Evhamlı Padişah

II. Abdülhamid Han'ın nasıl bir karaktere sahip olduğu ve özel hayatında ne gibi noktalar bulunduğuyla ilgili paylaşım ve yorum yapılabilecek forum.

Mesajgönderen Tuğra » 16 Oca 2010, 21:38


Söyler, söyler, söyler dururlar: Abdülhamîd, vehimlerine mağlup, evham içinde bunalmış, şaşırmış ve en zalim tedbire el atmaktan başka çare bulamamış Padişah... Âlemde, avamı kandırmaya mahsus bu ahmakça teşhisten daha süflisi gösterilemez. Süfliliği de hak ve hakikati bulandırmaktan gelir. Zira belli başlı suikastçı emeller, taktiklerini hep bu hakikat bulandırıcılığına bağlamıştır.

Kimmiş delice evhamlı olan?..

Abdülhamîd mi?

Tam aksi!..

Kimmiş, en küçük vehim ve hayal payına değer vermeksizin, casuslar, fırsatçılar ve kundakçılarla dolu bir vatanda ihtimallere sırt çevirip yan gelen?..

Abdülhamîd mi?.. Yine tam aksi!..

O halde Abdülhamîd nedir? Vehimli midir, vurdum duymaz mıdır?

Abdülhamîd ihtimaller alemini, fezayı tarayıcı bir projektör gibi kurcalayan ve her şeyde gizli bir delalet arayan muazzam zekasıyla, elbette ki, zekadan ve Yirminci Asrın en büyük filozofu Bergson'un "Yaratıcı Muhayyile" ismini verdiği hayal kudretinden başka bir şey değildir. En gizli hakikatlerin anahtar deposu olan İslâm Tasavvufuna sorarsanız "kuvve-i vahime: vehim kudreti" insanda gaibi kurcalamak için biricik kabiliyettir ve insan İlahi varlığı o kabiliyet sayesinde bulur. Elverir ki, insanı insan eden bu kuvvet, haddini aşmasın ve delilik çapına varmasın... O zaman da dürbünün âyân, ters tarafından bozulmuş olur.

Abdülhamîd'de vehim, işte âyân tam muvazene belirten ırikulâde bir zekâ derecesindeydi; ve devrinin şartlarına, geçmişin gösterdiği ve geleceğin hazırladığı şeylere nisbeten de tam gerektiği kadardı.

«Sûz-u dilârâ» faslının sahte vecdi içinde başına geleceklerden habersiz, yani vehimsiz Üçüncü Selim; ordu ve donanmasından emin ve horozların boynuna takacağı madalyalardan başka bir şey düşünmez, yani vehme yanaşmaz Abdülâziz ve daha nice memlekette en yakın zamanlarda nice misâl, kurban oluşlarını, vehim ve hayâl yoksunluğundan başka ne türlü izah edebilirler?

Eğer Abdülhamîd de bu ölçülü vehim ve ayarlı hayâl kabiliyeti olmasaydı, Osmanlı İmparatorluğu, onun hal'inden on sene sonra tattığı izmihlal ve inkırazı kırk sene evvel yaşamış olacak; belki de o zamanın milletler arası şartlarına göre millî kurtuluş hareketine de imkân bulamayacaktı.

Abdülhamîd, otuzüç yıl, devlet borçlarını vehmi sayesinde ödedi, iktisadî hayatını vehmi sayesinde düzenleştirdi, yabancı devletleri vehmi sayesinde birbirine düşürüp dünyanın en ince politikasını takip etti, devlet sırlarını vehmi sayesinde korudu, hafiyeliği vehmi sayesinde kurup onlardan hangisine ve ne zaman iltifat edeceğini vehmi sayesinde tesbit etti, harblerden vehmi sayesinde kaçındı ve bizzat verdiği tek harb olan Yunan Muharebesini vehmi sayesinde inceden inceye düzenleyip en kısa zamanda Atina önlerinde hilâli dalgalandırdı. Şimdi bütün bu meziyetlerin sahibine, meziyetlerinin bir müessiri de buyken «delice evhamlı» sıfatını yapıştırmak, en hafif tavsif olarak hakikatin ırzına geçmeye kalkmaktır ve Abdülhamîd'e aykırılık peçesi altında Türk düşmanı cereyanlara uşaklık etmektir.

Eğer Abdülhamîd, delice evhamlı olsaydı, Şeyhülislâmlar fetva üstüne fetva dayadıkları halde bir türlü kıyamadığı Murad'ı öldürürdü. Yüksek mahkemeden idam kararı çıkmış olmasına rağmen Taife göndermekle yetindiği Midhat Paşa kumpanyasını bir «mucibince» ile astırıverirdi. Sahte kahramanlar serisinin yüksek rütbelilerinden ve (Jön Türk)ler kadrosundan nicelerini yok eder ve onlara, ikâmete memur edildikleri yerlerde «Kîse-i Hümâyûn»dan bol bol ödenekler verip mideleriyle beraber kinlerinin de beslenmesine yardım etmezdi.

Abdülhamîd'i evhamlı diye lekelemeye kalkışmak, gözü, gördüğü için ayıplamaya kadar aşağılık bir ithamdır. En yakın siyasî rakiplerini ortadan kaldırmak için en şenî hilelere başvuran ve en alâkasız vesilelerden faydalanmaya kalkışan devlet reisleri önünde Abdülhamîd'in merhamet, atıfet ve adalet politikasına bir kerecik göz atmak, onu nefsinden tam emin ve evhama en uzak bir ruh muvazenesi içinde bulmaya yeter ki, bu da hakikâtin ta kendisi olur. Girift vakıalar karşısında en ince teşhis, Abdülhamîd'in nefs emniyeti, merhamet, atıfet ve adaletle beraber gereği kadar vehim ve hayâl kabiliyetini daima muhafaza ettiğidir. Meziyeti de bundadır.

Alman ordu mimarlığının en büyük ustalarından (Mol-teke), bir kumandanda aranacak başlıca vasfın hayâl kabiliyeti olduğunu söyler. Bu ölçüyle Abdülhamîd, tarihimizin idare plânında en üstün başbuğlarından biridir. Belki Fatih ve Yavuz'dan da üstün... Onlar her ân yükselen bir «iyi»yi daha iyiye götürmüş kahramanlar... Abdülhamîd ise her ân derinleşen bir "fena"yı önleyici ve kimseden yardım görmeyici çilekeş... Eğer onda Fatih ve Yavuz devirlerinin şartları bulunsaydı acaba netice hangi noktaya varırdı? Nitekim bir mirasyediden başka bir şey olmayan Kanuni'nin lüpçülüğüne karşı aradaki tersine nispeti gösteren şu muazzam sözü her şeyi izah etmeye yeter.

Bir gün Tahsin Paşa'ya diyor ki:

«-Paşa! Yavuz'un oğlu ya ben olsaydım; vaziyet nasıl olurdu?..»

[Necip Fazıl Kısakürek - Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han]
Kullanıcı avatarı
Tuğra
Yönetici
Yönetici
 
Mesajlar: 119
Kayıt: 23 Eki 2008, 17:31

Dön Kişiliği ve Özel Hayatı

 


  • Benzer Konular
    Cevaplar
    Görüntüleme
    Son mesaj

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir