«Pek çok sigara ve kahve içerdi. Sigaralarını tütüncübaşı Ali Efendi denilen ve en eski emektarlarından olan zat tedarik ve takdim ederdi. Kahvesini kahvecibaşı hazırlar ve tepsi içinde iki beyaz fincan ve bir cezve ile gönderirdi. Sultan Hamîd, her defasında behemehal iki fincan kahve içmeyi sevdiği için birinci fincanı bitirdikten sonra, ikincisini aynı fincanda içmeyip, diğer temiz fincana koyardı. Sultan Hamîd'in içtiği su ikinci kilerci Hüseyin Efendi tarafından bir sürahiye konulur ve bu sürahi mühürlü bir çanta içinde takdim olunurdu.
Sarayda biri (matbah-ı âmire) denilen ve hergün birkaç bin kişinin yemeğini pişirip hazırlayan bir mutfak, bir de Zat-ı Şahâne'nin hususî mutfağı vardı. Hususî mutfakta büyük bir itina ile hazırlanan yemekler birinci ve ikinci kilerciler marifetiyle ve her günün yemekleri yazılı bir liste ile dâire-i hümâyuna gönderilir, Zat-ı Şahâne'nin bu listeden intihap ettikleri, haremağaları vasıtasıyla alınarak kadınlara verilir, bu suretle servis yapılırdı. Sultan Hamîd, bilhassa hafif yemekleri tercih eder ve her defasında az yerdi. Yemekten sonra bir parça istirahat etmek mûtadı idi.
Sultan Hâmid'in yatak odası kendisine mahsus dairenin birinci katında idi. Bu daireye çimento döşeli bir yoldan ve camlı bir kapı ile girilirdi. Bu kapının iç tarafı küçük bir taşlık idi. Buna açılan bir kapıdan iki basamaklı bir merdivenle bir salona çıkılırdı. İşte Sultan Hamîd'in yatak odası bu salonun sol tarafında idi.
Yatak odasına girilince sol tarafta bir paravana, bunun arkasında da Hünkâr'ın karyolası vardı. Hünkâr'ın muayyen bir yatak odası olmadığı ve yerde yattığı hakkındaki hikâyeler hurafedir.
Abdülhamîd'in en çok okuduğu ve daha doğrusu okutmak suretiyle dinlediği kitaplar; zabıta romanları, cinaî hikayeler ve seyahatnameler idi.»
Abdülhamîd'in (polisiye) romanlara rağbetini, memleket idaresinde polis dehâsına ihtiyaç bulunduğu noktasında kıymetlendirmek lâzımdır.
Başkâtip Paşa, Abdülhamîd'in günlük hayatını anlatmakta devam ediyor:
«-Yıldız Sarayı'nda bir mütercim dairesi vardı. Saraya memur edilen zevatın unvanı (Mâbeyn-i Hümayun mütercimi) idi. Bunlar arasında Sadrâzam Hakkı Paşa, Rüsumat Müdürü Sırrı Bey, Hariciye Tercüme Kalemi Müdürü Nişan ve Sefer Efendiler gibi zevat da vardı. Bunların başlıca vazifeleri Avrupa'da intişar eden romanların dikkate şayan olanlarını ve bilhassa zabıta romanlarını tercüme etmekti. Bu tercümeler Sultan Hamîd'in yatak odasında ve paravana arkasında roman okumaya memur olan zevata tevdi olunurdu. Hünkâr yatağa girdikten sonra, bu roman okuyacak zat - ki evvelleri Mahmut Efendi idi ve ondan sonra bu vazife Esvapçibaşı İsmet Bey'e ve Mabeynci Emin Bey'e intikal etmişti- paravananın arkasına oturur, Hünkârın uykusu gelinceye kadar romanı okur, nihayet Hünkâr (kafi!) deyince dışarı çıkar, yatak odasının kapısı içerden kapanır, odanın dış tarafında ve kapının önüne yapılan yer yataklarında bir harem ağasıyla bir boşnak tüfekçi veya Söğütlü Alayı efradından biri yatardı.»
Sultan, memleket meseleleri karşısında, nefsine, en hakir fert kadar bile istirahat tanımamaktadır. İşte:
«-Sultan Hamîd, müstacel bir iş zuhurunda gecenin herhangi bir vaktinde kendisinin uyandırılmasına müsaade etmişti. Bir işin müstaceliyetini ve Hünkârı uyandırmaya değeri olup olmadığını takdir etmek hak ve mes'uliyeti onu-arzeden zata ait idi. Bazen ertesi sabaha kadar beklettirilmesi caiz olmayan veya Hünkârın fevkalade ehemmiyet atfettiği bir tezkere için Hünkâr'ı uyandırmak lâzım gelince o tezkere dış kapıdan içeriye gönderilerek Hünkârın yatak odası önünde yatan harem ağasına verilir, harem ağası kapıya vurarak Abdülhamîd'i uyandırır, kimden geldiğini söyleyerek kâğıdı takdim eder, Abdülhamîd bu kâğıdın muhteviyatına muttali olduktan sonra eğer derhal tebliğ edilecek bir iradesi olursa ya nöbetçi mâbeyncilerden birini, yahut Başkâtibi çağırttırırdı. Fevkalâde ahvalde veya son derece müstacel bir iş için bu suretle, gece yarısı evimden alelacele çağrıldığım ekseriya vuku bulmuştur. Bu takdirde başkâtip veya başmâbeyinci yatak odasına girer, paravanın arkasında, Hünkârın iradesini telâkki ederdi Yüksek olduğu için, Padişah paravana kanatlarının ittisal (bitişme) noktasından görünerek konuşurdu. Böyle gecelerde bile Abdülhamîd, ihtiyadını bozmaz, bazen yarım ve hattâ bir, birbuçuk saat o müstacel iş için irade tebliğ veya cevaba intizar ettikten sonra tekrar yatar, fakat ertesi sabah yine vaktinde ve erkenden kalkarak çalışmaya başlardı. Bu yeknesak hayat hiç değişmeden bu suretle devam edip dururdu.»
İlk fasıllarda demiştik ki, Abdülhamîd'in büyüklüğünü anlamak için onun aleyhine yazılmış olanları okumak yeter. Başkâtip Tahsin Paşa gibi, Ulu Hakan'ın nimetiyle perverde olmuş bir zat bile, bundan 40 küsur sene kadar önce, "Milliyet" gazetesinde yayınladığı "Yıldız Hatıraları"nda, Abdülhamîd'in faziletlerine ait bazı tespitleri ıkına sıkına ve hiçbir kıymet hükmü koymadan dile getirirken, birçok yerde de baştan başa satıh üstü giden sığ görüşleri içinde Efendisini yermeye çalışırdı.
Ne yapsın; 1930-31 şartları içinde başka türlüsünü söyleyemezdi! Malum rejimin havası daha fazlasına müsait değil!
Mazeretini mi öne atacağız?
Hakikat karşısında hiçbir mazeret kabul etmeyen biz, Tahsin Paşa'nın:
«-Bu yeknasak hayat hiç değişmeden bu suretle devam edip dururdu.»
Sözündeki bıkkınlık ve bezginliği ve 24 âyâr altın gibi vasıfları sabit bir hayatı takdir edemeyişindeki satıhçılığı anlamayanlardan değiliz.
Bu da gösteriyor ki, muhiti Abdülhamîd'e, onu genişliğine ve derinliğine anlayabilecek bir dost verememiştir. O zamanki Türk münevverler çevresinin ve cemiyetinin hâli budur ve Abdülhamîd, tarihte birçok büyük adam gibi, kalabalık içinde yalnızdır.
Sabah namazını takip eden hafif bir kahvaltıdan sonra iş, daima iş, binbir koldan iş... Eğer işten yakasını kurtarabilecek olursa, öğleye doğru Yıldız bahçesinde gezinti ve renk renk kuşlarla cins atlarına göz atış... En sevdiği hayvan at ve güvercin... Haremde ve ekseriyetle aile sofrasında öğle yemeği... Bu da saray hayatında bir inkılâp... Öğleden sonra bir-birbuçuk saat uyku... Gönül rahatlığıyla uyuyabildiği tek uyku budur denilse yanlış olmaz. Ekseriyetle Kütüphanesinde geçirdiği birkaç saat ve bu arada yine nazırlarla saray memurlarını kabul edişi ve yine iş... Vakit bulursa marangozhane ve kimya laboratuarında çalışma... Akşam ve gece geç vakitlere kadar iş... Bütün saray, büyük şahsiyetin mihrakı etrafında, el-pençe divan, fecirden guruba ve geceden sabaha kadar nöbet bekleme vaziyetindedir.
Ulu Hakan İkinci Abdülhamîd Han, marangozluk, saatçilik, çinicilik, at ve güvercin sevgisi gibi küçük ve masura zevkleri dışında, İmparatorluğun yükü üzerine bir de kendisininkini bindirmek yerine, o yükü tek başına omuzlarında taşıyan Devlet Reisinin çileli günlük hayatını yaşar.
[Necip Fazıl Kısakürek - Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han]
Mesajlar: 57
Kayıt: 23 Eki 2008, 16:31
Kayıt: 23 Eki 2008, 16:31


News