Ermeni Meselesi

İkinci Abdülhamid Han dönemindeki iç meseleler ve İkinci Abdülhamid Han'ın iç politikası etrafında paylaşım ve yorum yapılabilecek forum bölümü.

Mesajgönderen Tuğra » 10 Oca 2010, 23:37


Ermeni meselesi, yakın tarihimizde, Yunan dâvasının ardından, ortaya çıktı. Hâkimiyetini kaybeden Türkiye Batıyâ teslim olmaya başlarken, ilân ve kabul ettiği zaafın bedeli olarak Yunanistan'ı vermişti. Belli başlı bir tarihi, yurdu ve dünyası olan Yunanlılar, (Lord Bayron) isimli şairin yüreğine kadar verdiği (Lord Bayron'un yüreği Yunan'da gömülüdür) Avrupalı himayesiyle devlet kurdular. Ermenilerse bu şartlardan hiçbirine mâhkum olamadı. Sadece silik bir tarih ve nazarî bir vatandan ibaret bulundukları halde, Türklerle kaynaşmış, bir çok noktada Türkleşmiş, ve üstelik devlet hizmetinde bütün azınlıklardan ustun itibarlarına rağmen, Türk zaafını istismarda ekalliyetleri geçtıler.

Yahudilerin sinsi çürütme usûlü yanında Ermeni metodu, anarşist, açık ve cepheden toslamayı hedef tutar.

Ermenilerin Osmanlı Devletini tahrip etme davranışları Tanzimat boyunca oynadıkları birçok rolden sonra, Abdulazız devrinde, tiyatro ve basın kürsülerini ellerinde tutmaktan gelen bir imtiyazla kültür yolundan gelir. Güllü Agop'un Gedik-paşa tiyatrosuyla, Ermeni aydınların idare ettiği basın ve murakabesiz batı hayranı ihtilâlci Türklerin teşviki, desteği, başta Abdülhamîd bulunmak üzere kendi oz köklerinin düşmanı olmuştur.

Abdülhamîd'in ilk günlerinde Ermeniler, her an patriklerini, Babıâli'ye saldırtarak ırkdaşları hakkında ıslahat istemekle işe başlamışlardır. Peşinden, Türk Rus Harbi patlayınca da, kalplerindeki gizli kin ve evlerindeki hususî planlamalar bir tarafa, kiliselerinde Rus zaferi için açıkça dua etmeye kadar gitmişlerdir.

Bu kadariyle kalsa yine neyse.... Hâle bakın ki, Ruslar Yeşilköy'e kadar gelince Ermeniler İstanbul içinde saadet nümayişleri yapmaya başlamış, Ermeni Patriği, yanında bir heyet, Rus Başkumandanını karşılamaya gitmiş, Rus zaferini vecd içinde kutlamış ve kendisiyle bir saat kadar başbaşa kalmıştır. Bu konuşma sonunda «Ayastefanos Muahedesi»ne 16. madde olarak Ermeni himayesine ait hükümler eklenmiş, Abdülhamîd'in ondan sonra kullanılmasını asla müsaade etmediği «Ermenistan» tâbiri muahede üzerinde resmileştirilmiştir.

Böyleyken şehre dönen Ermeni Patriğini yuhalayan bile olmuyor.

Rusya'dan sonra Ermeni himâyesi İngiltere'ye geçti. Ermeniler Berlin Kongresine kadar nüfuz etmeyi bildiler ve bulundukları vilâyetlerde Müslüman unsurlara karşı himaye edilmeleri için Osmanlı Devletinden taahhüt koparmayı sağladılar.

Ermeniler, en fazla yayılmış bulundukları ve âdeta sahiplik iddia ettikleri vilayetler olarak, Erzurum, Van, Muş, Bitlis, Diyarbakır, Maraş ve Adana büyük havzasiyle Sason ve civarını gösteriyorlardı.

Ruslar müstakil bir Ermenistan fikrîni korurken, İngilizler, yalnız "ıslahat" teranesi peşinde geziyor ve daima hiçbir şey yapılamadığını ileri sürerek, Ermeni vesilesiyle dilediği siyasî menfaati elde etmeye bakıyordu.

(Viktor Berar) isimli müellif, «Sultanın Politikası» adlı eserinde bu noktaları, apaydınlık izah eder.

Bir taraftan da Ermeniler, Abdülhamîd devrinde, en üstün imtiyazlara nail olmakta devam ediyorlardı. Sarayda ve Babıâli'de en nâzik makamlar Ermenilerin elindeydi. Maliye Nâzırı Agop Paşa, «Hazine-i Hassa» Nâzırı Ohannes Paşa vesaire vesaire...

Ne gariptir ki, kendilerine yurt olacak yer Kafkasya olduğu ve buralarda Ermeniler fevkalâde çoğalmış ve gelişmiş bulunduğu halde, müstakil vatan bakımından gözleri oralarda idi üstelik oraların sahibinden gelen teşvikle, buralardaydı.

Tanzimattan beri bütün bu ihtiraslarla yanıp tutuşan Ermeniler, (Hınçak) ismiyle Paris'te bir cemiyet kurmuşlar, sonra cemiyetlerini Londra'ya taşımışlar ve milletlerini birleştirip sosyalizma çerçevesinde idare etmeyi gaye edinmişlerdi. İlerdeki anarşist ve ihtilâlci Ermeni komitelerinin ilk nüvesi, (entellektüel) şekli olan bu cemiyet, güya Osmanlı Devletinden Ermeniler adına istiklâl istemiyor, daima o mahut teraneyle «ıslahat» ve adalet diliyordu.

Rusya ise Kafkasya'daki Ermenilerin daha fazla çoğalmaması ve o yerlerin gitgide aslî Ermeni vatanı yerine geçmemesi için, sınırlarını Osmanlı Ermenilerine kapatmıştı. Bu da Ermenileri kızdırıyordu.

ikinci Abdülhamîd o harikulade siyasî dehâsiyle bu tezatları sezdi ve Rusya'yı zaif noktasından yakalayıp onunla Ermeni meselesi üzerinde zımnî bir anlaşmaya vardı; ve aşırı derecede şımaran Türkiye Ermenilerine karşı sert tavırlar almaya başladı. Ermeniler hakkında «ıslahat» isteyen Said Paşayı Ermenilerden rüşvet aldığı şüphesiyle kuvvetten düşürürken, bütün Ermeni müesseselerini, hususiyle mekteplerini murakabe altına aldı. Fermanla açılmamış olan ve fesat yataklarından başka bir şey olmayan Ermeni mekteplerini kapattı. Böylece, 1889 senesi, Türkiye Ermenileri hesabına, diledikleri gibi at oynatamayacaklarını anladıkları bir yıl oldu.

1890'da Patrik Aşıkyan Efendi Babıâli'ye kafa tutmaya giderken, Abdülhamîd en nefis emirlerinden birini verdi: -Bütün Ermeni kiliselerini, aynı saat, aynı dakikada, yerlerinden çatılarına kadar arayınız!

Kiliseler arandı ve birkaçında zararlı evrak, gizli muhabereler, silâhlar ve bombalar bulundu.

Artık Abdülhamîd ile Ermenilerin arası açılmış oluyordu. Arak Ermeniler de, vatanperverlik satan bazı sözde Türkler gibi, Abdülhamîd'e hâin, müstebid, zalim, gaddar, kızıl sultan yaftalarını takabilirlerdi. Böyle olmadı. Bu yaftaları bizzat Ermeniler yazdı ve bahsettiğimiz sözde Türklere hediye ettiler. Yani Abdülhamîd düşmanlığında, Ermeniler Türkleri değil, Türkler Ermenileri taklit ettiler. «Kızıl Sultan» tâbiri, doğrudan doğruya Ermeni buluşudur ve dünyada bir eşi gelmemiş derecede merhametli bir hükümdara bu, hakikate yüzde yüz ters sıfatı yakıştıran Ermenilerdir. Yeni nesiller de bu eski Ermeni buluşunu hakikat diye kabullenmiş, Ermeni kafasiyle düşünmeye mahkûm edilmiştir.

Londra'daki (Hınçak) Komitesi bir müddet sonra zahiri fikir peçesini de attı ve (Truşak-Sancak) ismiyle, doğrudan doğruya ihtilâlci bir komite vücuda getirdi. (Hınçak) Cemiyeti, sadece fikirde, Ermenilere hak arar ve Türkiye'den ziyade Ruslardan şikayet ederken, (Truşak)cılar, aksine, Rusya'nın desteğiyle, Türkiye'de bir Ermeni ihtilâli doğurmaya memur edildiler.

Avrupa'daki Ermeni kurmayları bir takım fedaî ve ajanlariyle bütün Türkiye'ye, hususiyle Türkiye'deki Ermeni mıntıkalarına yayılmak ve her yerde hâdise çıkarmak planını takip ettiler ve bir tedhiş hareketidir, koparmaya koyuldular. Orada, burada, jandarmalar öldürülüyor, müslüman olan bir Ermeni kızı bahanesiyle evler yıkılıyor, bu gidişe aykırı olan Ermeniler öldürülüyor, tarlalar çiğneniyor, haneler basılıyor..

Ermeni Komitecileri, 1894 yılı Ekim ayında, Sason bölgesinde bir ihtilâl teşebbüsüne giriştiler. Ecnebî devletler, Ermenilerin muradına uygun olarak hemen hâdiseye müdahale etti. Osmanlı, Fransız, Rus, İngiliz temsilcilerinden bir heyet 6 ay kadar bir müddetle Muş'ta, olayları inceledi. Yazılan rapor Osmanlı idaresi ve Kürtler aleyhine, Ermeniler lehineydi. Avrupa murahhaslarının "Mavi Kitab"ına göre, hâdisede, tarafların verdiği kayıp, 4500-5000 kişiye yükseliyordu.

1880'den beri Sason muhitinde başlayan hareketler 1894'de tam bir ayaklanma halini alırken, vaziyet Diyarbakır'a sirayet etti. Orada da bilançosu 1191 ölüye varan boğuşmalar oldu.

Nihayet 11 Mayıs 1895'de, Avrupa Devletleri Babıâli'ye müşterek bir nota verdiler ve devletin iç işlerine tam bir müdahale belirtici tekliflerde bulundular. Abdülhamîd, bu tekliflerin hepsini reddetti. Fransız Hariciyesi, İngiliz'lere rağmen Abdülhamîd'i tutuyor ve böyle, sayısız müdahalelerle bir iş görülemiyeceğini, Abdülhamîd'e yardım etmek gerektiğini ileri sürüyordu.

Nihayet 1895 yılı Eylül ayının sonunda, hâdise, İstanbul sokaklarına kadar döküldü. Ermeniler bir zabit öldürdüler ve Pâdişâh tarafından verilen emir üzerine silâhla mukabele gördüler. Çarpışma bir hafta kadar devam etti. Ekim ayının 8'inci günü Trabzon'da da başkaldırmalar oldu ve burada da 300-400 Ermeni öldürüldü.

Abdülhamîd Ermeni meselesinde daha evvel izah ettiğimiz gibi iki tarafın da aynı tebaaya malik bulunması ve aynı şartlarla karşı karşıya gelinmesi yüzünden, Rusya ile sözleş-meksizin anlaşmış bulunuyor, İngiltere ise bu vaziyetten küplere biniyor ve Rusya'yı darıltacak, hattâ onun hâkimiyet hakkına dokunacak kadar ileriye gidiyordu. Artık Balkanlar yolundan İstanbul'a ve Ege Denizine inmekten ümidini kesen Ruslar, şimdi Doğu Anadolu yolundan İskenderun ve Kudüs yönünü kollamaya başlıyorlar, bu emel de İngiltere'nin doğu müstemlekeleri ve nüfuz sahası bakımından işine gelmediği için Rusya'nın karşısına dikiliyor ve bu bakımdan Ermeni meselesi, taraflar arasında bir bahaneden ibaret kalıyordu. Ruslar, istilâ yollarında daima kargaşalık ve arkalarında emniyet aradıkları için, Abdülhamîd ile karşılıklı olarak, Ermenileri, baskıya almak fikrinde birleşmiş bulunuyorlardı. İngiltere ise, Doğuda, Afganistan, İran ve Türkiye üzerinde Rus nüfuzuna tahammül edemediği için daima aleyhtar tavır alıyor; ve bu dolambaçlı vaziyet, her iki tarafı idare yoluyle istediği gibi hareket etmek niyetindeki Abdülhamîd'i ve neticede artık istiklal kazanmaya başlayan Türk politikasını mesut ediyordu.

Abdülhamîd'in daha ne kadar Ermeni öldürüleceğini soran İngiliz Sefirine verdiği cevabı, onun haber alma teşkilâtı bahsinde gördük.

«Devr-i Hamidi»nin Batılı devletlere karşı başlıca farikası, her tarafın zaafını ayrı ayrı kullanmayı ve bunlardan müstakil bir hareket yolu çıkarmayı bilen bir idrak kuvveti içinden fışkıran, hâkim ve şahsiyetli politikadır.

Nihayet 1896 yılının 26 Ağustos günü, Ermeniler, o zamana kadar teşebbüs ettikleri tedhişlerin en korkunç ve pervasızına el attılar. Yabancı sermayenin bir nevi devlet bankası rolünü oynadığı ve kapısında hükümet kuvvetlerinin nöbet beklediği Osmanlı Bankasını (Bank-ı Osmani-i Şahane) bastılar. Umumi Müdür (Edgar Vensan)ın odasına girdiler ve eline bir dilekler listesi tutuşturdular ve tehditlerini savurdular: -Listedeki dileklerimiz kabul edilmeyecek olursa Bankayı bombalarla havaya uçuracağız!

Bankanın içi komitecilerle dolu, bombalar meydanda, memurlar müşteriler de panik halinde... Komitecilerden bir kol da Babıâli önünde ve ellerinde bombaları, hükümeti berhava etmek tehdidinde... Herkes apışmış kalmış, kimsede teşebbüse mecal yok; hükümet kuvvetleri de acıklı bir felç içinde hayret ve dehşetle vaziyeti seyrediyor. Böyle anlar aksiyoncu fert hamlesinin ileriye atılacağı nâzik viraj noktalarıdır; ve bir hareketin hemen bastırılması da, başarıya uğraması da bu anların vâdettiği imtiyazlar içindedir. Ne çâre ki, bir avuç komiteci Payitahtın ta merkezinde hâkim ve bir an için olsa bile koca devlet (otorite)si mahkûm...

Banka müdürü komitecilerden izin alarak arabasına bindi, dört nala Beşiktaş yokuşundan çıktı ve soluğu Yıldız'da aldı.

Abdülhamîd, hayatî anlarda daima olduğu gibi, son derece sakin ve telâşsız... Hemen «Vükelâ» Meclisini sarayda topladı ve derhal karar istedi. Bütün fikirler, komitecilerin, jandarma ve asker kuvvetiyle, son ferdine kadar öldürülerek ezdirilmesi merkezinde... Bu da zaten birkaç dakikalık iş... Fakat bu arada ya Osmanlı Bankası berhava edilecek olursa?.. Dünyaya karşı bu işin sorumluluk ve yorumu nasıl yüklenilebilirdi?

Vaziyetin nasıl halledileceği düşünülürken Hünkâra bir haber geldi: -Rus Sefareti Baştercümanı (Maksimof) saraya geldi. Hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi duruyor.

Abdülhamîd derhal emrini verdi:

-O herşeyden haberli, hattâ hâdiseyi tertip edenlerin başındadır. Rüşvete de bayılır. Derhal anlayacağı lisanla konuşup gözünü doyurunuz ve komitecilerin Bankayı boşaltmalarını sağlayınız!

Abdülhamîd'in bu emri, hiç bir engele tesadüf etmeden ayniyle yerine getirildi. Şahsî menfaat hırslısı (Maksimof) saraydan alacağını aldı ve Bankaya gidip komitecileri çıkarmaya muvaffak oldu. Komitecilerin, Bankayı boşalttıktan sonra bir vapura binip savuşmaları ve haklarında herhangi bir ceza tatbik edilmemesi evvelden şart koşulduğu için, hiçbir suretle affı caiz olmayan Osmanlı Bankası baskını da böylece kapandı. Fakat bununla iş bitmedi. Sadrâzama meçhul bir elle kurşun sıkmak, Selâmlığa giden askerin üzerine bomba atmak gibi hareketler ve nihayet son banka baskını cüreti, halkı çileden çıkarmıştı. Bir müddet İstanbul, hanlardan, otel odalarından, balkonlardan atılan bombalar, kurşunlar ve bunlara karşı açılan yaylım ateşlerle inledi, durdu.

Ver elini, «Düvel-i Muazzâma'nın» müdahalesi!.. Ermeni komiteleri de Avrupa'da şahlanıp, Ermenistan'a (bildirdiğimiz havza) Avrupalı bir fevkalâde komiser tâyininden, Ermeni polis ve milis teşkilâtına, hususî mekteplerine, eski vergilerden aflarına, zarar ve ziyanlarının ödenmesine kadar istemediklerini bırakmadılar.

Abdülhamîd bütün bu tazyikleri atlatmayı bildi ve Ermeni meselesinden Rusya'yla İngiltere arasındaki siyaset aykırılığından, Fransız politikasının kendisine temayülünden faydalanmakta devam etti. Fakat uzun bir süre, Anadolu'da Türk-Ermeni boğuşması sürdü. Tahrik daima Ermenilerden geliyor, Türkler ve bilhassa Kürtler mukabele edince de zalim sıfatı müslümanlar ve Abdülhamîd'e yakıştırılıyordu. Ermenilerin biricik taktiği de, kendilerini mazlum göstererek Avrupa'yı lehlerine ayağa kaldırmaktı. İngiltere Kraliçesi Vıktorya'nın, Ermeni mevzuunda Abdülhamîd'e merhamet ricasiyle gönderdiği mektuba verilen şahane cevap, öz olarak şuydu, «-İngiliz milletiyle Hükümdarının bu mesele hakkında yanlış bilgi edinmiş olmalarından şiddetle müteessirim. Hattâ majestelerinin nutuklarında İngiliz umumi efkârını belirten noktalar bulunduğunu bildirmeme müsaadelerini rica ederim. Her yerde ve daima tecavüze maruz bulunun Müslümanlara Müslümanlar, camilerinde namaz kılarken bile taarruza uğramaktadırlar. Bütün Ermeniler, Avrupalıların yardımiyle (Martini) tüfekleri, dinamitler ve bombalarla silâhlı oldukları halde, Müslümanların nefslerini korumaları, ancak modası geçmiş, köhne silâhla olmaktadır. Bütün bu noktaları haşmet nazarlarınıza ihtiramla vazederim.»

Müşterek Komisyonun «Mavi Kitap»ından özleştirdiğimiz bu satırlar «Zat-ı Şâhane»nin ne çapta bir vakar, heybet, haysiyet ve itibar belirten bir politika sahibi olduğunu gösterir.

Ermeniler 1896'dan itibaren ihtilâl komitelerine yeni bir hız verdiler ve merkezi Tiflis'te, meşhur (Taşnaksiyotyon - İttihat) cemiyetini kurdular. Bu komitenin ilk marifeti Van'daki müthiş kıtal oldu. Peşinden de, İstanbul ayaklanması...

Her türlü nimete erdikleri halde Türk hâkimiyetini yıkmaktan başka birşey düşünmeyen ve bu dâvada İttihatçıları destekleyen Ermenilerin, Birinci Dünya Harbi içindeki akıbetleri malûm... Türklüğü yıkmak isteyen bir ırk zümresi, aynı dâvada desteklediği sapık Türkler tarafından salhanede bıçaktan geçirildi ve hemen hemen bütün varlığını kaybetti. Bu da onlara, «Kızıl Sultan» lakabını taktıkları İkinci Abdülhamîd Hanın «ah»ından gelen bir felâket oldu. Abdülhamîd düşmanlarının hemen hepsi, ilahî irâde ve bu «ah»ın tesiriyle mahvolmuşlardı. Bu da işin manevî cephesine ait bir görüştür.

(Necip Fazıl Kısakürek - Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han)
Kullanıcı avatarı
Tuğra
Yönetici
Yönetici
 
Mesajlar: 119
Kayıt: 23 Eki 2008, 17:31

Dön İç Meseleler ve İç Politika

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir