25 gün sonra doğum yapan Sabia el-Eslemiye Hadisi ile tahsis edilmiştir. Zira Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem onun serbest olduğunu haber vermiştir. Böylece ayetin, hamile kadınlar dışındaki kadınlara mahsus olduğu beyan edilmiştir.

3- Kitabın mutlak olanını sınırlandırması:

Kur'an’da mutlak olarak gelen ayetler vardır. Sünnet bu mutlakı muayyen bir şey ile takyid etmiştir/sınırlandırmıştır. Örnek olarak;

Allah’u Teâla şöyle demiştir: وَلَا تَحْلِقُوا رُءُوسَكُمْ حَتَّى يَبْلُغَ الْهَدْيُ مَحِلَّهُ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَرِيضًا أَوْ بِهِ أَذًى مِنْ رَأْسِهِ فَفِدْيَةٌ مِنْ صِيَامٍ أَوْ صَدَقَةٍ أَوْ نُسُكٍ “Kurban, yerine varı‎ncaya kadar baş‏ları‎nı‎zı‎ tı‎ra‏ş etmeyin. Sizden her kim hasta olursa yahut başı‏‎ndan bir rahatsı‎zlığı varsa, oruç veya sadaka veya kurban olmak üzere fidye gerekir.”[23]

Bu ayette geçen; صيام –oruç, صدقة –sadaka, نسك –kurban mutlak lafızlar şeklinde geçmişlerdir. Bunlar, Müslim’in Ka’ab b.Ucra yoluyla rivayet ettiği şu hadisle sınırlandırılmışlardır:

“Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem, ona dedi ki: فَاحْلِقْ رَأْسَكَ وَأَطْعِمْ فَرَقًا بَيْنَ سِتَّةِ مَسَاكِينَ وَالْفَرَقُ ثَلَاثَةُ آصُعٍ أَوْ صُمْ ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ أَوِ انْسُكْ نَسِيكَةً "...Öyleyse tıraş ol ve üç gün oruç tut veya altı fakiri, her birine yarım sa` vermek veya bir kurban kes.”[24]

Bu hadisle; orucun mutlaklığı üç gün ile, sadakanın mutlaklığı altı fakir için her birisine yarım sa’ vermek ile, kurbanın mutlaklığı ise bir koyun kesmek ile sınırlandırılmıştır.

4- Hükümlerin detaylarından bir feri Kur'an’da geçen aslına ilhak etmek. Zira bu feri yeni bir teşri olarak açığa çıkıyor. İncelendiğinde onun Kur'an’da geçen aslına ilhak olduğu anlaşılır. Bu tür durumlar çoktur. Örnek olarak;

-Allah’u Teâla varis için feraizi/miras haklarını belirlenmiş olarak zikretmiştir. Fakat; يُوصِيكُمْ اللَّهُ فِي أَوْلادِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الإنثَيَيْنِ “Çocuklarınız hakkında Allah şöyle emrediyor: Erkeğe iki dişinin payı kadar veriniz.”[25] وَإِنْ كَانُوا إِخْوَةً رِجَالاً وَنِسَاءً فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الإنثَيَيْنِ “Şayet erkek ve kız kardeşler iseler o zaman erkek için kadının iki payı vardır.”[26] Bu ayetlerin nâssları dışında “asabe” mirasçılarını/baba tarafından yakını olanları zikretmemiştir. Bu ayetler, çocuklar ve kardeşler dışında kalan asabe/baba tarafından yakınlara mukadder/belirlenmiş bir miras payı olmadığını, bilakis belirlenmiş miras paylarının ödenmesinden sonra, arta kalanı almasını gerektirmektedir.

Nitekim Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şu sözü ile bunu beyan etmiştir: أَلْحِقُوا الْفَرَائِضَ بِأَهْلِهَا فَمَا بَقِيَ فَهُوَ لأوْلَى رَجُلٍ ذَكَرٍ “Miras kalan malı feraiz sahipleri arasında paylaştırınız. Feraizden arta kalanı ise en yakın erkeğe veriniz.”[27]

Böylece bu Hadiste erkek çocuklardan olmayan akrabalar da kardeşlere ve evlatlara katılmıştır.

-Aynı şekilde kız kardeşler ve kızlar da asabe sayılmışlardır. Esved RadıyAllah’u Anh’dan şöyle rivayet edildi: “Muaz b. Cebel, bir kız çocuk ile bir kız kardeşe miras paylaştırırken onlardan her birine yarım hisse verdi. O zaman o, Yemen’de idi ve Nebiyulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem de hayatta idi.”[28]

Bildiği bir delil olmasaydı Muaz, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem hayatta iken böyle bir durumda hüküm vermekte acele etmezdi.

-Allah’u Teâla, iki kız kardeşi aynı anda nikâh altında bulundurmayı haram kılmıştır ve şöyle buyurmuştur: وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الإخْتَيْنِ “Ve iki kız kardeşi birleştirmeniz (aynı anda nikâh altında bulundurulması) da haram kılındı.”[29]

Ayet, kadının teyzesi veya halası ile aynı anda nikâh altında bulundurulamayacağını zikretmemiş, fakat Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şu sözü ile bunu beyan etmiştir: لا تُنْكَحُ الْمَرْأَةُ عَلَى عَمَّتِهَا وَلا عَلَى خَالَتِهَا “Kadın, halası veya teyzesi üzerine nikâhlanmaz.”[30]

Böylece bütün bunları iki kız kardeşin aynı anda nikâh altında bulundurulması yasağına ilhak etmiş oldu.

-Allah’u Teâla’nın şu ayeti de böyledir: وَيُحِلُّ لَهُمْ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمْ الْخَبَائِثَ “Onlara tayyibat/temiz şeyleri helal kılar ve habais/pis şeyleri haram kılar.”[31]

Bu ayette tafsilat zikredilmedi. Sünnet, “tayyibat” olanlardan mı yoksa “habais” olanlardan mı olduğu hususunda şüpheye düştüğü hükümleri bilmesi için müçtehidin başvuracağı hususları belirleyip o hususu ayette geçen “tayyibat” ve “habaise” ilhak etmiştir. Zira Sünnet evcil eşeklerin etinin, pençesi olan kuşların ve köpek dişi olan vahşi hayvanların etinin yenmesini yasaklayıp bunları “habaise” ilhak etmiştir.

Nitekim İbn Abbas RadıyAllah’u Anh’da şöyle rivayet edilmiştir: “Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem, köpek dişi olan her vahşi hayvanın ve pençesi olan kuşun etinin yenmesini yasakladı.”[32]

Cabir RadıyAllah’u Anh’dan da şu rivayet edildi: “Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem, Hayber günü evcil eşeklerin ve katırların etlerinin, köpek dişi olan vahşi hayvan ve pençesi olan kuşların etinin yenmesini haram kıldı.”[33]

-Ayrıca Sünnet, kertenkele, tavşan v.b. hayvanların etinin yenilmesini mubah kılıp bunları “tayyibata” ilhak etti.

İbn Ömer RadıyAllah’u Anh’dan şöyle rivayet edildi: “Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e bir adam kertenkelenin yenilmesi hakkında sordu. Bunun üzerine şöyle dedi: لا آكُلُهُ وَلا أُحَرِّمُهُ “Onu yemem ve haram da kılmam.”[34]

Ebu Hureyre yoluyla şu rivayet edilmiştir: “Bedevinin birisi Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e kızarmış tavşan ve katık olarak hazırladığı sınâbı getirip önüne koydu. Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem onu aldı. Yemedi. Fakat ashabına ondan yemelerini istedi.”[35] “Sınâb”, hardal ve kuru üzümden hazırlanan bir tür katıktır.

Allah, öğretilmiş av hayvanlarının yakaladığı hayvanların etinin yenmesini mubah kılmıştır. Buradan anlaşılıyor ki; eğitilmemiş ise avı ancak kendisi için yakalamış olacağından, yakaladığı av haramdır. Hayvan eğitilmiş olmasına rağmen avdan yerse, iki asıl arasında kalmış olur. Zira eğitilmiş olmak, avı senin için yakalamasını gerektirir. “Yemek” ise, avı senin için değil kendisi için yakalamış olmasını gerektirir. Dolayısıyla iki asıl arasında bir çelişki vardır. İşte bu noktada Sünnet durumu açıklığa kavuşturmuştur.

Zira Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle buyurmaktadır: فَإِنْ أَكَلَ فَلا تَأْكُلْ فَإِنِّي أَخَافُ أَنْ يَكُونَ إِنَّمَا أَمْسَكَ عَلَى نَفْسِهِ “Eğer yiyecek olursa sen o avdan yeme. Çünkü ben bu durumda onun avı ancak kendisi için yakalamış olmasından korkarım.”[36]

Allah’u Teâla, emzirmeden/sütten dolayı haram kılınanlar hakkında şöyle dedi: وَأُمَّهَاتُكُمْ اللاتِي أَرْضَعْنَكُمْ وَأَخَوَاتُكُمْ مِنْ الرَّضَاعَةِ “Sizi emziren süt anneleriniz ve süt kardeşleriniz ... (de haram kılındı).”[37]

Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem sütten dolayı haram olan bu iki hususa sütten dolayı akraba olanları nesepten dolayı haram kılınan diğer akrabalar gibi ilhak etmiştir. Sütten dolayı, hala, teyze, erkek kardeş kızları, kız kardeş kızları ve benzerlerini de ilhak etti. Şöyle buyurdu: يَحْرُمُ مِنَ الرَّضَاعِ مَا يَحْرُمُ مِنَ النَّسَبِ “Nesepten dolayı haram kılınan sütten dolayı da haram kılınır.”[38]

-Bir başka örnek de; Allah’u Teâla şöyle buyurdu: وَاسْتَشْهِدُوا شَهِيدَيْنِ مِنْ رِجَالِكُمْ فَإِنْ لَمْ يَكُونَا رَجُلَيْنِ فَرَجُلٌ وَامْرَأَتَانِ “(Bu işlerde) sizden iki erkek şahit getirin. İki erkek şahit olmazsa, bir erkek iki kadın şahit getirmek lazım olur.”[39]

Bu ayette mali konularda bir erkeğin şahitliğine kadınların şahitliği ilave edilerek hüküm verilmiştir. Sünnet buna bir şahitle birlikte yemini de ilhak etmiştir. Zira Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem bu şekilde hüküm vermiştir. Ali RadıyAllah’u Anh’dan rivayet edildiğine göre; “Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem bir tek kişinin şahitliği ve hak sahibinin yeminiyle hükmetmiştir.”[40] Böylece bir şahit ve yemin, iki erkek şahidin veya bir erkek iki kadın şahidin yerini almıştır.

İşte bu minval üzere Sünnet, Kitap’ta yer almayan ve yeni teşri olan fakat aslına ilhak edilmiş birçok hüküm getirmiştir. Ancak bu demek değildir ki; Kur'an’daki aslına ilhakın dışında Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem yeni bir teşri getirmemiştir. Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in getirdiği her yeni teşrinin mutlaka Kur'an’daki aslına ilhak edilmiş olması gerektiği anlamına da gelmez. Bilakis bu çok rastlanan ve genel olandır. Fakat Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem, bazen Kur'an’da bir asıla ilhak olmamış yeni teşri getirmiştir. Hatta bazen getirdiği yeni bir teşriin Kur'an’da bir aslı olmayabilir.

Buna örnek; kamu menfaatlerinden sayılan hususlar arasında yer aldığı sabit olunan kamu mülkiyeti Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in getirdiği yeni bir teşri olup Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözü ile belirlenmiştir:

الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِي ثَلاثٍ الْمَاءِ وَالْكَلا وَالنَّارِ “Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Su, mera ve ateş.”[41] Bu, Kur'an’daki bir asla ilhak olunmuş bir teşri değildir.

-Gümrüklerden vergi almanın haram oluşu da Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözü ile sabittir: لا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ صَاحِبُ مَكْسٍ “Gümrük vergisi alan da cennete giremez.”[42] Bu hüküm de Kur'an’daki bir asla ilhak şeklinde değildir.

Ancak bu tür hükümler azdır. Genel olan ise Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in getirmiş olduğu teşriin Kur'an’daki aslına ilhak etme şeklinde olmasıdır.

İşte böylece Sünnetin, Kitaba dönücü olduğunu görürüz. Kur'an’ın mücmelini tafsil, genelini tahsis, mutlakını takyid ve feri aslına ilhak gibi Sünnette yer alan hususlar, Kitab’ın hükümlerinin anlamlarını şerh ve tefsir konumundadırlar. Bununla birlikte Sünnette, aslı Kur'an’da geçmeyen yeni teşriler de vardır. Böylece Sünnet, Kur'an beyan etmekte ve yeni hükümler koymaktadır.

-Sünnetin Kur'an’ı beyan etmesine şu ayet delâlet etmektedir: وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ “Sana, insanlara indirileni beyan edesin diye bu zikri indirdik.”[43]

-Sünnetin yeni teşride bulunduğuna ise şu ayet delâlet etmektedir: فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ “Herhangi bir şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah ve Rasulü’ne götürünüz.”[44]

Allah’a götürmek, Kitabına götürmektir. Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e götürmek, hayatında söz konusudur. Ölümünden sonra ise götürmek işlemi onun Sünnetine olur. Anlaşmazlık Kur'an’ı anlamada ve hükümlerin çıkartılmasında mutlaktır. Sünnete götürmek de Kur'an’da var olan husus hakkında olsun yeni teşri hakkında olsun mutlaktır.

Bunun için Allah’u Teâla şöyle buyurdu: مَنْ يُطِعْ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ “Rasule itaat edenler, Allah’a itaat etmiş olur.”[45] فَلْيَحْذَرْ الَّذِينَ يُخَالِفُونَ عَنْ أَمْرِهِ “Onun emrine muhalefet edenler ... sakınsınlar.”[46] أمره “Onun emri” tabiri geneldir. Çünkü o, muzaf olan bir cins isimdir.

Buna binaen Sünnet Kur'an gibi Şer’î bir delildir.

Nitekim Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle buyurdu: تَرَكْتُ فِيكُمْ أَمْرَيْنِ لَنْ تَضِلُّوا مَا تَمَسَّكْتُمْ بِهِمَا كِتَابَ اللَّهِ وَسُنَّةَ نَبِيِّهِ “Size iki şey bırakıyorum. Ona sarıldığınızda asla sapıtmazsınız. Allah’ın Kitabı ve Nebisinin Sünneti.”[47]

[1] Necm: 3-4

[2] Enbiya: 45

[3] Haşr: 7

[4] Nisa: 80

[5] Nur: 63

[6] Ahzab: 36

[7] Nisa: 65

[8] Nisa: 59

[9] Nur: 54

[10] Ali İmram: 31

[11] İbni Mace, K. Mukaddime, 12

[12] İbn Abdulberri

[13] Nisa: 24

[14] Nisa: 23-24

[15] Müslim, K. Nikâh, 2518

[16] Nahl: 24

[17] Buhari, K. Ezân, 595

[18] Ahmed b.Hanbel

[19] Nisa: 11

[20] Ahmed b. Hanbel, B. Müs. Mükessirin, 9593

[21] Tirmizi, K. Ferâid, 2035

[22] Bakara: 234

[23] Bakara: 196

[24] Müslim

[25] Nisa: 11

[26] Nisa: 176

[27] Buhari, K. Ferâid, 6235

[28] Ebu Davud

[29] Nisa: 23

[30] Müslim, K. Nikâh, 2518

[31] A’raf: 157

[32] Müslim

[33] Tirmizi

[34] Müslim

[35] Ahmed b.Hanbel

[36] Ahmed b. Hanbel, Müs. Kufiyyîn, 17554

[37] Nisa: 23

[38] Buhari

[39] Bakara: 282

[40] Dârektunî

[41] Ahmed b. Hanbel, Baki Müs. Ensâr, 22004

[42] Ebu Davud, K. Harâc, 2548

[43] Nahl: 44

[44] Nisa: 59

[45] Nisa: 80

[46] Nur: 63

[47] Malik, K. Câmi’a, 1395
Eğer Birgün Dünyaya Ait Çok Büyük Derdin Olursa, Rabbine dönüp çok büyük Derdim Var Deme!
Derdine dönüp Çok Büyük Rabbim Var De!
Kullanıcı avatarı
Şatibi
Yönetici
Yönetici
 
Mesajlar: 343
Kayıt: 18 Nis 2010, 19:40

Mesajgönderen Şatibi » 01 Ağu 2010, 22:08


Sünnetin Kısımları

Sünnet, senedi bakımından şu üç kısma ayrılır: Mütevatir, meşhur ve ahad haber.

Hadis; tabii tabiinden bir topluluğun, tabiinden bir topluluktan, tabiinden bir topluluğun sahabeden bir topluluktan, sahabeden bir topluluğun da Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den rivayet yoluyla gelmiş ise bu, mütevatir hadisdir.

Hadis; eğer tabii tabiinden bir topluluğun tabiinden bir topluluktan, tabiinin de sayıları tevatür derecesine ulaşmayan bir veya daha fazla sahabeden rivayet yoluyla gelmişse bu, meşhur hadistir. Çünkü o ümmet tarafından hoş bulunup meşhur olmuştur.

Hadisi sahabeden ve onlardan sonra gelen tabiinler ve tabii tabiinlerden rivayet edenlerin sayısı tevatür derecesine ulaşmamış ise o hadis ahad haberdir.

Sünnet bu üç kısmın dışına çıkmaz. Ancak Sünnet yakin/kesinlik ve zan ifade etmesi yönünden iki kısmın dışına çıkmaz. Çünkü meşhur Hadis ahad haberden sayılır. Zira Hadisi yalan üzere birleşmeleri mümkün olmayan tabii tabiinden bir sayının tabiinden, yalan üzere birleşmeleri mümkün olmayan tabiinden bir sayının da sözleri kesin hüccet olan sahabeden bir topluluktan rivayet etmiş ise mütevatir sayılır. Yani mütevatir her üç tabakadaki ravilerin her tabakada tevatür sayısına ulaşmasıdır. Eğer bu üç tabakadan birisinde tevatür sayısı sağlanamazsa ahad haber sayılır. Hadis ravilerinde tevatür sayısının sağlanamadığı tabakanın, sahabeden, tabiinden, tabii tabiinden ya da her üçünden olması fark etmeksizin ahad haber sayılır. Kesinlik ifade etmez, zan ifade eder. Ancak sahabede tevatür sayısını sağlayamayıp geri kalan iki tabakada tevatür sayısına ulaşıp ümmet arasında meşhur olduğundan ona “meşhur” ismi verilmiştir. Fakat kesin ifade etmediğinden ahad haber ile aynı hükme haizdir.


Mütevatir:


“Tevatür”; lügatta, aralarındaki bir süre ile birisinin ardından birisi gelmek sureti ile eşyaların ardı arda birbirisini takip etmesine denir.

Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi: ثُمَّ أَرْسَلْنَا رُسُلَنَا تَتْرَى “Sonra Rasullerimizi birbiri ardınca gönderdik.”[1]

Yani bir mühletle birinden sonra başka birisini gönderdik, demektir. “Mütevatir” ardı ardınalıktır.

“Mütevatir haber” usulcülerin ıstılahında şöyledir: “Sözleri ilim oluşturacak birçokluğa ulaşmış bir topluluğun verdiği habere denir.” Haber verdikleri hususu zanneden değil de kesin bilen kimseler olmadıkça bu topluluğun sözleri ilim oluşturmaz ve mütevatir de olmaz. Onların ilmi ise bir delilden sonuç çıkarmaya, çıkarsamaya değil de işitme ve görmeye dayalı olmalıdır. Bu topluluk sahabe, tabiin ve tabii tabiin asrında da bu şartları bünyesinde taşımalı ve naklettikleri haber, başı sonu ve ortası itibarı ile aynı düzeyde olmalıdır.

Buna binaen mütevatir haber; yalan üzerinde birleşmeleri normalde imkânsız olan çok sayıdaki bir topluluğun üç dönemde rivayet ettiği haberdir. Üç dönemden kasıt; sahabe dönemi, tabiin dönemi ve tabii tabiin dönemidir. Zira Hadis rivayetinde bu üç dönemin dışında kalanlara kesinlikle itibar edilmez.

Mütevatir Hadis, Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den alındığı kesin olan hadistir. Dolayısıyla kesin ilim ifade eder, her hususta onunla amel etmek vacib olur. İster kavli, ister fiili, ister takriri Sünnetten olsun fark etmez.

Mütevatir kavli hadislere örnek; Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözüdür: مَنْ كَذَبَ عَلَيَّ مُتَعَمِّدًا فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ “Kim bilerek bana yalan isnad ederse, cehennemde yerini hazırlasın.”[2]

Mütevatir fiili Sünnete örnek ise, beş vakit namazın rekâtlarının adetleridir. Namaz, oruç, haccın keyfiyeti hakkında gelenler de böyledir.


Kendisi İle İlmin Hâsıl Olduğu Sayı:


Kendisi ile ilmin hâsıl olduğu en az sayı hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları bu sayı beştir derken bir diğerleri 12 olduğunu söylemişlerdir. En az sayının 20 olduğunu söyleyenler var olduğu gibi, 40, 70, 313 vb. diyenler de olmuştur. Bu sözlerin tamamının ne nakilden ne de akıldan bir senedi yoktur. Zira belirlenmiş bir sayıyı gösteren bir nâss gelmediği gibi aklın da belirlenmiş bir sayıyı tercihi söz konusu değildir.

Mütevatir haberde muayyen bir sayının rivayetine değil, kesin ilmin hâsıl olmasına itibar edilir. Sayı bulunmakla beraber haberin kuvvetliliğine veya zayıflılığına delâlet eden karineler bulunabilir. Zira bir haber muayyen bir sayı tarafından rivayet edilmesine rağmen o rivayetle kesin ilim hâsıl olmayabilir. Bazen de aynı sayıdaki başka bir topluluğun rivayet etmeleriyle bir haber, kesin ilim oluşturabilir. Çünkü sayının eşit olmasına rağmen karinelerin farklı olması ile habere itibar da farklı olur.

Buna binaen kendisi ile kesin ilim hâsıl olan mütevatir hadis için şu şartlar bulunmalıdır:

1- Belirli bir sayı değil, bir topluluk rivayet etmelidir.

2- Bu topluluğun sayısı, konumlarının ve mekânlarının uzaklığı yalanda birleşmelerine imkân vermeyecek şekilde olmalıdır. Sayıda dikkate alınan husus, yalan üzerinde birleşmelerini imkânsız kılmasıdır.

Böylece Hadis, bir topluluk tarafından rivayet edilmelidir ve onların sayısı yalan üzerinde birleşmelerini engelleyecek bir boyutta olmalıdır. Bu ise haber verenlerin, vakıanın ve karinelerin farklı olması ile farklı olur.


Meşhur:


Meşhur Hadis; tevatür derecesine ulaşmamış sayıda sahabelerin rivayet ettiği, daha sonra tabiin ve tabii tabiin zamanında ravilerin sayısının tevatüre ulaştığı hadistir. Meşhur Hadis, yakin ifade etmez. Ancak zan ifade eder, bu bakımdan ahad haberlerden herhangi birisi gibidir.

Bazıları; “Meşhur Hadis, yakine yakın zan ifade eder, çünkü ümmet onu tabiin zamanında hüsnü kabulle benimseyerek almış ve sahabeden sübutu da kesindir. Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in sahabesi hakkında tercih edilen ise onların yalandan uzak olmalarıdır” demişlerdir.

Bu söz, Meşhur Hadise herhangi bir ahad haberden daha fazlasını kazandırmaz. Çünkü “kesine yakın bir zan ifade eder” sözünün bir anlamı yoktur. Zira bir şey ya zan ya da kesin ifade eder, bir üçüncüsü söz konusu olamaz. Zan ile kesin arasında bir şey yoktur. Bir şeyi buna yaklaştırıp şundan uzaklaştıran da yoktur. Bu nedenle de bu söz anlamsızdır. Böylece meşhur, zan ifade eder. “Sahabeden sübutu katidir” sözünün de bir değeri yoktur. Çünkü matlup olan, sahabeden değil, Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den alınmasının sübutunun katî olmasıdır. Bahis konusu olan sahabenin sözleri değil, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in sözleridir. Bu nedenle bu sözün de herhangi bir değeri yoktur. Buna göre Meşhur Hadis, ahad haberden daha öteye gidemez.

Ancak Meşhur Hadis ile ahad haber arasındaki fark şudur: Ahad haber ancak rivayetinin doğruluğu araştırıldıktan sonra alınır. Çünkü onda sahabe dışında ahad konumunda raviler vardır. Meşhur Hadis ise, rivayetinin doğruluğu araştırılmaksızın alınır. Çünkü ondaki ahad konumundaki raviler sahabelerdir. Sahabeler ise uduldürler, haklarında ravilik soruşturulması yapılmaz.

Hadisteki meşhurluk, tabiin ve tabii tabiin dönemindeki şöhretinden kaynaklanmaktadır. Bu iki asırdan sonra meşhur olursa buna itibar edilmez. Bunun içindir ki bu iki asırdan sonra insanlar arasında şöhret bulmuş ahad haberler hakkında “Meşhur Hadistir” denilmez. Bilakis ona, ne kadar meşhur olursa olsun ahad haber denir.

Meşhur Hadislere bir örnek; Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu hadisidir: إِنَّمَا الأعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ “Ameller niyetlere göredir.”[3]


Ahad Haber:


Üç asırda da ravilerin sayısı tevatür derecesine ulaşmayan hadistir. Üç asırdan sonrasına itibar edilmez. Ahad haber zan ifade eder, kesinlik ifade etmez. Hükümlerin istinbatında mütevatir hadise ve meşhur hadise istinat edildiği gibi ahad habere de hükümler istinat edilir/dayandırılır.

Ahad haber konusu, usulle ilgili meselelerin en önemlilerindendir. Çünkü mütevatir Sünnetin azlığından dolayı hükümlerin çoğu ahad habere dayanmaktadır.

Ahad haberin kabulü ile ilgili rivayet ve dirayet şartları tahakkuk ettiği zaman, ahad haber ile amel etmek vacibtir. Nitekim Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem sahabeleri bireyler halinde çeşitli ülkelere gönderiyor, onları İslâm’a davet ediyorlar, hükümleri öğretiyorlar ve hadisleri rivayet ediyorlardı. Tıpkı; Muaz RadıyAllah’u Anhu Yemen’e göndermesi gibi. Eğer bir kişinin haberi ile amel etmek Müslümanlara vacib olmasaydı, Rasulullah sahabeden bireyler göndermekle yetinmez, onları topluluk halinde gönderirdi.

Bir kişinin verdiği haberle amel edilmesinde sahabelerin icmâsı hâsıl olmuştur. Sahabe Rıdvanullahi Anh bu hususta sayılamayacak kadar çok çeşitli olay nakledilmiştir. Bir kişinin haberi ile amel edilmesinde ve amel etmenin vacib oluşunda ittifak vardır. Buna örnek;

-Ebu Bekir RadıyAllah’u Anh, Mugire ve Muhammed b. Mesleme’nin, ninenin mirası hakkındaki meselede Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in, nineye altıda bir hisse verdiğine dair haberi ile amel etmiştir.

-Ömer İbn el-Hattab RadıyAllah’u Anh, mecusilerden cizye almak hususunda Abdurrahman b. Avf’ın şu haberi ile amel etmiştir.

Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle buyurmaktadır: سنوا بهم سنة أهل الكتاب “Onlara ehli kitapla ilgili hukuku uygulayınız.”[4]

-Osman ve Ali RadıyAllah’u Anhuma, kocası ölen kadının iddetini kocasının evinde doldurması hususunda Fürey’a bint Malik’in şu haberi ile amel etmişlerdir: “Dedi ki; Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e geldim ve iddeti geçireceğim yer konusunda ondan izin istedim.

Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle dedi: َ امْكُثِي فِي بَيْتِكِ حَتَّى يَبْلُغَ الْكِتَابُ أَجَلَهُ “İddetin bitinceye kadar, evinde (kocanın evinde) kal.”[5]

-Ali RadıyAllah’u Anha’nın bir kişinin haberi ile amel ettiği meşhurdur. Şöyle demiştir: “Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den bir hadis duyduğumda Allah ondan dilediği ile beni faydalandırdı. Bir başkası bana hadis söylediğinde ise ona yemin ettiririm, yemin ettiğinde ise onu tasdik ederim.”[6]

-İbn Abbas RadıyAllah’u Anha, nesîe (veresiye alış-veriş) dışında faizle hüküm vermezken, Ebu Said el-Hudri’nin nakit (parasal) işlemlerde de faiz olduğuna dair haberi ile amel etmiştir.[7]

-Zeyd b. Sabit RadıyAllah’u Anh, ensardan hayızlı bir kadının veda etmeksizin hacdan ayrılmasına -yani veda tavafı yapmadan yurduna dönebileceğine- dair verdiği haberle amel etmiştir.

-Enes b. Malik’ten şu rivayet edilmiştir: “Ben, Ebu Talha, Ebu Ubeyde ve Ubeyd b. Ka’b’e ‘fâdih’ denilen içkiden dağıtıyordum. Bir anda bize birisi geldi ve dedi ki; ‘Şüphesiz ki içki haram kılındı.’ Bunun üzerine Ebu Talha şöyle dedi: ‘Ey Enes, kalk ve şu testileri kır.’ Kalkıp dibeği aldım ve onun altı ile testiler kırılıncaya kadar vurdum.”[8]

Kûba’ halkı, kıblenin değiştirilmesi hususunda bir kişinin “Kıble nesh olunmuştur, Kâbe’ye dönün” haberi ile Kâbe’ye yönelmişlerdir.[9]

Bunlar ve benzerleri ahad haberle amel etmenin vacib olduğuna dair sahabenin icmâsı olduğuna delâlet etmektedirler.


Hadis Ravileri:


Hadis ravileri; sahabeler, tabiin ve tabii tabiinden meydana gelir. Bunların dışında kalanlar kesinlikle hadis ravilerinden sayılmaz.

Ahmed ve Tirmizi’nin, İbn Ömer’den rivayet ettikleri şu hadis buna işaret etmektedir: “Dedi ki; Ömer, Cebiye’de bize hitap etti: Ey insanlar Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem benim bu şekilde size hitap ettiğim gibi bize hitap ederek şöyle dedi: أُوصِيكُمْ بِأَصْحَابِي ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ ثُمَّ يَفْشُو الْكَذِبُ “Size ashabımı tavsiye ediyorum. Sonra onların ardından gelenleri, sonra da onların ardından gelenleri. Daha sonra yalan yaygınlaşacaktır.”[10]

Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem yalanın yaygınlaşmasını, üçüncü neslin sona ermesinden sonraki sıraya koymuştur. Üçüncü guruptan sonra ve onlardan sonra kıyamete kadar gelecek olanların arasında yalanın yaygınlaşacağı bu nâss ile belirtilmektedir.

Buhari, Ubeyde’den, o da Abdullah’tan rivayet ediyor ki; Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle buyurmuştur: خَيْرُ النَّاسِ قَرْنِي ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ ثُمَّ يَجِيءُ أَقْوَامٌ تَسْبِقُ شَهَادَةُ أَحَدِهِمْ يَمِينَهُ وَيَمِينُهُ شَهَادَتَهُ “İnsanların en hayırlısı, benim çağımda yaşayanlardır, sonra onların ardından gelenler, sonra onların ardından gelenlerdir. Sonra yemin etmeden önce şahitlikte bulunacak, şahitlikte bulunmadan önce yemin edecek bir topluluk gelecek.”[11]

İmran b. Hüseyn RadıyAllah’u Anh’dan Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şöyle buyurduğu rivayet edildi: خَيْرُ أُمَّتِي قَرْنِي ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ قَالَ عِمْرَانُ فَلا أَدْرِي أَذَكَرَ بَعْدَ قَرْنِهِ قَرْنَيْنِ أَوْ ثَلاثًا ثُمَّ إِنَّ بَعْدَكُمْ قَوْمًا يَشْهَدُونَ وَلا يُسْتَشْهَدُونَ وَيَخُونُونَ وَلا يُؤْتَمَنُونَ وَيَنْذُرُونَ وَلا يَفُونَ وَيَظْهَرُ فِيهِمُ السِّمَنُ “Ümmetimin en hayırlısı, benim dönemimde yaşayanlardır, sonra onların ardından gelenler, sonra onların ardından gelenlerdir. -İmran dedi ki: Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem kendi döneminden sonra iki mi yoksa üç dönem mi zikretti bilemiyorum.- Sonra sizin ardınızdan şahitlik etmesi istenmeden şahitlik yapan, kendisine güvenilmeyen, ihanet eden, adakta bulunup yerine getirmeyen ve aralarında şişmanlık yaygınlaşan bir toplum gelecektir.”[12]

Bu hadisler bu üç asırdan sonra gelenlerin sözlerinin töhmet konumunda olduğuna yani rivayetlerinin kabul edilmeyeceğine işaret etmektedir. Üç dönem; sahabe, tabiin ve tabii tabiin asrıdır. Bu hadisler, her ne kadar hadis rivayetlerinin bu üç asırla sınırlandırılacağına dair bir nâss değilseler de, ona işaret etmektedirler. Ancak bu üç asırdakilerin hadis ravileri olarak tayin edilmesi, hadislerin kitaplara geçmesinden sonra hadis rivayetlerinin sona ermiş olmasından kaynaklanmaktadır.

Hadislerin kayda geçirilmesi asrı olan Buhari, Müslim ve Sünen sahiplerinin asrından sonra hadis rivayeti yoktur. Çünkü rivayet, nakli ifade eder, bu nakil de sona ermiştir. Bunun içindir ki hadis ravileri; sahabeler, tabiin ve tabii tabiinden meydana gelmektedir. Çünkü hadislerin tescilinden/kayda geçirilmesinden sonra rivayet onlarla birlikte son bulmuştur.

Hadis ravilerinin sahabe, tabiin ve onların dışındakiler olduğunu söyleyenler vardır. Bu söz doğrudur. Çünkü Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem hadisinin rivayetini engelleyen herhangi bir nâss geçmemiştir. Ancak vakıa şudur ki; Hadislerin tescilinden ve rivayetin sona ermesinden sonra rivayete ve ravilere yer kalmamıştır. Böylece rivayet ve raviler dönemi, tescil asrından sonra yani tabii tabiin asrında sonra pratik olarak sona ermiştir. Bundan dolayı hadis rivayeti vakıası bu üç asır olan sahabe, tabiin, tabii tabiin asrı ile sınırlı olmuştur.

Hadis ravilerinin tarihi yazılmış ve onlardan her biri tanıtılmıştır. Onlar hatadan masum değildirler. Ancak sahabenin rivayeti doğrudan kabul edilir.

Kitapta ve Sünnette haklarında yer alan övgüden dolayı ve Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözünden dolayı ta’dile/adil olduklarının tespitine muhtaç değildirler: أصحابي كالنجوم بأيهم اقتديتم اهتدينم “Ashabım yıldızlar gibidir. Onlardan hangisine uyarsanız hidayet bulursunuz.”[13]

Bu hadis, âlimlerin kabul edip fakihlerin genelinin delil olarak kullandıkları hasen bir hadistir. Hadis türlerinden olan hasen hadis, hadis ıstılahları âlimlerinin belirlediklerindendir. Bunun içindir ki ta’dile gerek kalmadan sahabenin rivayeti kabul edilir.

Sahabe dışındakilerin rivayetlerinin hüccet olabilmesi için, rivayet edenin rivayet ettiğini zabt etmesi ve adl sıfatına sahip olması şartı aranır.

Ahad Haberin Çeşitleri:


Hadis, hadisçilere göre; sahih, hasen ve zayıf olmak üzere üç kısma ayrılır.

Sahih Hadis: Adil ve zaptı tam ravilerin adil ve zaptı tam ravilerden, şâz ve muallel olmaksızın başından sonuna kadar muttasıl bir senetle rivayet ettikleri hadistir. Hadisçiler nezdinde ihtilaf edilmeden sıhhatine hükmedilen sahih hadis işte budur.

Bundan dolayı “munkatı” ve “mu’dal/belirsiz” gibi senedinde kopukluk olan hadis sahih hadis sayılmaz. Açık ve gizli hali meçhul olanın veya kendisi meçhul olan ya da zayıflığı ile bilinen bir kimsenin rivayet ettiği hadis sahih hadis sayılmaz. Naklettiklerinden gafil olan, zabt ehliyetine sahip olmayan ve uyanık olmayan gafleti nedeni ile çok hata yaptığından dolayı, böylesi kimsenin rivayet ettiği hadis de sahih sayılmaz. Sika/güvenilir insanların (ravilerin) rivayetlerine muhalif olarak rivayet edilen hadis de sahih sayılmaz. Çünkü bu durumda şâz sayılır. İçinde sıhhati zedeleyen gizli sebepler bulunan hadis –ki bu durumda muallel olur- de sahih sayılmaz.

Sahih Hadisi tanıma işi, imamların çıkardıkları hadisleri kendi içinde sınıflandırma ile son buldu. Burada imamlardan kast olunan meşhur hadis imamlarıdır.

Sahih; Sahiheyinde/iki Sahihten birisinde ya da meşhur güvenilir hadis imamlarının kitaplarının birisinde sahihliği belirlenmiş olarak bulunan hadistir.

Sahihin kısımları şunlardır:

1- Buhari ve Müslim’in birlikte çıkardıkları sahih,

2- Müslim’den ayrı olarak yalnızca Buhari’nin çıkardığı sahih,

3- Buhari’den ayrı olarak yalnızca Müslim’in çıkardığı sahih,

4- Buhari ve Müslim’in çıkartmayıp ikisinin ortak şartlarına uygun olan sahih,

5- Buhari’nin çıkartmadığı ancak Buhari’nin şartına uygun olan Hadis,

6- Müslim’in çıkartmadığı ancak Müslim’in şartına uygun sahih,

7- İkisinden birisinin şartlarına uygun olmayıp her ikisi dışında kalanların katındaki sahih.

Sahihin ana kısımları bunlardır. Bunların en üstünü birinci sıradaki sahihtir. Hadisçiler ona genellikle “muttefikun aleyh” derler.

Hasen Hadis ise; tahric edeni bilinen, ravileri meşhur olan ve minvalinde birçok hadis olan hadistir. Âlimlerin çoğunun kabul ettiği ve fakihlerin genelinin kullandığı hadistir. Rivayet edildiğine göre Ebu İsa et-Tirmizi Rahimehullah hasen hadis ile şunu kast etmektedir: “Senedinde yalanla itham edilen olmayan ve şâz olmayan hadistir.” Rivayetindeki hüsnü zandan dolayı “hasen” olarak isimlendirilmiştir. Hasen Hadis iki kısma ayrılmıştır:

1- Senedindeki ravilerin bazı bilinmeyen yönleri bulunup, ravisinin ehliyeti gerçekleşmemiş olan hadistir. Ancak bu ravi rivayet ettiği hususta fazla hata yapan gafil birisi değildir ve hadiste yalanla itham olunmamış birisidir.

2- Ravisi, doğruluk ve emanet bakımından meşhur olmakla birlikte, sahih hadis ravileri seviyesine ulaşmamış hadistir.

Hasen Hadis; sahih hadisin delil olarak alınması gibi fark etmeksizin delil olarak alınır. İmamların, öğrencilerinin ve onların dışındaki âlim ve fakihlerin kitaplarında hasen hadis olarak yer alan hadisler delil olarak alınır. Çünkü onlar onu bir hükme delil olarak getirmişler veya ondan bir hüküm istinbat etmişlerdir. İster usulü fıkıh kitaplarında yer alsın ister ise fıkıh kitaplarında yer alsın; el-Mebsut, el-Ümm, el-Müdevvenet ül-Kübra, v.b. gibi muteber kitaplarda bulunması şartı ile o, hasen hadistir. El-Bacuri, el-Şensuri, v.b. kitaplarda yer alanlar hasen hadis olarak itibar edilmezler.

Tefsir kitaplarında geçen hadislere itibar edilmez. Velev ki müfessir, müçtehit bir imam olsa bile, o hadisler delil olarak alınmaz. Çünkü onlar bir hüküm istinbat etmek için değil bir ayetin tefsiri için oraya alınmıştır. İkisi arasında ise fark vardır. Çünkü müfessirler genellikle; delil olarak kullandıkları Hadislerin sıhhatine pek fazla önem vermezler. Bu nedenledir ki imamların ve âlimlerin fıkıh kitaplarında yer alan hadislerde olduğu gibi sadece tefsirde yer almasından dolayı bu hadislere itibar edilmez. Bilakis tefsirde yer alan hadis hakkında hadis ehline sorarak ya da muteber hadis kitaplarından birisine müracaat ederek taklit yoluyla da olsa araştırma yapmak mutlaka gereklidir.

Zayıf Hadise gelince; kendisinde yukarıda belirtilen sahih hadis şartlarını ve hasen hadis şartlarını bulundurmayan bir hadistir. Yani ravilerin tamamı veya bir kısmının, durumları hakkındaki bilgisizlikten veya doğrulukları hakkında zedeleyici bir durumun varlığından dolayı, adaletin ve güvenirliğinin nefyini gerekli kılan benzeri durumlardan dolayı güvenirliği sabit olmamış hadistir.

Zayıf Hadis ile delil getirilmez ve Şer’î hükümler hakkında zayıf hadis delil olarak alınmaz.


Ahad Haberin Kabul Şartları:


Ahad haber, rivayet ve dirayet açısından şartlarını tamamladığında kabul edilir.

Rivayet açısından hadisin kabulünün şartı şudur: Hadis ravisinin; Müslüman, baliğ, akıl sahibi, adl sahibi, sadık, işittiğini zabt eden, hadisi aldığı vakitten eda ettiği vakte kadar hatırlayabilir olmasıdır.

Usul âlimleri ve mustalahul hadis âlimleri, rivayet şartlarını tafsilatıyla açıklamışlardır. Hadis ricali ile ilgili tarih, kendilerinde bu sıfatların tahakkuk ettiği bir ravinin tarihi, detaylarıyla açıklanmıştır.

Dirayet açısından ahad haberi kabul şartları ise şudur: Bir ayet veya mütevatir bir hadis veya meşhur bir hadis gibi kendisinden daha kuvvetli bir delile ters düşmemelidir. Fatıma bint el-Kayıs’tan rivayet edilen şu hadis gibi: “Dedi ki; Kocam beni üç talak ile boşadı. Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem Kocamın bana nafaka ve evde oturma izni vermesine hüküm vermedi.”[14]

Bu hadis, şu ayete muhaliftir: أَسْكِنُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ سَكَنتُمْ مِنْ وُجْدِكُمْ “O kadınları gücünüz yettiğince kaldığınız yerin bir kısmında iskan ettirin/oturmalarına izin verin.”[15]

Bu nedenle bu tür hadis reddedilir, onunla amel etmek/delil getirmek caiz olmaz.

Ahad haber kıyasla çelişince, Hadis kıyasın önüne geçer. Hadis kabul edilir ve kıyas reddedilir. Ancak bu şu durumda geçerlidir: Kıyasın illeti, istinbat edilmiş ya da nâsstan delâlet yoluyla alınmışsa veya bir başka Şer’î illete kıyas edilmişse, bu tür hallerin tümünde hadis kıyasın önüne geçer.

Fakat kıyasın illeti, ayet veya mütevatir hadis gibi kesin bir nâssta açıkça belirlenmiş durumdaysa illetle amel etmek gerekir. Çünkü bu illeti gösteren nâss illetin hükmü hakkındaki nâss gibidir. Bu durumda ahad hadis kıyasla değil, kendisinden daha kuvvetli olan bir ayetle veya mütevatir bir hadis ile çelişmiş gibi olur.

Özetle; ahad haber, Kur'an’da bir ayetle veya mütevatir bir hadisle veya meşhur bir hadisle veya Kur'an’ın ya da mütevatirin ya da meşhurun açıkça belirlemiş olduğu bir illetle çelişirse, hadis dirayet açısından kabul edilmez. Eğer böyle bir çelişki yoksa kabul edilir. Hadis kıyasla çelişse bile hadis kabul edilir, kıyas reddedilir.

[1] Mü’minun: 44

[2] Buhari, Müslim-K. Mukaddime, 4

[3] Buhari, Müslim

[4] Buhari

[5] Ebu Davud, Mâlik

[6] Ahmed b.Hanbel

[7] Buhari, Müslim

[8] Buhari, Müslim

[9] Buhari

[10] Tirmizi, K. Fitne, 2091

[11] Buhari, K. Şehâdât, 2458

[12] Buhari, K. Menâkıb, 3377

[13] Razîn tahriç etmiştir.

[14] Müslim

[15] Talak: 6
Eğer Birgün Dünyaya Ait Çok Büyük Derdin Olursa, Rabbine dönüp çok büyük Derdim Var Deme!
Derdine dönüp Çok Büyük Rabbim Var De!
Kullanıcı avatarı
Şatibi
Yönetici
Yönetici
 
Mesajlar: 343
Kayıt: 18 Nis 2010, 19:40

Mesajgönderen Şatibi » 01 Ağu 2010, 22:09


Rasul (u)’in Fiilleri

Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in fiilleri üç kısma ayrılır:

Birincisi; fıtri özelliklerle ilgili yani insanın fıtri özelliği ve tabiatı gereği olarak yaptığı, kalkmak, oturmak, yemek, içmek v.b. fiillerdir. Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in kendisi hakkında ve ümmeti hakkında bu tür fiillerin mubah olduğu hususunda herhangi bir ihtilaf yoktur.

İkincisi; Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in özelliklerinden olan ve bir başkasının iştirak edemeyeceğinin sabit olduğu fiillerdir. Vitir namazının, gece teheccüdünün ve müşavere yapmasının farz olması gibi hususlar yalnızca ona hastır. Yine oruçta visalin (iftar etmeksizin üç gün oruç tutmak) mubahlığı gibi hususların Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e has olduğu sabittir. Bu konularda ona uymanın caiz olmadığı hususunda herhangi bir ihtilaf yoktur. Çünkü bunlar Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’ has fiillerdir.

Üçüncüsü; bir beşer olarak yaptığı fiillerden ve yalnızca Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e has fiillerden olmayan, bunların dışında kalan fiillerdir. Bu tür fiillerde Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e uymamız gerektiğinde bir ihtilaf yoktur. Bu fiillerin Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in sözleri ve sükûtu gibi Şer’î delil olduğu hususunda bir ihtilaf yoktur.

Şu ayetler nedeni ile Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in fiilini Şer’î delil olarak almak vacibtir: لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الأخِرَ “And olsun ki sizin için Allah’ı ve Ahiret Gününü ümit eden kimseler için Allah’ın Rasulü’nde güzel bir örnek vardır.”[1] إِنْ أَتَّبِعُ إِلا مَا يُوحَى إِلَيَّ “Ben ancak bana vahy olana uyarım.”[2] إِنَّمَا أَتَّبِعُ مَا يُوحَى إِلَيَّ مِنْ رَبِّي “Ben ancak bana Rabbimden vahy olunana uyarım.”[3]

Bunlar, genellik hususunda açık, vazıh ve zahirdir. Dolayısıyla Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in sözünü ve sükûtunu kapsadığı gibi, yaptığı her işi de kapsar. Bundan dolayı kendisine has olan ve beşer vasfıyla yaptığı fiiller dışında kalan fiillerde Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e tabi olmak her Müslüman’a farzdır. Çünkü Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem ancak kendisine vahiy olana uyar.

Fakat Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e ittiba/uyma uymanın farz olması, yaptığı fiilin yapılmasının farz olduğu anlamına gelmez. Bilakis fiilin durumuna göre Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e uymanın farz olduğu anlamına gelir. Zira fiil eğer vacib/farz bir fiil ise onu yapmak vacib olur. Fiil mendub ise, onu yapmak mendub olur. Fiil mubah ise, fiilin yapılması mubah olur. Dolayısıyla ittiba, fiilin durumuna göre vacibtir. Bu Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in emirlerine ittiba gibidir.

Allah’u Teâla şöyle buyurmaktadır: فَلْيَحْذَرْ الَّذِينَ يُخَالِفُونَ عَنْ أَمْرِهِ أَنْ تُصِيبَهُمْ فِتْنَةٌ أَوْ يُصِيبَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Onun emrine aykırı davrananlar başlarına bir bela gelmesinden veya kendilerine çok elim bir azap gelmesinden sakınsınlar.”[4]

Bu ayet, emrettiği konularda Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e itaat etmenin vacib olduğuna delâlet etmektedir. Ancak emrettiği şeyi yapmanın farz olduğuna delâlet etmez. Bilakis emrettiği şeye göre emir yerine getirilir. Zira emrettiği şey farz ise yerine getirmek de farz olur. Emrettiği şey mendup ise, yerine getirmek de mendup olur. Emrettiği şey mubahlık ifade ediyorsa, yerine getirmek de mubah olur. Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in fiilleri de böyledir. Onlara ittiba etmek farzdır. Fakat onları yapmak, fiilin getirdiği hususa (hükme) göre olur.

Fiilin ne zaman vacibliğe, ne zaman menduba ve ne zaman mubahlığa delâlet ettiğine gelince; bu konuda tafsilat vardır. Fiile bakılır: O fiilin daha önce geçmiş bir hitabın açıklaması olduğuna delâlet eden bir delil varsa, o bize bir beyan olur. Bu şöyle olur:

-Ya, Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in açıkça “Bu, şunun için bir beyandır” demesi gibi.

Buna örnek şu hadislerdir: وَصَلُّوا كَمَا رَأَيْتُمُونِي أُصَلِّي “Beni nasıl namaz kılıyor görüyorsanız siz de öyle namaz kılınız.”[5] ألا فخذوا عني مناسككم “Hacc ibadeti ile ilgili hususları benden alınız.”[6]

-Yada buna delâlet eden durumlara ait karinelerin olması ile anlaşılır. Şunun gibi: Tafsil istenen bir mücmel lafız veya tahsis istenen bir genel lafız veya takyid edilmesi istenen bir mutlak lafız geçmesi halinde bunlar ihtiyaç duyulmadan beyan edilmeyip, ihtiyaç duyulduğunda beyana uygun bir fiil yapılmışsa, o fiil bizim için bir beyan olur.

Bu fiiller, bir ayet veya hadiste daha önce geçen bir hitap için açıklama yani bize bir açıklamadırlar. Açıklanan husus farz ise, fiilin yapılması farz olur. Açıklanan husus mendub ise fiilin yapılması mendub olur. Açıklanan husus mubah ise fiilin yapılması mubah olur.

Ancak nefiy ve ispat için olmadığına, beyan için olduğuna delâlet eden bir husus fiille birlikte yoksa -yani daha önce geçmiş bir hitabı açıklamayı kast ettiğine delâlet eden bir delil fiille birlikte yoksa;- onun farz ya da mendub ya da mubah olduğunun anlaşılması bir karineyi gerektirir. Zira bu durumda sadece talep olduğundan dolayı fiilin talebi gibidir ve fiilin talebinin kesin olduğunu veya kesin olmadığını veyahut tahyir olduğunu tayin eden bir karineye ihtiyaç vardır. Aynı şekilde, daha önce geçen bir hitabı beyan etmeyi kast ettiğine delâlet eden bir hususun birlikte olmadığı fiilinde, yapılmasının farz mı yoksa mendub mu yoksa mubah mı olduğunu tayin eden bir karineye ihtiyaç vardır. O fiilin yapılmasının hükmü bir karineye göre olur.

Ancak fiille, daha önce geçen bir hitabı açıklamayı kast ettiğine delâlet eden bir hususun birlikte olmadığı fiillerin tümden gözden geçirilmesinden; bu fiillerin iki türde olduğu anlaşılmıştır. Birincisi; kendisinde Allah’a yaklaşma kastının açığa çıktığı fiiller. İkincisi; kendisinde Allah’a yaklaşma kastının açığa çıkmadığı fiiller.

Allah’a yaklaşma kastının kendisinde açığa çıktığı fiilin yapılması menduptur. Şöyle ki: O fiilin Allah’a yaklaştıran hususlardan olması, fiilin yapılmasının terk edilmesine tercih edilmesine dair bir karinedir. Katî bir tercihi değil de zanni bir tercihi gösteren bir karine olması ise fiilin yapılması talebinin kesin olmadığına dair bir delildir. Bu nedenle de fiilin yapılması mendub olur, farz değil. Zira karine, fiilin yapılması talebinin kesin olmadığını, yani mendub olduğunu tayin etmiştir.

Allah’a yaklaşma kastının kendisinde açığa çıkmadığı fiilin yapılması ise mubahtır. Şöyle ki: Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in o fiili yapmış olması talebe delâlet eder. O fiilin Allah’a yaklaştıran hususlardan olmaması ise, yapılmasının tercih edildiğine delâlet etmez. Bilakis bundan, fiilin terkine karşılık yapılmasının tercih edilmediği anlaşılır. Talebin delâleti ile bu husus yan yana getirildiğinde, talep tahyir talebi olur, yani fiilin yapılması ile terkinin serbest bırakıldığı bir talep olur ki bu mubahtır.

Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in yaptığı fiili yapmanın vacib olduğunu söyleyenler vardır. Onlar bu söylemlerine Kitap, Sünnet ve sahabe icmâsından deliller göstermektedirler.

Kitaptan getirdikleri deliller şöyledir: فَآمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الإمِّيِّ الَّذِي يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَكَلِمَاتِهِ وَاتَّبِعُوهُ “O halde Allah’a ve onun sözlerine iman eden ümmi nebi olan Rasulü’ne iman edin ve ona tabi olun.”[7]

Bu ayette Allah’u Teâla, Rasul’e tabi olmayı emretmiştir. Rasul’e tabi olmak ise; sözüne boyun eğmek ve yaptığının aynısını yapmaktır. Emir, vacibiyet içindir. O halde Rasul’ün fiilini yapmak vacib olur.

Bir başka ayette şöyledir: قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمْ اللَّهُ “De ki; Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin.”[8]

Bu ayette Allah’ı sevmenin tabi olmayı zorunlu kıldığına delâlet vardır. Allah’ı sevmek ise icmâen vacibtir. Vacibin lazımı da vacibtir. Böylece tabi olmak vacib olur.

Bir başka ayette Allah’u Teâla şöyle buyurdu: فَلْيَحْذَرْ الَّذِينَ يُخَالِفُونَ “Onun emrine muhalif olanlar... sakınsınlar.”[9]

Allah, Rasul’ün emrine muhalif olmaktan sakındırmıştır. Tahzir/sakındırmak vacibiyete delildir. Emir söze ait olduğu gibi fiile de ait olur.

Yine Allah şöyle buyurdu: وَمَا آتَاكُمْ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ “Rasul size ne verdi ise onu alın.”[10]

Bu ayette yer alan “almak” ifadesi, boyun eğmek, itaat etmek, uymak demektir. Şüphe yok ki Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den sadır olan fiil, onun bize verdiği şeydir. Böylece bu ayetten dolayı onu örnek edinmek vacib olur.

Bir başka ayette ise Allah şöyle buyurdu: لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الأخِرَ “And olsun ki sizin için Allah’ı ve Ahiret Gününü ümit eden kimseler için Allah’ın Rasulü’nde güzel bir örnek vardır.”[11]

Ayetin mantukuna göre; iman eden kimse için güzel bir örnek olmak, imanla irtibatlandırılmıştır. Yani, Allah’a ve Ahiret Gününe iman eden kimse için Allah’ın Rasulü’nde güzel bir örnek vardır. Bunun anlamı; “kim Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’i örnek almazsa Allah’a ve Ahiret Gününe iman etmiş olmaz” demektir. Bu ise, talebin kesinliğine bir karinedir ve vacibiyetin delilidir.

Bir başka ayette ise: أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ “Allah’a itaat edin, Rasul’e de itaat edin.”[12]

Ayette Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e itaat emredilmiştir. Emir vacibiyet içindir. Kim tazim kastı ile başkasının fiilini yaparsa ona itaat etmiş olur. Dolayısıyla Rasul’ün yaptığı fiili yapmak vacib olur.

Bir başka ayette ise şöyle denilmektedir: فَلَمَّا قَضَى زَيْدٌ مِنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ حَرَجٌ فِي أَزْوَاجِ أَدْعِيَائِهِمْ إِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَرًا “Nihayet Zeydin, o kadın ile bir bağı kalmayınca biz onu seninle evlendirdik. Böylelikle evlatlıklarının eşleriyle herhangi bir bağ kalmayınca onlarla evlenmek hususunda Müslümanlara bir vebal olmadığı anlaşılsın.”[13]

Ayette Rasulullah’ın fiili, tabi olunması vacib olan bir teşri kılınmıştır. Bu da onun fiiline tabi olmanın vacib olduğuna delâlet eder.

Sünnetten deliller ise şunlardır:

Rivayet edildiğine göre sahabeler Rıdvanullahi Anhum namazda, Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in ayakkabılarını çıkarması nedeni ile kendileri de ayakkabılarını çıkarmışlardı. Böylece fiilinde ona tabi olmanın vacib olduğu anlayışına kapılmışlardır. Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem onların bu tür anlayışa sahip olmalarını tasvip edip onun kendisine has olduğunu onlara açıklamıştır.

Ebu Sait, Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den şöyle rivayet etti: “Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem namaz kıldı. Ayakkabılarını çıkarttı. Sahabeler de ayakkabılarını çıkardı. O dedi ki; Ayakkabılarınızı niçin çıkardınız? Onlar da dediler ki; Senin çıkardığını gördük, biz de çıkardık. O da onlara şöyle dedi: إن جبريل أتاني فأخبرني أن بهما خبثا Cibril gelip bana onlarda pislik olduğunu haber verdi.”[14]

Ayrıca rivayet edilir ki: Haccı umreye kadar iptal etmelerini sahabelere emretti. Kendisi iptal etmedi. Onlar bunun üzerine ona şöyle dediler: “Bize haccın iptalini emrettin, kendin iptal etmedin. Niçin?” Böylece onlar kendilerine ait olan hükmün ona da ait olduğuna dair bir anlayış sahibi oldular. Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem onların bu anlayışlarını ikrar etti, fakat onun kendisine has olduğuna dair bir özür gösterdi.

Ayrıca rivayet edilir ki: Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem sahabelere oruçta visali nehyetti, kendisi visal yaptı. Bunun üzerine onlar ona şöyle dediler: “Bizi visalden nehyettin, kendin visal yaptın.” O da onlara şöyle dedi: إِنِّي لَسْتُ مثلكُمْ إِنِّي أظل عند ربي يُطْعِمُنِي وٍ يَسْقِينِي “Muhakkak ki ben sizin gibi değilim. Rabbimin katından yediriliyorum, içiriliyorum.”[15]

Böylece onların hükümde ona katılacaklarına dair anlayışlarını tasvip edip, onun kendisine has olduğuna dair bir özür gösterdi.

Ayrıca Müslim’in Ömer b.Ebi Seleme yoluyla tahriç ettiğine göre o: “Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e oruçlunun öpmesini sorulduğunda, Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem ona; “Bunu Ümmü Selem’e sor.” dedi. Ümmü Seleme de Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in bunu yaptığını haber verdi.”[16] Fiilinde ona tabi olmak olmasaydı, bunun manası öyle olmazdı.

Yine Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den rivayet edildiğine göre: cenabetten dolayı başın gusül edilmesi/yıkanması hakkında bir soru sorduğunda dedi ki: أَمَّا أَنَا فَأُفِيضُ عَلَى رَأْسِي ثَلَاثَ أَكُفٍّ “Bana gelince, benim başıma üç avuç su serpmem yeterli oluyor.”[17] Bu, bir topluluğun Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem yanlarındayken cenabet gusulü hakkındaki tartışmalarına vermiş olduğu bir cevap idi.

Yine Buhari’nin Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den rivayet ettiğine göre: Sahabelere, ihramdan çıkmalarını, kurban kesmelerini ve tıraş olmalarını emrettiğinde onlar durakladılar. Bu durumdan Ümmü Seleme’ye dert yandı. Ümmü Seleme ona; dışarı çıkıp tıraş olmasını ve kurban kesmesini söyledi.[18] O da böyle yapınca, ardından sahabeler de tıraş olup kurbanlarını kestiler. Eğer onun fiili tabi olunması gereken bir fiil olmasaydı böyle yapmazlardı.

İcmaa’dan getirdikleri delillere gelince:

Sahabeler inzal/boşalma olmaksızın cimadan dolayı gusülün gerekip gerekmediği hususunda ihtilaf ettiler. Aişe RadıyAllah’u Anha’nın rivayet ettiği şu hadis onlara ulaştı: “Ben ve Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem böyle yaptık ve ardından da guslettik.”[19] Bunun üzerine guslün vacibiyeti hususunda icmâ ettiler.

Yine Ömer RadıyAllah’u Anh’dan rivayet edildi ki; Hacer ül-Esved’i öperken şöyle diyordu: “Biliyorum ki sen faydası ve zararı olmayan bir taşsın. Eğer Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’i seni öperken görmeseydim seni öpmezdim.”[20] Bu husus sahabelerin arasında kerih görülmeyip yaygınlaşmıştır. Bu, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e fiillerinde tabi olmanın gereği üzerinde bir icmâdır.”

Bunlara cevap şöyledir: Tüm bu delillerin tek noktada cevaplandırılması mümkündür. Bu nokta ise şudur: “Tabi olmak ile” “amelin yapılması” arasında fark vardır. Yani Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e tabi olmak ile Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in yaptığı fiilin yapılması arasında fark vardır.

Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e tabi olmak vacibtir ve bu konuda herhangi bir ihtilaf yoktur. Fakat tabi olmanın gereği olarak Rasul’ün yaptığı fiilin yapılması, fiilin farklılığına göre farklılaşır. Eğer fiil mubah ise, tabi olmak mubahta tabi olmak demektir. Yani fiilin yapılması ile terki arasındaki serbest oluşta tabi olmaktır. İşte bu halde de “ittiba” olur. Eğer kişi mubah bir fiili yapmasının vacib olduğunu düşünürse ve bu yaklaşımla yaparsa onu vacib hale getirmiş olur ki bu durumda Rasul’e tabi olmuş olmaz. Bilakis ona muhalif olmuş olur. Rasul’e ittiba ancak fiilin getirdiğine göre yapılması ile olur. Eğer fiilin getirdiği vacib ise, yapılması da vacib olur. Eğer getirdiği mendub ise, yapılması da mendub olur, onu terk etmek günah olmaz. Eğer getirdiği mubah ise, yapılması da mubah olur. Dolayısıyla fiilde Rasul’e tabi olmak, fiilin getirdiğine göre olur. Eğer buna muhalefet edilirse, tabi olunmamış olur.

Yukarıda yer alan delillerin tamamı, “ittibaya” delildir, fiilin yapılmasına delil değildir. Bunun içindir ki Rasul’ün yaptığı fiili yapmanın vacib olduğuna delil olmaya uygun değildirler. Dolayısıyla bunların bu hususta vacibliğe delil getirilmesi geçersiz olur.

Bu husus emir gibidir. Zira emir vaciblik için değildir. Çünkü Allah’ın emrettiği her şey vacib değildir. Karinelerin farklılığına göre emrettiği husus bazen vacib, bazen mendub, bazen de mubah olur. Emrin vacib oluşu, ancak emre itaat hakkındadır, emredildiğinin yapılması hakkında değil. Ona itaat ise, emredilen hususa göre olur. Vacib olarak emredilmiş ise yapılması da vacib olur, mendub olarak emredilmişse yapılması da mendub olur, mubah olarak emredilmişse yapılması da mubah olur. Mubahı vacib kılmak emredene itaat sayılmaz, bilakis emrettiğine muhalefet etmek anlamına gelir. Netice olarak fiillerde Rasul’e tabi olmak fiilin getirdiğine göre olur.

Rasul’ün yaptığı fiili yapmanın mendub olduğunu söyleyen kimseler de vardır.

Bu sözlerine Allah’u Teâla’nın şu ayetlerini delil getirmektedirler: لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الأخِرَ “And olsun ki sizin için Allah’ı ve Ahiret Gününü ümit eden kimseler için Allah’ın Rasulü’nde güzel bir örnek vardır.”[21]

أسوة -“Örnekliğin” حسنة - “güzel” lafzıyla nitelendirilmesi “tercih üstünlüğüne” delâlet eder. Asla muhalif olduğundan ve ayette لكم “size” denilmiş, عليكم “üzerinize” denilmediğinden dolayı vacibiyet nefy edilmiştir. Dolayısıyla mendub olduğu ortaya çıkmaktadır.

Buna cevap şudur: Yaptığı bir fiilde Rasul’ün örnek alınmasından kasıt; Rasul’ün yaptığı biçimde fiili yapmaktır. O farz olarak namaz kılmışken biz nafile olarak kılıyorsak veya aksini yaparsak bu durumda o örnek alınmış olmaz. “Örnek almak” bir fiili onun yaptığı tarz üzere yapmaktır. Bu ise mendub değil vacibtir. Ayette geçen حسنة “güzel” kelimesi أسوة “örnek” kelimesinin vasfıdır. Yani “güzel örnek edinmek” demektir ki bu mendub olmasına delil değildir. Örnek almak vacibtir. Ayetteki (لِمَنْ كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الأخِرَ) “Allah’ı ve Ahireti umut eden kimseler için” bölümü örnek almanın vacib olduğuna bir karinedir.

Ancak burada; “örnek almaktan”, fiili yapmanın vacibliği değil “tabi olmanın” vacibliği anlaşılır. Zira Rasul’ün yaptığı bir fiilin, vacib veya mendub veya mubah olduğu ancak bir karine ile tespit edilir. Bir karine ile vacib olduğu tespit edilmedikçe Rasul’ün yaptığı fiili yapmak vacib değildir. Buna binaen ayet; tabi olmaya delâlet etmektedir, fiili yapmaya değil. Ayette fiili yapmanın vacib olduğuna dair bir delâlet de yoktur.

Rasul’ün yaptığı fiili yapmanın vacib ve mendub olmayıp mubah olduğunu söyleyen kimseler vardır. Buna delil olarak da şöyle diyorlar: “Rasul’ün fiili haram veya mekruh olmaz. Çünkü asıl olan olmamasıdır. Görünen de budur. Böyle bir şeyin vukuu; haram veya mekruhun vukuu bulması adalet sahibi Müslümanların bireylerinde nadiren görüldüğü halde, Müslümanların en şereflisi olan birisinden nasıl sadır olabilir? Bu durumda ise Rasul’ün fiilinin ya vacib ya mendub veya mubah olması söz konusudur. Asıl olan ise mendub veya vacib olmamasıdır. Çünkü fiilin yapılması veya terkinden sıkıntının kaldırılması sabittir. Buna ilaveten fiilin vacib veya mendub olması ise ancak bir delille sabit olur, sabit olmadığı sürece de mubahlık baki kalır.”

Buna cevap şudur: Allah’a yaklaşma kastı açığa çıkmadığı sürece, Rasul’ün yaptığı fiili yapmak mubahtır. Çünkü fiilin kendisinin Allah’a yaklaştıran fiilden olmaması, taklit edilmesinin istenmediğine bir karinedir. Rasul’ün fiilinin anlamı, fiille ilgili bir taleptir ve burada bu talep tahyir talebidir ki bu da mubahtır. Fakat bunun dışında kalanın ise, vacib veya mendub olduğu bir karine ile belirlenir. Buna göre Rasul’ün fiillerinin ancak, vacibliğe veya menduba veya mubaha delâlet ettiği, harama veya mekruha delâlet etmediği şeklinde sınırlandırılması doğrudur. Ancak onları mubahlıkla sınırlandırmak yanlıştır. Çünkü vacibliğin veya mendubun delili karinelerdir. Allah’a yaklaşmak kastının açığa çıkmasının gerçekleştiği bir fiil ise mendubtur. Vacib oluşa delâlet eden bir karine tahakkuk ederse o zaman da vacib olur.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki; Rasul’ün fiilleri vacibliğe, mendubluğa, mubahlığa delâlet etmez. Onlar sadece fiile ait taleptir. Fiilin vacib, mendub, mubah olduğunu karineler tayin eder. Bu izahat, geçmiş bir hitabın açıklaması olarak gelmeyen fiiller hakkındadır. Geçmiş bir hitabın açıklaması olarak gelen fiiller ise vaciblik, mendubluk ve mubahlık hususunda açıklanana tabi olurlar.

Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in yaptığı fiiller, önceki bir hitaba açıklama değilse, onun özelliklerinden olduğuna dair bir delil de yoksa, vacib veya mendub veya mubah olduğuna dair sıfatı bize şu şekilde belli olur: Ya Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in onu belirlemesi ve bize tarifi ile olur veya başka delillerle yani karinelerden bir karine ile biliriz.

Rasul’ün “örnek alınması” vacibtir. Yani bu fiilde Rasul’e tabi olmak farzdır. Bunun delili nâss ve sahabenin icmâsıdır.

Nâssdan delil şu ayetlerdir: فَلَمَّا قَضَى زَيْدٌ مِنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ حَرَجٌ فِي أَزْوَاجِ أَدْعِيَائِهِمْ إِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَرًا “Nihayet Zeydin, o kadın ile bir bağı kalmayınca biz onu seninle evlendirdik. Böylelikle evlatlıklarının eşleriyle herhangi bir bağ kalmayınca onlarla evlenmek hususunda Müslümanlara bir vebal olmadığı anlaşılsın.”[22]

Eğer Rasul, fiilinde örnek olmasaydı, bu ayetin bir manası olmazdı.

Diğer bir ayette şöyledir: قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمْ اللَّهُ “De ki; Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin.”[23]

Bu ayetin delil olarak getirilmesi şöyle olur: Rasul’e, tabi olmak farz olan Allah sevgisinden dolayı gerekli kılınmıştır. Eğer Rasul’e tabi olmak gerekli olmasaydı, tabi olmanın yokluğu, vacib olan Allah sevgisinin yokluğunu gerekli kılardı. Bu ise icmâ ile haramdır. yani Rasul’e tabi olmak Allah sevgisinin subutu için şarttır. Şart –ki bu Rasul’e ittibadır/tabi olmaktır- hâsıl olmazsa, şart koşulan şey de –ki bu Allah sevgisidir- hâsıl olmaz. Allah’ı sevmek farz olduğundan Rasul’e tabi olmak da farzdır.

Bir başka ayette şöyledir: لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الأخِرَ “And olsun ki sizin için Allah’ı ve Ahiret Gününü ümit eden kimseler için Allah’ın Rasulü’nde güzel bir örnek vardır.”[24]

Bu ayetin delil getiriş şekli şöyledir: Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’i örnek almak, Allah’u Teâla’yı ve Ahiret Gününü ümit etmenin gerekliliğinden kılınmıştır. Örnek edinmenin yokluğu, gerekli kılınanın da olmamasını –ki bu Allah’ı ve Ahiret Gününü ummaktır- gerektirir. Bu ise küfürdür. Böylece bu “örnek edinmenin” farz olduğuna delâlet eden bir karine olmaktadır.

Sahabenin icmâsına gelince; sahabeler, Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in fiillerine müracaat edilmesi hususunda icmâ ettiler. Hacer-i el-Esved’i öpmesinde, oruçlu iken hanımını öpmesi meselesinde v.b. sayılamayacak çok sayıda olayda Rasul’ün fiiline müracaat etmeleri buna örnektir.

Bu delillerin tümü “örnek almanın” vacib olduğuna delil olmaya yeterlidir. Bu nedenle de Rasul’ün örnek alınması vacibtir. Burada örnek almak, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in yaptığının aynısını yerine getirmektir.

Bir fiilde Rasul’ü “örnek almak”; onu Rasul’ün fiilinin aynısını aynı şekilde, onun yapmasından dolayı yapmaktır. Onun “fiilin aynısı” kelimesi bir kayıttır/koşuldur. Çünkü fiilin suretinde ihtilaf varsa “örnek almak” sayılmaz. “Aynı şekilde olması gerektiği” kelimesi ise ikinci koşuldur. Anlamı; fiilden kast edilen hedefte ve niyetinde Rasul’e ortak olmaktır. Çünkü surette birleşilse bile birisi vacib diğeri mendub iki fiilin farklılığı örnek alınmayı gerçekleştirmez. “Onun yapmasından dolayı” kelimesi de üçüncü koşuldur. Çünkü surette ve sıfatta iki şahsın fiili ittifak etmiş olsa, fakat ikisinin de birisi başka bir sebepten dolayı yapıyorsa, örnek edinme olmaz. Mesela; öğle namazında ya da ramazan orucunda bir gurubun Allah’ın emrine ittiba ederek birleşmesi gibi. Bu durumda onların bir birini örnek aldıkları söylenemez. Buna göre eğer onun fiili özel bir zamana ve mekâna denk geliyorsa, onda onu örnek almaya yer yoktur. Tekrarlansa da tekrarlanmasa da fark etmez.. Ancak hac için Arafat’ın has kılınması, namaz için ramazan orucu için özel bir vakit ve zamanın olması gibi, böyle bir zamana ve mekana has olduklarına dair bir delil varsa durum değişir. Örnek almak da budur.

Buradan hareketle Rasul bir fiili mendub olarak yapsa, biz de o fiili vacib olarak yaparsak, biz o fiilde Rasul’ü örnek almış olmayız. Bilakis onun emrine muhalefet etmiş oluruz ki bu da haramdır. Örnek almak, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in fiilinin aynısını, aynı sıfatta, onun yapmasından dolayı yapmış olmamızdır. Dolayısıyla fiilde “örnek alma” olabilmesi için bu üç kaydın gerçekleşmesi gerekir.

[1] Ahzab: 21

[2] Ahkaf: 9

[3] A’raf: 203

[4] Nur: 63

[5] Buhari, K. Ezân, 595

[6] Ahmed b.Hanbel

[7] A’raf: 158

[8] Ali İmram: 31

[9] Nur: 63

[10] Haşr: 7

[11] Ahzab: 21

[12] Nur: 54

[13] Ahzab: 37

[14] Ahmed b.Hanbel tahriç etmiştir.

[15] Ahmed b.Hanbel tahriç etmiştir

[16] Müslim

[17] Nesâi

[18] Buhari

[19] Tirmizi, İbn Mâce, Ahmed b.Hanbel

[20] Buhari tahriç etti

[21] Ahzab: 21

[22] Ahzab: 37

[23] Ali İmram: 31

[24] Ahzab: 21
Eğer Birgün Dünyaya Ait Çok Büyük Derdin Olursa, Rabbine dönüp çok büyük Derdim Var Deme!
Derdine dönüp Çok Büyük Rabbim Var De!
Kullanıcı avatarı
Şatibi
Yönetici
Yönetici
 
Mesajlar: 343
Kayıt: 18 Nis 2010, 19:40

Mesajgönderen Şatibi » 01 Ağu 2010, 22:10


Rasul’ün Fiiline Ait Hükmün Kendisi İle Bilindiği Yollar:


Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’i örnek almanın vacibliği sabit olduğu ve onun fiilinin aynısını yapmanın da örnek almanın şartı olduğu sabit olunca; Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in fiilinin yönünü bilmek de tâbi olma şartlarından birisi haline gelir. Bunun içindir ki Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e ait fiilin yönünü tanıma yollarının bilinmesi de mutlaka gereklidir. Ta ki böylece vacib veya mendub veya mubah olması yönüyle Rasul’ün yaptığı bir fiilin onun yaptığı yönde yapılması gerçekleşsin.

Geçmiş bir hitabı beyan etmeyen fiilin yönünü tanıma yolunun o fiilin kendisini tanımak olduğu gayet açıktır. Eğer fiil Allah’a yaklaştıran fiillerden ise mendub yönlüdür ve mubahtır. Eğer geçmiş bir hitabı beyan için yapılan bir fiil ise, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in bu tür fiili vacib, mendub ve mubahla sınırlıdır.

Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e ait bir fiilin yönü dört yolla bilinir. Bu yollardan birincisi üç hükme de geneldir. İkinci yolla vacib bilinir. Üçüncü yolla mendub bilinir. Dördüncü yolla mubah bilinir.

- Üç hüküm hakkında genel olan, dört şeyde geçerlidir:

1-Nâssla belirlemek; Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in fiilin vacibliğini, mendubluğunu, mubahlığını, “bu fiil vacibtir, mendubtur, mubahtır” diyerek belirlemesidir.

2-Eşitleme; Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in bir fiili yönü bilinen bir fiille denkleştirmesidir. Yani bir fiili yapması, sonra da “bu fiil falan fiilim gibidir” demesidir. Çünkü o fiilin yönü bilinmektedir. Aynı şekilde yönü bilinen bir fiile atıfta bulunarak “bu fiil şu fiilime eşittir” dediği zaman, fiil hangi yönde ise o fiilin yönünü de göstermiş olur.

3-Tayin; Bu fiil üç hükümden birisine delâlet eden bir ayete uymanın gereği olarak fiilin yönünün yollardan bir yol ile bilinmesidir. Örneğin, falan fiilin vacibliğe delâlet eden bir ayete uymanın gereği olduğu biliniyorsa, bu fiil ile başka bir fiil arasında da bir eşitlik varsa, o zaman o fiilin de vacib olduğu bilinir. Bu söz mendub ve mubah için de geçerlidir.

4-Fiilin, hükümlerden birisine delâlet eden mücmel bir ayeti beyan ettiğinin bilinmesidir. Ayet bir şeyin mubahlığına delâlet etse de; örneğin, o şey mubah olup Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem de fiili ile onu beyan ediyorsa, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in o fiili de mubah olur. Çünkü açıklayan açıklanan gibidir.

Şu ayette olduğu gibi: وأقيموا الصلاة “Namaz kılınız.”[1]

Bu ayetle birlikte Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle demiştir: وَصَلُّوا كَمَا رَأَيْتُمُونِي أُصَلِّي “Beni nasıl namaz kılıyor görüyorsanız öyle namaz kılınız.”[2] Haccın menâsiki v.s. de öyledir.

- Vacibe has olan yol ise, üç şeyde söz konusudur:

1-Bir şeyin vacib olduğuna delâlet eden emarelerin olması. Namazdaki ezan ve kametin namazın vacibliğine ait iki emare olması gibi.

2-Nezredileni/adak olanı gerçekleştirmek için fiilin yerine getirilmiş olması. Zira adak olunan şeyin yapılması vacibtir. Şöyle demesi gibi: “Eğer düşman yenilirse, Allah için yarın oruç tutmak üzerime borç olsun.” Düşmanın yenilmesinden sonraki gün oruç tuttuğunda bu o fiilin vacib olduğuna delâlet eder.

3-Vacib olmasaydı, fiilin memnu/yasak olması halidir. Husuf namazında/ayın tutulması namazında iki rüku fazla yapılması gibi. Çünkü kasıtlı olarak fiili rükün ilave etmek namazı iptal eder. Eğer o her iki rüku vacib olmasaydı men edilmiş halde olurdu.

Husuf namazındaki iki rüku fazladır ve namazı iptal eder. Rasul’ün onu yapması ise, onun farz olması demektir. Şöyle denilmez: “Özel olarak bu namaz da mubah ve mendub kabilinden olmak üzere ikinci rükunun konulması caizdir.” Böyle denilmez. Çünkü birinci rüku vacibtir, onun tekrarı ise ikinci rükunun da vacib olduğuna delâlet eder. Zira ikinci rüku, ikinci secde olduğu gibi bir vacibin tekrarıdır. Namaz esnasındaki sehiv secdesini ve tilavet secdesini yapmak ise tekrar değildir. Çünkü fiilin yanında kavli delil de bunun mubah olduğuna delâlet etmektedir. Dolayısıyla o fiil menduba delil olur. Fakat elleri kaldırarak bayram tekbirlerinin peş peşe yapılması, kasıtlı olarak bir rükün ilave etmek değildir. Üstelik elleri kaldırmak bir harekettir ve namazı iptal etmez. Böylece vacibliğe delâlet eden fiil, vacib olmasaydı yasaklanmış olan fiildir. Yani farz olmasaydı yasaklanmış olurdu.

- Menduba has olan yol ise iki şeydir:

1-Fiilin, Allah’a yaklaşma aslına ilave yapılmadan sadece Allah’a yaklaşma kastı ile gelmiş olması. Yani özel olarak vacibliğe veya mubahlığa delâlet eden emarelerden yoksun olması. Bu durumda menduba delâlet eder. Çünkü asıl olan farz olmamasıdır. Yakınlık için olması ise mubahlığı nefyeder. Böylece mendubluk belirlenmiş olur.

2-Fiilin mendubun kazası olmasıdır. Bu durumda mendub olur. Zira kaza, edanın karşılığıdır. Vaktin tümünde uyuyan kimseye kaza vacib olmakla birlikte eda vacibtir, denilmez. Çünkü bu durumdaki bir eda, onun üzerine vacibtir. Onun hakkında fiilin vacib oluşu, sebebinin tamamlanmış olması anlamından dolayı o eda ona vacib olur.

- Mubaha has olan yol ise iki şeydir:

1-Rasul’ün bir fiile devam etmesi, sonra da nesh etmeksizin onu terk etmesi. Rasul’ün devam etmekte olduğu hususu tam olarak bırakması, tahyir talebine delâlet eder ki o mubahtır. Dolayısıyla mubahlığın delili olur.

2-Üzerinde herhangi bir şeye ait bir emare/alamet olmayan bir fiili yapması, Rasul haram ve mekruh olanı yapmadığına göre ve asıl olanın da vacib ve mendub olmadığına göre, o fiil mubah olur.

[1] Bakara 110
Eğer Birgün Dünyaya Ait Çok Büyük Derdin Olursa, Rabbine dönüp çok büyük Derdim Var Deme!
Derdine dönüp Çok Büyük Rabbim Var De!
Kullanıcı avatarı
Şatibi
Yönetici
Yönetici
 
Mesajlar: 343
Kayıt: 18 Nis 2010, 19:40

Mesajgönderen Şatibi » 01 Ağu 2010, 22:11


Rasulullah'ın Sükûtu

Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in sükûtu, yani takriri onun sözü ve fiili gibi Sünnettendir. Bir kimse Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in önünde veya zamanında bir fiili yaparsa, Rasul de onu bilip inkâr etme imkânı olmasına rağmen red etmeyip karşı çıkmayarak sükût eder ve ikrar ederse bakılır: Eğer Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in daha önceden o fiil hakkında bir yasaklaması yoksa ve haram olduğu da bilinmiyorsa, Rasul’ün o fiilin failine sükût etmesi ve fiil üzerinde failini ikrar etmesi, o fiilin caiz oluşuna delâlet eder. Çünkü o fiil caiz olmasaydı, mutlaka ona karşı çıkar, reddederdi. Çünkü Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem münkere karşı susmaz. Onun sükûtu caiz oluşa delildir. Eğer Nebi daha önce o fiili yasaklamışsa veya haram kılındığı biliniyorsa, o şahsa karşı Rasul’ün susması, sükût etmesi tasavvur edilemez. Çünkü Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in münker karşısında susması imkânsızdır.

Fakat zimmet ehlinin kiliselerine sık sık gitmelerine ve bunun da küfür olmasına rağmen, Rasul’ün buna sükût etmesi, küfür fiilini ikrar ettiğine delâlet etmez. Ancak zimmet ehlinin ibadetlerinde serbest bırakıldıklarına delâlet eder, kiliseye gitmenin caiz olduğuna delâlet etmez.

Sünnetten sayılan sükûtun şartı şunlardır:

1-Önceden o fiil hakkında bir yasaklamanın bulunmaması,

2-Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in önünde yapılıp, Rasul’ün onu bilmesi ya da zamanında yapılıp Rasul’ün o fiil hakkında bilgi sahibi olması,

3- Rasul’ün inkâr etme, karşı çıkma imkânına sahip olması.

Bunların dışında kalanlar ise Sünnetten sayılmazlar.

Rasul’ün karşı çıkmasından kasıt; failini engellemesi ya da azarlamasıdır. Yoksa Rasul’ün kendisinin o fiile meyletmemesi, yapmaması değildir.

Nitekim Nebi’nin sofrasında kertenkele yenmiş, fakat kendisi yememiştir. Sebebi sorulduğunda şöyle demiştir: لا وَلَكِنْ لَمْ يَكُنْ بِأَرْضِ قَوْمِي فَأَجِدُنِي أَعَافُهُ “Bu benim yaşadığım bölgede bulunmuyor, ondan tiksiniyorum.”[1]

Rasul’ün ondan tiksinmesi, inkârdan sayılmaz. Kertenkeleyi yiyen kimseyi engellememesi ise, ona Rasul’ün sükûtu sayılır. Dolayısıyla da o fiilin caiz olduğuna delildir.

Nafi’den gelen şu rivayet de böyledir: “İbni Ömer bir çobanın kaval sesini işitti. Ve parmakları ile kulalarını tıkadı. Bineğinin yolunu değiştirdi. Ey Nafi, sesi işitiyor musun? diye sordu. Ben evet, diyordum. Ben hayır işitmiyorum diyesiye kadar öyle devam etti, ses kesilince ellerini kulaklarından çekti ve bineğini tekrar yoluna koydu. Sonra da dedi ki; Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in kaval sesini duyduğunu ve aynen böyle yaptığını gördüm.”[2]

Bu olay, Rasul’ün o çobana inkârını/karşı çıktığını göstermez, bilakis o çobana sükût ettiğini gösterir. Bu ise, kaval çalmanın ve dinlemenin caiz olduğuna delildir. Parmakları ile kulaklarını tıkaması ise, birçok mubahlardan kaçındığı gibi, kaval sesini dinlemekten kaçındığına yorumlanır. Tıpkı evinde bir dinar veya dirhem olduğu halde gecelemekten ve kertenkele eti yemekten sakınması gibidir. Buna göre Rasul’ün sükûtundan kast olunan, fiilden hoşlanmadığını gösterse bile fiili işleyen kimseyi engellememesidir.

[1] Buhari, K. Et’ameh, 4972

[2] Ahmed b.Hanbel
Eğer Birgün Dünyaya Ait Çok Büyük Derdin Olursa, Rabbine dönüp çok büyük Derdim Var Deme!
Derdine dönüp Çok Büyük Rabbim Var De!
Kullanıcı avatarı
Şatibi
Yönetici
Yönetici
 
Mesajlar: 343
Kayıt: 18 Nis 2010, 19:40

Mesajgönderen Şatibi » 01 Ağu 2010, 22:12


Rasulullah’ın Fiilleri Arasında Çelişki:


Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in fiilleri arasında çelişkinin varlığı tasavvur edilmez. Çünkü iki husustaki çelişki, her ikisinin birden sahibini engelleyecek şekilde karşı karşıya olması demektir. Birinin diğerini nesh etmesi veya tahsis etmesi bakımından Rasul’ün fiilleri arasında bu çelişkinin olması tasavvur edilmez. Çünkü o fiillerinin hükümleri arasında bir çelişki yoksa, fiillerde de çelişki yoktur. Hükümler arasında bir çelişki varsa o fiillerde yine çelişki yoktur. Çünkü bir vakitte vacib olan bir fiilin olması ve aynı vakitte ilk hükmü iptal etmeksizin farklı bir hüküm getiren fiilin olması caizdir. Çünkü sözlerin aksine fiillerde genellilik yoktur. Evet fiille birlikte, fiilin tekrarlanmasını vacib kılan bir söz olduğunda ikinci fiil; fiili değil sözü tahsis ediyor ya da nesh ediyor olabilir. Dolayısıyla iki fiil arasında çelişkinin varlığı asla tasavvur edilmez.

İki fiil arasında çelişkinin tasavvur edilemeyişinin nedeni şudur: İki fiil arasındaki çelişki; ya birbirinin aynı iki vakitte veya birbirinden farklı iki vakitteki öğle namazı fiili gibi birbirine benzeyen türden olur. Ya da birbirinden farklı türden olur. Birbirine benzeyen iki fiil arasında çelişkinin olmayacağı ortadadır. İki vakitteki öğle namazında olduğu gibi. birbirinden farklı iki fiile gelince: Eğer namaz ve oruç gibi bir araya getirilmeleri caiz olan fiiller ise, çelişkinin olmayacağında şüphe yoktur. Fakat bir araya getirilmeleri tasavvur edilmeyen ve hükümleri çelişkili olmayan, öğle ve ikindi namazı gibi fiillerden ise cem etme/birleştirme imkânından dolayı aralarında çelişki yoktur. Zira namazla orucun bir araya getirilmesi mümkün olduğu gibi öğle namazı ile ikindi namazı arasını cem etmek mümkündür. Eğer o iki fiil, bir araya getirilmesi düşünülmeyen ve hükümleri arasında da tenakuz olan hususlardan ise, belirli bir günde oruç tutmak, başka bir günde oruç tutmamak gibi, bir vakitte vacibliğin ve bir başka vakitte ise caizliğin birleştirilmesi nedeni ile aralarında bir çelişki yoktur. Yani bir fiil bir vakitte vacib veya mendub veya caiz olması, bir başka vakitte ise tersi olması mümkündür. Bunlardan birisinin diğerinin hükmünü kaldırması veya iptal etmesi söz konusu değildir. Çünkü iki fiil ve ikisinden birisi için genellik yoktur.


Nebi’nin Fiili İle Sözü Arasında Çelişki:


Nesh hali dışında Rasul’ün fiili ve sözü arasında çelişki olmaz. Bu halin dışında söz ile fiil arasında kesinlikle çelişki yoktur. Ancak Rasul’ün bazı sözleri ve fiillerine ilk bakışta, söz ile fiil arasında bir çelişki olduğu görülebilir. Fakat dikkatlice incelendiğinde, bunlardan her birinin durumunun diğerinin durumundan farklı olduğu anlaşılır. Bunun içindir ki aralarını cem etmek (bir arada anlaşılması) mümkündür. Çelişki üç halde söz konusudur:

1- Sözün fiilden önce gelmesi. Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem bir fiil yaptığında, o fiilin Nebi’ye has olduğuna dair bir delil de yoksa fiil kendisine muhalif olan ve önce gelen sözü nesh eder. Bu söz ister; “şu gün oruç tutmak üzerimize vacibtir” deyip sonra da o gün oruç tutmaması ve varsaydığımız gibi ona uyulmasına delil olarak getirilen genel bir söz olsun. İster ise, ona has olduğuna delâlet eden bir delille ya da bize has olduğuna delâlet eden bir delille olsun fark etmez. Bu demek- tir ki; Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in fiilinde tekerrür sabittir, onu örnek almak da vacibtir. Kendisine veya bize has olan veya onun için ve bizim için genel olan bir fiil, sözden sonra ise; kendisi hakkındaki ya da bizim hakkımızdaki ya da hem bizim hem de onun hakkındaki söz nesh edilir. Fiil, ona has ise, neshin varlığı ortadadır. Bize has ise tabi olmak vacibtir. Hem ona hem bize genel ise tabi olmak vacibtir.

2-Sözün zikredilen fiilden sonra gelmiş olması. O söz, Rasul’e has olduğuna dair bir delil olmadığı için, kendisinde Rasul’e tabi olmamızın vacib olduğuna delâlet eden bir delil olmasıdır. Bu durumda bakılır:

Eğer delil, fiilin tekrarlanmasının vacib olduğuna delâlet etmiyorsa fiil ile sonradan söylenen söz arasında asla bir çelişki yoktur. Çünkü fiil, bir kere olup bitmiştir ve tekrarı da talep edilmemiştir.Dolayısıyla fiil yok sayılır. Böylece söz fiille çelişmez. Çünkü fiilin tekrarı istenmemektedir.

Eğer delil, hem Rasul hem de ümmeti hakkında fiilin tekrarlanmasının vacib oluşuna delâlet ediyorsa sonradan söylenen söz; bazen genel olabilir, yani hem SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’i hem de ümmetini kapsar, bazen ona has olabilir, bazen de bize has olabilir. Söz genel ise önce geçen fiili nesh eder. Örneğin; Aşure günü oruç tuttuğunda, fiili tekrarlamasına bizim de mükellef tutulduğumuza delil getirildiğinde; daha sonra orucunun bizim üzerimize vacib olmadığını söylemesi gibidir. Bu söz genel bir söz ise böyledir. Sonradan söylenen söz Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e has kılınırsa bizim hakkımızda olanı değil, onun hakkında önce gelen fiili nesh etmiş olur. Sonradan gelen söz, bize yani ümmete has kılınırsa –oruç tutmanız size vacib değildir sözünde olduğu gibi- Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem açısından bu sözde bir çelişki yoktur. Dolayısıyla onun hakkındaki teklif devam eder, bizim hakkımızda ise bu fiili yapmakta mükellef olmadığımıza delâlet eder. Ancak bu durum fiil bizden sadır olmadan önce ise geçerli olur. Söz tahsis edici olur, yani vacib olmadığını beyan edici olur. Yani bizim fiilden istisna tutulduğumuzu ifade eder. Eğer fiil bizden sadır olduktan sonra bu söz söylenmişse, beyanın ihtiyaç anından sonra gelmiş olması nedeni ile sözün tahsise hamledilmesi/yorulması mümkün değildir. Dolayısıyla söz önceki fiili nesh edici olur.

3-Söz veya fiilden hangisinin sonra olduğunun meçhul olması. Yani fiilin mi yoksa sözün mü önce olduğunun bilinmemesi hali. Böyle bir halde bakılır: Eğer her ikisinin bir arada anlaşılması imkânı varsa, çelişki kaldırılmış olur. Eğer her ikisinin arasını birleştirmek mümkün değilse, bizim hakkımızda tahsis edilen veya Rasul’e ve bize genel olan söz alınır, onun hakkında özel olan ise hariç tutulur. Böylece söz öne geçer, söz alınır ve fiil terk edilir. Bunun nedeni şudur:

Söz konulduğu hususa delâlet etmekte bağımsızdır. Fiil ise böyle değildir. Zira fiil delâlet için konulmamıştır. Delâlet etse bile ancak söz aracılığı ile delâlet eder. Çünkü söz delâlet bakımından olanı da olmayanı da, akılla kavranılanı da hissedileni de kapsamına aldığından daha geneldir. Fiil ise var olana ve hissedilene has olduğundan böyle değildir.

Aralarında çelişkiye benzer bir durum varmış gibi görünüp de bunun daha önce geçen bir nâssı açıklayıcı olması haline örnek, SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in hac ile ilgili ayetten sonra şöyle demesidir: من قرن حجـا إلى عمرة فاليطف طوافا واحدا ويسع سعيا واحدا “Hac ile umreyi birleştiren kimse bir tavaf yapsın ve bir sa’y yapsın.”[1]

El-Dârektunî, SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den şunu rivayet etti: “O SallAllah’u Aleyhi VeSSellem (hac ile umreyi) birleştirdi. Sonra da iki tavaf ve iki sa’y yaptı.”[2]

Bu durumda fiille sözün cem edilmesi, ‘Kitab ve Sünnet Kısımları’ bölümünün ‘beyan–mübeyyen’ başlığı altında açıklandığı gibidir.

Rasul’ün fiili ile sözü arasındaki çelişki durumları bunlardır. Buna örnek şunlardır:

Ebu Davud, Rubeyyi’ bint Maûz b.Afrâi yoluyla rivayet etti ki: “Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem ellerindeki artan su ile başını mesh etti.”[3] Süfyan es-Sevri’den şöyle dediği rivayet edildi: “Rubeyyi’ bint Maûz b. Afrâi bana şunu anlattı: “Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem bize geliyordu..... elinde abdesten kalan su ile başını mesh etti.”[4]

Bu fiil, Taberani’nin tahriç ettiği şu hadisle çelişmektedir: “Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem dedi ki; خذوا للرأس مَاءً جَدِيدًا “Başı mesh etmek için yeni su alın.”[5]

Bu ikisi arasını birleştirmek şöyledir: خذوا “alın” lafzı ümmetine has bir hitaptır, genel değildir. Her ne kadar Rasul’ün ümmetine hitabı kendisine de hitap ise de -çünkü kelamın genelliği içine kendisi de dâhil olur- fakat onun, Rasul’e has bir hüküm olduğuna delâlet eden bir karine varsa, o takdirde Rasul’ün özelliklerinden olur. Burada ise, abdestinden kalan su ile başını mesh etmesinin yanına “Başını mesh etmek için yeni su alın.” sözü konulduğunda, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in fiilinin ona has olduğuna, sözünün ise ümmetine has olduğuna karine olur. Böylece “başını mesh etmek için yeni su alın” sözü ile kendisine has olan başını mesh etmek için yeni su almayıp abdesten kalan su ile başını mesh etmesi hakkındaki Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in fiili arasında çelişkinin olmadığı açığa çıkar. Çünkü Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in ümmetine bu emri, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e ait fiil karinesi ile ümmete has emir olur. Zira o, fiillerinde ve sözlerinde kendisine tabi olmayı gerekli kılan “örnek olma” delillerinden daha özeldir/hastır. Dolayısıyla has olan genel olan üzerine bina edilir. Ümmete, farklı bir emrin geçtiği bu fiilde Rasulü örnek almak vacib olmaz.

Bir başka örnek de şöyledir: İbrahim et-Teymi, Aişe RadıyAllah’u Anha’dan şunu rivayet etmiştir: “Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem hanımlarından bazılarını öper, sonra da abdest almadan namaz kılardı.”[6]

Bu hadisin zayıf olduğu söylendi ise de, zayıf olduğunu söyleyenlerin, hadis mürsel olduğundan dolayı söyledikleri görülmüştür. Oysa mürsel hadisle delil getirilir. Bu hadis hakkında Nesâi şöyle demektedir: “Mürsel olmasına rağmen bu babda bu hadisten daha iyisi yoktur.” Dârektunî bu hadisi bağlantılı olarak zikretmiştir. Dedi ki; “İbrahim’den o da babasından o da Aişe RadıyAllah’u Anha’dan...”

Aişe RadıyAllah’u Anha’den rivayetle dedi ki: “Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem namaz kılıyordu ve ben de önünde boylu boyunca cenaze gibi uzanmış oluyordum. Vitir kılmak isteyince ayağı ile bana dokundu.”[7]

Yine Aişe RadıyAllah’u Anha’den rivayetle dedi ki: “Gecenin birinde Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’i yanımda yatakta bulamadım. Onun nerede olduğunu elimle aramaya koyuldum. Ellerimi kendisi secdede iken ve ayakları (secde halinde) dikilmiş olduğu halde iken, ayaklarının iç tarafına dokundum.”[8]

Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in fiiline delâlet eden bu hadisler, şu ayetle de çelişmektedirler: أَوْ لامَسْتُمْ النِّسَاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَاءً فَتَيَمَّمُوا صَعِيدًا طَيِّبًا “Kadınlara dokunduğunuzda su bulamazsanız teyemmüm ediniz.”[9]

Bu ayet dokunmanın abdesti farz kılan olaylar cümlesinden olduğu hususunda sarihtir. لا مستم kelimesi “elle dokunma anlamında” hakikattir. “Cinsi münasebet” anlamında ise mecazdır. Hakiki mana hakkında bir özür bulunmadıkça mezaca gidilemez. Burada ise hakiki mana özürlü değildir, bilakis kesindir. Bir karine bulunmadıkça mecaz manaya gidilmez. Burada ise onu mecaz kılan bir karine yoktur. Dolayıyla mananın hakiki olması belirlenmiş olur. Onun hakiki manada kalmasını أو لمستم “onlara temas ederseniz” kıraatı da teyid etmektedir. Çünkü bu okuyuşta cima dışında mücerret olarak dokunma anlamı zahirdir. Buna göre Rasul’ün kadına ve kadının da Rasul’e dokunması ile ilgili olarak Rasul’ün fiili, özellikle Aişe’nin Nebi’nin ayağına dokunması merfu ve mevkuf olarak sabit olmuştur. Rasul’ün bu fiili ayet ile çelişmektedir. Yani sözlü nâssla yani Kur'an’la çelişmektedir.

Araları birleştirildiğinde ise şöyle olur: Ayette, أو لامستم “ya da onlara dokunduğunuz zaman” denilmektedir. Bu ümmete has olanlardandır. Her ne kadar Rasul sözün genelliği içine giriyorsa da, Rasul’ün fiilinin sözlü nâssın hilafına olması, fiilin Rasul’e, sözlü nâssın ise ümmete has olduğuna karinedir. Zira “elle dokunma”, Rasul’den sadır oldu ve abdest almadı, dolayısıyla ona has bir davranıştır. Çünkü Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in fiili; ümmetine has olan sözlü nâss ile çelişmez, bilakis kendisine has olduğunu gösterir. Çünkü ayet, kendisine muhalif olmasına rağmen Rasul’ün fiili ile bir araya getirildiğinde ayetin ümmete has olduğuna dair bir karine olur. Bu durumda sözlü nâss ile fiil arasında çelişki olmaz.

İşte, Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in fiiller ile sözleri arasında bir çelişkinin var olduğu görüldüğü zaman araları birleştirilmeye çalışılır. Eğer birleştirmek mümkün olmazsa onlar hakkıda üç durumun kuralları uygulanır.


Rasul’ün Sözleri Arasında Çelişki:


Nesh hali dışında Rasulullah’ın sözleri arasında çelişki olmaz. Bu halin dışında kalan durum ise, ya teracih ya da teadül/denkleştirme babındandır, ya da aralarında tevfik/uyumlaştırma imkânı vardır. Nesh meselesi hakkında, nesh konusunda bahsedilecektir. Teadil ve teracih konusuna da bu başlık altındaki konuda değinilecektir.

Birbiri ile çelişen iki söz arasındaki tevfike gelince; o, her iki sözün durumlarını ve içerisinde söylendikleri şartları anlamak için dikkatlice incelenmesi ile olur. O zaman çelişkinin olmadığı ortaya çıkar. Çünkü yaşam halleri birbirinden farklıdır. Dolayısıyla sadece benzerlik nedeni ile bir şey diğerine kıyas yapılmaz. Zira bir hususta benzerlik olabileceği gibi çeşitli hususlarda vakıa bakımından farklılık da olabilir.

Bu nedenledir ki teşride ve siyasette genelleştirmeden ve soyutlamadan uzak durmak lazımdır. Çünkü teşri, kulların fiillerinin hükmünü açıklayan bir çözümdür. Siyaset ise, fiillerinin üzerine kurulu olduğu maslahatları hakkında insanların işlerinin gözetilmesi ve yürütülmesi demektir. Bunların her ikisi de hayatla, hayatın şartları ile ve durumları ile alakalıdır.

Bu şartlar ve durumlar çok sayıda olup birbirinden farklı ve ayrıdır. Fakat çoğu kere birbirine benzerler. Dolayısıyla bu farklılığın veya ihtilafın veya çeşitliliğin görülmemesinden korkulur. Zira bu, genellemeyi yani aynı cinsten olan her şey hakkında hüküm verilmesine sürükler. Aynı şekilde soyutlamaya yani her bir fiili ve her işi kendisi ile alakalı durumlar ve şartlardan soyutlamaya sürükler. İşte bu iki nedenden dolayı hataya düşülür. Bundan dolayı bir tek fiil ve iş hakkında iki çözüm arasında çelişki görülür. Yani konuya bakan kişiye iki söz çelişkili görünür.

Bu nedenledir ki Rasulullah’ın söylediği sözler arasında çelişkinin var olduğu zannı ortaya çıkar. Ancak genellemeden uzaklaşıp her olay kendisine ait çözümle ele alındığı ve soyutlamadan uzaklaşıldığında yani vakıa, durumlarından ve şartlarından soyutlanmadığında çözümün aynı olayla bağlantısı kurulduğunda ve olaylar ortamları ile irtibatlandırıldığında iki olay arasında fark bulunduğu görülür.

Her iki olaya ait ortamlar, şartlar birbirinden farklı olması nedeni ile veya birisini diğerinden ayırarak münferid hale getirmeden çözüme veya olaya bakışın esası kılınmasında ikisinden birisi diğeri ile irtibatlandırıldığı zaman iki olay arasında çelişki olmadığı açığa çıkar.

Fakihin veya siyasinin yapması gereken; olaylar arasındaki ayırt edici incelik kendisine beyan olasıya kadar her bir olayı diğerinden ayrı olarak ele almaktır. Böylece olayın farklı çözümüne ulaşır, teşrii ve siyasi anlayışta ve olayların çözümünde doğruya ve hakka en yakın olana ulaşır.

Teşrii açısından: Teşrii nâsslar, olayların ve vakıaların hükmü olması nedeniyle farklı olmaları Şer’î nâssların tabiatındadır. Şer’î nâssların aralarındaki ihtilafın inceliğinden dolayı ve bu ihtilafla birlikte benzerliğin kaçınılmaz oluşundan dolayı, aralarında çelişki varmış gibi görünmeleri onların tabiatının gereğidir.

Bu nedenledir ki fakih, hükmü vermeden önce teşrii nâssları dikkatlice incelemesi gerekir. Çünkü teşrii nâsslar, sadece birtakım manalara delâlet eden edebî ifadeler değildirler. Bilakis vakıaların çözümüdürler. Dolayısıyla nâssların zihnindeki anlamlarını hissettiği vakıalarla bir araya getirip ilişkilendirmelidir. Öyle ki teşrii anlayış ve çözüme kavuşturmak istediği vakıayı idrak edesiye kadar vakıaya parmağını bassın. İşte o zaman nâssların delaletleri arasındaki ince farkları, genelleme yapmanın ve soyutlamanın tehlikesini idrak eder. Nebevî hadislere bu esasa göre bakılmalıdır. İşte o zaman çelişkinin olmadığı idrak edilir.

Çelişkili görülen Nebevî hadislere bakan kimse, bunları dikkatlice incelemesi halinde, aralarını bulmanın mümkün olduğunu görür. Buna örnek çoktur. Mesela; Rasul bir kısım hadislerde bazı şeyleri emrederken, başka gurup hadislerde ise emrettiği bu şeylerin kabulünü red etmektedir. Bu durumda ise bu hadisler arasında bir çelişki olduğu görülür. Fakat gerçekte herhangi bir çelişki yoktur. Zira Rasul’ün emri bir fiilin talebidir. Bu emir, beraberinde bir karine olmadan vaciblik veya mendubluk veya mubahlığı ifade etmez. Bu emirden sonra, Rasul’ün emrettiğini yapmadığını gösteren bir durumun olması bu emrin mubah olduğuna karinedir. Dolayısıyla emrettiği şeylerin kabulünü reddetmesi, onlarla ilgili emrine çelişki olmaz, bilakis emrinin vaciblik ve mendubluk için değil mubahlık için olduğuna dair bir karine olur.

* Bir örnek: Kays b. Sa’ad’dan rivayet edilen şu hadistir:

“Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem evimizde bizi ziyaret etti.... Sa’ad onun için gusül edeceği suyun hazırlanmasını emretti. Sa’ad ona safran veya alaçehre boya ile boyanmış bir örtü verdi. O da ona büründü.”[10]

Gusül ve abdesten sonra kurulanmanın caiz olduğuna delâlet eden bu hadis, Meymûne’den rivayet edilen şu hadisle çelişmektedir: “Sonra mendil getirildi. O onunla kurulanmadı.”[11] Bu hadis Rasul’ün kurulanmadığına delâlet etmektedir.

Bazıları bu iki hadisi; Rasul’ün kurulanmamış olmasını dikkate alıp kurulanmayı mekruhluğa hamlederek uyumlaştırmaya çalışmaktadır. Fakat mekruhluğa hamletmek, ancak Rasul’ün bir şeyi nehyetmesi ve onu emretmesi durumunda olur. Burada ise Rasul’ün bir seferinde bir şeyi yapması bir başka seferde yapmaması söz konusudur. Bu iki fiil arasında çelişki yoktur. Aralarında bir çelişkinin olduğu varsayılsa bile bu, mubahlığa hamledilir. Çünkü Rasul’ün bir fiili yapmaması nehye delâlet etmez. Zira çoğu kere bazı mubahlardan yüz çevirdiği görülmüştür.

* Bir başka örnek: Abdurrahman b. Ka’ab b. Malik’ten rivayet edildi ki: “Cirit oyuncusu Amr b. Malik, müşrik iken Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e gelip hediye verdi. Bunun üzerine Rasulullah ona dedi ki; إني لا أقبل هدية مشرك “Ben müşrikin hediyesini kabul etmem.”[12]

Bu hadis, Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in müşriklerden hediye kabul ettiğini ve kabul edilmesini emrettiğini tespit eden hadislerle çelişmektedir.

Ali RadıyAllah’u Anha’dan şöyle dediği rivayet edildi: “Kisra, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e hediye gönderdi. O bunu kabul etti. Kayser’in hediyesini kabul etti. Krallar hediye gönderdi, kabul etti.”[13]

Amr b. Abdullah b. ez-Zubeyr’den, o da babsından şöyle dediği rivayet edildi: “Mâlik b. Hasel oğullarından Abduluzza b. Abdiesade’nin kızı Kuteyle, kızı Ebu Bekir’in kızı Esma’ya kertenkele, süzme peynir ve eritilmiş yağdan müteşekkil hediyelerle geldi. O müşrik bir kadındı. Esma, onun hediyelerini kabul etmekten ve onu evine sokmaktan kaçındı. Aişe onu Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e sordu. Allah şu ayeti indirdi: لا يَنْهَاكُمْ اللَّهُ عَنْ الَّذِينَ لَمْ يُقَاتِلُوكُمْ فِي الدِّينِ “Allah sizinle din konusunda savaşmayan kimselere ... yasaklamaz.”[14] Bunun üzerine Nebi, Esma’ya onun hediyesini kabul etmesini ve evine sokmasını emretti.”[15]

Böylece Rasul’ün müşrik birisinden hediye kabul etmesi ve müşrik birisinden hediye kabul etmemesi arasında bir çelişki görülmektedir.

Bu iki hadisin birleştirilmesi şöyledir: Rasul’ün müşrikten hediye kabul etmemesi, o hediyeyi kabul etmenin vacib veya mendub değil mubah olduğuna dair bir karinedir. Çünkü Rasul birçok defa mubahlardan yüz çevirmiştir. Kertenkele yemeyi, kendisine tiksinti verdiğini söyleyerek reddetmiştir, tavşan yemeyi de reddetmiştir.

* Bir başka örnek: Buhari’nin hicret eden mü’min kadınlar hakkında rivayet ettiği şu hadistir. Dedi ki; “Allah’u Teâla haklarında; يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا جَاءَكُمْ الْمُؤْمِنَاتُ مُهَاجِرَاتٍ فَامْتَحِنُوهُنَّ اللَّهُ أَعْلَمُ بِإِيمَانِهِنَّ فَإِنْ عَلِمْتُمُوهُنَّ مُؤْمِنَاتٍ فَلَا تَرْجِعُوهُنَّ إِلَى الْكُفَّارِ لَا هُنَّ حِلٌّ لَهُمْ وَلَا هُمْ يَحِلُّونَ لَهُنَّ “Ey iman edenler! Mü’min kadınlar, hicret ederek size geldiklerinde kendilerini imtihan ediniz. Allah onların imanları‎n‎ı daha iyi bilir. Eğer siz de onları‎n inanmış‎‏ kadı‎nlar olduklarını‎ öğًِrenirseniz onları‎ kâfirlere geri göِndermeyin. Bunlar onlara helal olmazlar onlar da bunlara helal olmazlar...”[16] ayetini indirdiğinde Urve dedi ki: Aişe bana haber verdi ki; Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem bu ayetle birlikte mü’min muhacir kadınları imtihan ediyordu. Urve dedi ki; Aişe dedi ki; “O kadınlardan bu şartları kabul eden kadına Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem; “Ben de seninle söylediğim hususlara göre sözlü olarak biatlaşıyorum.” derdi. Allah’a yemin olsun ki, biatlaşmada onun eli hiçbir kadının eline değmedi. Onlarla ancak sözlü biatlaştı.”[17]

Ümeyme bint Rakîka’dan rivayet edildi ki; “Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e İslam üzerine biat etmek için bir gurup kadınlarla birlikte geldim. Kadınlar ona dediler ki; “Ya Rasulullah! Biz; Allah’a hiç bir şeyi ortak koşmayacağımıza, hırsızlık yapmayacağımıza, zina yapmayacağımıza, çocuklarımızı öldürmeyeceğimize, ellerimiz ile ayaklarımız arasında bir iftira uydurup getirmeyeceğimize, maruf olan hususlarda sana karşı gelmeyeceğimize dair sana biat ediyoruz.” Bunun üzerine dedi ki; فِيمَا اسْتَطَعْتُنَّ وَأَطَقْتُنَّ “Gücünüz yettiği ve yapabildiğiniz kadar.” Kadınlar dediler ki; “Allah ve Rasulü bize nefislerimizden daha merhametlidir. Ya Rasulullah! Seninle biatlaşmıyor muyuz? O da dedi ki; إِنِّي لا أُصَافِحُ النِّسَاءَ إِنَّمَا قَوْلِي لِمِائَةِ امْرَأَةٍ كَقَوْلِي لأمْرَأَةٍ وَاحِدَةٍ أَوْ مِثْلِ قَوْلِي لأمْرَأَةٍ وَاحِدَةٍ “Ben kadınlarla tokalaşmam. Benim bir kadına sözüm yüz kadına sözüm gibidir.”[18]

Buhari, Urve’den o da Aişe RadıyAllah’u Anha’dan şunu dediğini rivayet etti: “Sahip olduğu kadınlar dışında Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in eli hiçbir kadının eline değmedi.”[19]

Bu hadisler, Buhari’nin Ümmü Atiye’den rivayet ettiği şu hadisle çelişmektedir: Ümmü Atiye dedi ki; “Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e biat ettik. O bize “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmasınlar...” ayetini okudu. Ve ölünün arkasından feryad etmemizi yasakladı. Bunun üzerine bizden bir kadın elini geri çekip şöyle dedi: “Falan kadın bu konuda bana yardımcı olmuştu. Ona olan borcumu ödemek istiyorum.” Nebi bunun üzerine ona bir şey demedi.”[20]

Bu hadiste yer alan; قبضت امرأة منا يدها “Bizden bir kadın elini geri çekti.” ifadesi, Rasul’ün kadınlarla tokalaşarak biat ettiğine delâlet etmektedir. Bunun anlamı şudur: O kadınla beraber orada bulunan kadınlar ellerini çekmediler yani elleriyle tokalaşarak biatlaştılar. Ümeyme hadisinde ise şöyle demektedir: إِنِّي لا أُصَافِحُ النِّسَاءَ “Ben kadınlarla musafaha yapmam/tokalaşmam.” Aişe RadıyAllah’u Anha ise şöyle diyor: ما مست يده يد امرأة “Onun eli hiçbir kadının eline dokunmadı.” İşte burada bir çelişki vardır. Zira musafaha ile biat hadisi, kadınlarla musafaha yapmadığına dair hadisle çelişmektedir.

Bunların arasını birleştirmek şöyledir: Rasul’ün bir fiili yapmaktan kaçınması, nehyetmesi değildir. Dolayısıyla musafahanın yasak olduğuna da delâlet etmez. Ancak onun mubahlardan bir mubahtan kaçındığına delâlet eder ki bu, Rasul’ün kadınlarla musafaha yaparak biat alması fiilinin vacib veya mendub değil bilakis mubah olduğuna karinedir. Çünkü musafaha yapmadığına dair Rasul’ün sözü musafahayı nehyettiği anlamına gelmez. Zira o kesin bir yasaklama değildir. Bilakis Rasul’ün bir kısım mubahlardan uzak durduğu gibi ondan da uzak olduğuna hamledilir. Tıpkı evinde dinar ve dirhem olduğu halde gecelemekten kaçınması gibidir. Nafi’nin İbn Ömer’den rivayet ettiği hadiste yer alan, çobanın kaval sesini işitmesine rağmen ona karşı çıkmayıp, engellemeyip sadece sesi işitmekten sakınması, kaval sesinin dinlenilmesini ikrar ettiğine delâlet etmesi gibidir. Kertenkele ve tavşan eti yemekten kaçınması gibidir. Buna binaen Ümeyme hadisi ile bundan önceki hadis arasında çelişki yoktur.

Burada Ümeyme hadisindeki çelişki şüphesinin Ümmü Atiyye hadisinden kaynaklandığına dikkati çekmek gerekmektedir. Çünkü Ümmü Atiyye hadisi musafaha ile biat hakkında ve biata hastır. Zira bu hadisler biata has hadislerdir. Bundan dolayı da çelişki şüphesi gelmektedir.

Dokunmanın caiz olduğuna delâlet eden delillere gelince; أو لا مستم النساء “kadınlara dokunursanız” bir başka kıraatte ise; أو لمستم النساء “kadınlara (cima dışında) dokunursanız” ayeti, işaretin delâleti ile erkeğin kadına dokunmasının caiz olduğuna delâlet etmektedir. Ümeyme hadisi ile bu ayet arasında herhangi bir çelişki yoktur. Çünkü bu ayet her dokunma hakkında geneldir. Ümeyme hadisi ise biata hastır.

Buna binaen Rasul’ün bir fiili yapmaktan imtina ettiğine delâlet eden bir hadis gelir ve onun açıklaması da onu yapmamasının nehiy ifade etmediğini gösteriyorsa, Rasul’ün o işi başka bir vakitte yapması çelişki oluşturmaz. O şeyi yapmayı emretmesi de çelişki oluşturmaz. Her halükarda Rasul’ün yaptığı veya emrettiği o şeyin vacib veya mendub değil mubah olduğuna karine olur. Zira Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem birçok mubahtan kaçınmıştır.

*Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in bir seferinde yasakladığı, bir başkasında ise yapılmasını emrettiği, böylelikle aralarında bir çelişki görüntüsünün var olduğu ancak aralarında tevfikin/uyumun mümkün olduğu hadislere necis ve haram kılınanla tedavi olma hadisleri örnek olarak gösterilebilir. Necis ve haram olan şeyle tedavi olmayı yasaklayan hadislere örnek:

Vail El-Hadramî’den rivayet edilmiştir ki; “Tarık b. Süved el-Cu’fiyyi Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e içki hakkında sordu. O da onu içkiden nehyetti yada onu yapmasını kerih buldu. O dedi ki; “Ben onu ancak ilaç olarak kullanacağım”. Bunun üzerine Nebi dedi ki; إِنَّهُ لَيْسَ بِدَوَاءٍ وَلَكِنَّهُ دَاءٌ “Şüphesiz ki o ilaç değil hastalıktır.”[21]

Ebu Derda’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle dedi: إِنَّ اللَّهَ أَنْزَلَ الدَّاءَ وَالدَّوَاءَ وَجَعَلَ لِكُلِّ دَاءٍ دَوَاءً فَتَدَاوَوْا وَلا تَدَاوَوْا بِحَرَامٍ “Şüphesiz ki Allah, hastalığı da ilacı da indirdi. Her hastalık için ilaç yarattı. Öyle ise tedavi olun, fakat haramla tedavi olmayınız.”[22]

Ebu Hureyre’den rivayet edildiğine göre; “Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem habis/pis olanla tedaviden yani zehirle tedaviden nehyetti.”[23]

Bu hadisler Rasul’ün, necis ve haram kılınan şeyle tedavi olmayı emreden hadisleri ile çelişmektedir. Katâde Enes’ten şunu rivayet etti: “Ukl ve Urayne kabilelerinden bir gurup insan Medine’ye Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in yanına geldi. İslâm’ı konuştular. Dediler ki; “Ya Nebiyallah! Biz hayvancılıkla uğraşan bir topluluğuz, rençberlikle uğraşan bir topluluk değiliz.” Medine’nin havası onlara iyi gelmedi ve hastalandılar. Bunun üzerine Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem onlar için bir gurup deve ve çoban hazırlanmasını emretti. Onlara Medine dışına çıkmalarını, develerin sütlerinden ve idrarlarından içmelerini emretti.”[24]

Enes’den şu rivayet edildi: “Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem, Abdurrahman b. Avf ve Zubeyre, ikisinde olan kaşıntı nedeni ile ipek giyme izni vermiştir.”[25]

Aynı olayı Tirmizi şu lafızlarla rivayet etti: “Abdurrahman b. Avf ve Zubeyr bitlendiler. Bunun üzerine Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem, katıldıkları bir gazada onlara ipek gömlek giyme izni verdi.” Dedi ki; “onu onların üzerinde gördüm.”[26]

Bu iki hadis, necis ve haram olan ile tedaviye cevaz vermektedir. Birinci hadis, necis olduğu halde sidik içmeye cevaz vermektedir. İkinci hadis, haram olduğu halde ipek giymeye cevaz vermektedir. Bu iki hadisten önceki hadisler ise haram olanla ve necisle tedavi olmayı engellemektedirler. Çelişki burada ortaya çıkmaktadır.

Her iki hadis gurubunu birleştirmeye gelince: Haram olan ve necisle tedaviyi emreden hadisler mekruhluğa hamledilir. Çünkü nehy, terk talebi olup kesin veya kesin olmayan talep olduğuna delâlet eden bir karineye muhtaçtır. Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in necis veya haram olanla tedaviye cevaz verirken bir taraftan da her ikisi ile tedaviyi yasaklıyor olması necis ve haram olanla tedaviden nehyin kesin nehiy olmayıp mekruh olduğuna karinedir.

*Çelişkili görüldüğü halde aralarını uyumlaştırmanın mümkün olduğu hadislerden bir başka grup ise konuları tek olan fakat şartları farklı olan hadislerdir.

Buna örnek de şudur: Zeyd b. Halid el-Cüheyni’in rivayet ettiğine göre Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle dedi: أَلا أُخْبِرُكُمْ بِخَيْرِ الشُّهَدَاءِ الَّذِي يَأْتِي بِشَهَادَتِهِ قَبْلَ أَنْ يُسْأَلَهَا “Size şahitlerin hayırlısını haber vereyim mi? O kimse, çağrılmadan şahitlik yapmaya gelen kimsedir.”[27]

Bu hadis, İbn Ömer’den yapılan rivayetle çelişmektedir. “Dedi ki; Câbiye kapısında Ömer bize şöyle dedi: “Ey insanlar! Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem benim aranızda kalktığım gibi kalktı ve şöyle dedi: أُوصِيكُمْ بِأَصْحَابِي ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ ثُمَّ يَفْشُو الْكَذِبُ حَتَّى يَحْلِفَ الرَّجُلُ وَلا يُسْتَحْلَفُ وَيَشْهَدَ الشَّاهِدُ وَلا يُسْتَشْهَدُ “Size ashabımı tavsiye ediyorum. Sonra onların ardından gelenleri, sonra onların ardından gelenleri. Daha sonra yalan yaygınlaşacak. Hatta bir adamdan yemin etmesi istenmeden yemin edecek, şahitliğe çağrılmadan şahitlik edecektir.”[28]

Bu hadiste Rasul, çağrılmadan şahitlik yapan kimseyi zemmetmektedir. Önceki hadiste ise, Rasul çağrılmadan şahitlikte bulunan kimseyi övmektedir. Bu iki hadis arasında çelişki görülmektedir.

Bu iki hadis birleştirildiğinde: Çağrılmadan şahitlikte bulunan kimsenin övüldüğü birinci hadis; köle azad etmek, vakıf ve genel vasiyet gibi Allah’u Teala’nın hakkı ile alakalı hisbe konularına ait şahitlikler hakkındadır. Şahitlerin en hayırlısı olarak vasfedilen şahit işte bu hisbe şahididir. Çünkü hisbeyi ilgilendiren bir konuyu ortaya çıkarmamış olsaydı, dinin hükümlerinden bir hükmün ve Şer’î kaidelerden bir kaidenin kayıp olması kaçınılmaz olurdu. Bir insanın hakkına ait bir şeye şahit olan, sahibi de onu bilmiyorsa, şahidin gelerek onu haber vermesinde de durum aynıdır.

Çağrılmadan gelip şahitlikte bulunduğu için Rasul’ün zemmettiği ikinci hadise gelince: Bu hadis, kul haklarındaki şahitlik hakkındadır. Bu nedenle her iki hadisin konuları aynı olsa da, zarfları/şartları farklıdır.

*Çelişkili görüldüğü halde birleştirilmeleri mümkün olan hadislerden bir başka gurup hadisler ise; konuları aynı olduğu halde, durumları farklı olan hadislerdir. Buna örnekler şunlardır:

Aişe RadıyAllah’u Anha, eşi Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den şunu rivayet etti: “Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem, Bedir’den önce yola çıkıp el- Vebre taşlığına geldiğinde kahramanlığı ve cesareti ile anılan bir adam ona yetişti. O adamı gördüklerinde Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in ashabı sevindiler. Adam Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e ulaşınca dedi ki; “Sana tabi olup seninle beraber olmak için geldim”. Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem ona dedi ki; تؤمن يالله ورسوله“Allah’a ve Rasulü’ne inanıyor musun?” O, “hayır” dedi. Bunun üzerine Rasul ona dedi ki: فَارْجِعْ فَلَنْ أَسْتَعِينَ بِمُشْرِكٍ “Öyle ise geri dön, kesinlikle müşriklerden yardım almam.” Aişe dedi ki; Müslümanlar ağaçlık bir bölgeye vardıklarında adam tekrar Rasul’ün yanına geldi. Adam ilk söylediklerini söyledi. Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem de ona ilk cevap verdiği gibi cevap verdi. Dedi ki; فَارْجِعْ فَلَنْ أَسْتَعِينَ بِمُشْرِك “Geri dön, kesinlikle müşriklerden yardım almam.” Adam döndü, sonra tekrar Rasul’e çölde yetişti ve ilk söylediklerini söyledi. Ona Rasul; تؤمن يالله ورسوله “Allah’a ve Rasulü’ne inanıyor musun?” diye sorunca adam “evet” dedi. Bunun üzerine Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem فانطلق “Öyle ise katıl” dedi.”[29]

Hubeyd b. Abdurrahman babasından, o da dedesinden şöyle dediği rivayet edildi: “Gazvelerinden birinde kavmimden bir adamla beraber Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e geldim. Henüz Müslüman değildik. Dedik ki; Kavmimizin katılıp da bizim onlarla birlikte katılmadığımız bir olaya şahit olmaktan utanıyoruz. Rasulullah dedi ki; أو أسلمنما “Müslüman oldunuz mu?” Dedik ki; “hayır.” Dedi ki; فَإِنَّا لا نَسْتَعِينُ بِالْمُشْرِكِينَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ “Biz müşriklere karşı müşriklerden yardım almayız.” Bunun üzerine biz Müslüman olduk ve onunla birlikte savaşa katıldık.”[30]

Enes’ten Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şöyle dediği rivayet edildi: لا تَسْتَضِيئُوا بِنَارِ الْمُشْرِكِينَ وَلا تَنْقُشُوا عَلَى خَوَاتِيمِكُمْ عَرَبِيًّا “Müşriklerin ateşi ile aydınlanmayınız. Yüzükleriniz üzerine Arap nakışları ile nakış yaptırmayınız.”[31]

Ebu Humeyd es-Saidi’den şöyle dediği rivayet edildi: “Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem Uhud günü yola çıkıp el- Veda tepesinin ardına varmıştı ki, bir süvari birliği ile karşılaştı. Dedi ki; “Kim bunlar?” Dediler ki; Kaynukaoğullarından Abdullah b. Selâm gurubu. Dedi ki; “Müslüman mı oldular?” Dediler ki; Hayır, onlar dinleri üzerindedirler. Bunun üzerine dedi ki; فإنا لا نَسْتَعِينُ بِمُشْرِكٍ قل لهم فليرجعوا “Onlara geri dönmelerini söyle. Biz müşriklerden yardım almayız.”[32]

Bu hadisler, müşriklerden yardım almanın caiz olduğuna dair gelen hadislerle çelişmektedir.

Zi Mahber’den şöyle dediği rivayet edildi: “Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’i şöyle derken işittim: سَتُصَالِحُونَ الرُّومَ صُلْحًا آمِنًا وَتَغْزُونَ أَنْتُمْ وَهُمْ عَدُوًّا مِنْ وَرَائِكُمْ “Rumlarla bir barış anlaşması yapacaksınız. Siz ve onlar sizi aşan bir düşmana karşı savaşacaksınız.”[33]

Zuhri’den rivayet edildi ki; “Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem, Hayber savaşında yahudilerden bir guruptan yardım aldı ve onlara paylarını verdi.”[34]

Bir başka rivayette; “Kuzman, Uhud günü Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in ashabı ile birlikte çıktı. O müşrikti. Müşriklerin sancağını taşıyan Abdulkadir oğullarından üç kişiyi öldürdü.”[35]

Bu hadisler, müşriklerden yardım almanın caiz olduğuna delâlet etmektedirler. Önceki hadisler ise müşriklerden yardım almanın caiz olmadığına delâlet etmektedirler. Böylece hadislerin çelişkili olduğu görülmektedir.

Her iki gurup hadis birleştirildiğinde; Aişe hadisinde, Rasul müşriklerden yardım almaktan kendisini nefyetmektedir. Rasul’ün bir fiil yapmayı reddetmesi, onu nehyetmesine delâlet etmez. Çünkü herhangi bir mubahtan kaçındığı gibi ondan da kaçınması ihtimali vardır. Bilakis o, yapmaktan kaçındığı fiilin tersine emrin ya da fiilin vacib veya mendub olmadığına bir karinedir. Dolayısıyla bu hadiste bir çelişki yoktur.

إنا لا نسْتَعِينَ بِمُشْرِكٍ “Biz müşriklerden yardım istemeyiz.” İfadesinin yer aldığı Ebu Humeyd es-Sa’idi hadisine gelince; Bu nâss hem Rasul hem de ümmet hakkında geneldir. Bu nedenle de nehiy ifade eder. Fakat hadisin konusu, sancağı altında savaşan bir askeri süvari birliğidir. Dolayısıyla yasaklanan kendi sancağı altında savaşacak olan bir ordudan yardım istemektir.

Rasul’ün yardım istediğinin ifade edildiği hadislerde ise fertlerden yardım almıştır. Dolayısıyla her iki hadisin halleri birbirinden farklıdır. Yardım istemenin yasaklanması kendi sancağı altında savaşan ordudan yardım istemekle ilgilidir. Yardım istemenin caiz kılınması ise, fertlerden yardım istemekle ilgilidir.

Enes hadisine gelince; النار “Ateş”, bir kabilenin siyasi varlığına kinayedir. Kabile, savaş ilan ettiğini belirtmek için işaret olarak bir ateş yakar. Onun ateşinden aydınlanmak, onun siyasi yapısı içine girmek demektir. Yasaklanan ise budur.

Rumlarla ilgili hadise gelince; Bu demektir ki onlar bize cizye verip himayemiz altına girmişler. Çünkü sulh bunu gerektirir. O zaman onlar bizim sancağımız altında savaşmış olurlar.

Buna binaen bu hadsiler arasında çelişki olmaz. Çünkü müşrikten yardım almaktan nehy edilmesi, kendi sancağı altında olduğu halde bir ordu vasfında olanlardan yardım almak halinde söz konusudur. Müşrikten yardım almanın caiz olması ise ancak fert olmaları ya da İslâm bayrağı altında bir ordu olmaları durumunda söz konusudur.

*Çelişkili olarak görüldüğü halde araları uyumlaştırılması mümkün olan hadislere bir başka örnek de; Rasul bir hususu genel olarak nehy ettiği ve belirli bir halde de mubah kıldığı hadislerdir. Burada muayyen hal istisna konumundadır. Yani mubah kılınan hal çelişkisi, yasaklamanın illeti olmaktadır

Ebu Hudâş’ın, Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in ashabından bir adamdan rivayet ettiği şu hadis buna örnektir: Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle dedi: الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِي ثَلاثٍ الْمَاءِ وَالْكَلا وَالنَّارِ “Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Su, mera ve ateş.”[36]

Bu hadis, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in Taif’te ve Medine’de bazı fertlere su gözelerini ferdi mülkiyet olarak mülk edinmelerini mubah kıldığını tespit eden rivayetlerle çelişmektedir.

Ancak bunların arasını birleştirmek mümkündür. Zira Rasul’ün ferdi mülkiyet halinde mülk edinilmesini mubah kıldığı sular, toplumun ihtiyacı olan sulardan değildir. Topluluğun ihtiyacından fazla olan sulardır.

Bunun delili Rasul’ün bir başka hadisteki şu sözüdür: لا يُمْنَعُ فَضْلُ الْمَاءِ بعد ان يستغني عنه “İhtiyaç fazlası olan su men edilmez.”[37]

Bunun anlamı şudur: Ferdi mülkiyet olarak sahip olunan su, toplumun ihtiyaç duymadığı sudur. Dolayısıyla bunun zıttı, toplumun ihtiyaç duyduğu su demektir ki hakkında insanların ortak olduğu su da budur. İşte bu durum insanların suda ortak oluşlarının illetidir. Dolayısıyla iki hadis arasında bir çelişki yoktur.

İşte böylece aralarında çelişkinin görüldüğü tüm hadisler, dikkatlice incelendiği zaman aralarındaki var olan ihtilaftan dolayı çelişkili olmadıkları açığa çıkar. Bundan dolayı Rasul’ün sözleri arasında nesh halinin dışında çelişkinin olmadığı açığa çıkmaktadır.

[1] Emedî, El-Ahkâm’da zikretti

[2] El-Dârektunî

[3] Ebu Davud

[4] Ahmed b.Hanbel

[5] Tirmizi, K. Tahârat, 33

[6] Nesâi

[7] Nesâi

[8] Müslim

[9] Nisa: 43

[10] Ahmed b.Hanbel tahriç etti

[11] Buhari tahriç etti

[12] Taberânî tahriç etti

[13] Ahmed b.Hanbel tahriç etti

[14] Mümtehine: 8

[15] Ahmed b.Hanbel tahriç etti

[16] Mümtehine: 10-12

[17] Buhari

[18] Malik, K. Câmi’a, 1556

[19] Buhari

[20] Buhari

[21] Müslim, K. Eşrebe, 3670

[22] Ebu Davud, K. Tıb, 3376

[23] Ahmad b.Hanbel tahriç etti

[24] Buhari tahriç etti

[25] Ahmed b.Hanbel tahriç etti

[26] Tirmizi

[27] Müslim, K. Akdiyye, 3244

[28] Tirmizi, K. Fitne, 2091

[29] Müslim, K. Cihâd, 3388

[30] Ahmed b. Hanbel, Müs. Mekkiyyîn, 15203

[31] Nesei, K. Zînet, 5114

[32] Ebu Davud, K. Cihâd, 2356, El-Hâfız tahriç etti. Neyl ül-Evtâr sahibi bahsetti.

[33] Ebu Davud, K. Cihâd, 2386

[34] Tirmizi

[35] Dâremi, K. Seyr, 2405

[36] Ahmed b. Hanbel, Baki Müs. Ensâr, 22004

[37] Ahmed b.Hanbel tahriç etti
Eğer Birgün Dünyaya Ait Çok Büyük Derdin Olursa, Rabbine dönüp çok büyük Derdim Var Deme!
Derdine dönüp Çok Büyük Rabbim Var De!
Kullanıcı avatarı
Şatibi
Yönetici
Yönetici
 
Mesajlar: 343
Kayıt: 18 Nis 2010, 19:40


Dön İslami Konular

 


  • Benzer Konular
    Cevaplar
    Görüntüleme
    Son mesaj

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir

cron