Selamün Aleyküm
Hicaz bölgesi, Yavuz Sultan Selim'in hilafeti resmen devraldığı 1517 yılından başlayarak Osmanlı Sultanlarının en fazla önem verdikleri bir merkez olma özelliğini sürdürmüştür. Bölgedeki ibadet mahalleri, Kâbe ve çevresi, Mescid-i Nebevi ve çevresi Müslümanların hac görevlerini kolaylıkla yerine getirebilmelerini sağlayacak biçimde imar edilmişlerdir. Hac yolu, kervanlar halinde gelecek hacı adaylarının emniyet içerisinde yolculuk etmelerine imkan verecek şekilde konaklama merkezleriyle donatılmış, buralarda mevzileşen askerler yağmacıların hacıları soymalarına engel olmuşlardır. Daha sonraları motorlu trenlerin çıkışıyla, Osmanlı Devleti sınırları içerisinde ilk demiryolu Hicaz'a kadar döşenmiştir. Osmanlı Sultanları Hicaz'ı Hz. Peygamber (S.A.V.) soyundan bir Emir yönetiminde içişlerinde muhtar bir bölge olarak tanımışlar, her yıl önemli miktarlar da yardım gönderdikleri gibi bölge halkının güvenliğini sağlamışlardır. Bu düzen, en mükemmel şekilde dört yüz sene devam etmiştir.
Bu dört asırlık düzenin bozulması için Birinci Dünya Savaşı'nın çıkması ve bu savaşta Osmanlı-Alman güçlerine karşı savaşan İngiltere'nin Hicaz bölgesinde yaşayan Arapları Şerif Hüseyin ailesi önderliğinde bir Arap İmparatorluğu kurulmasını sağlayacakları vaadiyle kandırması gerekmiştir. Şerif Hüseyin ihtiraslı bir kimsedir. İhtiraslarını tatmin için sonuçlarını düşünmeden maceralara girişebilecek bir karakterdedir. Bu özelliğini keşfeden Sultan Abdülhamid Han, Şerif Hüseyin'e her türlü izzet-ü ikbali sağlayarak, çocuklarına en iyi tahsilleri yaptırarak, daha sonra da Meşrutiyet Meclisi nde mebus tayin ederek İstanbul'da kalmasını sağlamış, ancak Hicaz bölgesine gitmesine, hele Mekke Emiri olmasına yanaşmamıştır. Fakat, Sultan Abdülhamid'i indiren ittihatçıların ilk işlerinden biri, kendi adamları olarak gördükleri Hüseyin'i yıllarca özlem duyduğu Mekke Emirliğine göndermek olmuştur.
İngiltere'nin Kahire temsilciliğinin meşhur Lawrance aracılığıyla Şerif Hüseyin ve oğullarıyla kurduğu ilişki savaş içerisinde giderek yoğunlaşmıştır. Baş temsilci Mc.Mahon ile Şerif Hüseyin arasında gidip gelen mektuplar daha sonra "Arap İsyanı" adını alacak olay için zemin hazırlamıştır. İstanbul'daki Sultanın "kafir" güçlere karşı "cihad"a davet eden bildiriyi Mekke'de yayınlamayı geciktirip, Kahire yoluyla İngilizlerle anlaşmış Arap İmparatorluğu sözünü alınca da 1916 Haziranın da isyanı başlattı.
Bu isyan ile ilgili olarak bilinmesi gerekli ilk özellik, bir ailenin ihtiraslarından kaynaklandığını, geniş Arap yığınlarının İstanbul'daki Halife ye karşı ayaklanmaya yanaşmadığıdıdır. Nitekim, isyanın etkileri yalnızca Şerif Hüseyin ailesinin bulunduğu Hicaz'da hissedilmiş, Suriye ve Filistin İngiliz güçleriyle kıyasıya çarpışmalardan sonra kaybedilmiştir. Hicaz da bile İstanbul'la sonuna kadar bağlı kalan Arap aşiretler olmuştur. Savaştan galip çıkan İngilizler, isyanın etkisinin sınırlı kaldığı gerekçesini de kullanarak Şerif Hüseyin'in düşlerini gerçekleştirmeye yanaşmamış, bağımsız tek bir Arap İmparatorluğu yerine bölgeyi devletçiklere bölerek her birinin başına Şerif ailesinden birini getirmeyi yeğlemiştir. Bu devletçikler de İngiltere ye her bakımdan bağımlı kılınmıştır. Zaten bir süre sonra Necid'den yine İngilizlerin desteğindeki silah ve mühimmatı kullanarak kalkıp gelen İbni Suud ve adamları Şerif Hüseyin'in Hicaz daki saltanatına son vermiştir.
Tarihin Müslümanlık açısından da oldukça karanlık dönemi içerisinde, dost-düşman herkesin kabul ettiği en şerefli sahifeleri; Medine deki Osmanlı birliklerinin, komutanları Fahrettin Paşa ile verdikleri şanlı savunmayla ilgili olanlarıdır. Hicaz'ın "İslam birliği" açısından taşıdığı sembolik önem, İngiliz casuslarıyla elele, İngiliz parasıyla donatılan ve İngiliz silahları kullanan birliklere Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin yattığı toprakları bırakmama düşüncesi Fahrettin Paşa'yı sonuna kadar direnmeye sevk etmiştir. Birbiri ardına gelen saldırılara rağmen Medine'yi düşman güçlerine bırakmamış, aylarca en güç şartlara, ikmal yolunun kesikliğine ve sayıca azlığına rağmen Osmanlı birliği Medine'yi terke yanaşmamıştır. Hatta savaşta yenilgiye uğrayan Osmanlı Devleti, İngilizlerle bütün nefer ve subayların silahlarını bırakmasını öngören bir mütarekeyi imzaladığı halde, Fahrettin Paşa komutasındaki "Medine Savunması" mütarekeden sonra da devam etmiştir.
Altı ay kadar süren çatışmalar sırasında Fahrettin Paşa, neferine Medine'nin oldukça dışında ve şehri kuşatan bir hendek kazdırdı. Kuzeye doğru uzanan demiryolunu da koruması altına aldı. Aksine uydurulmuş bütün hikayelere rağmen İstanbul'a kadar uzanan Hicaz Demiryolu, Filistin İngilizlerin eline düşene kadar işe yaradı. Lawrance ve adamları tarafından zaman zaman dinamitlenmekle birlikte, her zaman tamir edilip işe yarar hale getirildi.
Mekke'nin 1916, Kudüs'ün de 1917 yılında kaybedilmesi Medine'nin önemini daha da büyütmekteydi. Buna rağmen, Almanlar İstanbul'a ısrarla Medine'yi terk etmeyi telkin ediyorlardı. İstanbul'daki hükümet, ırkçı politikalarıyla isyanın kısmen sorumlusu olduğu ve İslam birliğinden çok Türk'lerin birliği gibi fantezilerin peşinde koştuğu halde, Araplarla bir uzlaşma ümidini asla yitirmedi. Mütarekeden iki ay öncesine kadar, karşı tarafa oldukça iyi şartlarda bir barış için yaklaşmalar sürdürüldü. 1918 Eylül'ün de İngiliz hükümetinin bir iç yazışmasında Şerif Hüseyin'in İstanbul a uzlaşmaya hazır olduğu belirtilmekteydi. Şerif Hüseyin kendisinin bölgedeki egemenliğini tanıması karşılığında Sultanın "manevi" otoritesine bağlılığını sürdürecekti. Tabi bu tür bir yakınlaşma İngilizlerin Müslüman topraklarını bir daha birleştirilemeyecek biçimde bölme nihai planlarına ters düşmekteydi. Bu yüzden İngiliz Dışişleri Bakanlığı bölgedeki temsilcilerine gönderdiği telgrafta her ne pahasına olursa olsun Şerif ile İstanbul arasında yapılabilecek bir barış anlaşmasını önlemelerini emrini bildirmekteydi.
O sıralar Şam Valisi olan Cemal Paşanın birlikleri ile beraber Ürdün nehrine kadar geri çekilmesi telkinine Fahrettin Paşanın olumsuz cevap verdiğini kaydediyor. Fahrettin Paşanın emirlere riayetsizlik gerekçesiyle azledilip yerine bir başka komutanın gönderilmesi çözümünü ifaya da Cemal Paşanın kurmay heyetindeki subaylardan hiçbirinin yanaşmadığı da biliniyor. Fahrettin Paşa etrafını saran şartların elverişsizliğine karşın, savaşın Osmanlı devleti için olumsuz bir seyir takip etmesine hatta emrindeki bazı subayların aksine görüş bildirmelerine rağmen Medine'yi terk etmeyi düşünmüyordu. Sabır ve sebatla son nefere kadar Medinetü n-Nebi'yi savunmaya karalıydı. Bu kararındaki en büyük rol inancıydı. Askeri çıkar ve siyasi çıkar endişelerini hiç aklına getirmeksizin inancının kendine emrettiğini yapmak niyetinde idi. Şartlar ise olabildiğince olumsuzdu. 1989 yılının baharında, Fahrettin Paşa Cuma hutbesini okumak üzere Mescid-i Nebevi minberine çıktı. Minberin yarısında iken yüzünü Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin türbesine doğru çevirdi ve yüksek sesle "Ey Allah ın Rasul'ü, Sizi asla terk etmeyeceğim" dedi ve sonrada cemaate dönerek şu sözleri söyledi; "Askerler! Allah'ın Rasulü'nü şahit tutarak size hitap ediyorum. Son kurşuna ve son nefese kadar, düşmanın gücüne asla aldırmaksızın O'nu ve şehrini savunacaksınız Allah (C.C.) yardımcımız, Rasulü'de destekçimizdir. Adlarını Peygamberin has isminden alan Mehmetçikler! Allah'ın ve Rasulün önünde canlarınız pahasına imanınızı savunacağınıza dair söz vermenizi istiyorum." Fahrettin Paşa ve askerleri, Medine'yi savunma konusunda tam bir azim içerisindeydiler. Onların azim ve inançlarının biraz daha bilendiği bu sırada, 1918 Ağustos'ta kendilerinden bir kez daha teslim olunmaları istendi. Bu çağrıyı yapan şehri kuşatan birliklerin başındaki Emir Abdullah'tı. Ancak anlaşılan o baba Şerif Hüseyin'in bu konudaki mesajını iletmekten başka bir şey yapamamıştı. Nitekim Fahrettin Paşa'da cevabını bizzat Hüseyin'e verdi. Fahrettin Paşa mektubu;
"Fahruddin, Mukaddes Medine-i Münevverenin Müdafii, Allah Rasulü'nün Hadimi" olarak imzalamıştı.
Cevabın tam metni de şöyleydi:
Bismillahirrahmanirrahim.
İslam birliğini bozan, Müslümanlar arasında kan dökmeye sebep olan, Emirülmüminin'in hilafetini tehlikeye atan ve İngiliz egemenliğine yol açan kişiye...
Zülhicce'nin on dördüne tezahür eden Perşembe gecesi çok yorgun bir halde yürüyor ve Medine savunmasını düşünüyordum. , birden bire kendimi küçük bir meydana çalışan insanlar arasında buldum. O sırada her hali farklı bir zat önüme çıktı. Allah ın Rasulü (S.A.V.) idi. O, sol elini cübbesinin altından beline dayamıştı. Yumuşak ve sevecen bir edayla bana kendisini takip etmemi söyledi. Kendisiyle birlikte birkaç adım atmıştım ki uyanıverdim. Derhal Mukaddes Mescidine yollanıp şükür ile namaz kıldım. Şuan ben en yüksek komutan olan Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin koruması altındayım. Şu sıralarda savunma hatlarını sağlamlaştırma, Medine'nin yolları ve meydanlarını imarla meşgulüm. Beni faydasız işlerle meşgul etme."
Fahrettin Paşa'nın bu imanından gelen kesin tavrı, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin soyundan gelmesi ile övünen Hüseyin ve oğullarının işini zorlaştırmaktaydı. Fahrettin Paşa o sıralarda kendisini kral ilan etmiş olan Hüseyin'e bir asi gözüyle bakıyor ve İslam birliğini bozduğunu, halifenin düşmanlarının ekmeğine yağ sürdüğü için kendisinden nefret ediyordu. Fahrettin Paşa'nın tavrında askeri ve siyasi çıkarların hiçbir rolü yoktu bu tamamiyle imanıydı.
1918 İstanbul hükümetinin imzaladığı mütareke gereğince payitahta bir İngiliz komiseri gelmiş ve bütün Osmanlı birliklerin en yakın İngiliz birliğine teslim olması istenmişti. Hükümet durumu Fahrettin Paşa'ya da bildirdi ancak Fahrettin Paşa teslime yanaşmadı. Böylece tam yetmiş gün daha Medine Osmanlı birliklerinin elinde kaldı. İngilizler çaresiz kalmıştı. Fahrettin Paşa ve askerlerinin gene İngilizlerce kışkırtılan, ancak Şerif Hüseyin'e rakip durumdaki İbni Suud'a şehri terk etmelerinden korkuluyordu. Bir ara, Paşa'nın Mescid-i Nebevi'ye kapanıp içindekilerle birlikte mescidi imha edeceği söylentisi duyuldu. Böyle bir olay İngilizlerin bölge ile ilgili planlarını mahvedebileceğinden, uzun bir süre iyice endişelendiler. İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiseri Babıali ye ihtar üzerine ihtar göndermekteydi. Eğer Medine hemen teslim olmazsa, Çanakkale Boğazı'nın iki yanını aynı anda bombardıman edeceğini bildiriyordu. Yani mütarekenin imzalanmasından altı hafta sonrasına kadar mühlet vermekteydi. İstanbul Hükümetinin yüksek rütbeli bir subayı teslim emrinin tebliği için Fahrettin Paşa'ya gönderildi. Tebliğci bir İngiliz muhribi ile Port Said'e oradan da uçakla Medine'ye yakın Yanbu limanına gitti. Bu arada Paşa'da İstanbul'a üç şifreli mesaj göndermişti, bu mesajlarda şimdiye kadar kendisine gelen mesajların sahte olmasından şüphelendiğini, ancak Sultanın Halife sıfatı ile kendisine emretmesi halinde teslim olacağını bildirmekteydi. Tebliğci, Paşa'ya ulaştığında mühletin son günü olan 15 Aralık gelmişti bile, buna rağmen Fahrettin Paşa teslim olmamak için bir bahane buldu. Emrin "Hicaz birliklerini komuta eden komutana" gönderildiğini, böyle bir emrin ise kendisini "Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin türbesini muhafaza" görevinden azad edemeyeceğini bildirdi.
İstanbul'daki İngiliz komutanı süreyi 72 saat uzattı. Bu süreye de riayet edilmemesi durumunda savaş halinin doğacağını bildirdi. Fahrettin Paşa ya emri yeniden tebliğ için bir subay daha gönderildi. Bu subayın yanında Savaş Bakanı'nca imzalanmış ve Sultan katibi tarafından onaylanmış bir evrak bulunmaktaydı. Fahrettin Paşa'nın bu emri de dinlememesi ihtimaline karşı, kendisini görevden alan Sultan'ın iradesi de yedek olarak yeni tebliğciye verildi. Son tedbire gerek kalmadan Fahrettin Paşa Halifenin emrine itaata karar verdi. Teslimden önce Peygamber (S.A.V.) Efendimizin türbesi yanında namazlar kıldı ve dualar etti. Kılıcını da türbenin yanına bıraktı. 10 Ocak 1919 günü bir derviş mıntıkasında 456 subayı ve 9364 eriyle birlikte teslim oldu.
Fahrettin Paşa tesliminin çok öncesinde Mescid-i Nebevi'de bulunan pek çok Kutsal Emaneti yörenin ileri gelenlerinin rızalarını da alarak düzenlediği tutanaklar ile Hicaz demiryolu daha açık olduğu zamanlarda İstanbul'a ulaştırmayı başarmıştı (Bu Kutsal Emanetler Topkapı Sarayında bulunan 'Kutsal Emanetlerin' bir bölümünü olaşturmaktadır), bu onun gönlünün bir nebze olsun rahat olmasına sebebiyet vermekteydi.
Bir İngiliz destroyeriyle Mısır'a götürülüp hapsedilir. Oradan Maltaya götürülür ve 1921 yılında serbest kalır. Oradan Anadolu’ya geçerek Milli Mücadeleye katılır. Kazım Karabekir komutasındaki Kars 12. Fırkası ile Sakarya’ya doğru yola çıkar. Başkomutanlık meydan muharebesine katılır. 1922 yılında dört yıl süreyle Afganistan’a elçi olarak atanır. Hind Müslümanların Milli Mücadeleye yardımı için çaba gösterir. 1926’da Anavatana döner. 1948’de İstanbul’da vefat eder. Fahrettin Paşa, vasiyeti üzerine Rumelihisarı kabristanına defnedilmiştir.
Selametle...




