"Cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşmuş orduları Süleyman'ın hizmetine toplandı; hepsi bir arada (onun tarafından) düzenli olarak sevk ediliyordu." (Nemi: 27/17)
Hz. Süleyman (a,s)'ın Kur'an'da Zikredilmesi:
Hz. Süleyman (a.s)'ın ismi, Kur'ân-ı Kerîm'de; Bakara, Nisa, En'âm, Enbiyâ, Nemi, Sebe' ve Sâd Surelerinin 16 yerinde geçmektedir.[1]
Hz. Süleyman (a.s), İsrail oğulları peygamberlerindendir. Allah, ona, peygamberlik ve hükümdarlık vermiştir. Bu iki . özellik kendisinde de babası Hz. Dâvud (a.s)'da da bulunuyordu.
Hükümranlığı ve ülkesi geniş, saltanatı güçlü idi. Allah, ondan sonra hiç kimseye bu kadar büyük saltanat vermemiştir. Çünkü Allah, Hz. Süleyman (a.s)'in (bununla ilgili yaptığı) duayı kabul edip ondan sonra hiçbir kimseye vermediği bu büyük hükümranlık ve saltanatı Sâdece ona vermiştir. Nitekim Yüce Allah, bu olayı şöyle anlatmaktadır:
"Süleyman: 'Rabbim! Beni bağışla. Bana, benden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Şüphesiz Sen, daima bağışta bulunansın ' dedi. Bunun üzerine Biz de, (ona;) istediği yere onun emriyle kolayca giden rüzgarı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları ve demir halkalarla bağlı diğer yaratıkları onun emrine verdik. 'İşte Bizim bağışımız budur, ister ver, ister tut hesapsızdır' dedik. [2]
Hz. Süleyman (a.s)'in Soyu:
Hz. Süleyman (a.s)'m soyu; Süleyman b. Dâvud b. İşâ b. Uveyd. şeklinde olup Hz. Ya'kûb'un oğlu Yehûzâ'nm soyundan gelmektedir.
Sonuç olarak ise, soyu, Hz. İbrahim (a.s)'a dayanmaktadır.
Ehli kitap, Hz. Süleyman (a.s)'m soyunu uzunca bir şekilde nakledip onun, "büyük bir hikmet sahibi bir kimse olduğunu" söylerler. İşte bundan dolayıdır ki, ona, "Süleyman Hakîm" derler. Kesinlikle "Peygamber" lakabını takmazlar.[3]
Hz.Süleymân (a.s)'ın (Adaletli) Hüküm Vermesi:
Hz. Dâvud (a.s), oğlu Süleyman'a; kendisinin yerine hükümdar olmasını vasiyet etti.
Hz. Dâvud (a.s) ölünce, Hz. Süleyman (a.s) 12 yaşında hükümdar oldu.
İbnü'1-Esîr ise, "el-Kânıil" adlı eserinde; Hz. Süleyman (a.s)'in, 13 yaşındayken hükümdarlığa geçtiğini kaydetmektedir.[4]
Hz. Süleyman (a.s); yaşının küçük olmasına rağmen üstün akıl ve zeka sahibi birisi idi. Organizasyonu ve yönelimi güzeldi. Çünkü Allah, ona, daha küçükken bile hüküm verme ve güzel yargılama kabiliyeti vermişti. Kur'ân-ı Kerîm, onun bu üstün özellik ve zekasının bir kısmından bahsetmektedir. Bu olay, babası Hz. Davud'a bir fetva sorulması sırasında gerçekleşmiştir. Bu olay hakkında; babası başka bir şekilde ve Hz. Süleyman ise bir başka şekilde cevap verdi. Fakat Hz. Süleyman'ın cevabı, hakkı daha iyi ihtiva ediyor ve doğruya daha yakın idi. Yüce Allah bu konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
"Bir zaman Dâvud ve Süleyman, bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı: Bir grup insanın koyun sürüsü, geceleyin başıboş bir vaziyette bu ekin (tarlasının) içine dağılıp (ekine) zarar vermişti. Biz, onların (bu konuda verdikleri) hükmü görüp bilmekte idik. (Fetvayı) bu (şekilde vermeyi) Süleyman'a Biz bildirdik. Çünkü Biz, Davud'a ve Süleyman'a, hüküm (peygamberlik, hükümdarlık) ve ilim verdik."
Yüce Allah'ın, "(Fetvayı) bu (şekilde vermeyi) Süleyman'a Biz bildirdik" ifadesi; Süleyman'ın verdiği hükmün, daha doğru olduğunu gösterir.
"Çünkü Biz, Davud'a ve Süleyman'a, 'hüküm' (adaletli hüküm verme kabiliyeti = hükümranlık) ve 'ilim' verdik[5] ifadesi ise; onların her ikisinin de, Allah tarafından bahşedilmiş hüküm ve ilim sahibi olduklarını gösterir.
Tefsirciler, bu olayı detaylı bir şekilde şöyle anlatmaktadırlar: Bir adamın koyunları bir gece vakti bir kavmin ekin tarlasına girip orada bulunan ekinleri yemişler ve ekinleri yok etmişler. Davalı taraf, Süleyman'ında orada olduğu bir sırada Dâvud peygambere gelip olayı olduğu gibi ona anlatmışlar. Bunun üzerine Dâvud Peygamber, koyunları, geceleyin telef edilen ekinin yerine tarla sahibine verilmesine karar verdi. O
sırada 11 yaşında olan Süleyman Peygamber bu kararın dışında şöyle bir karar belirtmiş:
"Koyunları, ekin sahibine ver. Onların sütlerinden, yavrularından ve yünlerinden faydalansınlar. Ekin tarlasını da, koyun sahibine ver. Eski haline gelinceye kadar onu ıslah edip düzeltsin.[6]
Bu karar, her iki taraf içinde daha iyi idi. Çünkü bunun sonucunda; koyun sahibi, koyunlarına sahip olacak ve tarla sahibi de, tarlasına sahip olacaktı.
Yine Hz. Süleyman'ın hüküm ve karar vermedeki görüşünün doğruluğu ile ilgili Buhârî ile Müslim'de, Resulullah (s.a.v)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir:
"(Dâvud Peygamber döneminde) iki kadın vardı. Bunların iki de oğlu vardı. Bir kurt gelerek birinin oğlunu götürdü. Büyük olan kadın, küçük olana:
- 'Kurt senin çocuğunu götürdü' dedi. Küçük olan kadın ise:
- 'Hayır, senin oğlunu götürdü' dedi. Aralarında anlaşamayınca, Dâvud peygambere başvurdular. Dâvud Peygamber, çocuğun büyük kadına ait olduğuna karar verdi.[7] Bunun üzerine bu iki kadın, (daha iyi bir sonuç almak için) Süleyman peygamberin yanına gittiler. Süleyman Peygamber (onların davalarını dinledikten sonra):
- 'Bana bir bıçak getirin, çocuğu ikiye bölüp aranızda bölüştüreceğim' dedi. Küçük olan kadın:
- 'Yapma. Allah aşkına, çocuk onun olsun' dedi.
Bunun üzerine Süleyman Peygamber, çocuğu, küçük kadına verdi.[8]
Bu olay, doğru ve hile yolunu ortaya çıkarmadaki açık üslubu göstermektedir:
Hz. Dâvud (a.s), büyük kadının delili, küçüğünkinden daha güçlü olduğu için büyük kadın lehine karar vermişti. Çünkü büyük kadın, kendi açısından hakkı açığa çıkarmada bazı kanıtları olduğunu ortaya çıkarıyor. Hz. Süleyman (a.s) ise hak sahibini ortaya çıkarmada mükemmel bir yöntem tutuyor. Çünkü bu iki kadın, olayı (çözüme kavuşturması için) Hz. Süleyman'a geldiklerinde, onlara:
"Bana bir bıçak getirin, çocuğu ikiye bölüp aranızda bölüştüreceğim1' demişti. Bunun üzerine büyük kadın, gafletinden ve aptallığından susmuştu. Küçük kadın ise annelik şefkatinden ve merhametinden dolayı hiç düşünmeden:
"Yapma. Allah aşkına, çocuk onun olsun" demişti. Bunun üzerine Hz. Süleyman, çocuğun onun olduğu üe ilgili olumlu kanaat elde edip çocuk hakkındaki hükmü küçük kadın lehine vermişti. Çünkü Hz. Süleyman, kadının çocuğa olan şefkati sebebiyle çocuğun kadına ait olduğunu anlayıp küçük kadın lehine karar vermişti.[9]
Hz. Süleyman (a.s)'m Beytü'l-Makdisi Yaptırması:
Hz. Süleyman (a.s), babası Hz. Davud'un vasiyetini yerine getirmek için, hükümdarlığının dördüncü yılında Beytü'l-Makdisi inşa etmeye başladı.[10] Bu hususta çok mal harcadı.
Binayı yedi yılda bitirdi. Kudüs şehrinin etrafına surlar yaptırdı.
Rivayet edildiğine göre; "Süleyman Peygamber, Beytü'l-Makdis'i inşa etme işini bitirince, Yüce Allah'tan üç şey istedi. Bunların ikisini ona verdi. Bunlar:
1. (Allah'tan,) kendi hükmü gibi doğru ve isabetli) hüküm verebileceği bir güç istedi. Allah'ta, bunu yalnızca ona verdi.
2. (Yine Allah'tan,) kendisinden sonra hiçbir kimseye nasip olmayacak bir hükümranlık vermesini istedi. Allah'ta, bunu yalnızca ona verdi.
3. Mescidin yapımını tamamladıktan sonra mescidine gelip de sadece namaz kılmak için hareket eden bir kulu, annesinden yeni doğmuş gibi günahsız olarak oradan çıkarmasını istedi. (Fakat Allah, bunu, ona vermedi.)"[11]
îbn Kesîr, bu rivayeti aktardıktan sonra şöyle der:
"(Peygamber Efendimiz:} 'İşte Cenab-ı Allah'ın, bunu bize vermiş olacağını ümit ederiz' buyurdu."
Hz. Süleyman (a.s) Beytü'l-Makdis'in inşaatını bitirince, "hükümdarlık sarayını" yaptı.
Tarihçiler derki: Hz. Süleyman (a.s), bu hükümdarlık sarayını 13 yılda tamamladı. Ayrıca "kurban kesme yeri" yaptırdı. Çünkü Hz. Süleyman (a.s), "onarım ve bayındırlık" işlerine çok büyük önem verirdi. (Bunun yanı sıra birde,) "deniz filosuna" sahipti.
Tarihçiler derki: Hz. Süleyman (a.s), Hindistan'dan kendisine altın, gümüş ve ticaret eşyası getiren "bir gemiye" sahipti. Savaş için "at" besleyip hazırlamaya da özel bir titizlik gösteriyordu. Onun şeriatında kadınların sayısı ile ilgili bir sınırlama olmadığından ipekli sırmalı çok sayıda hanımı vardı.
Resulullah (s.a.v)'in bu konu ile ilgili olarak şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
"Dâvud oğlu Süleyman şöyle dedi: Ben bu gece 100 hanımımla ilişkide bulunacağım. Onlardan her biri, bir erkek çocuk doğuracaktır. O çocuklar, Allah yolunda kılıçla cihad edeceklerdir. Fakat bunu söylerken 'inşallah' demedi. O gece 100 hammıyla ilişkide bulundu. Onlardan hiç biri çocuk doğurmadı. Sadece içlerinden birisi, yarım bir insan doğurdu."
Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Eğer 'inşallah' deseydi, hanımlarından her biri, Allah yolunda kılıçla savaşacak bir erkek çocuk doğururdu.[12]
Yüce Allah'ın Hz. Süleyman (a.s)'a Verdiği Nimetler:
Cenab-ı Allah, Hz. Süleyman (a.s)'a, büyük nimetler ve meziyetler sundu. Bunu da, onu, büyüklüğe ve şerefliliğe bir ad olması için ve yüce bir hükümdar görüntüsü vermek için yapmıştı. Çünkü Yüce Allah, ona, büyük imkanlar bahşetmek suretiyle ona dünya ve ahiret üstünlükleri sağlamıştır. İşte Yüce Allah'ın, Hz. Süleyman (a.s)'a bahşettiği bazı nimetler şunlardır:
Birincisi: Yüce Allah, Hz. Süleyman (a.s)'a, peygamberlik verdiği gibi onu, babasının saltanatına ve hükümdarlığına mirasçı kılması.
Böylece Hz. Süleyman (a.s), hem Peygamber ve hem de hükümdar olup iki şerefi bir arada toplamıştır. Yüce Allah'ta bu konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
"Süleyman, Davud'a (hem peygamberlik, hem ilim ve hem de hükümdarlık bakımından) mirasçı oldu. "[13]
İbn tCesîr bu konu ile ilgili olarak ise şöyle der: "Yani Hz. Süleyman, peygamberlik ve hükümdarlık bakımından Hz. Davud'a mirasçı oldu. Buradaki mirasçılıktan kasıt, mal bakımından olan mirasçılık değildir. Çünkü Hz. Davud'un, Hz. Süleyman'dan başka oğullan da vardı. Durum böyle olunca, Hz. Davud'un malı, sadece Hz. Süleyman'a miras olarak kalacak değildi. Ayrıca sahîh hadiste sabit olduğuna göre Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
'Biz peygamberler topluluğu, miras bırakmayız. Bıraktık-larımız olursa da, o sadakadır. [14]
Doğru konuşan ve.sözü tasdik edilen Peygamber Efendimiz, (burada) peygamberlerin mallarının miras olarak bırakılmayacağını haber vermektedir. "Bilakis onların bıraktıkları mallar, kendilerinden sonra yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine sadaka olarak verilir. [15]
İkincisi: Allah'ın, Hz. Süleyman (a.s)'a, kuş dili ile diğer hayvanların lisanlarını[16] öğretmesi.
Böylece Hz. Süleyman (a.s), kuşların ve hayvanların konuşmalarını, diğer insanların anlamadığı bir şekilde anlardı. Hüdhüd, karınca ve diğer hayvanlarla konuştuğu gibi bazen diğer hayvanlarla da konuşurdu.
İbn Asâkir'in şöyle söylediği rivayet edilmiştir: "Süleyman Peygamber, yoldan geçerken erkek bir serçenin, dişi bir serçenin etrafında dolanmakta olduğunu gördü. Yanında bulunanlara:
- 'Bu erkek serçenin ne dediğini biliyor musunuz?' diye sordu. Etrafındakiler:
- 'Ey Allah'ın peygamberi! Ne diyor?' diye karşılık verdiler. Süleyman Peygamber:
- 'Erkek serçe, dişi serçeyi istiyor ve ona: 'Benimle evlenirsen, seni, Şam'da dilediğin eve yerleştiririm' diyor. Çünkü Şam'ın evleri, güzel taşlarla inşa edilmiştir. Oralara herkes giremez. Ancak bir dişi ile evlenmek isteyen her erkek, mutlaka yalan söyler.[17]
Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır:
"Süleyman, Davud'a (hem. peygamberlik, hem ilim ve hem de hükümdarlık bakımından) mirasçı oldu. Dedi ki: 'Ey insanlar! Bize, kuşların dili öğretildi. Ve bize, her şeyden (bolca bir pay) verildi. İşte bu, açık bir lüiuftur."[18]
Yine Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır:
"(Süleyman 'm cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan ordusu) karınca vadisine geldikleri zaman bir karınca: 'Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin ki, Süleyman ve orduları farkında olmayarak sizi ezmesinler' dedi. (Süleyman,) karıncanın bu sözüne gülümsedi....."[19]
Üçüncüsü: Yüce Allah'ın, Hz. Süleyman (a.s)'a, daha küçük yaşta Adaletle hükmetmeyi vermesi.
Buna; daha önce de naklettiğimiz, Kur'ân-ı Kerîm'in, "(Fetvayı) bu (şekilde vermeyi) Süleyman'a Biz bildirdik" (Enbiyâ: 21/79) şeklinde hakkında hüküm verdiğini ikrar ettiği olay ile daha öncede geçtiği üzere bir kurdun iki kadının birisinin çocuğunu alıp götürmesi hakkında verdiği hüküm ile ilgili olay delil teşkil etmektedü".
Dördüncüsü: Yüce Allah'ın, rüzgarı Hz. Süleyman (a.s)'m emri altına vermesi.
Rüzgarı, dünyanın hangi tarafına isterse o tarafa estiriyor ve böylece kısa zamanda uzak mesafeleri kat ediyordu. Nitekim Yüce Allah bu konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
"Süleyman 'a, sabah gidişi bir aylık mesafe ve akşam dö-nüsü de bir aylık mesafe olan rüzgarı emrine verdik. "[20]
Ayetin anlamı şöyledir: Hz. Süleyman, bu rüzgar ile sabahtan öğleye kadar bir aylık mesafeyi kat ediyor ve öğleden akşama kadar ise bir aylık mesafeyi kat ediyordu. Böylece de bir günde iki aylık mesafe kat ediyordu.
Hasan el- Basri derki: "Süleyman Peygamber sabahleyin Şam'dan hareket eder, öğleye doğru İstahr denilen yere konaklar. Orada öğle yemeğini yerdi. Akşama doğru oradan dönerek Kabil'de gecelerdi. Şam ile îstahr arası, bir aylık mesafedir. Yine İstahr ile Kabil arası da bir aylık mesafedir."
İbn Kesîr bu konu ile ilgili olarak şöyle der: "Hz. Süleyman'ın, tahtadan yapılma (çok büyük) bir tahtırevanı ( ya da uçan halısı) vardı. İstediği bütün köşkleri, çadırları, mallan, atlan, develeri, (insanlardan ve cinlerden oluşmuş) Adamları, bunların dışında hayvanları ve kuşları ona yükleyebiliyordu. Bir yolculuğa çıkmak istediğinde, (yukarıda sayılan şeyleri ona yükler ve) rüzgar da onu (alıp istenilen yere) götürürdü."
Derim ki: Bu, o kadar garip ve acayip bir şey olmayıp Allah'ın kudretinin yanında çok basit bir şeydir. Kaldı ki bugün insanlar, uzak memleketlere jet uçağıyla gidebilmektedir. Bir beldeden diğer uzak bir beldeye hızlı bir şekilde yol alabilmektedir. Bunun bir benzeri olarak; Allah'ın, rüzgarı, bir vasıta olarak peygamberi Hz. Süleyman (a.s)'a vermesi, inkar edilemez. Çünkü rüzgarın Hz. Süleyman'ın emri altına verilmesi olayı, Hz. Süleyman (a.s)'a mahsus kılman mucizelerden sadece biridir.
Üstad Neccâr, "Kasasu'l-Enbiyâ" adlı kitabında tahtırevan (uçan halı) olayını kabul etmemektedir. Halbuki Allah'ın kudreti, nice garip ve acayip şeyleri meydana getirdiğine göre bunu inkar etmeye hiç de gerek yoktur. Biz, -Kur'an'mda belirttiği- rüzgarın, Hz. Süleyman'ın, emriyle uzak mesafeleri kısa zamanda yol aldığına inanırız. Ama rüzgar, tahtırevanı nasıl alıp götürür? Tahtırevanla köşkleri nasıl taşır? Atları nasıl götürür? Bu konuları Allah'a bırakır, Kur'an'in bu konuda anlattıklarını nakletmekle yetiniriz. Zira Yüce Allah bu konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
"Süleyman'a, fırtınayı (boyun eğdirmiştik. Bu fırtına) Süleyman'ın emriyle, içinde bereketler yarattığımız vere akıp gi-derdi. 'Biz, her şeyi (yapmasını)' biliriz. "[21]
Biz, Üstad Neccâr'da dahil, mucizeleri ve acayip olaylan kabul ederiz. Fakat biz, bu konuda ölçülü davranmalıyız ve aşırıya kaçmamalıyız. Belki de Üstad Neccâr'in, bu tahtırevan meselesini kabul etmemeye sevk eden şey; bazı hikayecilerin bu tahtırevanı acayip ve garip bir biçimde anlatması veya bazı tefsircilerin de bu tahtırevanın özellikleri hakkında anlatılanlara dayanmadaki aşırılıkları olabilir.
Beşincisi: Yüce Allah'ın, cinleri ve şeytanları Hz. Süleyman (a.s)'m emri altına vermesi.
Bunlar, H. Süleyman (a.s)'a, mücevherler ve kıymetli mercanlar çıkarmak için denizlere dalıyorlar ve insanoğlunun gücünün yetemeyeceği; yüksek gökdelenler, büyük saraylar, yerinden oynatılamayan sağlam kazanlar, havuzlara benzer büyük çanaklar vb. işler yapıyorlardı. Nitekim Yüce Allah bu konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
"Süleyman 'a, sabah gidişi bir aylık mesafe ve akşam dönüşü de bir aylık mesafe olan rüzgarı (emrine verdik.) Yine Süleyman için, erimiş bahri da kaynağından sel gibi akıttık. Rabbinin izniyle cinlerden bir kısmı, Süleyman 'in önünde çalışırdı. Onlardan kim, emrimizden sapsa, ona, alevli azabı (attırırdık. Onlar, Süleyman 'a; kalelerden, heykellerden, havuzlar kadar (geniş) leğenlerden, yerinden oynamayan sağlam kazanlardan ne dilerse yaparları. Ey Dâvud ailesi! Şükredin. Çünkü (verdiğim nimetlere karşı) şükreden azdır. "[22]
Yüce Allah, Hz. Süleyman (a.s)'ı, bütün şeytanların üzerine otorite yapması sebebiyle; Hz. Süleyman (a.s.,) onlardan dilediğini zor işlerde çalıştırıyor ve insanlara kötülük yapmalarını engellemek için de onlardan dilediğini zincirlere bağlıyordu. Nitekim Yüce Allah bu konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
"(Süleyman için) bina kuran ve (denizlerden mücevherler ile değe.rli süs eşyaları çıkarmak için) dalgıçlık yaparı şeytanları ve demir zincirlere bağlı diğerlerini (onun emrine verdik)-[23]
Bu özellik, Hz. Süleyman'dan başka hiçbir peygambere verilmemiştir. İşte bu; büyüklüğün zirvesi ve dün ya daki hükümdarların otorite ile hükümranlıklarının son noktasıdır. Bu sebepledir ki, hükümdarlardan hiç birisi Hz. Süleyman'ın elde ettiği mertebeye ulaşamamıştır.
(Hz. Süleyman'ın bu özelliği ile ilgili olarak) İmam Buharı, Sahîh'inde Resulullah (s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Geçen gece cinlerden bir ifrit, namazımı bozmak için karşıma çıktı. Allah'ta bana imkan verip onu yakaladım ve hepinizin onu görmesi için caminin direklerinden birine bağlamak istedim. Hemen o anda kardeşim Süleyman (Peygamberin: 'Ey Rabbim! Beni bağışla. Bana, benden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver." (Sâd: 38/35) şeklindeki duasını hatırladım. Bu sebeple de onu (orada) köpek kovar gibi bırakıverdim."[24]
Altıncısı: Yüce Allah'ın, Hz. Süleyman için, erimiş bakın, kaynağından sel gibi akıtması.
Bakır, Hz. Süleyman için, suyun fişkırdığı gibi özel bir kaynaktan erimiş olarak fışkırıyordu. Hz. Süleyman ise onu dilediği şekilde kullanıyordu. Nitekim Yüce Allah bu konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
"Süleyman için, erimiş bakın da kaynağından sel gibi akıttık. "[25] İşte bu, Hz. Süleyman 'a özgü bir özellikti.
Nitekim Allah, babası Davud'a da demiri yumuşatmıştı. Bu sebeple de demiri, ateşe ve çekice gerek duymadan elinde hamur gibi istediği şekle sokabiliyordu. Bununla ilgili olarak ise Allah şöyle buyurmaktadır:
"Davud'a da demiri yumuşattık."[26]
Abdullah ibn Abbas'ın anlattığına göre; (ayette geçen) "el-Kıtr" (Erimiş bakır) kelimesi, "en-Nuhâs" (Bakır) anlamındadır. Bu erimiş bakır kaynağı, Yemen'dedir. Bu kaynağı, Cenab-ı Allah, Hz. Süleyman için (yerden) fışkırttı. Bunun
üzerine Hz. Süleyman, bu erimiş bakırı kaynağından alıp binalar ve başka şeyler yapmada kullanıyordu.[27]
Bazı alimler der ki: "Belki de bu erimiş bakır kaynağı, volkanik ülkededir."
Yedincisi: Hz. Süleyman (a.s)'m; insanlardan, cinlerden ve kuşlardan oluşmuş bir ordusunun bulunması.
Hz. Süleyman (a.s), onların yapacağı işleri düzenler ve işlerini ayarlardı. Bir sefere çıkacağı zaman, onlar, toplu bir merasim alayı şeklinde onunla birlikte çıkarlardı. Askerler ve görevliler, her taraftan olacak şekilde Hz. Süleyman'ı bir halka içerisine alıp insanlar ve cinler, onunla birlikte yürürlerdi. Kuşlar ise, kanatlarıyla Hz. Süleyman'ı sıcaktan koruyorlardı.
Bu ordu birlikleri içerisinde her gruba ait liderler ve başkanlar vardı. Onlar, ihtişamlı günlerde ve askeri törenlerde orduyu harekete geçirirlerdi. Gözler, bunun bir benzerini daha görmemişti...
Kur'ân-ı Kerîm, bize; Hz. Süleyman'ın, bu ordusuyla bir sefere çıktığı esnada bir karınca vadisinden geçerken bir karıncanın arkadaşlarıyla konuşması ve Hz. Süleyman'ın ise bu karıncanın konuşması ve arkadaşlarını (Süleyman'ın ordusundan korunmak için yuvalarına kaçmaları şeklinde yaptığı) uyarışını anlayıp bu konuşmadan dolayı tebessüm etmesi ve Allah'ın, kendisine bol bir şekilde bu büyük nimeti vermesi sebebiyle O'na şükretmesi ve bu nimete karşı yaptığı teşekkürü yerine getirebilmeyi Rabbinden istemesi ile ilgili olayı bize anlatmıştır. Yüce Allah bu konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
"Cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşmuş orduları, Süleyman 'in hizmetine toplandı. Hepsi bir arada (onun etrafında) düzenli olarak sevk ediliyorlardı. Nihayet karınca vadisine geldikleri vakit, bir karınca: 'Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin. Yoksa Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin' dedi. (Süleyman) karıncanın bu sözüne gülümseyerek: 'Ey Rabbim! Bana ve ana-babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın iyi iş yapmamı gönlüme getir. Rahmetinle, beni, Salih kulların arasına kat' dedi.[28]
İbn Kesîr derki: "Ayeti kerimenin bağlamından anlaşıldığı üzere; Hz. Süleyman'ın, alay kıtası içerisinde ata binili olduğuna ve -bazılarının da iddia ettiği gibi- tahtırevan üzerinde olmadığına, eğer tahtırevan üzerinde olsaydı karıncaya ondan bir zarar gelmeyecekti. Çünkü tahtırevan üzerinde ihtiyaç duyduğu askerler, atlar, develer, yükler, çadırlar, davarlar ve bütün bunların üzerinde kuşlar vardı. Nitekim Allah, izin verirse bu konuyu ileride açıklayacağız.[29]
Özetle; Hz. Süleyman (a.s), ayeti kerimede sözü edilen karıncanın, kendisiyle ve ordusuyla ilgili; ayaklar altında kalıp ezilmemeleri için arkadaşlarına, yuvalarına girmelerini söylemesi ve sonrada "Yoksa Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin" (Nemi: 27/17) şeklinde hem Hz. Süleyman'ın şahsma ve hem de iyi ordusuna karşı anlayışlı ve saygılı olduğunu gösterir İşte bu; ayeti kerimede sözü edilen karıncanın, Hz. Süleyman ile ordusuna karşı saygılı olduğuna ve iyi kimseler ile kötü kimseleri ayırt etmesine bir delil değil midir?
Süddi'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Süleyman Peygamber zamanında insanlara kıtlık geldi. Bunun üzerine Süleyman Peygamber, halka, yağmur duasına çıkmaları için emir verdi. Halkta yağmur duasına çıktı. Yolda giderken, bir karıncanın, ayaklan üzerine dikilip ellerini açarak:
- 'Allahım! Ben, Senin yaratıklarından biriyim. Biz, Senin lütfuna muhtacız" şeklinde dua ettiğini gördüler. Bunun üzerine Süleyman Peygamber, (etrafinda bulunanlara):
- 'Haydi geri dönün. Şu karıncanın yüzü suyu hürmetine üzerinize yağmur yağacak' dedi.[30]
Hz. Süleyman (a.s)'ın, Sebe' Kraliçesi Belki s İle Olan Kıssası:
Kur'ân-ı Kerîm, bize, Sebe' kraliçesiyle aralarında geçen kıssayı anlatmıştır.
Bu kıssadan; hükümdarlar ve büyük kimseler için ince bir anlam olduğu, hükümranlığının Beytü'l-Makdis'ten Yemen sınırlarına kadar geniş olup hükümdarların ve kralların ona boyun eğdiğini, hükümdarlığını İslama davet aracı olarak kullandığını; hiçbir kafir hükümdar, zorba kral ve güçlü bir sultan bırakmaksızın hepsini Allah'ın dinine girmeye davet ettiğini, bunlardan her kim de bu daveti kabul etmemişse ona karşı kılıcı güzel bir hakem olarak kullandığını, böylece Allah'ın dinini dünyanın her bölgesine ve her yanma yaydığını bildirme yer almaktadır.
Ordusunun; insanlardan, cinlerden ile kuşlardan oluştuğunu, bunlardan her birinin ayrı bir görevi olduğunu ve bunların hepsinin, orduların hükümdarlarına yaptığı gibi, Hz. Süleyman'ın yanında her an hazır olduklarını ve nöbet tuttuklarını daha önce belirtmiştik.
Abdullah ibn Abbas'm belirttiği üzere; Hüdhüd kuşunun görevi de, sefer esnasında ıssız çöllerde ve yerin altında (Hz. Süleyman ve ordusu suya ihtiyaç, duydukları zaman onlar için) su arayıp bulmaktı. Bu sebeple (Allah'ın ona verdiği bir güç sayesinde) bu gibi yerlere gider ve onlar için su var mıdır? diye bakmırdı.[31]
Hz. Süleyman, bir gün kuşları teftiş etti. Hüdhüd kuşunu göremedi. Hüdhüd'ün yerinde olmamasını, bir suç saydı. Bu kayboluşunun sebebi ile ilgili geçerli bir mazeret getirmediği taktirde onu keseceğini, ya da ona azab edeceğini söyledi. Hüdhüd çıkıp gelince, ona, kaybolup gidişinin nedenini sordu. Hüdhüd ise; Yemen'in Sebe' beldesinde olduğunu, orada Bel-kıs adında bir kraliçe olduğunu, bu kraliçenin orada bulunan halka hükmettiğini, kendisinin çeşitli mücevherlerle süslü büyük bir tahtının olduğunu, kraliçenin ve ahalisinin Allah'ı bırakıp güneşe tapan ve secde eden putperest bir topluluk olduğunu ve bu büyük memleketin durumu ile içerisinde Allah'ı bırakıp inkarcı putperest olan topluluklar ile ilgili haberleri anlattı.
Hz. Süleyman (a,s), bu habere şaşırdı. Çünkü dün ya da Allah'tan başkasına tapan nasıl bulunabilirdi? Hüdhüd'ün, doğru mu yoksa yalan mı söylediğini anlamak için onu denemek istedi. Bunun için kraliçe Belkıs'a götürmesi için ona bir mektup verdi.
Hüdhüd mektubu Yemen'e götürüp Beîkıs'ın yatağının üzerine bıraktı. Mektupta; Belkıs'ı Allah'a ve peygamberine itaat etme ve Hz. Süleyman'ın hükümranlığı ile otoritesine karşı baş eğip kabullenme ve boyun eğme yer almaktaydı.
Kraliçe mektubu alıp açtı. İçerisinde şu yazılı idi:
"Bu mektup, Süleyman'dandır. Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahim Allah'ın adıyla başlamaktadır). 'Bana karşı baş kaldırmayın. Teslimiyet göstererek bana gelin' diye (yazmaktadır).[32]
Kraliçe, mektuba tek başına cevap vermek istemedi. Devlet adamlarını, vezirlerini ve danışmanlarını toplayıp onlara mektubun mahiyetini ve içerisinde sert bir üslubun yer aldığını bildirdi. Bunun üzerine içlerinde üstünlük duyguları kabarıp kraliçeye:
"Biz, güçlü ve kuvvetli kimseleriz. Zorlu savaş erleriyiz. Emir ise senindir. Artık ne emredeceğini düşün taşın" dediler.[33]
Kraliçe Belkıs, zeki ve akıllı bir kimse olup meseleyi akıllıca düşündü. Adamlarının güç ve üstünlükleri ile ilgili söylediklerine aldanmadı. Onlara:
- "Hükümdarlar, bir memlekete girdikleri zaman orasını harap ederler" dedi.
Yüce Allah bu konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
"Kraliçe: 'Hükümdarlar bir memlekete girdiler mi, orayı perişan ederler ve halkının ileri gelenlerini hakir hale getirirler. Herhalde onlar da böyle yapacaklardır' dedi. [34]
Onlara başka bir görüş sundu. Çünkü ansızın karşısına çıkan bu meseleyi çözmeye daha yakın bir yol bulmuştu. Bu da, Süleyman'a, hediye gönderecek, böylece ona yaltaklanacak, bu hediye nedeniyle isteğinden vazgeçip vazgeçmediğini öğrenmiş olacak, bu hediyeyi de zeki adamlarıyla gönderip Süleyman'ın kuvvetleri hakkında bilgi edinmiş olacak ve oradan gelecek haberler ışığında ne yapması gerektiğine karar verecekti.
Üstad Abdulvahhab en-Neccâr "Kasasu'I-Enbiyâ" adlı kitabında bu konu ile ilgili olarak şöyle der:
"Açıktır ki; Belkıs, elçileri aracılığıyla, haksız yere tehdit mektubu gönderen ve kendisine tereddütsüz bir şekilde boyun eğerek gelmesini isteyen bu hükümdarın durumunu öğrenmek için hediye göndermek istemektedir... Daha sonra elçiler, Belkıs'a; Süleyman'ın gerçek yönü, emri altındaki askeri kuvvetler ve onun emrine boyun eğmediği taktirde ona karşı hile yoluyla üstün gelmesinin mümkün olmadığı ile ilgili bol bilgilerle döndüler. Böylece Belkıs, elde edeceği kanıta göre davranacaktı. Hatta bir iş yapmak istediğinde, sonuçlarını araştırdıktan sonra o işi yapardı.
Elçiler, Süleyman (a.s)'a hediye ile gelince, Hz. Süleyman, hediyeyi kabul etmeyip onlara; kendisinin güzel bir durumda olduğunu, servetinin; kraliçenin ve ahalisininkinden daha çok olduğu ve bu sebeple de getirdiği mallara ihtiyacı olmadığını söyledi. Ayrıca kraliçe ve halk, yapılan daveti kabul etmedikleri taktirde ordularını, onların şehirlerine göndereceğini, onların ise buna güçlerinin yetmeyeceğini, aşağılık ve hakir bir şekilde şehirlerinden çıkarılacağını belirtti.[35]
Elçiler kraliçeye geri dönüp geldiler. Ona; Süleyman'ın hükümranlığının büyüklüğü, ordusunun çokluğu ve kuvvetinin fazlalığı ile ilgili gördüklerini anlattılar. Ayrıca gönderilen hediyeyi kabul etmediğini, dostluk kurmak istemediğini ve muhteşem ordusuyla bu ülkelere saldırmaya kararlı olduğunu bildirdiler. Bunun üzerine kraliçe, teslim olmaya ve boyun eğmeye karar verdi. Yol hazırlıklarını yaptırıp bir grup adamıyla birlikte Süleyman' a gitmek üzere yola çıktı...
Yüce Allah bu kıssanın tamamını şöyle anlatmaktadır.
"(Süleyman) kuşları gözden geçirdikten sonra: 'Hüdhüd'ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı? Ya bana (mazeretini gösteren) apaçık bir delil getirecek ya da mutlaka onu şiddetli bir azaba uğratacağım ya da boğazlayacağım' dedi. Çok geçmeden(Hüdhüd) gelip: 'Ben, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe 'den sana çok doğru (ve önemli) bir haber getirdim. Gerçekten, onlara (Sebe 'lilere) hükümdarlık eden, kendisine her türlü imkan verilmiş ve büyük bir tahta sahip olan bir kadınla karşılaştım. Onun ve kavminin, Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan ah koymuş. Bunun için hidayete giremiyorlar. Göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gizlediğiniz ve açıkladığınızı bilen Allah 'a secde etmezler. (Halbuki) O, çok büyük arşın sahibi Allah'tan başka tapılacak yoktur' dedi. (Süleyman, Hüdhüd'e) 'Doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın? bakacağım. Şu mektubu götür, onu kendilerine ver. Sonra onlardan biraz çekil de ne sonuca varacaklarına bak' dedi. (Süleyman'ın mektubunu alan Sebe kraliçesi:) 'Beyler, ulular! Bana çok önemli bir mektup bırakıldı' dedi. Mektup, Süleyman 'dandır.
Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahim Allah'ın adıyla başlamaktadır). 'Bana karşı baş kaldırmayın. Teslimiyet göstererek bana gelin' diye (yazmaktadır), (Kraliçe devamla:) 'Beyler, ulular! Bu işimde bana bir fikir verin. (Bilirsiniz ki) siz yanımda olmadan hiçbir işi kestirip atmam' dedi. Onlar: 'Biz, güçlü ve kuvvetli kimseleriz. Zorlu savaş erleriyiz. Emir ise senindir. Artık ne emredeceğini düşün taşın' diye cevap verdiler. Kraliçe: 'Hükümdarlar bir memlekete girdiler mi, orayı perişan ederler ve halkının ileri gelenlerini hakir hale getirirler. Herhalde onlar da böyle yapacaklardır. Ben (şimdi) onlara bir hediye göndereyim de, bakayım elçiler ne (gibi bir sonuç) ile dönecekler' dedi. (Elçiler, Süleyman'a hediye ile) gelince, Süleyman, onlara: 'Siz bana mal ile yardım mı etmek istiyorsunuz? Allah 'm bana verdiği, size verdiğinden daha iyidir. Ama siz, hediyenizle böbürlenirsiniz- (Ey elçiler!) Onlara var (söyle). İyi bilsinler ki, kendilerine asla karşı koyamayacakları ordularla gelir. Onları, muhakkak surette hor ve hakir halde oradan çıkarırız' dedi. [36]
Hz. Süleyman, Sebe' kraliçesinin, kendisini ziyarete geldiğini öğrenince, ülkesinin merkezinde camdan yapılma büyük bir köşk yaptırdı. (Köşkün giriş kısmında Belkıs'in) geçeceği yere su döktürmüş, suyun üzerini de camla kapatmıştı. Üzeri camla kapatılan bu giriş kısmının altındaki suya, balık ile diğer su hayvanlarını yerleştirmişti. Camla kaplı havuzu görenlere derin bir su imajı veriyordu...
Daha sonra Hz. Süleyman, kendi tahtında oturdu. Belkıs köşke girince, yolu üzerinde su olduğunu düşünerek eteğini yukarı doğru çekti. Süleyman, ona:
- 'Bu, camdan yapılmış şeffaf bir zemindir' dedi.
İşte bu, Yemenliler için bir benzeri daha görülmemiş muazzam bir şeydi.
Hz. Süleyman, Belkıs'a; egemenliğinin ve saltanatının delillerini ortaya koymak ve rüyalarda dahi göremediğini bizzat gözleriyle görmesini sağlamak istedi... Bu da; kraliçenin güzel tahtını, bu köşkte onun üzerinde oturmasını sağlamak için tahtını getirmesiydi. Bunun için askerlerine, Belkıs'ın tahtını kendisine getirecek güçlü bir kimseyi söylemelerini emretti. Bunun üzerine cinlerden bir ifrit seçildi. Bu ifrit, Hz. Süleyman'a, yarım günü geçmeyecek kadar kısa bir zamanda tahtı getirmeye gücünün yeteceğini bildirdi.
Orada velayetiyle meşhur, ilim ve iman sahibi bir kimse,, Hz. Süleyman 'a: "Gözünü açıp kapamadan, ben, sana onu getiririm" dedi. (Nemi: 27/40) Bir de baktı ki taht, yanı başında hazır bir vaziyette duruyordu. Tefsircilerin kaydettiğine göre; bu zat, Âsaf b. Barhiyâ'dır. O, Hz. Süleyman'ın teyzesinin oğludur. Velayet ve doğru sözlü bir kimsedir. Bu da, onun ke-rametindendir. Kerametler ise, Allah'ın veli kullar için sabittir. Bu tür kerametleri, ancak kibirli kimseler kabul etmez.
(Üstad el-Lukkânî) "Cevhere'Me denilir ki: "Velilerin kerameti, sabittir. Kim velilerin kerametini inkar ederse, sözünü fırlatıp at."
Bazı tefsirciler de, Belkıs'ın tahtını getirenin, bizzat Hz. Süleyman olduğunu ve tahtı taşıma işinin, Hz. Süleyman için bir mucize olduğunu ileri sürenler vardır. Fakat İbn Kesîr ile Süheyli, bu görüşü kabul etmeyip şöyle demişlerdir: "Bu, gerçekten garip bir görüştür. Çünkü sözün akışı, bu görüşü doğrulamaktadır.[37]
Hz. Süleyman, Belkıs'ın uyanıklılığını ve kavrayış derecesini ölçmek için (maiyetindekilere,) tahtın bazı yerlerini değiştirmelerini emretti. Belkıs (tahtın önüne) gelince, taht, dış görünüşü garip bir şekilde değişmiş olarak getirilip tahtı Belkıs'a takdim edilip ona:
"Bu, senin tahtın mıdır?' diye soruldu. Bunun üzerine Belkıs:
"Tıpkı o" diye cevap verdi.
Bu; Belkıs'ın, çok akıllı ve derin kavrayışlı bir kimse olduğunu göstermektedir. Çünkü Belkıs, tahtını, Yemen'de kapılar ardına kilitlediği için ve hiçbir kimsenin acayip bir şekilde buraya alıp getireceği aklına gelmediği için bu tahtın kendi tahtı olduğunu uzak gördü.
Belkıs, bu parlak delilleri ve harikulade olayları görünce, müslüman oldu ve kavmi ile birlikte bulundukları sapıklıktan da sıyrıldı. Peşi sıra da: "Rabbiml Ben gerçekten (Seni bırakıp güneşe tapmakla) kendime yazık etmişim, Süleyman 'in maiyetinde alenilerin Rabbi Allah'a teslim oldum', dedi." (Nemi: 27/44)
Yüce Allah bu kıssanın tamamını şöyle anlatmaktadır:
"(Sonra Süleyman, maiye tinde kilere:) 'Ey ulular! Onlar teslimiyet gösterip bana gelmeden önce, hanginiz o kraliçenin tahtını bana getirebilir?' dedi. Cinlerden bir ifrit: 'Sen makamından kalkmadan ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm ve güvenim var' dedi. Kitap'tan ilmi olan bir kimse ise: 'Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm' dedi. (Süleyman, kraliçenin) tahtını yanı başına yerleşivermiş görünce, (Süleyman): 'Bu, şükür mü edeceğim? Yoksa nankörlük mü edeceğim? diye beni denemek üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük edene gelince, o bilsin ki, Rabbim, müstağnidir ve çok kerem sahibidir' dedi. (Devamla:) 'Onun tahtını bilemeyeceği bir şekle sokup getirin bakalım tanıyabilecek mi? Yoksa tanımayanlardan mı olacak?' dedi. Kraliçe gelince: 'Senin tahtın da böyle mi?' dendi. O da: 'Tıpkı ol Zaten bize daha' önce bilgi verilmiş ve biz teslimiyet göstermiştik. Belkıs 'ı, Allah 'tan başka taptığı şeyler ( o zamana kadar tevhid dinine girmekten) alıkoymuştu. Çünkü kendisi, inkarcı bir kavimdendi. Ona: 'Köşke gir!' dendi. Kraliçe onu görünce, derin bir su sandı ve eteğini çekti. Süleyman: 'Bu, billurdan yapılmış şeffaf bir zemindir' dedi. Kraliçe de: 'Rabbim! Ben gerçekten (Seni bırakıp güneşe tapmakla) kendime yazık etmişim. Süleyman 'in maiyetinde alemlerin Rabbi Allah'a teslim oldum' dedi. [38]
Hz. Süleyman (a.s)'ın İmtihan Edilmesi:
Zayıf rivayetlere ve İsrâili hikayelere hevesli bazı kimseler, Hz. Süleyman'ın imtihan edilmesi meselesini acayip bir şekle sokmuşlardır. Kur'ân-ı Kerîm bu meseleye şöyle işaret etmektedir:
"Andolsun ki Biz, Süleyman'ı imtihan ettik; tahtının üstüne bir ceset bırakıverdik. Sonra o, yine eski haline döndü.[39]
Bazı hurafeciler de hakkında Yüce Allah'ın hiçbir şey indirmediği Hz, Süleyman'ın yüzüğünü anlattılar. Hz. Süleyman, bu yüzüğü parmağına takarmış ve bunu da cinler ile ifritlerde bilirmiş. Bir gün yüzük denize düşmüş. Bu sebeple de Hz. Süleyman, hükümdarlığını kaybetmiş. Şeytan da Süleyman'ın yerine gelip onun hükümdarlık tahtına oturmuş... Ve daha bir çok risalet ile nübüvvete ters ve akıl ile naklin kabul etmediği batıl şeyler.
Bu tür hikayeleri; İbn Kesîr, Fahreddîn er-Râzî, Beyzavi gibi araştırmacı alimler ile daha bir çok saygın alimler kabul etmemişlerdir.
İbn Kesîr bu konu ile ilgili olarak şöyle der: "Bazı tefsirci-ler, bir grup Selef topluluğundan bununla ilgili bir çok rivayetler nakletmişlerdir. Fakat bu hikayelerin çoğunu ya da hepsini, İsrâiliyattan almışlardır. Bu rivayetlerin çoğunda ise, güçlü bir münkerlik vardır.[40]
Ayeti kerimede sözü edilen imtihan ile, Hz. Süleyman'ın bedeninde meydana gelen bir imtihan kastedilebilir. Çünkü Hz. Süleyman, şiddetli bir hastalığa yakalanıp zayıflamış ve kuru kemik haine dönmüştü. Öyle ki hastalığının şiddetinden tahtının üzerinde ruhu alınmış bir beden gibi kalmış. Sonra iyileşip eski sağlıklı haline dönmüştür... Bu, Fahreddîn er-Râzî'nin, naklettiği bir çok görüşlerden tercih ettiği görüştür.
ya da imtihandan kasıt; Hz. Süleyman'ın, "Ben bu gece 100 hanımımla ilişkide bulunacağım. Onlardan her biri, bir erkek çocuk doğuracaktır. O çocuklar, Allah yolunda kılıçla cihad edeceklerdir. Fakat bunu söylerken 'inşallah' demedi. O gece 100 hanımıyla ilişkide bulundu. Onlardan hiç biri çocuk doğurmadı. Sadece içlerinden birisi, yarım bir insan doğurdu. (Kadın çocuğu doğurdu ve çocuğu getirip) Hz, Süleyman'ın tahtının üzerine bıraktı. Hz. Süleyman, bu çocuğu görünce, hatasını anlayıp Allah'a tevbe etti" sözü olabilir... Bu hadis, daha önce geçmiş olup Sahîh kitaplarda rivayet edilmiştir. Beyzavi, Nesefî ve daha birçokları ise bu görüşü benimsemişlerdir.
Bütün bunlara rağmen yüzük kıssası hakkında gelen rivayetlerin hepsi, batıl ve iftiradır.
Çünkü Nesefî (rh.a) bu konuyla ilgili olarak şöyle der: "Yüzük olayı ve Şeytan ile putperestlerin Hz. Süleyman'ın tahtına oturması ile ilgili rivayet edilenlere gelince, bunların hepsi, Yahudilerin batıl haberlerindendir."[41]
Hz. Süleyman (a.s)'m Ölümü:
Hz. Süleyman (a.s), 52 yıl yaşadı. İbn İshâk'm naklettiği tercih edilen görüşe göre, hükümdarlıkta 40 yıl kaldı. Sonra da öldü.
Hz. Süleyman (a.s)'m ölümü, garip bir şekilde gerçekleşmiştir. Çünkü insanlar ve cinler, ölümünden bir yıl geçtikten sonra ancak onun öldüğünü anlayabildiler. Ancak dayandığı bastonu bir kurtçuk kemirip (bastonun aşınması üzerine) yere yuvarlandıktan sonra onun öldüğünü fark ettiler. Zira Hz. Süleyman, Beytü'l-Makdis'e girip orada bastonuna dayanarak ölmüştü.
İbn Kesir, Vehb b. Münebbih'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Süleyman Peygamber, ölüm meleğine:
- 'Ruhumu teslim alacağın zaman bana önceden bildir' dedi. Ölüm meleği, Süleyman peygambere gelip:
- 'Ey Süleyman! Senin canını almakla emrolundum' dedi. Bunun üzerine Şeytanları çağırıp kendisi için kapısı olan billurdan bir köşk yaptılar. Süleyman Peygamber, köşkün içerisine girip namaza durdu ve bastonuna dayandı. Ölüm meleği, Süleyman peygamberin yanma girip ruhunu, bastonuna dayalı bir şekilde teslim aldı. Cinler ise onun sağ olduğunu düşünerek önünde çalışıyorlardı. Allah'ın gönderdiği bir kurtçuk, dayandığı bastonunu kemirmeye başladı. Bastonun içi boşalınca, Süleyman yere düştü. Cinler bunu görünce, dağılıp gittiler. Cinlerin gaybı bilmediği ise, "Eğer cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azab içinde kalmazlardı. " (Sebe': 34/14) ayeti kerimesinde belirtilmektedir.[42]
Yüce Allah bu kıssayı şöyle anlatmaktadır:
"(Süleyman'ın) ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak bastonunu yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. Bu suretle yere kapanıp yıkılınca, öldüğü anlaşıldı. Eğer cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azab içinde kalmazlardı. [43]
Burada hoş bir işaret var ki, oda; cinlerin, gaybı bildiklerini insanlara vehmettiriyorlardı. Halbuki Hz. Süleyman ölünce, onlar onun öldüğünü fark etmediler bile. Üstelik de Hz. Süleyman'ın yüklediği zor işlerde çalışmaya devam ediyorlardı. Bu da; onların, gaybı bildikleri şeklindeki iddialarını yalanlamaktadır.
Hz. Süleyman (a.s), Beytü'l-Makdis'e gömülmüştür.[44]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Bununla ilgili olarak b.k.z: Bakara: 2/102, 102; Nisa, 4/163; Errâm: 6/84; Enbiyâ: 21/78, 79. 81; Nemi: 27/15, 16, 17, 18, 30, 36, 44; Sebe': 34/12; Sâd: 38/30, 34 Hz. Süleyman (a.s)'ın kıssası ise şu sürelerde geçmektedir: Bakara: 2/102-103; Enbiyâ: 21/78-82; Nemi: 27/15-44; Sebe': 34/12-34; Sâd: 3S/30-40 (ç)
[2] Sâd: 38/35-39
Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 638-639.
[3] Neccâr, Kasasu’l-Kur’an, s. 318
Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 639.
[4] Îbnü'1-Esîr ise, el-Kâmil, 1/228-229 (ç)
[5] Enbiya: 21/78-79
[6] Bununla ilgili olarak b.k.z: tbn Kesîr, Tefsr, 3/186-187; Nesefî Tefsir 3/85-86
[7] Alimler, Hz. Davud'un, çocuğu, büyük kadına vermesi hususunda şu görüşleri Hen sürmüşlerdir:
1- Çocuk, büyük kadına benziyor olabilir.
2- O zamanın şeriatm-da büyük olanları tercih hükmü olabilir.
3- Çocuk, büyük kadının kucağında «elmis olduğundan dolayı olabilir.
[8] Buhari, Enbiya 40; Müslim, Akdiye 20 (1720); İbnu’l-Esir, el-Camiu’l-usul, 8/520.
[9] Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 639-642.
[10] îbn Kesîr'in de belirttiği üzere; Mescidi Aksa'yı İlk defa inşa edip yaptıran kişi-Hz. Süleyman olmayıp Hz. Ya'kûb (a.s)'dır. Çünkü Hz. Ya'kûb (a.s)'ın kıssasında da geçtiği üzere, Mescidi Aksa'yı İlk yapan kişi, Hz. Ya'kûb (a.s)'dır. Hz. Sülgmân'm Mescidi Aksa üe ilgili yaptığı şey, sadece onarma ve yenileme faaliyetinde bultn maktan ibarettir. Çünkü bir hadisi şerifte Ebu Zerr el-Gıiarî, Resululah (s.a.v)'e: "Ey Allah'ın Resulü! Yeryüzünde ilk inşa edilen Mcscid, hangisidir?" diye sordu. Resululah (s.a.v):
- "Mescidi Haramdır" buyurdu. Ebu Zerr:
- "Ondan sonra hangisidir?" diye tekrar sordu. Resululah (s.a.v)'de:
- "Beytül-Makdistir" diye cevap verdi. Ebu Zerr tekrar:
- "Bu iki mescid arasında ne kadar bir zaman geçmiştir?" diye sordu. Resululah (s.av) de:
- "40 yıl" diye cevap verdi. (Buhari, Müslim, Nesai, îbn Mace)
O halde Mescidi Haram'i ilk inşa eden kişi, Hz. İbrâhîm (a.s) olmaktadır. Çünkü Mescidi Haram'm, Hz. İbrâhîm (a.s)'dan Önce yapıldığı ile ilgili rivayetler, asılsızdır. Ayrıca Ku'an-ı Kerim ayetleri de, Mescidi Haram'ın, Hz. İbrâhîm (a.s) tarafından yapıldığını ifade etmektedir.
O halde tarihi açıdan Hz. Süleyman ile Hz. İbrâhîm arasında 1000 yıldan iâzla bir zaman dilimi vardır. Bundan dolayı da Hz. Süleyman'm, BeytÜ'lMakdis Mescidini, ilk defa yapması ilgili tarihi rivayetler, yukarıda geçen hadise ters düşmekt-dir.
Buna göre Beytül-Makdis Mescidinin, ilk defa Hz. Ya'kûb tarafından yaptırıldığı ile ilgili rivayet, doğruluk bakımından daha ağır basmaktadır. Çünkü Hz.' ibrâhîm ile Hz. Ya'kûb arasında yaklaşık olarak 40 yıl kadar bir zaman dilimi vi-dır. Ki bu da, en doğru olandır, (ç)
[11] Nesâî, Mesacid 6; İbn Mâce, İkame 196; Müsned: 2/176
[12] Buhârî, Nikah 119; Müslim, Eyman 22, 24; Nesâl, Eyman 43; Tirmizî, Nüzur 7. Bazı rivayetlerde ise "Geceleyin 90 hanımımla ilişki de bulunaoğım" ifadesi geçmektedir. Bununla ilgili olarak ise b.k.z: İbrü'1-Esir, el-Camiu'I-Usul, 11/665 (Bazı rivayetlerde, Hz. Süleyman'ın, yukarıdaki arzusınu 60, 70, 90, 100, hatta 700 ve 1000 hanımı için kullandığına dair ifadeler var. Bu rra-yetler, en hızlı bir şekilde olsa dahi bir gece de bu kadar kadını dolaşmanın imkansız oluşu ve "İnşallah" demenin çocukların doğumunu engellemesi gibi ifadelerden ötürü eleştirilere uğramıştır. Her nekadar bu kadar bir kadm bir
gecede dolaşılması "mucize" ile açıklanmak istenmişse de, yine de kabule şayan bulunmamıştır. Bununla ilgili olarak b.k.z: Doç. Dr. Abdullah Aydemir, a.g.e. s. 188-189; İbn Kesir, Tarih, 2/29-30; Abdulvehhab en-Neccar, a.g.e, s. 33i) (ç)
Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 642-644.
[13] Neml: 27/16.
[14] Buharı, Meğazi 14, 38; Müslim, Cihad 51, 52; Ebu Dâvud, İmara I9 (ç)
[15] İbn Kesîr, el-Bidâye, 2/218
[16] Buna, "Ve bize, her şeyden (bolca bir pay) verildi." (Nemi: 27/16) ayeti delil olarak gösterilmiştir, (ç)
[17] İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 2/19
[18] Neml: 27/16
[19] Neml: 27/18
[20] Sebe': 34/12
[21] Enbiyâ: 21/81
[22] Sebe’: 34/12-13
[23] Sâd: 38/37-38
[24] Buhârî, Enbiyâ 40, Salât 75; Müslim, Mesâcid (541); Müsned: 2/298
[25] Sebe': 34/12
[26] Sebe': 34/10 (Merhum Mevdudi, Hz. Davud'a demirin yumuşatılması ile ilgili olarak şöyle der: "Bu gerçek, arkeolojik ve tarihi araştırmalarla da desteklenrnekfc-dir. Çünkü bu araştırmalara goie, Demir Devri,'MÖ. 1200 ile 1000 yıllan arasında başlamıştır. Bu da, Hz. Davud'un yaşadığı dönemdir. İlk önce Suriye ve Anadt-lu'da M.Ö. 2000-1200 yılları arasında yaşayan Hititler, demiri eritip şekil vermek için bir metod icat etmişler. Fakat bunu diğff insanlardan gizlemişler. Bu nedenle de demir, yaygm bir kullanıma geçmemiştir. Daha sonra Filistinliler de demiri kş-fetmiş, fakat onlarda bunu bir sır olarak saklamışlardı. İsrail oğulan hükümdarı Tâlût'un (Seul), Hititlere ve Filistinlilere defalarca yenilmelerinin nedeni, karşıh-rmdakilerin savaşlarda demiri kullanmasıydı. M.Ö. 1020'de Tâlût (1004965) Allah'ın eınri İle İsrail oğullarının hükümdarı olduğunda Sâdece tüm Filistin'i ve İi-dün'ü değil, Suriye'nin bir bölümünü de İsrail krallığım kattı. İşte o zaman Hititle-rin ve Filistinlilerin bu kadar gizledikleri zırh (ve kılıç) yapımı sırrı açığa çıktı ve demirden günlük ucuz eşyalar bile yapılmaya başladı. Filistin'in güneyinde demir madenleri bakımından zengin bir bölge olan Edom'da yapılan yeni arkeolojik kazılar, demir eritme ve şekil verme İşleminde kullanılan ocaklan ortaya çıkarmıştır." Yine Akabe körfezinde, Elat'ın yakınlarında Hz. Süleyman (a.s) zamanında bir iiman olan "Ezion-Geber"de yapılan kazılarda açığa çıkan bir ocağın, bııgüıkü modern eritme fmıllannda kullanılan yöntemlere uygun bir ştkilde inşa edildiği sanılmaktadır."Mevdudi, Tefhimırl-Kuran, 3/322-323)
[27] İbn Kesîr, el-Bidâye ve!n-Nihâye, 2/28
[28] Neml: 27/17-19
[29] İbn Kesîr, el-Bidâye ve:n-Nihâye, 2/28
[30] İbn Kesîr, el-Bidâye veVNihâye, 2/20 (ç)
Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 644-654.
[31] Hüdhüd kuşunun böyle bir özelliğe sahip olduğu ile ilgili Kur'âm Kerîm'de ve Sünnet'te bir bilgi yoktur. Bu, tefsircüer ile tarihçilerin illeri gelenlerinin görüşüdür. Bunu, nerden aldıklarını bilmiyoruz. Acaba bu, bir hüküm çıkarma sonucunda mı? Yoksa Ehli kitaptan alınmış bir bilgi midir? Durum ne olursa olsun, bir takım mahlukata, ötekilerinde bulunmayan bazı özelliklerin bulunması uzak bir şey değildir, (ç)
[32] Neml: 27/30-31
[33] Neml: 27/33
[34] Neml: 27/34
[35] Ustad Abdulvahhab en-Neccâr, Kasasu'l-Enbiyâ, s. 334
[36] 'Neml: 27/20-37
[37] İbn Kesîr,Tefsir, 3/367
[38] Neml: 27/38-44
Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 654-661.
[39] Sâd: 38/34
[40] İbn Kesîr, Tefsir, 4/37-40
[41] Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 661-663.
[42] İbn Kesîr, Teftir, 3/538
[43] Sebe 34/14



