İKİNCİ AKABE BİATI

Topyekün insan aleminin kurtuluşu için, topyekün insan alemini yaratan tarafından gönderilen din-i mübine mensup devlet ve kişilerin dünya tarihi boyunca yaptıklarına ayrılmış forum bölümü.

Mesajgönderen Şatibi » 30 Tem 2010, 19:37


Birinci Akabe biatı hayırlı ve bereketli oldu. Zira sayıları çok az olan müslümanlarla Resulullah (sas)'in ashabından bir şahıs olan Mus'ab Medine'yi değiştirmek için yeterli oluyordu. O, Medine toplumundaki mevcud duyguları ve fikirleri köklü bir değişikliğe uğratıyordu.

Mekke'de müslüman olanlar çok olmasına rağmen,Medine'ye nisbeten insanların büyük çoğunluğu onlardan ayrı, uzak duruyorlardı. Çünkü topluluklar iman etmiyor, İslâmî fikir ve duygular topluma tesir etmiyordu. Fakat Medine'de insanlar topluluklar halinde İslâm'a girdiler. Orada toplum, İslâm'la etkileniyor, İslâm'ın fikir ve duyguları etkili oluyordu.

Bu da şuna açıkca delâlet etmektedir ki, toplumdan ve topluluklardan kopuk fertlerin imanı, toplumda veya herhangi bir toplulukta bir tesir oluşturmamaktadır. Hatta o fertler, kuvvetli de olsalar durum değişmemektedir. İnsanlar arasındaki kaim olan alâkalar, fikir ve duyguların tesiri ile etkilenirse, o zaman toplumda daveti taşıyanların sayıları az da olsa, o toplumda değişiklik ve inkilâb vukuu bulur.

İslâmî fikirlerin ve duyguların Mekke'de etkili olmayışı şuna da delâlet etmektedir : Belli bir fikir üzerinde donup kalan bir toplum (Mekke toplumu gibi bir toplum) içerisinde her ne kadar fasid fikirler olsa da, o fasid fikirlerin tahakküm sürmediği (Medine toplumu gibi) bir toplumdan çok daha zor ve güç bir toplumdur. Onun için Medine'deki toplum Mekke'deki toplumdan daha çok İslâm'dan etkilendi.

Nitekim Medine'deki insanlar, taşıdıkları fikirlerin hatalı olduğunu hissediyorlardı ve hayatları için başka fikir ve nizamları araştırıyorlardı. Diğer yanda Mekke toplumu ise, üzerinde bulundukları durumdan memnun ve özellikle küfrün başları (örneğin; Ebu Leheb, Ebu Cehil, Ebu Sûfyân olmak üzere) içinde bulundukları durumun devam etmesine hâris olan (çok düşkün olan) bir toplumdu.

Onun için Mus'ab, Medine'de kısa bir süre geçmeden İslâm Davetine yöneliş buldu. Hemen insanları İslâm'a davet etmeye, onları İslâm'ın fikirleri ve hükümleriyle kültürleştirmeye başladı. Bunun karşılığını hemen görmek istiyordu. Ve insanların İslâm'a ve İslâm'ın hükümlerini anlamaya yönelişlerini, meyillerini görünce çok sevindi. Müslümanların sayısının ve İslâm'ın etkinliğinin Medine'de artmakta olduğunu görüyordu. Ondan dolayı mutlu oluyordu. Tâlim/eğitim ve davetin yayılması hakkındaki faaliyetlerini artırdı. Ta ki, hacc mevsimi gelinceye kadar. Hacc mevsimi gelince Mekek'ye geri döndü. Ve Resulullah (sas)'e; müslümanların durumunu ve kuvvetlerini, İslâm'ın durumunu ve onun yayılışının artışını, Medine'deki toplumun İslâm'a yönelişini, böylelikle toplumda sadece Resulullah hakkında konuşulmaya başlandığını, toplumun atmosferinde İslâm'dan başka bir şeyin olmadığını (yani toplumda İslâmî havanın oluştuğunu) ve İslâm'ın oluşturduğu her şeyin üzerine galip gelen tesir ile müslümanların orada kuvvet ve izzetlerinin olduğunu, bu sene müslümanların bazılarının hazır olacağını, o müslümanların Allah'a kuvvetli iman ettiklerini, Allah'ın risaletini taşımaya ve Allah'ın Dinini müdafaya hazır olduklarını anlattı...

Ve Resulullah (sas), Mus'ab'ın haberinden dolayı çok sevindi. Durumu uzunca düşündü. Mekke toplumu ile Medine toplumu arasında mukayese, değerlendirme yaptı. O Mekke ki orada Allah'a davette bulunarak arda arda 13 sene geçirmişti. Daveti için çalışabileceği kadar çalıştı. Hiç bir fırsatı takatından yettiğince değerlendirmeye çalışmaktan geri durmadı. Her çeşit ezaya katlandı.

Fakat toplum taşlaşmıştı. Davet, ona işlemiyordu, onda yol bulamıyordu. Mekke ehlenin kalbleri ise adeta taşlaşmıştı. Akılları geçmiş üzerinde donup kalmıştı. Akıllarını işletmiyorlardı. Ondan dolayı Mekke toplumu zordu. Davet için çok az meyilliydi. Mekke'nin kendisinin baş merkez olduğu şirk putperestliği Mekke toplumunun fertlerinin nefislerine iyice yerleşmişti.

Medine toplumuna gelince; Hazreç'ten bir topluluğun (rivayetlere göre beş altı kişilik bir topluluk) müslüman olmasından bir sene geçtikten sonra 12 erkek kişinin biatı gerçekleşmişti. Mus'ab b. Umeyr, bir sene daha gayret sarfetti. Bu faaliyet ve gayretler Medine'de İslâmî havanın oluşmasına yeterli oldu. İnsanlar müthiş surette Allah'ın Dinine giriyorlardı.

Mekke'de müslüman olanların sayısının sınırlı kalmasıyla Allah'ın risaleti duraklamıştı. Bununla beraber orada, müslümanlar Kureyş'in eziyet ve kötülükleriyle karşılaşıyorlardı. Fakat Medine'de ise; Allah'ın risaleti süratli bir şekilde yayılmaya başladı ve müslümanlar orada Yahudi ve müşriklerden hiç bir eziyet görmüyorlardı. İslâm, nefislerinde yerleşebiliyor, müslümanların önünde yol açılıyordu.

Bundan dolayı Resulullah için iyice açığa çıkmıştı ki; İslâm'a davet için Medine Mekke'den daha müsaid ve Medine toplumu, İslâm'ın nurunun etrafa yayıcısı olmaya Mekke'den daha çok kabiliyetli ve meyilliydi.

Bunun için Resulullah (sas), Medine'ye hicret etmeyi ve ashabının oradaki müslüman kardeşlerine hicret etmelerini düşündü. Çünkü onlar orada emniyet bulurlar ve Kureyş'in eziyetlerinden kurtulurlar ve sadece davet için çalışırlar. Böylece davet ile birlikte davetin ameli/pratik merhalesi olan İslâm'ı tatbik etmek, devlet kuvveti ve otoritesiyle İslâm risaletini taşımak merhalesine geçerlerdi. Medine'ye hicretin sebebi işte budur, başkası değil...

Şuna kesinlikle dikkat edilmelidirki; Resulullah (sas), sadece davetin önünde zorluklarla karşılaşması ve onlara sabretmeyişinden dolayı Mekke'den hicret etmeyi düşünmedi... O (sas), muhakkak ki bu zorlukları ortadan kaldırmak için uğraştı. Ve o (sas) Mekke'de fikrinden vaz geçmeden ve değiştirmeden 10 sene sabretti. O ve ona tabi olanlar davet yolunda şiddetle, terörle karşılaşıyordu. Fakat o yolda devam ediyordu. Kureyş'in kötülükleri onun nefsinde herhangi bir zaafiyet oluşturmadı. Kureyş'in karşı koyuşu onun azmini gevşetmedi. Bilâkis Rabbisinden izzetle gelen İslâm Davetine imanı, Allah'ın yardımından şüphesinin olmayışındaki sebat ve kesin idraki daha da arttı.

Fakat Resulullah (sas), bu tecrübelerden sonra Mekke'deki toplumun katılığı, bu toplumdaki fikrî seviyenin çok düşüklüğü, toplumdaki katı yüreklilik ve dalâlet/sapıklık, o toplum hakkındaki umudu zayıflattığını ve davet için tecrübelerin devamı için gösterilen gayretleri boşa çıkardığını gördü. Onun için kesinlikle bu toplumdan başka bir topluma geçişin olması gerekiyordu. Mekke'den hicret etmeyi düşündü. Resulullah (sas)'i Medine'ye hicret etmeyi düşünmeye iten şey işte bu idi. Yoksa sadece kendisini ve ashabını eziyetten kurtarmak değildi...

Evet Resulullah (sas), ashabını dinleri ile birlikte kaçarak Habeş'e hicret etmelerini emretmiştir. Sebebi şudur : Her ne kadar eza iman ateşini parlatıyor, işkence ve zulüm ihlâs ateşini alevlendiriyor; direniş, karşı koyuş azimleri, kararlılığı kesinleştiriyor idiyse de iman sahibini her şeyi küçük, hafif görmeye, yolunda malı, makamı, rahatı ve hayatı kurban etmeye iter ise de; evet muhakkak ki her ne kadar Allah'a iman, mü'mini, nefsini memnuniyetle Allah yolunda takdim ettirse de; lâkin ezânın sürekli, işkencenin devamlı olması, mü'mini ezâya sabırla işkencelere kurban gitmesiyle meşgul kılar. Bu meşguliyet mü'minin ufkunu genişletmesini, Hakkı derin ve kuvvetlice idrakinin artmasını sağlıyan ince düşünceden, tefekkürden, umuttan alıkoyar. Onun için mü'minlerin fitne vatanlarından, yurtlarından hicret etmeleri gerekirdi. İşte bu müslümanların Habeş'e hicretlerine uygun düşmektedir.

Fakat müslümanların Medine'ye hicretleri ise; müslümanları risaletiyle birlikte yeryüzünde Allah'ın Kelimesini yükseltecek olan yeni toplumlarını süratle oluşturabilecek bir konuma getirmiştir.

Buradan hareketle; İslâm oraya girip bu şekilde yayıldıktan sonra Resulullah (sas) ashabına Medine'ye hicret etmelerini emretmeyi düşündü. Resulullah (sas), ashabını Yesrib'e (Medine'ye) hicret etmelerini emretmeden ve kendisi oraya hicret etmeye karar vermeden önce; muhakkak ki Medine'den hacc için gelen Medine ehli ve müslümanları, onların davetinin himayesi ve Allah yolunda işkenceler için yeterli uygunlukta oluşlarını, onların harb üzerine biat etmeye hazır oluşlarını ve kendisiyle biat etmeyi istediklerini gördü. İşte o "kıtal biatı" (harb biatı) İslâm Devleti'nin temel taşı olacaktı.

Ve hacc mevsiminin gelmesini bekledi. Bu bi'setin 12. senesi (622 milâdî yılı) idi. Medine'den gelen hacılar gerçekten çok idiler. Aralarında 75 müslüman vardı. Bunların 73'ü erkek ve ikisi kadın idi. O iki kadın müslüman ise; Nüseybe b. Kâb Ümm-i Amâre (ki bu, Benî Mâzin binti Neccar'ın kadınlarından birisidir) ve Esmâ bint-i Amr b. Adiyy (ki bu da Benî Seleme'nin kadınlarından birisidir. Bu kadın Ümm-i Meni'dir).

Resulullah (sas), onlarla gizlice buluştu. Ve onlarla ikinci biat hakkında konuştu. Anlattı ki; bu biatla sadece davette bulunup ezaya sabretmekle kalınmayacak. Bilâkis o noktayı aşıp müslümanların kendi nefislerini kuvvetle müdafa edebilecekleri bir noktaya ulaşılacak ki o, İslâm Devleti'nin kuruluşunda köşe taşı ve ilk sütun oluşturacak bir nüveyi icad edecektir. O İslâm Devleti'dir ki; toplumda İslâm'ı tatbik edecek, cihanşumül bir davet olarak İslâm'ı bütün insanlara taşıyacak, İslâm'ı himaye edecek, İslâm'ın yayılmasına mani olan yolundaki engeli ortadan kaldıracak, İslâm'ı tatbik edecek kuvveti de beraber taşıyacaktır.

Resulullah (sas), işte bunları onlara anlattı. Onların hüsnü kabüllerini, bu işe hazır oluşlarını gördü, idrak etti. Ve onlarla Bayram günlerinin ortasında gecenin son üçte birinde Akabe'de buluşmak üzere sözleşti. Ve onlara dedi ki:

"Uyuyanı uyandırmayın, gaibi de beklemeyin."

Belirlenen buluşma gününde gecenin üçte biri geçtikten sonra onlar bulundukları yerlerinden (kamplarından) işlerinin keşfedilmesinden korkarak gizlice çıktılar. Akabe'ye gittiler, toptan dağa tırmandılar. Beraberlerinde o iki kadın da vardı. Hepsi Akabe'deki boğazda toplandılar ve Resulullah beraberinde amcası Abbas b. Abdulmuttalib olduğu halde geldi. Abbas, o zaman henüz müslüman olmamıştı. Ancak yeğenini güvence altına almayı arzu ediyordu. İlk konuşan o oldu. Ve şöyle dedi:

"Ey Hazreç topluluğu! Şüphesiz bildiğiniz gibi Muhammed bizdendir. Ve biz onu kavmimizden korumuşuzdur. O kavmi ve memleketinde izzet ve kuvvet içindedir. Ancak o size katılmak istiyor. Eğer siz onu kendisine davet ettiğiniz şeyle ona vefalı olacağınıza aklınız kesiyorsa, size ve yüklendiğinize diyecek yok. Eğer onu yanınıza götürdükten sonra yardımsız kendisi ile başbaşa bırakacaksanız şimdiden onu bırakın."

Abbas'ın sözünü onlar dinledikten sonra ona dediler ki: "Senin söylediklerini dinledik." Sonra Resulullah'a yönelerek; "Sen anlat ya Resulullah, kendin için ve Rabbin için istediğin sözü al" dediler. Resulullah (sas) Kur'an okuyup İslâm'a teşvik ve rağbet ettikten sonra şöyle cevab verdi:

"Kadınlarınızı ve çocuklarınızı kendisinden koruduğunuz şeylerden beni korumanız üzere beyatlaşıyor musunuz?"

Berâ b. Marur onun üzerine biatlaşmak üzere elini uzattı ve dedi ki: "Evet ya Resulullah, seninle biatlaşıyoruz. Biz vallahi harb ehliyiz ve silah sahipleriyiz. Bunlar ecdadımızdan bize miras kalmıştır."

Berâ, Resulullah (sas) ile konuşmasını bitirmeden Ebu Heysem b. Tayyihan sözün arasına girdi ve şöyle dedi: "Ya Resulullah, bizimle bazı adamlar (Yahudiler) arasında akidler/bağlar vardır. Biz o bağları keseceğiz. Eğer bunu yaparsak sonra Allah seni galib kılarsa kavmine dönmeni ve bizi terketmeni umar mısınız?" Bunun üzerine Resulullah (sas) tebessüm etti ve sonra şöyle dedi:

"Hayır. Bilâkis, kanınız kanımdır. Hedmim hedminizdir. (Yani hürmet kast olunarak benim zimmetim sizin zimmetinizdir.) Ben sizdenim siz de bendensiniz. Düşmanlarınızla savaşır barış yaptıklarınızla barış yaparım."

Onlar Resulullah'a (sas) biat için toplandığında Abbas b. Ubade araya girerek şöyle dedi: "Ey Hazreç topluluğu, hangi hususlarda bu zata biat ettiğinizi biliyor musunuz?" Onlar da, "Evet" dediler. Sonra Abbas b. Ubade; "Şu halde siz, siyahı ve beyazı ile bütün insanlarla savaşı göze almak üzere ona biat ediyorsunuz. Eğer siz mallarınızın telef olduğunu ve büyüklerinizin öldürüldüğünü görünce, onu düşmanlarınızın eline bırakmayı düşünüyorsanız, biliniz ki vallahi bu sizin için dünya ve Ahiret'te yüz karasıdır. O halde onu şimdiden terk ediniz. Şayet mallarınızın tamamen yok olması ve ileri gelenlerinizin öldürülmesine rağmen taahhütlerinizi (sözlerinizi) yerine getirmeyi kabul ediyorsanız, o zaman onu alıp götürünüz. Allah'a yemin ederim ki, dünya ve Ahiret için hayırlı olan da budur." dedi.

Ensar cevaben dediler ki: "Mallarımızın telef olmasına ve eşrafımızın öldürülmesine rağmen biz onu muhakkak ki alıp götüreceğiz." Sonra da Resulullah'a yönelerek; "Ey Allah'ın Resulü! Biz bunları yerine getirdiğimiz takdirde karşılığında bize ne var?" dediler. Resulullah (sas) de, nefsinden emin olarak cevaben dedi ki: "Cennet var."

Ve onlar ellerini ona uzattılar. Resulullah (sas) de elini uzattı. Şöyle diyerek biat ettiler:

"Darda ve ferahta, sevinçte ve kederde, dinleme ve itaat etme üzerinde, nerede olursa olsun Hakkı söylememize, Allah yolunda hiç bir laimin levminden (kınayanın kınamasından) korkmamaya biat ediyoruz."

Biat işi tamamlanınca Nebî (sas) dedi ki:

"Siz bana içinizden 12 nakip çıkarınınız ki, kavimlerinin üzerine kefil (hakim) olsunlar."

Onlar da aralarından 12 nakip çıkardılar. Dokuzu Hazreç'ten üçü de Evs'den.

Resulullah (sas), nakiplere şöyle dedi:

"Siz, kavminizin kefillerisiniz. Havarilerin İsa b. Meryem için kefillikleri gibi. Ben de, kavmimin (yani müslümanların) üzerine kefilim."

Onlar kabul ettiler ve daha sonra yerlerine geri döndüler. Göçlerini toplayıp Medine'ye geri döndüler.

Ondan sonra Resulullah (sas), müslümanların Medine'ye hicret etmelerini ve onların ufak topluluklar halinde çıkmalarını emretti. Müslümanlar, fert fert ya da üç beş kişilik ufak topluluklar halinde hicret etmeye başladılar. Kureyş, biat işinden haberdar olmuştu. Onun için hicrete muktedir olanları Mekke'ye geri getirmeye çalıştılar. Hatta karı ile kocayı bile birbirinden ayırdılar. Fakat bütün bunlar, hicrete engel olamadı. Müslümanların hicreti devam etti. Resulullah, bu esnada Mekke'de kalıyor, kimse onun Medine'ye mi hicret etmeye yoksa Mekke'de mi kalmaya karar verdiğini bilmiyordu.

Lâkin sadece bir kişiye Medine'ye hicret etmek istediğini açıklamıştı o da, Ebu Bekir (ra) idi. Nitekim Ebu Bekir ondan Medine'ye hicret etmesi için izin isteyince ona şöyle demişti: "Acele etme. Umulur ki, Allah senin için bir arkadaş kılar."

Böylece Ebu Bekir (ra) onun hicret etmek istediğini anlamıştı.

Kureyş, müslümanların Medine'de artmasının orada onları büyük bir kuvvet sahibi kıldığını ve Mekke'de hicret edenlerle bu kuvvetin daha da arttığını, müslümanlar Medine'de kuvvete sahipken Nebî (sas)'in onlara katılmasının kendileri için (Kureyş için) helâk oluş, yok oluş demek olduğunu görüp bin bir kuruntu ile hesap edip değerlendirmeler ve muhasebe yaptılar.

Bunun için Resulullah'ın Medine'ye hicret etmesine mani olmayı düşündüler. Fakat aynı zamanda onun Mekke'de kalmasından da korkuyorlardı. Çünkü düşünüyorlardı ki; onu Mekke'de alıkoyarak Medine'deki müslümanlara eziyet yaparlarsa o zaman onlar o kuvveti oluşturduktan sonra kuvvetleri daha da artar da kendisine iman ettikleri Allah'ın Resulü'nü müdafa için Mekke'ye gelirler.

Onun için Resulullah'ı öldürmeyi düşündüler ki o, Medine'deki müslümanlara katılmasın. Böylece müslümanların Medine ehli ile birleşmelerine sebeb oluşturan İslâm'ın ve Muhammed'in etkisi yok olsun.

Nitekim Siret (Peygamberin hayatı) kitaplarında geçmektedir ki, Aişe ve Ebî Umame b. Sehm'in hadisinde rivayet edilmiştir ki: "Resulullah (sas)'in yanında yetmiş kişi (İkinci Akabe biatındaki yetmiş kişi kasdadiliyor.) vukuu bulunca, Resulullah'ın nefsi sürur duydu, ferahlandı. Nitekim Allahu Teâlâ, ona harb ehlinin kuvvetini ve yardımını vermişti. Akabe biatıyla ilgili hadise duyulunca, müşriklerin müslümanlara eziyet ve musibetleri şiddetlenmeye başladı. Resulullah'ın ashabını sıkıştırıyor, onlara zahmet çektiriyorlar, yapabildikleri en ağır eziyet ve küfürle onlara sövüyorlar, hakaret ediyorlardı. Müslümanlar Nebî (sas)'e şikayette bulundular. O da, dedi ki:

"Ey müslümanlar! Sizin hicret edeceğiniz yer, iki kara taşlık arasında, hurmaları bulunan bir yer olarak bana gösterildi."

Daha sonra bir kaç gün bekledi. Sonra da sevinçli olarak dışarı çıktı ve dedi ki:

"Bana, hicret edeceğiniz yer bildirildi. Orası Yesrib'tir. Sizden kim oraya gitmek isterse gitsin."

Müslümanlar yolculuk için hazırlıklarını yaptılar. Yolculuk arkadaşlarını tesbit ettiler. Vasiyetlerini yaptılar. Hafif yüklerle Mekke'den çıkmaya başladılar. Onlar, Mekke'den fertler ya da ayrı ayrı küçük gurublar halinde dışarı çıktılar. Resulullah (sas) ise, Allah'tan kendisi için hicret izni vermesini bekleyerek Mekke'de kaldı. Arkadaşı (Ebu Bekir) ise, müslümanlar Medine'ye hicret etmeye başlayınca kendisinin de oraya hicret etmesine izin vermesi için Resulullah'a başvuruyordu. Fakat Resulullah ona; "Acele etme. Umulur ki, Allah senin için bir arkadaş kılar." diyordu. Ebu bekir de o arkadaşın Resulullah'ın kendisi olmasını umuyor ve çok arzu ediyordu.

Kureyş, sahabenin hicretini görüce; onların kendileriyle harb etmek için Medine'de toplandıklarını anladılar. Bunun üzerine Dâr'un-Nedve'de toplandılar. Resulullah (sas)'in durumu hakkında ne yapacaklarını tartıştılar. Tartışma sonunda onun katledilmesi fikri üzerinde ittifak edip dağıldılar, sonra Cebrail (sas) gelip Nebî (sas)'e devamlı yatmakta olduğu yatağında yatmamasını emr edip kavminin hilesini ona bildirdi. Resulullah (sas), o geceyi evinde geçirmedi. Onunla birlikte Allah kendisine hicret izni verdi.

Böylece Medine'de İslâmî kuvvetin oluşması, Medine'nin Resulullah'ı karşılamaya ve orada İslâm Devleti'nin kurulmasına hazırlanmış olması Resulullah (sas)'i hicrete götürmüştü. İşte bu hicret için en doğru sebebtir. Onun için Muhammed (sas)'in, Kureyş'in kendisini öldürmesinden korkarak Mekke'den hicret ettiğini, oradan kaçtığını zanneden herkes yanılıyor, hata ediyor.

Muhakkak ki Resul (sas), hiç bir şekilde eziyeti hesaba katmadı. İslâm'a davet yolunda hiç bir şekilde ölümü nazara almadı ya da itibar etmedi. Nefsi ve hayatı için meşgul olmadı. Medine'ye hicreti sadece İslâm Daveti ve İslâm Devleti'nin kurulması içindir.

Her ne kadar Kureyş, Resulullah (sas)'in Medine'ye hicret etmesinden korkarak onu öldürmeyi emrettilerse ve onun hicret etmesini gözlerine çok büyütüyorlarsa da o (sas), Kureyş'e karşı muvaffak oldu ve Kureyş'in karşı koymasına rağmen Medine'ye hicret etti. Onu öldürmeye karar vermiş olmalarına rağmen hicretine mani olamadılar.

Hicret; İslâmî bir toplum ve İslâm'la hükmeden, İslâm'ı tatbik eden açık ve kesin delille İslâm'a davet eden, şer ve tağutî güçlerden bu daveti kuvvetle koruyan bir devletin kurulması ile İslâm'a davet arasında bir dönüm noktasıdır...
Eğer Birgün Dünyaya Ait Çok Büyük Derdin Olursa, Rabbine dönüp çok büyük Derdim Var Deme!
Derdine dönüp Çok Büyük Rabbim Var De!
Kullanıcı avatarı
Şatibi
Yönetici
Yönetici
 
Mesajlar: 343
Kayıt: 18 Nis 2010, 19:40

Mesajgönderen Şatibi » 30 Tem 2010, 20:13


İkinci Akabe Buluşma ve Bey'atı


Ensardan Cabir b. Abdullah Der ki:

"Resûlullah (a.s.) hac mevsimlerinde halkın Ukâz, Mecenne ve Mina'daki konak yerlerine vanp:

'Rabbimin elçilik vazifesini yerine getirinceye kadar beni barındıracak kim var? Bana yardım ede­cek kim var ki, kendisine Cennet verilsin?1 diye seslenirdi.[1]

Fakat, ne barındıracak, ne de yardım edecek bir kimse bulunmazdı. Yemen'den veya Mudarlardan bir kimse panayırlara gelmek için yola çıkacağı zaman, kavmi veya akrabası,[2] onun yanına varıp:

'Sakın hâ! Kureyşîlerin genci seni dininden döndürmesin!1 derlerdi.

Resûlullah (a.s.) aralarından geçerken de, onlar Resûlullah (a.s.)ı birbirlerine par­maklarıyla işaret ederlerdi.

Nihayet, Yüce Allah bizi Yesrib (Medine)'den ona gönderdi de, biz iman ettik ve kendisini barındırdık.

Bizden biri, gidip ona iman ederdi, o da ona Kur'ân okurdu.

Evine döndüğü zaman, bütün ev halkı da, ona uyarak Müslüman olurlardı.

Ensar evlerinden, içinde Müslümanlardan bir topluluk bulunmayan ve İslâmiyeti açıklamayan bir ev kalmadı.

Sonra da, Medineli Müslümanların hepsi, biraraya gelerek konuştular, konuştuk:

'Resûlullah (a.s.)ı daha ne zamana kadar Mekke dağlarında, kovulur, korkutulur ve korkar bir halde bırakacağız?!' dedik.

Bunun üzerine, hac mevsiminde, bizden yetmiş kişi, onun yanına vardı."[3]

Yüce Allah Ensara kerem ve ihsanda, Peygamberine de yardımda bulunmayı; İslâmiyeti ve Müslümanları aziz, müşrikliği ve müşrikleri zelil kılmayı dilediği zaman,[4] nübüvvetin onüçüncü yılında,[5] hac mevsiminde,[6] Peygamberimiz (a.s.)ın Medine'ye hicretinden üç ay veya üç aya yakın bir süre önce, Zilkade ayında,[7] Mus'ab b. Umeyr,[8] yanında kırkı Ensarın yaşlılarından ve eşrafından, otuzu da gençlerinden olarak üzere, yetmiş[9] veya yetmişten bir veya iki erkek fazla,[10] ya da yetmişüç erkek ve iki kadın Müslümanla-Medinelilerin müşrik hacıları da yanlarında bulunduğu halde-[11] beşyüz kişilik bir kafile ile Mekke'ye gelmişti.[12]



Berâ' b. Ma'rur ile Ka'b b. Malik'in Peygamberimizle Görüşmeleri


Ka'b b. Malik der ki:

"Kavmimizin müşrik olan hacılanyla birlikte, Medine'den yola çıktık. Seyyidimiz ve büyüğümüz, seferlerde yöneticimiz Berâ1 b. Ma'rur da, yanımızda idi.[13]

Zâhire'l-Beydâ'da bulunduğumuz sırada,[14] Berâ1 b. Ma'rur, bize:

'Ey şu cemaat! Ben bir görüşe varmış bulunuyorum!

Vallahi, onun üzerinde bana muvafakat eder misiniz, yoksa etmez misiniz, bilmiyorum?' dedi.

Kendisine:

'Nedir bu görüş?' diye sorduk.

'Ben şu görüşe vardım ki, şu Beyt'i (Kabe'yi) arkama almayayım! Namazı ona doğru kılayım!' dedi.

Biz de:

'Vallahi, Peygamberimiz (a.s.)dan bize erişen, ancak namazın Şam'a doğru yönelinerek kılınmasıdır. Biz ona aykırı davranmak istemeyiz' dedik.

Berâ' ise:

'Ben, muhakkak, namazımı Kabe'ye doğru kılacağım!' dedi.

Ona:

'Fakat biz böyle yapmayız!' dedik.

Namaz vakti olunca, biz namazlarımızı Şam'a doğru yönelerek kıldık.

O da, namazını Kabe'ye doğru yönelerek kıldı.

Biz onu yaptığı şeyden dolayı ayıplamakta ve kınamakta idik. O ise, bizim Kıblemize yönelmekten kaçınmakta, ancak Kabe'ye doğru namaz kılmakta idi.

Nihayet Mekke'ye geldik. Mekke'ye gelince, Berâ' b. Ma'rur, bana:

'Ey kardeşimin oğlu! Bizi Resûlullah (a.s.)a götür!

Şu yolculuğum sırasında yaptığım şeyi ona soralım:

Benim yapmış olduğum ve sizin ise muhalefet ettiğinizi gördüğüm şey hakkında, vallahi, içime şüphe düştü!' dedi.

Birlikte gittik. Resûlullah (a.s.)ı sorduk.

Kendisini bundan önce görmemiştik, tanımıyorduk.[15]

Ebtah'da,[16] Mekkelilerden bir adama rastladık. Resûlullahı ondan sorduk. Adam bize:

'Onu tanıyor musunuz?' diye sordu.

Biz:

'Hayır! Tanımıyoruz!' dedik.

Adam:

'Onun amcası Abbas b. Abdulmuttalib'i tanıyor musunuz?' diye sordu.

'Evet! Tanıyoruz!' dedik.

Çünkü, biz Abbas'ı tanıyorduk. Kendisi, tüccar olarak yanımıza gelip gitmekten geri kalmazdı.

Adam:

'Mescid-i H aram'a girin! Aradığınız o zât, şimdi orada Abbas ile birlikte oturuyor!1 dedi.

Mescid-i Haram'a girdik.

Abbas oturuyor, Resûlullah (a.s.) da onun yanında oturuyordu.

Selam verdikten sonra, biz de yanlarına oturduk.

Resûlullah (a.s.), Abbas'a:

'Ey Ebe'l-Fadl! Sen bu zâtları tanıyor musun?' diye sordu.

Abbas:

'Evet, tanıyorum: Şu, kavminin seyyidi, ulu kişisi Berâ' b. Ma'rur'dur! Şu da, Ka'b b. Malik'tir!' dedi.

Vallahi, Resûlullah (a.s.)ın:

'Şair olan mı?' dediğini, hâlâ unutmamı sırrıdır.

Abbas:

'Evet!' dedi.

Berâ' b. Ma'rur, Resûlullah (a.s.)a:

'Ey Allah'ın Peygamberi! Ben bu yolculuğa çıktım. Allah beni İslâmiyete hidayet etti.

Ben şu Beyt'i, Kabe'yi arkama almamayı uygun görüp ona doğru namaz kıldım. Arkadaşlarım ise, bu hususta bana muhalefet ettiler. Benim de bundan içime şüphe düştü.

Yâ Rasûlallan! Sen bunu nasıl görürsün? Buna ne buyurursun?' dedi.

Resûlullah (a.s.):

'Sen bir Kıble üzerinde bulunuyordun. Onda sabır ve sebat etsen olurdu1 buyurdu.

Bunun üzerine, Berâ' b. Ma'rur, Resûlullah (a.s.)ın Kıblesine döndü. Bizimle birlikte, Şam'a doğru namaz kıldı."[17]



Uveym b. Sâide, Sa'd b. Hayseme ve Arkadaşlarının Teklifleri


Ensardan Uveym b. Sâide, Sa'd b. Hayseme ve daha başkaları,[18] Mekke'ye gelince, Peygamberimiz (a.s.)ın nerede bulunduğunu sordular.

"O, şimdi, amcası Abbas'ın yanındadır!" denildi.

Peygamberimiz (a.s.)ın yanına vanp selam verdiler ve:

"Yâ Rasûlalları! Biz servet, silah ve hayvan bakımından çok hazırlıklıyız.

Senin üzerinde söz birliği yapılmış bulunmaktadır.

Bizim yanımızda sana yardım var!

Senin için canları verme var!

Kendilerimizi nelerden korur ve savunursak, seni de onlardan koruma ve savunma var!

Seninle ne zaman buluşalım?" dediler.

Hz. Abbas:

"Sizinle hacca gelen kavminizden, görüşünüze ve kararınıza muhalefet edecek olanlar varsa, hacılar dağılıp gidinceye kadar, onlardan kendilerinizi ve işinizi gizli tutunuz!" dedi.[19]

Peygamberimiz (a.s.), onlarla[20] Mina'da.[21] Teşrik günlerinin ortasında.[22] Akabe'nin dibinde[23] buluşmaya söz verdi.

Uyuyanı uyandırmamalarını, bulunmayanı beklememelerini de, kendilerine emretti.[24]



Buluşma Yerinde Gizlice Toplanış


Ka'b b. Malik der ki:

"...Sonra, hacca çıktık.

Resûlullah (a.s.)la, Teşrik günlerinin ortasında, Akabe'de buluşmak üzere vaadleştik.

Hac ibadetini yerine getirip boşaldığımız ve Resûlullah (a.s.)la buluşmayı vaadleştiğimiz gece, seyyidlerimizden bir seyyid, şeriflerimizden bir şerif olan Ebu Cabir Abdullah b. Amr b. Haram yanımızda idi.

Kendisini yanımızda tutup, bırakmadık.

Halbuki, kavmimizin, yanımızda bulunan ve müşrik olan kimselerinden, işimizi gizli tutuyorduk.

Fakat, Abdullah b. Amr b. Haram'la konuştuk. Ona:

'Yâ Ebâ Câbir! Sen bizim seyyidlerimizden bir seyyid, şeriflerimizden bir şerifsin!

Biz seni içinde bulunduğun şirk yüzünden Cehennemin odunu olmandan uzaklaştırmak istiyoruz!' dedik ve kendisini İslâmiyete davet ettik.

Resûlullah (a.s.)ın Akabe'de bizimle buluşmak üzere vaadleştiğini de haber verdik.

Abdullah b. Amr b. Haram hemen Müslüman oldu ve Akabe'de kabilesinin temsilcisi olarak bizimle birlikte bulundu.

O gece, ağırlıklarımızın yanında, kavmimizle birlikte uyuduk.

Gecenin üçte biri geçince; Resûlullah (a.s.)la buluşmaya vaadleşilen yerde bulunmak üzere, bağırtlak kuşunun ayrılışı gibi, ağırlıklarımızın yanından gizlice sıyrılıp, Akabe yanındaki Şı'b'da toplandık.

Biz yetmişüç erkek idik.

Yanımızda, kadınlarımızdan iki kadın da bulunuyordu ki, birisi Mazin b. Neccar oğulları kadınların-dan Ümmü Umâre Nesîbe binti Ka'b, öbürü de Selime oğulları kadınlarından Ümmü Meni' Esma binti Amr idi.

Şı'b'da toplanıp, Resûlullah (a.s.)ı beklemeye başladık.

Nihayet, Resûlullah (a.s.) geldi.

Kendisinin yanında da, amcası Abbas b. Abdulmuttalib bulunuyordu.

Kendisi, o zaman, kavminin dininde idi*

Ancak, yeğeninin işinde hazır bulunmayı ve onun işini sağlama bağlamayı arzu ediyordu.

Oturulunca, ilk konuşan da, Abbas b. Abdulmuttalib oldu ve:

'Ey Hazrec cemaatı!**

Siz de bilirsiniz ki; Muhammed bizdendir.[25]

Bu, benim kardeşimin oğludur ve bana insanların en sevgilisidir!

Eğer siz onu tasdik ve kendisinin Allah'tan getirdiklerine iman ediyor, onu alıp yanınıza götürmek istiyorsanız; yardımsız bırakmayacağınıza, aldatmayacağınıza dair, sizden kesin bir söz almak istiyo­rum!

Çünkü, sizin komşularınız Yahudilerdir. Yahudiler ise buna düşmandırlar.

Onların tuzak kurmayacaklarından emin değilim. [26]

Eğer siz; sizi tek yaydan ok yağmuruna tutacak olan Arap kabilelerinin de düşmanlıklarına göğüs gerebilecek kadar savaş gücüne malikseniz, aranızda iyice görüşüp konuşarak kararlaştırınız da, son­radan tefrikaya düşmeyiniz![27]

Biz onu kavmimizden koruya gelmişizdir.

O kendi kavminin içinde bulunmakta ve korunmaktadır.

Fakat, buradan ayrılmak, ancak size katılmak arzusundadır.

Eğer siz kendisine vaadle davette bulunduğunuz yardım, barındırma ve muhaliflerinden koruma gibi şeyleri yerine getireceğinize kani iseniz, ne âlâ!

Şayet, yanınıza vardıktan sonra, korkup yardım edemeyecek, kendisini muhaliflerinin eline bıraka­cak iseniz, şimdiden bırakınız!

O, kendi kavminin içinde ve beldesinde şerefiyle bulunmakta ve korunmakta devam etsin![28] Sizin konuşma yapacak olanınız konuşsun!

Fakat, konuşmasını uzatmasın![29]

Çünkü, üzerimizde, müşriklerden gözcüler, casuslar vardır![30]

Buradan konak yerlerinize dağıldığınız zaman da,[31] işinizi gizli tutunuz!' dedi."[32]



Es'ad b. Zürâre'nin Konuşması


Hz. Abbas'ın, konuşmasında Es'aci b. Zürâre'ye ve arkadaşlarına söz dokundurması, Es'ad b. Zürâre'nin ağırına gitti. Peygamberimiz (a.s.)a:

"Yâ Rasûlallah! Bize izin ver de, canını sıkmaksızın ve senin hoşlanmayacağın birşeyle itiraz etmiş olmaksızın, sadece sana icabetimizi ve imanımızı doğrulamak üzere, ona cevap verelim?" dedi.

Peygamberimiz (a.s.):

"Suçlayıcı olmaksızın, ona cevap veriniz!" buyurdu.

Bunun üzerine, Es'ad b. Zürâre, Peygamberimiz (a.s.)a dönerek:

"Yâ Rasûlallah! Her davetin, yumuşak veya sert, bir yolu ve usûlü vardır.

Bugün senin yaptığın davet, insanların yüzünü ekşitecek, kendilerine ağır gelecek bir davettir:

Sen bizi öteden beri üzerinde bulunduğumuz dinimizi bırakmaya ve kendi dinine tâbi olmaya davet ettin ki, bu çok zor ve ağır birşey olduğu halde, biz senin bu teklifini kabul ettik!

Sen bizi insanlarla aramızdaki yakın, uzak bütün akrabalık ve komşuluk ilişkilerini kesmeye davet ettin! Bu da çok zor ve ağır birşey olduğu halde, biz senin bu teklifini de kabul ettik!

Bizler, yurdumuzda, izzetli ve her tecavüzden masun; değil kendisini kavminin yalnız bırakmış olduğu, hatta amcalarının bile öldürülmek üzere düşmanlarına teslim etmek istedikleri bir zâtın, hatta kendimizden başka hiç kimsenin başımıza geçmeye göz dikemeyeceği bir topluluk olmamıza ve bunun bizim için kabulü çok zor bulunmasına rağmen, biz senin bu husustaki teklifini de kabul ettik-ki, bütün bunlar, Allah'ın doğru yolu bulma azmini ve hayırlı sonuçlara ulaşma umudunu ihsan ettiği kimseler hariç, insanlar nazarında hiç de hoşa gidecek şeyler olmadığı halde, biz senin bu husustaki teklifini de dillerimizle ikrar, kalblerimizle tasdik etmek suretiyle kabul ettik!

Biz, senin Allah'tan getirdiklerine inanarak ve kalblerimize yerleşen bir marifetle tasdikte bulunarak, sana bey'at edeceğiz!

Biz, Rabbimize, senin Rabbine bey'at edeceğiz!

Allah'ın Kudret Eli, ellerimizin üzerindedir!

Bizim kanlarımız senin kanınla, ellerimiz senin elinledir!

Biz, kendilerimizi, oğullarımızı ve kadınlarımızı savunduğumuz ve koruduğumuz şeylerden, seni de savunacak ve koruyacağız!

Eğer biz bu ahdimizi bozarsak, Allah'ın ahdini bozmuş bedbaht, yaramaz kimseler olmuş olalım!

Yâ Rasûlallah! Bu, sana karşı, bizim sadâkatyeminimizdir!

Yardımına sığınılacak, ancak Allah'tır!" dedi.

Sonra da, Hz. Abbas'a dönerek:

"Ey konuşurken Peygamber (a.s.)ın önünde bize söz dokunduran zât! Kardeşinin oğlunun sana insanların en sevgilisi olduğu sözünle neyi anlatmak istediğini Allah bilir.

Biz, yakın uzak bütün akrabalarımızla ilişkilerimizi keserek şehadet etmiş bulunuyoruz ki, bu zât Allah'ın Resûlüdür!

Allah, onu yanındaki (Kur'ân) ile göndermiştir.

Kendisi asla yalancı değildir!

Getirdiği Kur'ân da, insan sözüne benzemez.

Resûlullah (a.s.) hakkında seni tatmin edecek sözü bizden alma isteğine gelince:

Resûlullah (a.s.) için istediğin sözü al!" dedi.

Sonra da, Peygamberimiz (a.s.)a dönerek:

"Yâ Rasûlallah! Bizden, kendin için, dilediğin sözü al!

Rabbin için de, istediğin şartı koş!" dedi.[33]

Abdullah b. Revâha da:

"Kendin ve Rabbin için, ne dilersen onu şart kıl!" dedi.[34]



Berâ' b. Ma'rur'un Konuşması


Berâ' b. Ma'rur, Hz. Abbas'a:

"Söylediklerini dinledik!

Vallahi, kalblerimizde senin söylediğinden başkası olsaydı, muhakkak ki, biz onu söylerdik!

Fakat, biz ahde vefa ve sadâkat göstermek, Resûlullah (a.s.)ın önünde canlarımızı feda etmek arzusundayız![35]

Bizler bol silahlara, savunma ve koruma gücüne sahip kimseleriz!

Taşlara taptığımız sıralarda da böyle idik!

Bugün; Allah, bizden başkalarının göremediği şeyleri bize gördürmüş ve Muhammed (a.s.) bizi daha da güçlendirmiştir!" dedi.[36]



Peygamberimiz (a.s.)ın Konuşması


Ensardan bazıları da, Hz. Abbas'a:

"Senin söylediklerini dinledik!" dedikten sonra, Peygamberimiz (a.s.)a:

"Yâ Rasûlallan! Sen de konuş!

Bizden, kendin için, Rabbin için, istediğin sözü al!" dediler.

Bunun üzerine, Peygamberimiz (a.s.) konuştu ve Kur'ân-ı Kerîm okudu.

Onları Allah'a davet ve İslâmiyete teşvik etti.[37]

"Yüce Rabbim için şartım;[38] sizden istediğim,[39] O'na hiçbir şeyi eş ortak koşmaksızın ibadet etm­eniz dir.[40]

Kendim için şartıma,[41] isteğime gelince:

Kendimi ve ashabımı barındırmanız,

Bana ve ashabıma yardımcı olmanız,

Kendilerinizi savunduğunuz, koruduğunuz şeylerden bizleri de savunup korumanızdır.[42]

Kadınlarınızı ve çocuklarınızı savunup koruduğunuz şeylerden beni de savunup koruyacağınız hakkında, sizinle bey'atyapayım!" buyurdu.[43]

Berâ1 b. Ma'rur, hemen, Peygamberimiz (a.s.)ın elini tutup:

"Olur! Seni hak din ve kitabla peygamber gönderen Allah'a andolsun ki; çoluk çocuklarımızı savunup koruduğumuz şeylerden seni de koruyacağız!

Bizimle bey'atlaş yâ Rasûlallah!

Biz, vallahi, savaş erleri ve silah erleriyiz!

Bu, bize ecdadımızdan miras kalmıştır!" diyerek konuşurken, Ebu'l-Heysem Malik b. Teyyihan sözün arasına girdi ve:

"Yâ Rasûlallah! Bizlerle o adamlar (Yahudiler) arasında antlaşmalar, sözleşmeler var!

Biz, onları, seninle yapacağımız bu bey'atımızla kesip atmış oluyoruz!

Allah seni muzaffer kıldıktan sonra, bizi bırakıp kavminin yanına dönmeyi arzu eder misin?" dedi.

Peygamberimiz (a.s.) gülümsedi. Sonra da:

"Hayır! Benim kanım, sizin kanınızdır!

Benim zimmetim, sizin zimmetinizdir!

Ben sizdenim! Siz de bendensiniz!

Ben, sizin savaştığınız kimselerle savaşırım!

Ben, sizin barıştığınız kimselerle barışırım![44]

Sizlerden bana oniki nakîb çıkarınız ki, onlar kavimlerinin vekili, temsilcisi olsunlar!" buyurdu.

Bunun üzerine, Medineli Müslümanlar, dokuzu Hazrec'den, üçü de Evs'ten olmak üzere, oniki nakîb (temsilci) çıkardılar.[45]



Çıkarılan Nakîbler (Temsilciler)


Medinenlerin çıkardığı nakîbler, Ensardan şu kişilerdi:

1. Es'ad b. Zürâre,

2. Sa'd b. Rebia,

3. Abdullah b. Revana,

4. Râfi1 b. Malik,

5. Bera1 b. Ma'rur,

6. Abdullah b. Amrb. Haram,

7. Ubâde b. Sâmit,

8. Sa'd b. Ubâde,

9. Münzir b. Amr,

10. Useyd b. Hudayr,

11. Sa'd b. Hayseme,

12. Rifâa b. Abdulmünzir.

Ka'b b. Malik, bu husustaki şiirinde, Rifâa b. Abdulumünzirln yerine, Ebu'l-Heysem Malik b. Teyyi h an' ı g ö sterm i şti r.[46]

Peygamberimiz (a.s.), temsilcilere:

"Havarilerin İsa b. Meryem için kefillikleri gibi, sizler de kavminizin kefillerisiniz. Ben de, Müslüman olan kavmimin kefiliyim!" buyurdu. "Evet!" dediler.[47]

Es'ad b. Zürâre:

"Evet yâ Rasulallah!" deyince, Peygamberimiz (a.s.):

"Sen de, kavminin temsilcisisin!" buyurdu.[48] Ve onu, oniki temsilcinin de temsilcisi yaptı .[49]



Abbas b. Ubâde'nin Bey'at Hakkındaki Açıklaması


Medineli Müslümanlar Akabe'de geceleyin ağaç altında[50] Peygamberimiz (a.s.)la bey'at-laşmak üzere toplandıkları zaman, Salim b. Avf oğullarının kardeşi Abbas b. Ubâde:

"Ey Hazrec cemaatı! Siz bu zât ile ne için bey'atlaşacağınızı biliyor musunuz?" diye sordu.

"Evet! Biliyoruz!" dediler.

Abbas b. Ubâde:

"Sizler; insanların kızıl ve kara derilileriyle savaşmak üzere kendisi ile bey'atlaşacaksınız!

Eğer sizler karşılaşacağınız musibetle mallarınız azaldığı, eşrafınız öldürüldüğü zaman ona yardım etmeyecek, kendisini muhaliflerinin eline bırakacaksanız, vallahi, bu, dünyada da, âhirette de yüzkarasıdır! Şimdiden bundan vazgeçin!

Eğer sizler kendisine vaadde bulunduğunuz yardım, barındırma, muhaliflerinden koruma gibi şey­leri yerine getireceğinize kani iseniz, mallarınızın azalması ve eşrafınızın öldürülmeleri pahasına da olsa, onu tutunuz ki, vallahi, bu, dünyada da, âhirette de hayırlıdır!" dedi.[51]

Medineli Müslümanlar:

"Mallarımızın yok olma tehlikesine uğraması ve eşrafımızın öldürülmeleri pahasına da olsa, bizler, vereceğimiz sözü yerine getireceğiz!" dediler ve Peygamberimiz (a.s.)a:

"Yâ Rasûlallah! Biz bu husustaki taahhüdümüzü yerine getirirsek, bizim için ne var?" diye sordular.

Peygamberimiz (a.s.):

"Cennet var!" buyurdu.[52]

Medineli Müslümanlardan Enes b. Sabit:

"Yâ Rasûlallah! Biz, kendilerimizi ve çocuklarımızı savunup koruduğumuz şeylerden seni de savu­nacak ve koruyacağız!

Bize ne var?" dedi.[53]

Diğerleri de:

"Biz bu vazifemizi yerine getirirsek, bizim için ne var?" diye sordular.

Peygamberimiz (a.s.):

"Cennet var!" buyurunca, Medineli Müslümanlar

"Kazançlı bir alışveriş bu! Biz bundan ne cayarız, ne de caymak isteriz!" dediler.[54]



Bey'atın Nasıl Yapılacağının Açıklanışı


Medineli Müslümanlar:

"Yâ Rasûlallan! Sana ne üzerine ve nasıl bey'at yapalım?" diye sordular.[55] Peygamberimiz (a.s.): "Sizler;

Allah'tan başka hiçbir ilah olmadığına, Benim Resûlullah olduğuma şehadette bulunmak, Namaz kılmak, Zekat vermek,

Emirlik işinde, ehil olanla çekişmemek,[56] İsteklilikte isteksizlikte dinlemek ve boyun eğmek, Darlıkta ve varlıkta geçimlik sağlamak üzere, İyiliği buyurmak, kötülükten sakındırmak üzere,

Allah hakkında hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmeksizin konuşmak üzere, Bana yardım etmek,

Yanınıza geldiğim zaman, kendilerinizi, kadınlarınızı ve çocuklarınızı savunup koruduğunuz şeyler­den beni de savunup korumak üzere, bana bey'at ediniz! Sizin için Cennet var!" buyurdu.[57]



Es'ad b. Zürâre'nin Bey'at Hakkındaki Son Uyarısı


Es'ad b. Zürâre:

"Biraz müsaade ediniz ey Yesribliler!

Bizler, ancak bu zâtın Resûlullah olduğunu bilerek, develerimizin böğürlerini tepe tepe buraya gelmiş bulunuyoruz.

Bugün kendisini alıp Medine'ye götürmek, bütün Araplardan ayrılmak, ayrı baş çekmek ve neticede en hayırlılarınızın öldürülmesi ve sizlerin de kılıç darbeleriyle kesilip biçilmeniz demektir!

Sizler bu husustaki taahhüdünüzde sebat edebilecek bir kavimseniz, ecriniz Allah'a aittir.

Eğer sizler canlarınızdan korkar ve korkak bir kavimseniz, bunu açıkça bildiriniz ki, böyle yapmanız Allah katında sizin için bir mazeret sayılabilir.[58]

Ey insanlar! Muhammed ((a.s.))'e ne üzerine bey'at edeceğinizi biliyor musunuz?

Siz, ona; Arap ve Arap olmayanlarla, bütün cin ve insani ar topluluğu ile savaşmak üzere bey'at ede­ceğinizin farkında mısınız?" diye sordu.

Medineli Müslümanlar:

"Biz, savaşanlarla savaşırız, barışanlarla barışırız!" dediler.

Bunun üzerine, Es'ad b. Zürâre:

"Yâ Rasûlallah! Koş artık şartını!" dedi.[59]

Medineli Müslümanlar:

"Ey Es'ad! Sen çekil artık aradan!

Vallahi, biz, bu bey'atı hiçbir zaman terk ve iptal etmeyeceğiz!" dediler.[60]



Hz. Abbas'ın Konuşması


Peygamberimiz (a.s.)ın amcası Hz. Abbas, Medineli Müslümanlara:

"Sizler, şu Haram olan ayda ve Haram olan şehirdeki taahhüd ve zimmetinizle, Allah'a karşı taah-hüd ve zimmette bulunmuş oluyorsunuz.

Resûlullaha yapacağınız bey'afla, Allah'a bey'at etmiş olacaksınız!

Allah, sizin Rabbinizdir.

Allah'ın Eli, sizin elinizin üzerindedir.

Allah, bu bey'aûnızla, sizin üzerinize murâkıb ve vekildir" dedi.

Medineli Müslümanlar:

"Evet!" dediler.

Hz. Abbas:

"Allah'ım! Sen, onların, şu kardeşimin oğlu hakkındaki taahhüdlerini yerine getirecekleri, kendisini koruyacakları hususundaki sözlerini işiten ve görensin!

Ey Allah'ım! Kardeşimin oğlu hakkında, onlar üzerinde şahit ol!" dedi.

Medineli Müslümanlar:

"Yâ Rasûlalları! Sana bu istediğini verdiğimiz zaman bize ne var?" diye, tekrar sordular.

Peygamberimiz (a.s.):

"Allah'ın hoşnutluğu ve Cennet var!" buyurdu.

Medineli Müslümanlar:

"Razı olduk ve kabul ettik!" dediler.[61]



Ebu'l-Heysem Malik b. Teyyihan'ın Son Konuşması


Ebu'l-Heysem Malik b. Teyyihan, arkadaşlarına:

"Sizler bu zâtın Allah tarafından size peygamber gönderildiğine iman ve tasdikte bulunduğunuzu biliyorsunuz, değil mi?" diye sordu.

Medineli Müslümanlar:

"Evet! Biliyoruz!" dediler.

Ebu'l-Heysem:

Kendisinin Belde-i Haram'da oturduğunu, doğum yerinin de orası olduğunu, ailesinin de Belde-i Haram'da bulunduğunu biliyorsunuz, değil mi?" diye sordu.

"Evet! Biliyoruz!" dediler.[62]

Ebu'l-Heysem:

"Ey kavmim! Bu, Allah'ın Resûlüdür! Ben onun doğruluğuna şehadet ediyorum!

Kendisi, bu gün, Allah'ın Harem'inde, kavim ve kabilesinin himayesi altında emniyet içinde bulun­maktadır.

İyi biliniz ki; Onu alıp yanınıza götürdüğünüz zaman,[63] bütün Araplar, sizi ondan dolayı tekyaydan oka tutacaklardır!

Allah yolunda savaşmak, mallarımızı, çoluk ve çocuklarımızı kaybetmek gönlünüzden kopuyor, hoşunuza gidiyorsa[64]-ki, Allah katındaki sevab, canlarınızdan, mallarınızdan, çoluk ve çocuklarınızdan daha hayırlı di r!-[65] kendisini yurdunuza davet ediniz!

Çünkü, o, Allah'ın gerçek resûlüdür!

Eğer ileride ona yardım edememekten korkuyorsanız, şimdiden, bundan geri durunuz![66]

Eğer siz, onu alıp götürdükten sonra, zaman içinde bir gün yardımsız veya muhaliflerinin ellerine bırakacak olursanız, muhakkak, üzerinize belâ çöker!" dedi.

Medineli Müslümanların hepsi:

"Hayır! Biz onu asla yardımsız ve yalnız bırakmayacağız!

Her zaman vefa ve sadâkatla kendisinin yanında bulunacağız![67]

Ey Ebu'l-Heysem! Bizim aramızla Resûlullah (a.s.)ın arasından çekil de, ona bey'at yapalım!" dediler.

Ebu'l-Heysem:

"Bu hususta ona ilk bey'at yapacak kişi benim!" dedi.[68]



Bey'atın Yapılışı


Hz. Abbas, Akabe'de geceleyin bir ağacın altında,[69] Peygamberimiz (a.s.)ın elinden tutup, Medineli Müslümanları Peygamberimiz (a.s.)a birer birer bey'at ettirdi.[70]

Peygamberimiz (a.s.)ın bey'atta şöyle buyurduğu da rivayet edilir:

"Allah'a hiçbir şeyi şerik koşmayasınız!

Hırsızlık etmeyesiniz!

Çocuklarınızı öldürmeyesiniz!

Uyduracağınız bir yalanla kimseye iftirada bulunmayasınız!

Mâruf olan hiçbir işte bana karşı gelmeyesiniz!... diye sizden bey'at alıyorum.

İçinizden kim ahdine vefa gösterir, sözünde durursa, onun ecir ve mükâfatı Allah'a aittir.

Kim sözünü bozarak bunlardan birisini işlerde, bu yüzden dünyada azaba uğrarsa, bu azab, onun için bir keffâret ve temizlik olur.

İşlemiş olduğu suçu Allah'ın örttüğü kimsenin işi ise, Allah'a kalır. Allah dilerse ona azab eder, dil­erse onu affeder."[71]



Ebu’l-Heysem'in Bey'atı:



Ebu'l-Heysem Malik b. Teyyihan:

"Yâ Rasulallah! İsrail oğullarından oniki nakîb (temsilci) Musa b. İmran'a ne üzerine bey'at etti ise, ben de sana onun üzerine bey'at ediyorum" dedi.[72]


Abdullah b. Revâha'nm Bey'atı:


Abdullah b. Revâha:

"Yâ Rasulallah! Oniki havari İsa b. Meryem'e ne üzerine bey'at etti ise, ben de sana onun üzerine bey'at ediyorum!" dedi. [73]



Es'ad b. Zürâre'nin Bey'atı:


Es'ad b. Zürâre:

"Ben Allah'a bey'at ediyorum! Resûlullah (a.s.)a bey'at ediyorum! Ahdimi yerine getirerek tamamlamak, sana yardım hususundaki sözümü işimle gerçekleştirmek üzere!" dedi. [74]



Numan b. Harise'nin Bey'atı:


Numan b. Harise:

"Ben Allah'a bey'at ediyorum!

Yâ Rasulallah! Sana da bey'at ediyorum.

Allah yolunda azimli, sebatlı ve devamlı olmak, bu yolda yakın uzak gözetmemek üzere![75]

İstersen, vallahi, yâ Rasulallah! Şu Mina halkını da kılıçtan geçiririz!" dedi.

Peygamberimiz (a.s.):

"Ben daha bununla emrolunmadım!" buyurdu.[76]



Ubâde b. Samit’in Bey'atı:


Ubâde b. Sâmit:

"Yâ Rasulallah! Allah yolunda hiçbir kmayıcınm kınaması beni tutmamak, alıkoymamak üzere, sana bey'at ediyorum!" dedi. [77]



Sa'd b. Rebia'nm Bey'atı:


Sa'd b. Rebia:

"Ben Allah'a bey'at ediyorum!

Yâ Rasulallah! Sana da bey'at ediyorum. Sana ve Allah'a hiçbir isyanda ve hiçbir yalanlamada bulunmamak üzere!" dedi.[78]


Peygamberimiz Afeyhisselamm İki K adınla Bey'atı:


Peygamberimiz (a.s.) Akabe Bey'atında yalnız iki kadına elini vermeyip;[79] "Gidiniz! Siz bey'at etmiş oldunuz!" buyurdu.[80]



Berâ' b. Ma'rur'un Bey'at Kapanış Konuşması


Berâ' b. Ma'rur, Allah'a hamd ü senâda bulunduktan sonra:

"Hamdolsun Allah'a ki, Muhammed (a.s.) ile ve onun Allah'tan getirdikleriyle bize ikramda bulundu.

Bizler, İslâmiyete davet olunanların sonuncusu ve bu daveti kabullenenlerin ilki olup, Yüce Allah'ın davetine icabet ettik, dinledik ve itaat ettik.

Ey Evs ve Hazrec cemaatı! Allah, sizleri dini ile şereflendirdi.

Bunun şükrânesi olarak, dinlemek, boyun eğmek ve yardımlaşmak yolunu tutunuz! Allah'a ve Resûlüne boyun eğiniz!" dedi ve oturdu.[81]

Hz. Abbas; Ensarın Peygamberimiz (a.s.)a gösterdikleri bu derin sevgi, saygı, bağlılık ve fedakârlık karşısında çok duygulandı ve babası Abdulmuttalib'in annesi Selmâ Hatunun, Amr b. Zeyd b. Adiyy b. Neccar'ın kızı olduğunu andı.[82]



Akabe Bey'atı Üzerine Koparılan Çığlık


İkinci Akabe Bey'atının yapılıp tatmamlandığı sırada idi ki,[83] Akabe'nin üzerinden, şeytan:

"Ey konak yerlerinde konaklayan halk![84] Ey Ehâşib (Cebacib=Mina) halkı! [85] Ey Kureyş cemaatı! [86] Müzemmem (yerilmiş) olan ile yanında bulunan ve dinlerini değiştirmiş olanların sizinle savaşmak üzere toplanıp sözleşmiş olduklarından haberiniz yok mudur?!" diyerek, keskin ve uzun bir çığlık kopardı. [87]

İşitilen sesin, Kureyş müşriklerinden Münebbih b. Haccac'ın sesine benzediği rivayet edilir.[88]

Peygamberimiz (a.s.):

"Bu ses sizi korkutmasın! Bu ses, ancak Allah düşmanı İblis'in, şeytanın sesidir![89] Bu, İbn Uzeyb'dir! Dinle ey Allah düşmanı! Senin de hakkından geleceğim!" buyurduktan sonra, Medineli Müslümanlara, "Hemen konak yerlerinize dağılınız!" buyurdu.[90]

Abbas b. Ubâde:

"Seni hak din ve kitabla peygamber gönderen Allah'a yemin ederim ki; dilersen, Mina halkını da kılıçtan geçiririz!" dedi.

Peygamberimiz (a.s.), "Biz henüz bununla emrolunmadık! Sizler şimdi ağırlıklarınızın yanı­na dönünüz!" buyurdu.

Medineli Müslümanlar konak yerlerine, ağırlıklarının yanına dönüp, sabaha kadar uyudular.[91]



Kureyş Müşriklerinin Bey'at İşini Soruşturmaları


Sabahleyin, Kureyş müşriklerinin ulularından bazıları, Medineli Müslümanların konak yerlerine gel­erek:

"Ey Hazrec cemaat! Bize erişen habere göre, siz bizim sahibimizle konuşmuşsunuz. Kendisini aramızdan çıkarıp yanınıza götürmek istiyormuşsunuz!

Vallahi, Arap kabilelerinden, aramızda savaşacağımız ve size olduğu kadar kin bağlayacağımız hiçbir kabile yoktur!" dediler.

Puta tapan ve olan bitenlerden haberleri olmayan Medinelilerden bazıları, Allah'a yemin ederek:

"Böyle birşey olmadı ![92] Biz böyle birşey yapmadık![93] Biz böyle birşey bilmiyoruz!" dediler, doğru söylediler.

Çünkü, onların olan bitenlerden haberleri yoktu.[94]

Medineli Müslümanlar ise, birbirlerine bakıştılar.

Kureyş müşrikleri, kalkıp Abdullah b. Übeyy b. Selûl'ün yanına vardılar. Ona da aynı sözü söyledil­er.

Abdullah b. Übeyy:

"Vallahi, bu çok büyük bir iştir![95] Her halde, bu, boş birşey olsa gerek! Böyle birşey olmamıştır![96]

Benim kavmim, bunun gibi birşeyi bana danışmadan yapmazlar. Ben böyle birşeyin olduğunu bilmiyorum.[97]

Ben Yesrib'de bile bulunsaydım, kavmim bunu bana danışmadıkça yapmazlar!" dedi.[98]

Medineli Müslümanlar, sevinçli ve hoşnut olarak yurtlarına dönmek üzere, Akabe'den ayrıldılar.[99]

Arap hacıları da, Mina'dan yurtlarına dağılmaya başladılar.

Kureyş müşrikleri ise, Mekke'de, Akabe Bey'atı işini soruşturmaktan, araştırmaktan geri dur-madılar.[100]

Bey'at işinin doğru olduğunu anlayınca.[101] Medine yollarından, kesmedik yol bırakmadılar.

Medineli Müslümanları arayıp bulmak için, her tarafa birlikler saldılar.[102]

Berâ' b. Ma'rur, Kureyş soruşturucuları yanlarından ayrılır ayrılmaz yola çıkmış, Batn-ı Ye'cec'de Müslüman arkadaşlarına kavuşmuştu.[103]



Müşriklerin Sa'd b. Ubâde'yi Yakalamaları


Müşriklerin takipçileri Sa'd b. Ubâde'ye[104] ve Münzir b. Amr'a Ezâhir mevkiinde yetiştiler.

Münzir b. Amfi yaka layam adıl ar, kaçırdılar.[105]

Sa'd b. Ubâde'ye:

"Sen Muhammed'in dininde misin?" diye sordular.

"Evet!" deyince,[106] onun iki elini boynuna sımsıkı bağladılar.

Döve döve ve uzun saçının perçeminden çeke çeke, Mekke'ye getirip soktular.[107]

Kureyş müşriklerinden Ebu'l-Bahterî, onu görünce:

"Yazık sana! Seninle Kureyş'ten herhangi birisi arasında bir himaye veya sözleşme yok mu?" diye sordu.

Sa'db.Ubâde:

"Evet, var! Vallahi, ben Cübeyr b. Mut'im'i de, Haris b. Harb'i de, memleketimizde ticaret yaparken, haksızlık etmek isteyenlere karşı korumuştum" deyince, Ebu'l-Bahterî:

"Yazık sana! Sen bu iki adamın ismini söyleve aranızda olanı anlat!" dedikten sonra, acele gidip, onları Kabe'nin yanında, Mescid'de buldu ve:

"Hazrec'den bir adam Ebtah'da dövülüyor, o da, aranızdaki himayeden bahsediyor!" dedi.

"Kimmiş o?" diye sordular.

Ebu'l-Bahterî:

"Sa'd b. Ubâde'dir!" deyince, onlar

"Vallahi doğrudur! Biz tüccar iken, onun memleketinde bize haksızlık etmek isteyenlere karşı o bizi korumuştu" dediler. [108]

Cübeyr b. Mut'im ile Haris b. Harb, hemen gidip, Sa'd b. Ubâde'yi hemşehrilerinin ellerinden kur-tardılar.[109]

Ensarın Sa'd b. Ubâde'nin işini konuşmak için toplandığı sırada, Sa'd b. Ubâde yanlarına çıkageldi.[110]



İkinci Akabe Bey'atında Bulunan Medineli Müslümanların İsimleri


Medineli Evs ve Hazreclerden olup, Akabe'de Peygamberimiz (a.s.)a bey'at eden yetmişüç erkek ile iki kadının isimleri ve kabileleri:

Evs b. Harise, b. Salebe, b. Amr, b. Âmirlerin Abduleşhel oğullarından:

1. Useyd b. Hudayr,

2. Ebu'l-Heysem Malik b. Teyyihan,

3. Seleme b. Selâme.

Harise b. Haris, b. Hazrec, b. Amr, b. Malik, b. Evs oğullarından:

4. Zuheyr b. Râfi'

5. Ebu Bürde b. Niyar,

6. Nüheyr b. Heysem.

Amr b. Avf, b. Malik, b. Evs oğullarından:

7. Sa'd b. Hayseme,

8. Rifâa b. Abdulmünzir,

9. Abdullah b. Cübeyr,

10. Ma'n b. Adiyy,

11. Uveym b. Sâide,

Hazrec b. Harise, b. Salebe, b. Amr, b. Âmir, b. Neccar oğullarından:

12. Ebu Eyyub Halid b. Zeyd,

13. Muaz b. Haris,

14. Avf b. Haris,

15. Muavviz b. Haris,

16. Umâre b. Hazm,

17. Es'ad b. Zürâre.

Amr b. Mebzul, b. Âmir, b. Malik, b. Neccar oğullarından:

18. Sehlb.Atik.

Amr b. Malik, b. Neccar oğullarından:

19. Evs b. Sabit,

20. Ebu Talha.

Mazin b. Neccar oğullarından:

21. Kays b. Ebi Sa'saa,

22. Amr b. Gâziyye.

Belharis b. Hazrec oğullarından:

23. Sa'd b. Rebia

24. Hârice b. Zeyd,

25. Abdullah b. Revâha,

26. Beşir b. Sa'd,

27. Abdullah b. Zeyd,

28. Hallâd b. Süveyd,

29. Ukbe b.Âmir.

Beyaza b. Âmir, b. Zurayk, b. Abdi Harise oğullarından:

30. Ziyad b. Lebid,

31. Ferve b. Amr,

32. Halid b. Kays.

Zurayk b. Âmir, b. Zurayk, b. Abdi Harise, b. Malik, b. Gadb, b. Cüşem, b. Hazrec oğullarından:

33. Râfi'b. Malik,

34. Zekvan b. Abdi Kays,

35. Abbâd b. Kays,

36. Haris b. Kays.

Selime b. Sa'd, b. Ali, b. Esed, b. Sâride, b. Tezid, b. Cüşem, b. Hazrec oğullarından:

37. Berâ' b. Ma'rur,

38. Bişr b. Berâ1 b. Ma'rur,

39. Sinan b. Sayff,

40. Tufeyl b. Numan,

41. Ma'kıl b. Münzir,

42. Yezid b. Münzir,

43. Mes'ud b. Yezid,

44. Dahhâk b. Harise,

45. Yezid b. Haram,

46. Cebbar b. Sahr,

47. Tufeyl b. Malik.

Sevad b. Ganm, b. Ka'b, b. Selime oğullarından:

48. Ka'b b. Malik.

Ganm b. Sevad, b. Ka'b, b. Selime oğullarından:

49. Süleym b. Amr,

50. Kutbe b.Âmir,

51. Yezid b.Âmir,

52. Ebu'l-YeserKa'b,

53. Sayfî b. Sevad (Esved).

Nâbi b. Amr, b. Sevad, b. Ganm, b. Ka'b, b. Selime oğullarından:

54. Salebe b. Ganeme,

55. Amr b. Ganeme,

56. Abs b.Âmir,

57. Abdullah b. Üneys,

58. Halid b. Amr,

59. Haram b. Ka'b, b. Ganm, b. Ka'b, b. Selime oğullarından:

60. Abdullah b. Amr b. Haram,

61. Cabir b. Abdullah, b. Amr, b. Haram,

62. Muaz b. Amr, b. Cemûh,

63. Sabit b. Ciz',

64. Umeyr b. Haris,

65. Hadîc b. Selime,

66. Muaz b. Cebel.

Avf b. Hazrec oğullarından:

67. Ubâde b. Sâmit,

68. Abbas b. Ubâde,

Ebu Abdurrahman Yezid b. Salebe,

69. Amr b. Haris,

Salim b. Ganm, b. Avf, b. Hazrec oğullarından:

70. Rifâa b. Amr,

71. Ukbe b. Vehb.

72. Sâide b. Ka'b, b. Hazrec oğullarından:

Sa'd b. Ubâde,

73. Münzir b. Amr.

Mazin b. Neccar oğulları kadınlarından:

74. Ümmü Umâre Nesîbe binti Ka'b,

Selime oğulları kadınlarından:

75. Ümmü Meni1 Esma binti Amr.[111]



Akabe Bey'atında Bulunan Ensarın Muhacir Sayılışı


İbn Abbas'a göre; Resûlullah (a.s.)la Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer nasıl Mekkeli müşrikler yüzünden Medine'ye hicret ederek Muhacirlerden oldularsa, Ensardan olanlar da, şirk yurdu olan Medine'den Akabe gecesinde Resûlullah (a.s.)m yanına gelmekle, Muhacirlerden olmuşlardır.[112]



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 322, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 2, s. 442, Zehebî, Târihiu'l-islâm, s. 297-298, Ebu'l- Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 3, s. 159.

[2] Beyhakî, Delâil.c. 2, s. 442, Zehebî, Târih, c. 298, Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 159.

[3] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 322, Hâkim, Müstedrek, c. 2, s. 624-625, Beyhakî, Delâil, c. 2, s. 442, Zehebî, Târih, s. 298, Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 159, Heysemî, Meanau'z-zevâid, c. 6, s. 46.

[4] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 81, Taberî, Târih, c. 2, s. 237.

[5] Ebu'l-Ferec İbn Cevzî, el-Vefâ, c. 1, s. 224, Diyarbekrî, Hamis, c. 1, s. 317.

[6] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 81, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 1, s. 220.

[7] Hâkim,Müstedrek,c.2, s. 625.

[8] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 81, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 1, s. 220, Taberî, Târih, c. 2,5.237.

[9] Ebu Nuaym , Delâilü'n-nübüvve, c. 1, s. 308, Zehebî, Târıhu'l-islâm, s. 300.

[10] İbn Sa'd, Taba kât, c. 1.S.221.

[11] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 81, 84, 97.

[12] İbn Sa'd, Tabakât, c. 1.S.221.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/261-262.

[13] İbn İshak,İbnHişam,Sîre,c. 2, s. 81, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 460461, Taberî, Târih, c. 2, s. 237, Beyhakî, Delâil ü'n-nübüvve, c. 2, s. 444, İbn Esir, Usdu'l -g âbe, c. 1, s. 207, İbn Seyyi d, U yûnu'l -eser, c. 1 , s. 161-162, Zehebi, Târıh, s. 300, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 3, s. 158, Heysemi, Mecmau'i-zevâid, c. 6, s. 42.

[14] Beyhakî, Delâil, c. 2, s. 444, Zehebî, Târîh.s. 300.

[15] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 81-82, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 461, Taberi, Târih, c. 2, s. 237, Beyhakî, Delâil, c. 2, s. 444, İbn Esir, Usdu'l-gâbe, c. 1, s. 207, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 162, Zehebî, Târihu'l-islâm, s. 300, Ebu'l- Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 3, s. 158, Heysemî, Mecmau'z-zevâid, c. 6, s. 4243.

[16] Beyhaki, D el âil, c. 2, s. 4 44, Zehebî, Tânh, s. 300.

[17] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 82-83, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 461, Taberî, Târih, c. 2, s. 237-238, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 2, s. 444-445, İbn Esir, Usdu'l-gâbe, c. 1, s. 207, İbn Seyyid, Uyünu'l-eser, c. 1, s. 162, Zehebî, Târîhu'l-islâm , s. 301-302, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 3, s. 158, Heysemî, Mecmau'z-zevâid, c. 6, s. 42-43.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/262-265.

[18] Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 253-254.

[19] İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 1 , s. 221, Belâzurı, Ensâb, c. 1, s. 254.

[20] İbn Sa'd, Tabakât, c. 1, s. 221.

[21] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 83, İbn Sa'd, c. 1, s. 221, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 461, Taberî, c. 2, s. 238, İbn Esîr, Usdu'l-gâbe, c. 1, s. 207, İbn Seyyid.d, s. 162, Zehebî, s. 302, Ebu'l-Fidâ, c.3,s. 158, Heysemî, c. 6, 43, İbn Haldun, Târih, c. 2,ks. 2, s.12.

[22] İbn Sa'd, Tabakât, c. 1, s. 221.

[23] İbn Sa'd, Tabakât, c. 1, s. 221, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, t 1, s. 254.

[24] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/265.

[25] * Hz. Abbas, İslâm iyete hizmet için, Müslümanlığını müşriklerden gizlemekte idi. Onun Müslüman oluşuyla ilgili bahse bakınız.

** Araplar, Ensar kabilelerini Hazrec diye anarlardı.

İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 83-84, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 461, Taberî, Târih, c. 2, s. 238, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 2, s. 446, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 162, Zehebî, Târîhu'l-islâm, s. 302, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 3, s. 160, Heysemî, Mecmau'z-zevâid, c. 6, s. 44.

[26] Ebu Nuaym, Delâilü'n-nübüvve, c. 1, s. 302.

[27] İbn Sa'd, Tabakât, c. 1, s. 222.

[28] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 84, Taberî,c.2, s. 238, Beyhakî, c. 2, s. 446, İbn Seyyid, c. 1, s. 162, Zehebî, s. 302, Ebu'l-Fidâ, c. 3,5.160.

[29] İbn Sa'd, c. 4, s. 9, Beyhakî, c. 2, s. 450, Heysemî, Mecma, c. 6, s. 48.

[30] İbn Sa'd, c. 1, s. 222, Belâzuri, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 254, Beyhakî, c. 2, s. 450, Heysemî, c. 6, s. 48.

[31] İbn Sa'd, Tabakât, c. 4, s. 8.

[32] İbn Sa'd, Tabakât, c. 4, s. 8, Belâzurî, E nsâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 254.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/266-268.

[33] Ebu Nuaym, Delâilü'n-nübüvve, c. 1, s. 302-303.

[34] Taberî, Tefsîr, c. 11, s. 35, Zemahşerî, Keşşaf, c. 2, s. 21 6, Fahru'r-Râzî, Tefsir, c. 16, s. 199, Kurtubî, Tefsir, c. 8, s. 267, Ebu'l-Fidâ, Tefsir, c. 2, s. 391 , Hâzin, Tefsir, c. 2, s. 268, Bedrüddin Aynî, Umdetu'l-Kari, c. 14, s. 78, İbn Hacer, Fethu'l-bârî, c. 6, s. 3, Suyûtî, Dürru'l-mensûr, c. 3, s. 280, Kastalânî, İrşâdü's-sârÎ, c. 5, s. 37, Ebussuud, Tefsir, c. 4, s. 106.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/268-270.

[35] İbn Sa'd Tabakâtü'l-kübrâ, c. 1 , s. 222.

[36] İbn Sa'd. Tabakât. c. 4. s. 8.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/270.

[37] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre.c. 2, s. 84, İbn Sa'd, c. 1, s. 222, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 461, Taberî, Târîh, c. 2, s. 228, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 2, s. 446, İbn Esir, Usdu'l-gâbe, c. 1, s. 207, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 163, Zehebî, Târîhu'l-islâm, s. 302-303, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 3, s. 160, Heysemî, Mecma, c. 6, s. 44.

[38] Ebu Nuaym, Delâil.c.1, s. 303, Zehebî, Târîh, s. 303, Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 163.

[39] İbn Sa'd, c. 4, s. 9, Beyhakî, c. 2, s. Zehebî, s. 302, Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 163, Heysemî, c. 6, s. 48.

[40] İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 4, s. 9, Taberî, Tefsîr, c. 11, s. 35, Ebu Nuaym, Delâilü'n-nübüvve, c. 1, s. 303, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 2, s. 451, Zehebî, Târîhu'l-islâm, s. 300, Heysemî, Mecma, c. 6, s. 48.

[41] Ebu Nuaym, Delâil.c.1, s. 303, Zehebî, s. 299-300.

[42] Beyhakî, Delâil, c. 2, s. 451, Zehebî, Târîh, s. 299, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 3, s. 162-163, Heysemî, Mecma, c. 6, s. 4849.

[43] İbn İshak, İbn Hişam , Sîre, c. 2, s. 84, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 461, Taberî, Târîh, c. 2, s. 238, Beyhakî, Delâil, c. 2, s. 447, İbn Esîr, Usdu'l-gâbe, c. 1, s. 207, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 163, Zehebî, s. 303.

[44] Taberî, Târîh, c. 2, s. 238-239, Beyhakî, Delâil, c. 2, s. 447, Zehebî, s. 303, Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 159-161, Heysemî, Mecma, c.6,s.44.

[45] İbn İshak, İbn Hişam , c. 2, s. 85, İbn Sa'd, c. 3, s. 602, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 462, Taberî, c. 2, s. 239, Beyhakî, c. 2,s. 447448, İbn Esîr, Kâmil, c.2,s. 99, İbn Seyyid, c. 1 , s. 164, Zehebî, s. 303, Ebu'l-Fidâ, c.3,s. 161, Heysemî, c. 6, s. 44, İbn Haldun. Târih. c. 2. ks.2. s. 13.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/270-272.

[46] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 86-87, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvvie.c. 2, s. 448, İbn Hazm, Cevâmiu's-Sîre, s. 75-77, İbn Kayyım, Zâdü'l-mead, c. 2,s. 57, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 164-165, Zehebî,Târîhu'l-islâm, s. 303, 305, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 3, s. 161-162, Heysemî, Mecmau'z-zevâid, c. 6, s. 4546, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 13.

[47] İbn İshak, İbn Hişam ,c. 2, s. 88, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 3, s. 602-603, Belâzurî, Ensâbu'l-eşraf, c. 1, s. 253, Taberî, Târîh, c. 2, s. 239, Beyhakî, c. 2, s. 452-453.

[48] İbn Sa'd, Tabakât, c. 4, s. 9, Beyhakî, Delâil, c. 2, s. 450, Zehebî, Târîh, c. 299, Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 163.

[49] İbn Sa'd, Tabakât, c. 3, s. 602-603, Belâzurî, Ensâb, c. 1, s. 254.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/272-273.

[50] Beyhak f, c. 2, s. 450, Zehebî, s. 299, E bul -f i dâ, c. 3, s. 163.

[51] İbn İshak, İbn Hisam , Sîre, c. 2, s. 88, Taberî, Târih, c. 2, s. 239, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 2, s. 450, İbn Esir, Kâmil, c. 2, s. 99, Zehebî, Târîhu'l-islâm, s. 299-300, E bu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 3, s. 163.

[52] İbn İshak, İbn Hisam,c.2, s. 88-89, Taberî, c. 2, s. 239, Beyhakî, c. 2, s. 450, İbn Esîr, c. 2, s. 99-100, E bu'l-Fidâ, c. 3, s. 162.

[53] Heysemî, Mecmau'z-zevâid, c. 6, s. 48.

[54] Taberî, Tefsîr, c. 11, s. 35, 36, Zemahşerf, Keşşaf, c. 2, s. 216, Fahru'r-Râzî, TefsiY, c. 16, s. 199, Kurtubî, TefsiY, c. 8, s. 267, E bu'l-Fidâ, Tefsîr, c. 2, s. 391, Hâzin, Tefsîr, c. 2, s. 268, Bedrüddin Aynî, Umdetu'l-Kari, c. 14, s. 78, İbn Hacer, Fethu'l-bârf, c. 6, s. 3, Suyûtî, Dürru'l-mensur, c. 3, s. 280, Kastalânî, İrsâdü's-sârf, c. 5, s. 37.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/273-274.

[55] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 322, Hâkim, Müstedrek, c. 2, s. 625, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 2, s. 443, Ebu'l-F erec İbn Cevzi, el -Vefa, c. 1, s. 227, İbn Kayvım, Zadü'l-mead, c. 2, s. 5 7, Zehebî, Târihu 'l-islâm, s. 298, Ebu'l-Fidâ, el -Bidâye ve'n-nihâye, c. 3, s. 159, Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, c. 6, s. 46.

[56] İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 3, s. 609.

[57] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/274-275.

[58] Ahmed b.Hanbel, c. 3,s. 322-323, Hâkim , c. 2, s. 625, Beyhakî c. 2, s. 443, Ebu'l-Ferec, c. 1, s. 227-228, İbn Kayyım, c. 2, s. 57, Zehebî, s. 298, Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 1 59, Heysemi, c. 6, s. 46.

[59] İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 3, s. 609.

[60] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 323, Hâkim, Müstedrek, c. 2, s. 625, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 2, s. 443, Ebu'l-F erec İ bn C evzi, el -Vefa, c. 1, s. 228, İbn Kayyım, Zâd ü'l-mead, c. 2, s. 5 7, Zehebi, Târihu 'l-islâm, s. 298, Ebu'l-F idâ, el -Bidâ ye ve'n-nihâye, c. 3, s. 159, Heysemî, Mecmau'z-zevâid, c. 6, s. 46.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/275-276.

[61] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/276-277.

[62] Ebu Nuaym, Delâilü'n-nübüvve, c. 1, s. 304.

[63] Heysemî, Mecmau'z-zevâid, c. 6, s. 47.

[64] Ebu Nuaym, Delâil, c. 1, s. 304, Heysemî, Mecmau'z-zevâid, c. 6, s. 47.

[65] Ebu Nuaym, Delâil, c. 1, s. 304.

[66] Heysemî, Mecmau'z-zevâid, c. 6, s. 47.

[67] Ebu Nuaym, Delâil, c.1, s. 304.

[68] Heysemî, Mecmau'z-zevâid, c. 6, s. 47.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/277-278.

[69] İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c.4, s. 9, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 2, s. 450, Zehebî, Târîhu'l-islâm, s. 299, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 3, s. 163.

[70] İbn Sa'd, c. 1, s. 222, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 253, Diyarbekrî, Hamis, c. 1, s. 31 8.

[71] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 320, Buhârî, Sahih, c. 8, s. 18.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/278.

[72] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/279

[73] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/279

[74] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/279

[75] Ebu Nuaym, Delâilü'n-nübüvve, c. 1, s. 304, Halebî, İnsânu'l-uyûn, c. 2, s. 177-178.

[76] Ebu Nuaym, Delâilü'n-nübüvve, c. 1, s. 304.

[77] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/279

[78] Ebu Nuaym, Delâil, c. 1, s. 304, Halebî, İnsânu'l-uyûn, c. 2, s. 177.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/280.

[79] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 109, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1 , s. 253, Diyarbekri, Hamis, c. 1, s. 308.

[80] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 109, Halebî, İnsânu'l-uyûn, c. 2, s. 177.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/280.

[81] İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 3, s. 618-619, Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 1 81.

[82] Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 2, s. 454, Zehebî, Târıhu'İslâm, s. 300.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/280.

[83] İbn Sa'd, Tabakât, c. 1.S.223, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 166.

[84] İbn İshak, İbn Hişam , Sîre, c. 2, s. 90, İbn Sa'd, c. 1, s. 223, Ahmed b.Hanbel, Müsned, c. 3, s. 462, Taberî, Târîh.c .2, s. 239, Beyhakî, Delâil, c. 2, s. 448, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 100, Zehebî, Târîhu'l-islâm, s. 304, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 166, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 3, s. 164, Heysem T, Mecmau'i-ievâid, c. 6, s. 44, Diyarbekrî, Hamis, c. 1, s. 319, Halebî, İnsânu'l-uyûn, c. 2, s. 179.

[85] İbn Sa'd, c. 1, s. 223, İbn Kayyım, c. 2, s. 57, Halebî, c. 2, s. 178.

[86] Ebu Nuaym, Delâil ü'n-nübüvve, c. 1, s. 309, H eysem f, M eon au'z-zevâi d, c. 6, s. 47.

[87] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 90, İbn Sa'd, c. 1, s. 223, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 462, Taberî, c. 2, s. 239-240, Beyhakî, c. 2, s. 448, Ebu'l-FerecİbnCevzî, el-Vefâ, c. 1, s. 226, İbn Esîr, c. 2, s. 100, İbn Seyyid, c. 1, s. 166, Zehebî, s. 304, Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 1 64, Heysem f, c. 6, s. 45, Diyarbekrî, c. 1, s. 319, Halebî, c. 2, s. 177.

[88] Halebî, İnsânu'l-uyûn, c . 2, s. 1 77.

[89] Ebu Nuaym, Delâil, c.1, s. 309, Halebî, c. 2, s. 178.

[90] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 90-91, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 462, Taberî, c. 2, s. 240, Beyhakî, c. 2, s. 449, İbn Esîr, c. 2, s. 1 00, İbn Kayyım , c. 2, s. 57, İbn Seyyid, c. 1, s. 1 66, Zehebî, s. 304, Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 164, Heysem f, c. 6, s. 45.

[91] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/280-281.

[92] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 91, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 1, s. 223, Ahmed b.Hanbel, Müsned, c. 3, s. 462, Taberî, Târih, c. 2, s. 240, Beyhakî, Delâil ü'n-nübüvve, c. 2, s. 449, Ebu'l-Ferec İbn Cevzi, el -Vefa, c. 1, s. 226-227, İbn Esır, Kâm il, c. 2, s. 100, Zehebî, Târîhu'l-islâm, s. 304, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 3, s. 164, Heysemî, Mecmau'i-ievâid, c. 6, s. 45, Diyarbekrî, Hamis, c. 1, s. 319.

[93] Beyhaki, Delâil, c. 2, s. 4 49, Zehebî, Târih, s. 304.

[94] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 90-91, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 462, Taberî, c. 2, s. 240, Ebu'l-F erec, c. 1 , s. 227, Ebu'l- Fidâ, c. 3, s. 164, Heysemî, c. 6, s. 45, Diyarbekrî, c. 1, s. 319,Halebî, c. 2, s. 179.

[95] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s:. 91, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 462, Taberî, c. 2, s:. 241, Zehebî, s:. 304, Ebu'l-Fidâ, c. 3, s:. 164, Heysemî, c. 6, s. 45, Halebî, c. 2, s:. 179.

[96] İbn Sa'd, Tabakât, c. 1,s.223, İbn Kayyım, Zâd.c. 2, s. 58, Halebî, c. 2, s. 179.

[97] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 91, İbn Sa'd.c.1, s. 223, Taberî, c. 2, s. 241. Beyhakî, c. 2, s. 449, İbn Kayyım, c. 2,s.58, Zehebî, s:. 305, Ebu'l-Fidâ, c. 3, s:. 164, Halebî, c. 2, s. 179.

[98] İbn Sa'd, c. 1, s. 223, İbn Kayyım, c.2 , s:. 58, Halebî, c. 2, s:. 179.

[99] Ebu Nuaym, Delâilü'n-nübüvve, c. 1, s:. 309-310.

[100] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 91, Taberî, Târih, c.2, s. 241 , E bu'l-F erec İbn Cevzî, el-Vefâ, c. 1 , s. 228, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 3, s. 164, İbn Haldun, Târîh, c. 2, ks. 2, s. 13, Diyarbekrî, Hamis, c. 1, s. 319.

[101] Ebu'l-Ferec,c.1, s. 229, Zehebî, Târîhu'l-islâm, s. 308, İbn Haldun, c. 2,ks. 2, s. 13, Halebî, İnsânu'l-uyun, c.2, s. 179.

[102] İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 1 , s. 223.

[103] İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 1 , s. 223.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/281-283.

[104] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 91 , İbn Sa'd.c.1, s. 223, Taberî, c. 2, s. 241, Ebu'l-Fenec, c. 1 , s. 228, İbn Kayyım, c. 2, s. 58, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 166. Zehebî, Târih, s. 308, İbn Haldun, c. 2, ks. 2, s. 13.

[105] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 91, Taberî, c. 2, s. 241, Ebu'l-Fenec, c. 1 , s. 228, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 166, Diyarbekri, Hamis. C. 1, s. 319.

[106] Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 254.

[107] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 92, İbn Sa'd, c. 1, s. 223, Taberî, c. 2, s. 241, İbn Kayyım, c. 2, s. 58,Halebî, c. 2, s. 179.

[108] İbn İshak, İbn Hişa, Sîre, c. 2, s. 92-93, Taberî, Târih, c. 2, s. 241, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 3, s. 184-185.

[109] İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 93, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 1, s. 223, Taberî, c. 2, s. 241, Ebu'l-Ferec İbn Cevzî, el- Vefâ, c. 1 ,s.228, İbn Kayyım, Zâdü'l-mead, c. 2, s. 58, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 166, Zehebî, Târihu'l-islâm , s. 308, Ebu'l- Fidâ, c. 3, s. 165, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 13, Diyarbekrî, Hamis, c. 1, s. 319, Halebî, İnsânu'l-uyûn, c. 2, s. 179.

[110] İbn Sa'd, Tabakât, c. 1, s. 223, İbn Kayyım, Zâdü'l-mead, c. 2, s. 58.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/283-284.

[111] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 97-11 0, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 240-251, İbn Hazm, Cevâmiu's-are, s. 78-85, İbn Seyyid,Uyûnu'l-eser, c.1, s. 162-170, Zehebî, Târîhu'l-islâm, s. 305-307, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 3, s. 166-168.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/284-288.

[112] Nesâî. Sünen. c. 7. s. 144-145.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/288.
Eğer Birgün Dünyaya Ait Çok Büyük Derdin Olursa, Rabbine dönüp çok büyük Derdim Var Deme!
Derdine dönüp Çok Büyük Rabbim Var De!
Kullanıcı avatarı
Şatibi
Yönetici
Yönetici
 
Mesajlar: 343
Kayıt: 18 Nis 2010, 19:40


Dön İslam Tarihi

 


  • Benzer Konular
    Cevaplar
    Görüntüleme
    Son mesaj

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir

cron