DİLİN LAFIZLARI VE KISIMLARI

Tüm İslami mevzular hakkında paylaşım yapılabilecek forum bölümü.

Mesajgönderen Şatibi » 01 Ağu 2010, 22:01


Araplar, belirli manalara delâlet etmek için belirli lafızlar koymuşlardır. Böylece lafız, manaya delâlet edendir. Mana ise, lafızla kendisine delâlet olunandır. Bundan dolayı dil araştırmaları; sadece lafızlar hakkında araştırmalar, lafızlar ve manalar hakkında araştırmalar, manalar hakkında araştırmalardır. Bundan dolayı konulan lafızlar üç kısımdırlar:

Birincisi; sadece delâlet için yani lafız için,

İkincisi; delâlet eden ve delâlet olunanın dikkate alınması için,

Üçüncüsü; sadece delâlet olunan için.


Lafızların Sadece Delâlet Eden Olması İtibarı İle Kısımlara Ayrılması:

Lafız, sadece delâlet eden olması itibarı ile yani lafızların delâleti itibarı ile üç kısma ayrılır:

Birincisi: Mutabakat/uyum delâleti. Bu, lafzın delaletinin anlamının tamamına olmasıdır. “İnsan” lafzının delaletinin konuşan canlıya delâlet etmesi gibi, lafız manasına uygun düştüğü için böyle isimlendirilmiştir.

İkincisi: Tazammun/kapsamak delâleti. Bu lafzın delaletinin, mananın cüzüne olmasıdır. “İnsan” kelimesinin sadece canlıya ya da sadece konuşana delâlet etmesi gibi. Onu kapsadığı için böyle isimlendirilmiştir. Yani delâlet olunan mananın, kendisi için konulanın kapsamında olduğundan “kapsayıcı” olarak isimlendirilmiştir.

Üçüncüsü: İltizam/gereklilik delâleti. Bu lafzın delaletinin, lafzın gereğine olmasıdır. “Aslan” lafzının cesarete delâlet etmesi gibi. Delâlet olunan mana, kendisi için konulana gerekli oluşundan dolayı böyle isimlendirilmiştir. Gerekli oluşta itibar olunan, zihinsel gerekliliktir. Yani iltizam delâleti ancak zihinsel gereklilikte tasavvur edilir. Ki o, lafzı işittiğinde zihnin kendisine yöneldiği husustur. İster السرير – taht/döşek ve yükseklik gibi zihinsel gereklilik ile beraber dışarıda da gerekli olsun ister görme ve körlük gibi dışarıda gerekli olmayan olsun, fark etmez. O sadece dış gereklilikte oluşmaz. Zira lafzı işitince zihin kendisine yönelmediğinde, delâlet kesinlikle hâsıl olmaz. Bu gereklilik şarttır, sebep değil. Yani gereklilik tek başına, iltizam delaletinin meydana gelmesinde sebep değildir. Bilakis sebep, lafzın söylenmesidir, “gereklilik” ise şarttır.

Lafız, delâleti itibarı ile; mürekkeb ve müfred kısımlarına ayrılır.

Eğer lafzın bir cüzü, ifade ettiği mananın bir cüzüne delâlet ediyorsa o, mürekkebtir. İster o, isnad terkibi olsun, “Kaim Zeyd” ve “Zeyd Kaim” gibi, ister ise meczi/karıştırma terkibi olsun, “on beş” ve “ba’la bekkle” gibi ya da izafe terkibi olsun. “Zeyd’in oğlu”, “evin kapısı” gibi fark etmez.

Lafzın cüzü manasının cüzüne delâlet etmezse, o müfrettir. Bu şöyle olur: Harfi cerr’lerden ب – be harfi gibi asıl itibarı ile lafzın cüzü olmamasıdır ya da زيد – Zeyd lafzında olduğu gibi lafzın cüzü olup manasına delâlet etmemesidir. Zira ز – zâ, ي – yâ, د – dâl, bunlardan her biri alfabelerin bir harfi olduğuna delâlet etseler de Zeyd lafzının manasından bir cüz değildir yani delâlet ettiğinden değildir. Çünkü زيد – Zeyd lafzının delâlet ettiği, belirli bir şahıstır. Aynı şekilde عبدالله – Abdullah ve تأبط شراً – (Sabit b. Cabir b. Süfyan el-Fehmi; -ölümü takriben Miladi 530-, cahiliyye dönemi Arap şairlerindendir. Bir gün kılıcını koltuğunun altına alıp evinden dışarı çıkıyor. Onu annesine soran bir kimseye annesi; تأبط شراً وخرج “koltuğuna bir şer alıp dışarı çıktı” diyor. Ondan sonra öyle çağrılıyor.) v.b. özel isimler. Yani şahıs onunla isimlendiriliyor ve o şahsa delâlet eden işaret oluyor.


Müfred:

Müfred, şu üç kısma ayrılır: İsim, fiil, harf. Şöyle ki: Müfred lafız, ya manası ile bağımsız olur ya da bağımsız olmaz. Manası ile bağımsız olmuyorsa o harftir. Zira harfin kendisi için konulduğu manası, ancak o manaya bağlı bir manaya delâlet eden başka bir lafzın itibarı/dikkate alınması ile anlaşılır. قبضت من الدراهم “Dirhemlerden aldım” sözündeki الدراهم “dirhemler” lafzı, من “den” harfinin anlamına bağlı manaya delâlet etmektedir. Çünkü من harfinin delâlet ettiği “parçalara ayırmak”, الدراهم “dirhemler” lafzının manasına bağlı olmaktadır.

Müfred lafız, manası ile bağımsız oluyorsa yani manası başka bir lafza gerek olmaksızın anlaşılıyorsa bakılır; Eğer tasrifi/çekimsel biçimi ile yani hali ile geçmiş, şimdiki ve gelecek zamanlardan birisine delâlet ediyorsa o; قام – يقوم – قم ‘kalktı’, ‘kalkıyor’, ‘kalk’ gibi bir “fiildir”. Çekimsel biçimi ile zamanlardan birisine delâlet etmiyorsa o “isimdir”. Şöyle ki o, زيد –‘Zeyd’ gibi aslı itibarı ile zamana delâlet etmez. Ya da zamana delâlet eder, fakat çekim biçimi ile değil zatı ile delâlet eder; الصبوح – أمس – الآن – غدا ‘sabah’, ‘akşam’, ‘şimdi’, ‘yarın’ gibi.

Bunun için müfred şu üç kısma ayrılır: Harf, Fiil, İsim.


İsim:

İsim, kendisindeki manaya delâlet edendir. Yapısından dolayı manası dışında zamana ihtiyaç duyulmaz. O yani isim; ya külli olur ya da cüzi olur. Çünkü onun mefhumuna birçok şeyin katılması ya uygun olur ya da uygun olmaz. Eğer birincisi olursa, o küllidir. İkincisi olursa, o da cüzidir. Zira külli, hakkında ortaklığın vukuu bulmasının tasavvuruna/düşünülmesine engel olmayandır. İster ortaklık vukuu bulsun; “insan”, “hayvan”, “katip” gibi. İster mümkün olmakla birlikte vukuu bulmasın “güneş” gibi, ister ise imkânsızlıktan dolayı vukuu bulmasın “ilah” gibi. Yani lafız, eğer manası ortaklığı kabul ederse, küllidir.

İsmin cüzi olmasına gelince: O, manasına birçok şeyin ortak olmadığı lafızdır. Bir adamın özel ismi olan “Zeyd” gibi. هو – هي zamirleri gibi. Zira زيد – Zeyd lafzı ve هو – “o” lafzı manasında ortaklığı kabul etmez. Böylece bu tür lafızlar cüzi olur.

Küllî isim; eğer fertlerindeki manası üstünlük, kuvvet ve önceliklilik bakımından farklılık göstermeksizin eşit ise, o mütevatidir. “İnsan” lafzı gibi. Çünkü “insan” lafzının fertlerinden her biri, hayvanlık/canlılık ve konuşkanlık bakımından diğerinden fazlalılığı yoktur. Aynı şekilde الفرس – ‘feres’ lafzının da fertlerinden her birinin diğerinden fazlalığı yoktur. “Mütevati” denildi. Çünkü o, uyum içinde olmaktır. تواطأ فلان وفلان “falan, falanca ile tavatü etti” denildi. Yani ikisi ittifak etti, anlaştı demektir.

Küllî isim manası fertlerinde farklılaşırsa, o ‘müşekkik’ olur. الوجود –“vücud” lafzı ve الأبيض –“ebyad” lafzı gibi. Farklılığı ister الوجود lafzında olduğu gibi, gerekli olmak ve mümkün olmaktan dolayı olsun –zira الوجود yaratıcı hakkında gereklidir/vacibtir, başkası hakkında ise mümkündür- ya da istiğna/ihtiyaç duymamak ve ihtiyaç duymaktan dolayı olsun. الوجود –“vücud” gibi, -yere ihtiyaç duymamalarıyla birlikte cisimlere “vücud” denilir. Yere ihtiyaç duymalarına rağmen arazlara da (renk, hareket, sükun gibi) “vücud” denilir. Ya da ziyade ve noksanlıktan dolayı olsun. النور – nur gibi. Zira o güneşte lambadan daha çok vardır. Bu tür lafızlara “müşekkik” denildi. Çünkü ona bakan, hakikatin tek olmasından dolayı onun mütevati mi yoksa ikisi arasında fark oluşundan dolayı “müşterek” mi olduğu hususunda şüpheye düşmektedir.

Küllî isim ayrıca, cins ve müştak/türemiş olmak üzere iki kısma ayrılır. Şöyle ki: Külli eğer “insan”, “at”, “siyah” v.b. aynı mahiyete delâlet edişinden dolayı belirli olmayan bir asıla delâlet ederse; o, cinstir yani ‘cins’ isimdir. O öyle olmasından dolayı zihinsel hakikat için konulmuş lafızdır. Külli eğer, belirli bir sıfat sahibine delâlet ederse o müştakdır/türemiştir. “Atlı”, “siyah” v.b. gibi.

Cüzi isme gelince; o da iki çeşittir. Özel isim ve zamir. Şöyle ki; lafız, delaletiyle bağımsız olursa yani onu tefsir eden bir şeye ihtiyaç duymuyorsa o, özel isimdir. Zeyd, Abdullah gibi. Onu açıklayan bir şeye ihtiyaç duymasından dolayı bağımsız değilse o, zamirdir. هو – هي “o” gibi. Çünkü zamirleri açıklayan bir şey mutlaka olmalıdır. Harf ile zamir arasında fark şudur: Harf, aslen manası ile bağımsız değildir, manası ile alakalı bir manası olan bir lafız olmadıkça harfin manası anlaşılmaz. Zamir ise, aslen manası ile bağımsızdır, başka bir lafza gerek olmaksızın manası anlaşılır. Manası, başka bir manaya yani lafza bağımlı değildir. Ancak o sadece açıklamaya ihtiyaç duyar. Onun için zamir, bir isimdir, harften başkadır.
Eğer Birgün Dünyaya Ait Çok Büyük Derdin Olursa, Rabbine dönüp çok büyük Derdim Var Deme!
Derdine dönüp Çok Büyük Rabbim Var De!
Kullanıcı avatarı
Şatibi
Yönetici
Yönetici
 
Mesajlar: 343
Kayıt: 18 Nis 2010, 19:40

Mesajgönderen Şatibi » 01 Ağu 2010, 22:13


Sadece Delâlet Edilen Olması İtibarı İle Lafzın Kısımlara Ayrılması:

Lafız sadece delâlet edilen olması itibarı ile beş kısma ayrılır: Birincisi; lafzın delâlet ettiği, bir manadır. İkincisi; kullanılan bir müfred lafız olmasıdır. Üçüncüsü; ihmal edilen bir müfred lafız olmasıdır. Dördüncüsü; kullanılan mürekkeb bir lafız olmasıdır. Beşincisi; ihmal edilen mürekkeb bir lafız olmasıdır.

Şöyle ki: Lafzın delâlet ettiği husus; bir mana olabilir ve bir lafız olabilir. Eğer bir lafız ise o, müfred olabilir, mürekkeb olabilir. Ve her ikisi kullanılan olabilir, ihmal edilen olabilir. Bunların toplamı beş kısımdır:

Birinci kısım: Delâlet edilenin bir mana, yani bir lafız değil bir şey olmasıdır. “Hayvan”/canlı gibi, bir adama özel isim olarak “Zeyd” gibi. Bu külli ve cüzi diye kısımlara ayrılması daha önce geçen husustur.

İkincisi: Delâlet edilenin, kullanılan müfred bir lafız olmasıdır. “Kelime” lafzı gibi. Zira onun delâlet edileni, müfred bir mana için konulan bir lafızdır ki o da isim, fiil, harftir. “Kelime” bir lafızdır, manası da aynı şekilde bir lafızdır.

Üçüncüsü: Delâlet edilenin, ihmal edilen bir müfred lafız olmasıdır. Alfabede harflerin isimleri gibi. Zira ضرب lafzının harfleri; ض – dâ, ر – râ, ب – bâ. Bir mana için konulmadı. Hâlbuki onlardan her birine bir isim konuldu. Zira birincisine “dât”, ikincisine “râ”, üçüncüsüne “bâ” denildi. Böylece alfabe harflerinin lafzın bir delâlet edileni vardır. Onların delâlet edileni ise bir mana değil sadece bir lafızdır. Onlar, “elif”, “bâ”, “tâ”... ve diğerleri. Böylece alfabe harflerinin kelimesi bir lafızdır, manası da bir lafızdır, fakat ihmal edilen bir lafızdır.

Dördüncüsü: Delâlet edilenin (dilbilgisinde) “haber” gibi kullanılan mürekkeb bir lafız olmasıdır. Zira onun delâlet edileni -زبد قائم “Zeyd ayaktadır” gibi- konulan mürekkeb bir lafızdır. Böylece “haber” lafzının bir delâlet edileni vardır. Delalet edileni ise bir mana değil, sadece bir lafızdır.

Beşincisi: Delâlet edilenin ihmal edilen mürekkeb bir lafız olmasıdır ki bu hezeyandır/saçmalamaktır. Ya da sözün toplamının o haliyle bir manaya delâlet etmemesidir. Her ne kadar o sözlerin her biri bir manaya delâlet etse de, mesela; من ضرب منزلا قاصدا cümlesindeki terkib gibi. Bu cümlenin bir manası yoktur. Fakat bu terkipteki her lafzın bir manası vardır. Bu kısım, konulan değildir. Yani onu Araplar koymamıştır. Çünkü terkipten/cümle oluşturmaktan maksat, ifade etmektir. Bu ise bir şey ifade etmez. Dolayısıyla “konulan” olmaz. Fakat o mevcuttur ve hezeyandır/saçmalamaktır. Hezeyan, mürekkeb bir sözdür. Fakat ihmal edilmiştir. Hezeyan lafzının bir delâlet edileni vardır. Delâlet edileni ise bir mana değildir, ancak o bir lafızdır. Fakat ihmal edilen bir lafızdır.


Mürekkeb:

Mürekkeb, bir cüzü mananın bir cüzüne delâlet edendir. O “sadece delâlet eden kısımlardandır.” Mürekkeb, kelimelerin durumlarını bilmesinden sonra, mürekkeb/birleşik manaları ve bağıntıları işitene anlaşılır kılmak için oluşturulmuştur. Mürekkeb altı kısma ayrılır: İstifham/soru, emir, iltimas/ricada bulunma, istek, haber, tenbih/dikkati çekme.

Şöyle ki: Konuşan kimse, ancak kelimelerden terkib/cümle oluşturur. Onları nefsinde/kendisinde olanı başkasına anlatmak için bir araya getirir. Bazen bir istek ifade eder, bazen ondan başkasını ifade eder. Eğer zatıyla yani konuluşuyla bir talep ifade ederse bakılır; Eğer talep mahiyet içinse o, istifhamdır. “İnsanın hakikati nedir?”, “Zeyd ayağa kalktı mı?” demek gibi. Eğer talep, aynı seviyede kalarak mahiyeti elde etmek için ise o, iltimasta bulunmadır. Bir kişinin kendisi ile aynı seviyede olan birisinden talepte bulunması gibi. Mesela; arkadaşına “kitabı ver”, “ibriği al” demesi gibi. Eğer talep, talep edilen kimseden üstün pozisyonda olarak mahiyeti elde etmek için olursa o, emirdir. Allah’u Teâla’nın; وأقيموا الصلاة وآتوا الزكاة “Namazı kılın, zekâtı verin.” demesi gibi. Eğer talep, talep edilen kimseden küçük, düşük pozisyonda olarak mahiyeti elde etmek için olursa o, istektir. Kulun “Allah’ım beni bağışla, Allah’ım beni affet” demesi gibi.

Eğer terkip bizzat yani konulmaktan dolayı talep ifade etmezse; قام زيد “Zeyd ayağa kalktı” gibi asıl itibarı ile bir talebe delâlet etmez ya da bir talebe delâlet eder. Fakat bizzat yani konulmaktan dolayı değil, “Ben şuna talibim” demen gibi. Zira o tasdik/doğrulama ve tekzib/yalanlama ihtimali olan ise haberdir. “Zeyd ayağa kalktı” dememiz gibi, tasdik ve tekzib ihtimali olmayan ise, o tenbihtir. Bunun kapsamına beklenti, temenni, yemin, nida/sesleniş de girer.
Eğer Birgün Dünyaya Ait Çok Büyük Derdin Olursa, Rabbine dönüp çok büyük Derdim Var Deme!
Derdine dönüp Çok Büyük Rabbim Var De!
Kullanıcı avatarı
Şatibi
Yönetici
Yönetici
 
Mesajlar: 343
Kayıt: 18 Nis 2010, 19:40

Mesajgönderen Şatibi » 01 Ağu 2010, 22:14


Delâlet Eden ve Delâlet Edilen Olması İtibarı İle Lafzın Kısımlara Ayrılması:


Lafız; delâlet eden ve delâlet edilen olması itibarı ile yani lafız ve mana olması itibarı ile şu yedi kısma ayrılır: Münferid/tek oluş, mütebâyin/farklı oluş, müterâdif/eş anlamlı, müşterek/ortak anlamlı, menkul/nakledilen, hakikat, mecaz.

Şöyle ki: Lafız ve mana; ya tek olurlar ya lafız ve mana ikisi de çok olur ya mana tek olmasına rağmen lafız çok olur ya da lafız tek olmasına rağmen mana çok olur.

Birincisi; lafız ve mananın tek olmasıdır. الله – Allah lafzı gibi. Zira bu lafız tekdir ve delâlet ettiği de tekdir. İşte bu münferiddir. Lafzı manası ile tek olduğundan dolayı “münferid” olarak isimlendirilmiştir.

İkincisi; lafız ve mananın ikisi de çok olmasıdır. “siyah” ve “beyaz” gibi. İşte bu mütebâyindir. Onlardan her biri diğerinden farklı yani manasında ona muhalif, aykırı olmasından dolayı farklı lafızlarla isimlendirildiler.

Üçüncüsü; mana tek olurken lafzın çok olmasıdır. الأسد – Aslan ve السبع – “Aslan” gibi. İşte bu müterâdiftir. İki kişinin bir tek hayvanın üzerine binmesi anlamına gelen رديف – “redîfe” kelimesinden alınarak müterâdif kelimelerle isimlendirildiler. Zira iki lafız veya daha çok lafızlar bir tek manaya delâlet eden eş anlamlı durumdadırlar.

Dördüncüsü; lafız tek olurken mananın çok olmasıdır. Yani lafız tek olup o manalardan her birisi için konulduğundan mana çok oluyor, “göz” için veya “cariye” için v.b. عين – ‘Ayn’ lafzının konulmuş olması gibi. bu müşterektir.

Beşincisi; lafzın tek, mananın çok olurken, lafzın her birisi için konulmayıp bir mana için konulduktan sonra diğer manaya nakledilerek o ikinci manada meşhur olmasıdır. الصلاة – ‘salât’ gibi, الدابة – ‘dâbbe’ gibi. Gramerciler nezdinde الفاعل – ‘fail’ gibi. Bu menkuldür. Lafız birinci manaya göre menkulân anhu/kendisinden nakledilen, ikinci manaya göre menkulen ileyhi/kendisine nakledilen olarak isimlendirilir. Eğer nakleden Şeriat ise o, “Şer’î menkul” olarak -الصلاة – ‘salât’ gibi- isimlendirilir, nakleden genel örf ise o, “örfi menkul” olarak –الدابة – ‘dâbbe’ gibi- isimlendirilir, özel ıstılah olarak nakledilmiş ise o, “ıstılahi menkul” olarak –gramercilerin nezdinde الفاعل -‘fâil’ gibi- isimlendirilir.

Altıncısı; lafız tek, mana çok olurken, lafzın her birisi için konulmayıp bir mana için konulduktan sonra bir alakadan dolayı başka bir manaya nakledilmesi, fakat o ikinci manada meşhur olmaması, yani o manaya hakim olmamasıdır. Bu durumda lafız; eğer kendisi için konulduğu manaya söylenirse o, “hakikattir”, eğer kendisine nakl olunan mana için söylenirse o, “mecazdır”.

Yedincisi; lafzın mecaz halidir.


Terâdüf:


Terâdüf/eş anlamlılık, tek oluşundan dolayı bir tek manaya delâlet eden münferid lafızların sürekli ard arda olmasıdır. “İnsan” ve “beşer” lafızlarının “konuşan canlıya” delâlet etmesi gibi, البر – “Burra” ve القمح – “Kamhu” lafızlarının “buğdaya” delâlet etmeleri, الجلس – “Celese” ve القعد – “Ka’ade” lafızlarının “oturmaya” delâlet ettikleri gibi. Aynı şekilde Arapların sözlerinden nakledilen; الصلهب – “Sulheb” ve الشوذب – “Şevzeb” lafızlarının “uzun” manasının isimlerinden olması, البهتر – “Buhter” ve البحتر – “Buhtur” lafızlarının “kısa” manasının isimleri olması gibi. v.b.

Dilde eş anlamlılığın vukuu bulmasının sebebi lafız koyucuların olmasıdır. Şöyle ki; bir kabile mesela bilinen “buğday” için القمح – “Kamhu” lafzını koyarken başka bir kabile “buğday” için البر – “Burre” lafzını koymaktadır ve her iki konulan da meşhur olmaktadır. Ya da sebep; lafız koyucu tek olurken ya nefiste olanı haber vermeye vesilelerin çok olması veya البديع – Bedi’/söz kullanma sanatı alanında genişleme kastı olur. “Bedi’” lafzı, nesirde seci’ yapmak/kafiyeli konuşmak ve şiirde kafiye gibi sözü güzelleştirmeye verilen bir isimdir. ما أبعد ما فات وما أقرب ما هوآت “Geçmiş ne kadar uzaktır. Gelecek ne kadar yakındır” demen gibi. فات lafzı yerine مضى lafzı ifade edilse idi, bu mana hâsıl olmazdı. Benzer lafızlar; اشتريت البر وأنفقته في البر “Burre/buğday alıp onu birrde/hayırda harcadım” sözünde olduğu gibi. البر –“Burre” lafzının yerine القمح –“Kamhu” lafzı ifade edilse idi, talep edilen dikkati çekmezdi.

Ters çevirmede Allah’u Teâla’nın şu sözü gibi;

وربك فكبر “Sadece Rabbini büyük tanı.”[1]

Burada رب –“Rab” lafzı yerine الله – Allah lafzı kullanılsa idi, talep edilen dikkati çekmezdi. Talep edilen husus şudur: ربك lafzı bir yönden ربك okunur, ters yönde ise كبر diye okunur. Yani Allah’ın bu sözü, her iki yönden okunduğunda da aynı şekilde olmaktadır.

Böylece terâdüf Arap dilini zenginleştirmiş olmaktadır. Ancak terâdüf, asıl olanın zıddıdır. Asıl olan, terâdüfün olmamasıdır. Bir lafız mütarâdif olması ve olmaması arasında şüpheli olduğunda o lafzın, müterâdif olmamaya hamledilmesi evladır. Zira asıl olan; lafzın kendisi için başka bir lafız konulmayan bir mana için konulmuş olmasıdır. Çünkü ikinci lafız birincisi bilindiği zaman bilinir. Onun için bazıları terâdüfün vukuu bulmasından imtina etmişlerdir. Her ne kadar her lafız, kendisi için başka bir lafız konulmamış bir mana için konulsa da terâdüf olmanın, Arapçada varlığı ve Araplardan rivayet edilmişliği sabittir. Arapçayı kabileler olan Arapların koymuş olması, terâdüfün olmanın vukuu bulmasını gerektirir. Ancak o, asıl olana muhaliftir.


İştirak:


İştirak/ortaklık, lafzın öyle olmaları bakımından iki farklı hakikat için ilk konuluşta konulmuş olmasıdır. Müşterek; iki ve daha fazla manadan her birisi için konulan lafızdır. Mesela; عين –“Ayn” lafzının “göz”, “cariye”, “altın” için konulması gibi, الروح –“Rûh” lafzının “hayatın sırrı”, “Allah’la bağlantının idraki”, “Cebrail” v.b. için konulması gibi. Bunlara benzer bir çok müşterek lafız vardır.

Birden fazla lafız koyucu olmasının mümkün oluşundan dolayı Arap dilinde müşterekin olması mümkündür. Zira iki lafız koyucudan birisinin bir husus için koyduğu lafzı, diğeri başka bir husus için koyabilir. Bir kabilenin “göz” için عين – “Ayn” lafzı koyarken, başka bir kabile de “cariye” için عين -“Ayn” lafzı kor ve sonra bu her iki hususta konulan lafız meşhur olur. Ya da açıklamanın fesada sebep olması durumunda, konuşanın işitende belirsizliği mümkün kılması için farklı iki hususa bir lafız koyarak yani lafız koyanın belirsizlik maksadı ile lafız koymasıyla da müşterek oluşabilir. Ebu Bekir RadıyAllah’u Anh’dan Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem ile beraber mağaraya girerken bir kâfirin ona “Ey Ebu Bekir! Önündeki bu adam kimdir?” diye sorması üzerine ona şöyle demesi gibi; الرجل يهدني السبيل هذا“Bu adam bana yol göstermektedir”.[2]

Müşterek, Arap dilinde mevcuttur. Ebu Hasan el-Basri şöyle dedi: “Lügat koyucunun iki zıt olan “hayz” ve “temizlenmeye” القرء –“Kur’u” ismini vermesi, dilde müşterek ismin vukuu bulmasına delâlet eder.

Nitekim Kur'an-ı Azim’de Allah’u Teâla’nın şu sözlerinde olduğu gibi müşterek isim geçmektedir: ثلاثة قروء “Üç kur’u...”[3] والليل إذا عسعس “Geri geldiği zaman/yahut dönüp gittiği zaman geceye...”[4]

عسعس – “yüzünü dönmek” ve “sırtını dönmek” yani “geri gelmek” ve “dönüp gitmek” anlamındadır. Bu gecenin geri gelmesi ya da dönüp gitmesinde müşterek bir lafızdır. Bu ise; müşterekin Arap dilinde vukuu bulduğuna delâlet etmektedir.

Ancak müşterek asıl olana terstir. Asıl olan; manaya has bir tek lafzın konulmasıdır. Yani asıl olan, iştirakin olmamasıdır. Buna göre lafız; ortaklık ve teklik ihtimali arasında gidip gelince, zanna galip olan tekliktir. Ortaklık ihtimali ise oldukça mümkün olandır. Eğer oldukça mümkün olan değilse, tek oluş ihtimali ile ortaklık ihtimalinin eşit seviyede olmasından dolayı asıl olana terstir. O ikisi de her bir lafızda kaim olur. Kastedilen manasını açıklayan bir karine olmaksızın lafız anlaşılmaz. Bunun için müşterek lafzın manasını belirleyip bir manasına tahsis etmek bir karineye ihtiyaç duyar. Şu halde kast olunan manayı açıklayan bir karine kaçınılmazdır. Müşterek asıl olana aykırı olmasaydı, müşterek olma ihtimalinden dolayı ve Şâri’nin muradının, manadan bize görülenden başkası olması nedeni ile nâsslarla delil getirmek muhal olurdu. Zira o zaman zannın bir faydası olmazdı. Bundan dolayı, müşterek asıl olana muhaliftir.

Müşterek, bütün manalarında hakikat olarak kullanılır. Bu, Kur'an’da vukuu bulması delilinden dolayıdır.

Allah’u Teâla şöyle demiştir: إِنَّ اللَّهَ وَمَلائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيّ ِ “Allah ve melekleri, Nebiye salât ederler.”[5]

الصلاة – “Salât”; Allah’ın affetmesidir. Allah’tan başkasının ise af dilemesidir. Buna göre الصلاة –“Salât”; “affetmek” ile “af dilemek” arasında bir müşterek lafızdır. Bu lafız, her iki mana hakkında da bir defada kullanılmıştır. Zira الصلاة –“Salât” lafzı, Allah’a ve meleklere isnad edilmiştir. Bilinir ki; Allah’tan sadır olan mağfirettir, af dilemek değil, meleklerden sadır olan ise mağfiret değil, istiğfardır.

Allah’u Teâla şöyle dedi: أَلَمْ تَرَى أَنَّ اللَّهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَمَنْ فِي الأرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَكَثِيرٌ مِنْ النَّاسِ “Görmedin mi göklerde ve yerde olan herkes; güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan bir çoğu Allah’a secde ederler?”[6]

Allah’u Teâla burada السجد – “Secde” ile huşu’u/boyun eğmeyi murat etmektedir. Çünkü hayvanlar hakkında tasavvur edilen budur. Bu ayetle, insanların ise cephelerini yani yüzlerini yere koymaları kast edilmiştir.

Böylece her iki mananın hakikat olarak kast edildiği sabit olmaktadır. Bu nedenledir ki tahsis eden bir karinenin bulunmaması durumunda konuşanın muradını hâsıl edebilmek için ihtiyaten müşterekin tüm manalarına hamledilmesi gerekmektedir. Çünkü tüm manalarına hamledilmezse lafzın ihmal edilmesi ve tercih eden olmadan tercih edilmesi zorunlu hale gelir. Manalarından birisine hamledilmemesi halinde lafzın ihmal edilmesi ve manalarından bir mananın ihmal edilmesi zorunlu olur. Manalarından yalnızca birisine hamledilmesi durumunda ise, tercih eden olmadan tercih yapılmış olur. bunun içindir ki, müşterekin manalarından birisine tahsis edilmesi için bu manaya tahsis eden bir karinenin bulunması kaçınılmazdır. Karine bulunmazsa müşterek lafız tüm manalarına hamledilir.


Hakikat ve Mecaz:


Hakikat; dilde kendisi için ilk olarak konulan husus hakkında kullanılan lafızdır. Belirli bir yırtıcı hayvan hakkında kullanılan الأسد –“Aslan” lafzı gibi.

Mecaz ise, aralarında bir alakadan dolayı dilde kendisi için ilk olarak konulan husustan başkası hakkında kullanılan lafızdır. “Cesur adam” hakkında الأسد – “Aslan” lafzının kullanılması gibi. Mecaz üç kısımdır:

Birincisi; kelimelerde mecaz halinin olması, cesur adamı kast ederek “bir aslan gördüm” demek gibi.

İkincisi; sadece terkipte mecaz olması. Şairin şu sözü gibi:

أشاب الصغير وأفنى الكبير كر الغداة ومر العشي

Küçüğün saçını ağarttı, büyüğü fani etti/yok etti.

Sabahın geri gelmesi, akşamın geçip gitmesi.

الشابة – “Saçın ağarması”, الأفناء – “Fani olmak”, الكر – “Geri gelmek”, المر – “Geçip gitmek”, hakiki olarak meydana gelenlerdir. Fakat “saçın ağarması” ve “fani olmanın”, “sabahın geri gelmesi” ve “akşamın geçip gitmesine” isnad edilmesi, o ikisini yapandan başkasına isnad etmektir. İşte bu mecazdır. Çünkü “saçları ağartma” ve “fani etme” fiilinin faili, Allah’u Teâla’dır.

Üçüncüsü; kelimelerde ve terkipte birlikte mecaz olması. Şaka yapmak istediğin kimseye şöyle demen gibi: احياني اكتحالي بطلعتك “Görüntünle gözlerimin sürmelenmesi beni ihya etti/bana hayat verdi.” Yani seni görmek beni mutlu etti. احياء – “Hayat vermek”, “mutluluk” hakkında kullanıldı. اكتحال – “Gözün sürmelenmesi” ise “görmek” hakkında kullanıldı. Bu mecazdır. Ayrıca الأحياء –“Hayat vermek”, الاكتحال – “Gözün sürmelenmesine” isnad edildi. Hâlbuki hayat veren Allah’u Teâla’dır. Böylece kelimeleri ve terkipleri ile birlikte cümlenin tamamında mecaz olmaktadır.

Mecazın kullanılmasında, hakiki mana ile mecaz mana arasında alakanın olması şart koşulur. İki mana arasındaki bu alakanın, Arapların kullandığı alaka çeşitlerinden birisi olması kaçınılmazdır. Fakat tabirin Arapların kullanmış olduğu tabir olması şart koşulmaz. Şu anlamda; her ferdin kullandığı hakiki mana ile ondan aldığı mecazi mana arasındaki bir alakadan dolayı, istediği lafzı ve istediği cümleyi mecaz olarak kullanması mümkündür. Fakat alakanın nedensel veya durumsal veya başka şekilde olmasıyla birlikte, alaka çeşidinin mutlaka Arapların kullanmış olduğundan olması gerekmektedir. Arapların külliden cüze, sebepten müsebbibe v.b. mecaz yapma çeşidini koymuş olması kaçınılmazdır.

Cüzlere/detaylara gelince; onlar cümleler ve kullanımlardır. Onları Arapların kullanmış olması şart koşulmaz. Bilakis Arapların kullandığı türler çerçevesinde kaldıkça her ferdin dilediği gibi mecazi tabirler icad etme hakkı vardır. Mecazi isimlendirmede Araplar nezdinde muteber olan alaka sayısı çoktur. Bazıları bunları yirmi beş, bazıları otuz bir, bazıları da on iki tane olarak saymıştır. Bunların en önemlileri şunlardır:

1- Sebebiye/nedensellik:

Bu, sebebin isminin müsebbibe verilmesidir. Nedensel alaka dört kısma ayrılır:

a- Uygunluk nedenselliği:

Bu, bir şeyin ona karşılık gelen bir isimle isimlendirilmesidir. Arapların سال الواد – “Vadi aktı”, sözlerinde olduğu gibi. Yani vadideki su aktı demektir. “Akan suya” karşılık الوالد – “Vadi”, lafzı kullanılmıştır. Çünkü “vadi” akan suyun karşılığı olan bir sebeptir. Bu nedenle de sebebin ismi sebep olana verilmiştir.

b- Şekilsel uygunluk:

يد –“El”, kelimesinin “kudret/güç” olarak isimlendirilmesi gibi. Zira kudret, elin sureti/görünümüdür. Çünkü “el” lafzında maddedeki görünümün dönüştürülmesi işlevi vardır. يد –“El”, lafzının kudrete isim olarak kullanıldığının örneği şu sözdür: يد الأمير تطال كل عابث “Emirin eli her suç işleyene uzanır.” Yani emirin kudreti, suç işleyenlere ulaşır. يد –“El”, için özel bir suret/şekil vardır. Ve onunla bir şey üzerinde otorite kurulur. Sebebin görünür isminin müsebbibe atfedilmesi babından hareketle يد –“El”, kelimesi “kudrete” atfedilmiştir.

c- Faillik nedenselliği:

نذل السخاب –“Bulut indi” yani, “yağmur yağdı” örneğinde olduğu gibi. Yağmurun buluttan çıkması nedeniyle bir şeyin failinin ismi verilmiştir.

d- Gaye nedenselliği:

Buna örnek, üzümün الخمر –“Şarap” olarak isimlendirilmesidir. Şu ayette olduğu gibi: إِنِّي أَرَانِي أَعْصِرُ خَمْرًا “Ben kendimi şarap sıkıyor görüyorum.”[7] Yani üzüm sıkıyorum demektir. Bu ayette الخمر – “Şarap”, lafzı “üzüm” yerine kullanılmıştır. Çünkü üzüm sıkmaktan gaye şarap yapmaktır.

2- Müsebbibiye/sebep olma:

Bu, sebep olanın isminin sebebe verilmesidir. Öldürücü hastalığın “ölüm” ile isimlendirilmesinde olduğu gibi. Müsebbibin isminin sebebe verilmesinden hareketle “ölüm” lafzı öldürücü hastalığa isim olarak verilmiştir.

3- Benzerlik:

Yani bir sıfatla ortaklık, zihnin kendisine yöneldiği bir emare olmalıdır. Zira kasıt, kendisi için var olması itibarı ile karine ile beraber anlaşılır. Karine ya “cesaret” için “aslan” gibi makul/akledilen olur, ya da duvara nakşedilmiş suret üzerindeki “aslan” gibi hissedilen olur. Yani aslan resmi ve suretinin hissedilmesi gibi.

4- Zıt oluş:

Bu, bir şeyin zıddının ismiyle isimlendirilmesidir. Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi: وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا “Bir kötülüğün cezası/karşılığı, onun misli bir kötülüktür.”[8]

الجزاء – “Ceza”, lafzına سيئة –“kötülük” affedilmiştir. Hâlbuki الجزاء“hasene/iyiliktir”. Ya da seviye zıtlığı olur. Bu, nükte yapmak veya alay etmek vasıtası ile ilişkilendirmek ve benzeştirmek seviyesinde olur. “Cimri” olana “o, hâtem/cömerttir” demek, “korkak” olana “o, aslandır” demek gibi.

5- Külliye/külli oluş:

Bir cüz kastedilerek külli/bütün zikredilir. Kur'an’ın bir kısmı için “Kur'an” denilmesi gibi. Allah’u Teâla’nın şu sözü gibi: يَجْعَلُونَ أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ “Parmaklarını kulaklarına koyuyorlardı.”[9] Yani parmak uçları kast ediliyor. Parmak uçlarına “parmak” denildi.

6- Cüziyye/cüzi oluş:

Bu, cüz’ün isminin külle verilmesidir.

Allah’u Teâla’nı şu sözü gibi: فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ “Bir mü’min boynunu kurtarmak.”[10] Yani bir köle azad etmektir. “Köle” insanı kast ederek köleden bir cüz olan “boyun” zikredilmiştir.

7- Hazır oluş:

Bu, bir husus için hazır olan şeyi, o hususun ismi ile isimlendirmektir. Şarap fıçısında olan الخمر –“Şarap” maddesine مسكر –“Sarhoşluk veren içki” denmesi gibi. Zira o durumda henüz sarhoşluk veren duruma gelmemiştir, fakat ona hazırdır.

8- Komşuluk/yakınlık:

Bu, bir şeyi kendisine yakın olanın ismi ile isimlendirmek gibidir. Kırba/su tulumu olan su kabına الراوية – “Raviye” denilmesi gibi. Zira الراوية – “Raviye” lügatte, üzerinde su taşınan “deve” veya “katır” veya “eşek” ismidir. “Kırba” ya الراوية – “Raviye” denilmesi, bu adı geçen hayvanların üzerinde olduğundan/yani yakınlıktan dolayıdır.

9- Fazlalık:

Bu, sözün, bir kelimenin düşünülmesi ile düzenlenmesidir. Zira onun fazla/ilave olduğuna hükmedilir. Allah’u Teâla’nın şu sözü gibi: لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ “Hiçbir şey Onun benzeri gibi değildir.”[11]

Zira mecaz olarak ziyade isimlendirilmektedir. Yani ليس مثله شيء “Onun benzeri bir şey yoktur” demektir. Burada ك –“Kaf”, fazlalıktır. Zira kast olunan, benzer olanın nefy edilmesidir. المثل –Benzer olanın benzeri nefy edilmesi değil. Çünkü ك –Kaf “benzer” manasındadır. O zaman Allah’a bir benzerin olduğunun ispatı gerekirdi ki bu imkânsızdır. O halde “kaf”ın fazlalık olması gerekir.

10-Bir şeyin, üzerinde bulunduğu hususu dikkate alınarak isimlendirilmesidir.

Câmid olarak herhangi bir kelimeden türememiş bir kelime şeklinde, “kölelikten kurtulmuş kişiye” “köle” denmesi gibi. Ya da müştak bir kelime olarak dövüşmeyi bırakmış olan adama “dövüşçü” denilmesi gibi .

11- Mastar, ismi mef’ul ve ismi fail arasında hâsıl olan alaka.

Bu durumda onlardan her birisi diğerine mecaz olarak isimlendirilir. Bu ise altı kısımdır:

a- İsmi failin, ismi mef’ula isim olarak verilmesi:

Allah’u Teâla’nı şu sözü gibi: مِنْ مَاءٍ دَافِقٍ “Atan bir sudan...”[12] Yani مدفوق –“Atılmış” demektir. Şu söz gibi: سر كاتم “Sırra kâtim/gizleyeni gizlemek” (sekreter) gibi. Yani مكتوم –“Gizlenen” demektir.

b- İsmi mef’ulun, ismi faile isim olarak verilmesi:

Allah’u Teâla’nın şu sözü gibi: حِجَابًا مَسْتُورًا “Örtünen bir örtü...”[13] Yani ساترا –“Örten” demektir.

Yine Allah’u Teâla’nı şu sözü gibi: إِنَّهُ كَانَ وَعْدُهُ مَأْتِيًّا “Şüphesiz Onun va’di gelmiş olandır.”[14] Yani آتيا “Gelicidir” demektir.

c- Mastarın ismi faile isim olarak verilmesi:

Şu söz gibi: رجل صوم وعدل “Kendisine hakim ve adil bir adam.” Yani صائم –Kendisine hakim olan ve عادل –“Adil” olan demektir.

d- İsmi failin, mastara isim olarak verilmesi:

Şu söz gibi: قم قائما واسكت ساكتا “Ayakta duran olarak kal ve susan olarak sus.” Yani قياما –“Ayağa kalkmak” ve سكوتا –“Susmak” demektir.

e- İsmi mef’ulun, mastara isim olarak verilmesi:

Allah’u Teâla’nın şu sözü gibi: بِأَيِّيكُمْ الْمَفْتُونُ “Deliren hanginizde imiş.”[15] Yani الفتنة –“Delilik” demektir.

f- Masdarın ismi mef’ula isim olarak verilmesi.

Allah’u Teâla’nı şu sözü gibi: هَذَا خَلْقُ اللَّهِ “Bu, Allah’ın yaratmasıdır.”[16] Yani مخلوق لله –“Allah’ın yaratığıdır” demektir.

Yine Allah’ın şu sözü gibi: وَلا يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهِ “Onun ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar.”[17] Yani من معلومه –“Onun bildiklerinden” demektir.

Söze mecazın girmesi, bazen bizzat kendiliğinden olur, bazen de sonradan olur. Bizzat kendiliğinden olan mecaz sadece cins isimde olur. O kişinin kendisine uygun olana delâlet edendir. Çünkü vasıflardan bir vasıf olmasından başka birçok şeye uygun düşer. “Cesaret” için “aslan” denilmesi gibi, “şiddetli vuruş” için “öldürmek” denmesi gibi, başkasına dâhil olmayan husustur. Bizzat olan mecazın dâhil olmadığı birkaç husus şunlardır:

a- Harf:

Harfte mecaz olmaz. Çünkü o tek başına manasını ifade etmez. Çünkü kendisi ile alakalı olan zikredilmedikçe manasını ifade etmez. Harf tek başına ifade edilmediğinden ona mecaz dâhil olmaz. Çünkü mecazın dâhil olması, sözün ifade eden oluşundan bir türevdir. Mecazın, harfe dâhil olmasının açıklanması “tabi olmak” iledir. Zira onunla alakalı olanların mecaz olarak kullanılması ile olur. Mecaz yapmak, o kelime ile alakalandırılmış hususlardan çıkmaktadır.

Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi: فَالْتَقَطَهُ آلُ فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوًّا وَحَزَنًا “Nihayet Firavun ailesi onu yitik çocuk olarak (nehirden) aldı. O, sonunda kendileri için bir düşman ve bir tasa olacaktı.”[18] الإلتقاط –“Almanın”, “düşman” olma sonucu ile, illetlendirilmesi madem ki mecazdır, illet lâmının dâhil edilmesi de mecazdır. Dolayısıyla mecaz harfte kendisi ile alakalı olana “tabi olarak” gelmektedir. Fakat bizzat kendiliğinden olan mecaz, harfte olmaz.

b- Kısımları ile türev:

ضارب –“Vuran/döven” v.b. gibi. Çünkü fiil ve türevden her biri “hakikat” veya “mecaz” oluşunda “mastar” olan aslına tabidir. “Dövüşmenin” sona ermesinden sonra ya da önce “dövüşçü/döven” denilmesi sadece mecaz olur. Çünkü bu haliyle ona ضرب –“Dövüşmek” lafzının verilmesi, ancak hakikat değil, mecaz olur. ذو ضرب –“Dövüşçü” dememiz gibi.

c- İlim:

Çünkü eğer doğaçlama olarak ya da bir alaka olmayana nakledilen olarak olursa, onun mecaz olmadığı hususunda bir anlaşmazlık yoktur. “Bereket” lafzından konulan veya yüklenenle ilintili oluşundan dolayı oğluna “mübarek” ismini vermesi gibi, bir alakadan dolayı nakledilirse, aynı şekilde o da mecaz olmaz. Çünkü mecaz olmasaydı, o alaka ortadan kalkınca, o isimlendirmekten kaçınırdı. Bu durumda ise böyle değildir. Dolayısıyla bu, mecaz olmadığına delâlet eder.

Bu izahat, hakikat ve mecaz hakkında bir özettir. Sözde asıl olan, hakikattir. Öyle ki hakiki mana ile mecazi mana çeliştiğinde hakiki mana evla olandır. Çünkü mecaz, asıl olanın karşıtıdır. Lafız hakikat ile mecaz arasında gidip gelince, hakikatin tercihe şayan olduğuna, mecazın ise olası olduğuna yorumlanır. Çünkü mecaz, ilk konulan olan hakiki manaya, onunla mecazi mana arasındaki münasebete ve ondan ona nakledilmeye ihtiyaç duyar. Hâlbuki hakikat, ilk konulana ihtiyaç duymaz. İşte bu tek başına, mecazı asıl olana karşıt kılmak için yeterlidir.

[1] Müddesir: 3

[2] Buhari

[3] Bakara: 228

[4] Tekvir: 17

[5] Ahzab: 56

[6] Hacc: 18

[7] Yusuf: 36

[8] Şura: 40

[9] Bakara: 19

[10] Nisa: 92

[11] Şura: 11

[12] Tarık: 6

[13] İsra: 45

[14] Meryem: 61

[15] Kalem: 6

[16] Lokman: 11

[17] Bakara: 255

[18] Kasas: 8
Eğer Birgün Dünyaya Ait Çok Büyük Derdin Olursa, Rabbine dönüp çok büyük Derdim Var Deme!
Derdine dönüp Çok Büyük Rabbim Var De!
Kullanıcı avatarı
Şatibi
Yönetici
Yönetici
 
Mesajlar: 343
Kayıt: 18 Nis 2010, 19:40

Mesajgönderen Şatibi » 01 Ağu 2010, 22:15


Şer'î Hakikat

Şer’î isimler, Şâri’den alınmış ve onun koyduğu lafızlardır. İbadet maksatlı belirli fiiller için الصلاة –“Salât/namaz” denilmesi, belirli çıkarılan miktar için الزكاة –“Zekât” denilmesi, kişinin bilinen kendisini zapt etme işine الصوم –“Oruç” denilmesi; vakıaya mutabık bir delile bağlı olan kesin tasdike الإيمان –“İman” denilmesi gibi. v.b. isimleri Şeriat getirmiştir. Bu lafızlar, Şeriatta ilk önce kendisi için konulduğu hususta kullanınca “Şer’î hakikat” olurlar. Buna göre “Şer’î hakikat”, Şeriatın örfünde kendisi için konulan husus hakkında kullanılan lafızdır. Yani o, kendisine nakl olunduğu mana ile Şeriatın kendisi için konulmasından dolayı lügat anlamından bir başkasına naklolunan lafızdır.

İsmin Şer’î olması için, konuluşun Şâri’den yani vahyin Allah’tan getirdiğinden yani Kitap ve Sünnetten alınması kaçınılmazdır. Zira fakihlerin bir lafzı bir manada kullanmaları onu “Şer’î isim” yapmaz. Aynı şekilde imamların ve müçtehitlerin lafzı, bir manada kullanmaları da onu “Şer’î isim” yapmaz. Lafız ancak, sadece Şeriat kullandığında yani o lafzı Şeriat koyduğunda, Kitapta veya Sünnette veya sahabe icmâsında geçince “Şer’î isim” olur. Kitaba gelince, onu lafız ve mana olarak vahiy getirmiştir. Sünnete gelince, onun manasını vahiy getirmiş, Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem de onu kendi lafızlarıyla ifade etmiştir. Dolayısıyla o da vahyin getirdiğindendir. Sahabe icmâsına gelince, o bir delili keşfeder/gösterir, dolayısıyla o da vahyin getirdiğindendir.

Arapların belirli bir mana için koydukları bir lafzın kullanımı, kendisi için konulduğundan başka bir manada vaki olunca ve bu kullanım Kitapta ve Sünnette veya sahabe icmâsında geçince; bu lafız, bu kullanımda bu mana için Şâri’nin koymuş olduğu bir “Şer’î isim” olur. Onun Şâri’nin kendisi için koyduğu hususta kullanılması “Şer’î hakikat” olur.


Şer’î Hakikatlerin Varlığı:


Şer’î hakikat; Şeriatın bir karine olmaksızın kendisine delâlet edecek şekilde bir mana için koyduğu lafızdır. Şeriatın lafızlarında Şer’î hakikatin varlığı ve meydana gelmesi hususunda ihtilaf edilmiştir. Zira Kâdı Ebu Bekir el-Bâkıllâni; Şer’î hakikatin var olmadığını ve meydana gelmesinin de engellendiğini söyledi. Mu’tezile; Şer’î hakikatin var olduğunu söyleyip meydana gelişini de ispatladılar. Hariciler ve fakihler de böyle söylediler.

Kâdı Ebu Bekir, Şer’î hakikatlerin meydana gelmesinin engellenmesi hakkında şu iki delili ortaya koydu:

1-Şâri’ böyle yapsaydı, o manaları nakleden haberdar etmekle ümmeti bilgilendirmesi gerekirdi. Aksi halde; o, anlamadıkları halde onları o isimlerden kastettiğini anlamakla mükellef kılan olurdu. Bu ise, güç yetirilemeyen ile sorumlu kılmaktadır. Bu gibi hususlarda haberdar ediş, haklarında ahad ile delil getirmek olmadığından mutlaka mütevatir olmalıdır. Tevatür de yoktur. Bu ise, Şer’î hakikatin Şeriatta meydana gelmediğine dair delildir.

2- Kur'an’ın kapsadığı bu lafızlar, lügatte delâlet ettiklerinden başkasını ifade etselerdi, lügat ehlinin lisanından olmazlardı. Çünkü lafzın Arapça olması, zatından ve şeklinden dolayı değil fakat lügat ehlinin onun karşısına koyduğuna delaletinden dolayıdır. Aksi halde lügat ehlinin bütün lafızları, haklarında hem fikir oluşmadan önce Arapça olurdu ki bu imkânsızdır. Bundan dolayı Kur'an’ın da Arapça olmaması gerekirdi.

Bu ise Allah’u Teâla’nın şu sözlerine aykırıdır: إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا “Biz onu Arapça bir Kur'an yaptık.”[1] بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُبِينٍ “Apaçık Arapça lisanı ile...”[2] وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلا بِلِسَانِ قَوْمِهِ “Biz her Rasulü ancak kavminin lisanı ile gönderdik.”[3]

Bu da imkânsızdır. Bütün bunlar Şer’î hakikatlerin vukuu bulmadığına dair delildir.

الصلاة –“Salât/namaz”, الزكاة –“Zekât”, الحج –“Hacc” gibi Şer’î isimlerin vukuu bulmasına gelince; Kâdı Ebu Bekir, Şâri’nin onları ancak lügat hakikatlerinde kullandığını söylemiştir. Ona göre kendisi ile emrolunan “salât” duadır. Fakat Şeriat koyucu, duanın kendisine ilave edilmiş bir takım şartlarıyla birlikte olmadıkça kabul edilmediğine dair başka deliller getirmiştir.

Mu’tezile, Şer’î hakikatlerin vukuu bulmasına iki delille delil getirmişlerdir.

1-Şeriat koyucu, Araplar için ma’kul olmayan bir takım yeni manalar var etmiştir. Dolayısıyla o manalar için onlara delâlet eden lafızların olması kaçınılmazdır. O manalar için lafız koyanın Araplar olması ise mümkün değildir. Çünkü Araplar o manaları anlamıyorlar. O halde onlar için lafız koyan Allah’u Teâla olmaktadır. Böylece onlar, lügavi değil Şer’î olmaktadır. Bu ise, Şer’î hakikatlerin varlığına dair bir delildir.

2- “İman” lügat manası dışında kullanılmaktadır. Çünkü lügatte “iman”, tasdik/doğrulamak demektir. Şeriatta ise, tasdikten başkasına “iman” denilmektedir.

Buna Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözü delâlet etmektedir: الإيمَانُ بِضْعٌ وَسَبْعُونَ بَابًا أَفْضَلُهَا لا إِلَهَ إِلا اللَّهُ وَأَدْنَاهَا إِمَاطَةُ الْعَظْمِ عَنِ الطَّرِيقِ “İman yetmiş küsür bölümdür. Bunların en üstünü لا اله الله –şahadettir. En düşük olanı ise, yolda eziyet veren bir şeyi uzaklaştırmaktır.”[4]

“Eziyet veren şeyi uzaklaştırmak”, “iman” olarak isimlendirilmiştir. Hâlbuki o tasdik değildir.

Yine Şeriatta “din” ibadetleri yapmak, namazı kılmak ve zekâtı vermekten ibarettir.

Buna Allah’u Teâla’nın şu sözü delildir: وَمَا أُمِرُوا إِلا لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ حُنَفَاءَ وَيُقِيمُوا الصَّلاةَ وَيُؤْتُوا الزَّكَاةَ وَذَلِكَ دِينُ الْقَيِّمَةِ “Hâlbuki onlara ancak, dini yalnız O'na has kılarak ve hanîfler olarak Allah'a kulluk etmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri emrolunmuştu. Sağlam “din” de budur.”[5]

Görüldüğü gibi ayetin sonunda وذلك دين القيمة “işte sağlam din budur” denilmektedir. Bu söz zikredilenlerin hepsine dönmektedir. “Din” İslâm’dır.

Allah’u Teâla şöyle dedi: إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الإسْلامُ “Allah katında din ancak İslâm’dır.”[6]

“İslâm”, imandır. Zira iman Şeriatta, ibadetleri yapmaktır.

Yine Allah’u Teâla şöyle dedi: وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيُضِيعَ إِيمَانَكُمْ “Allah sizin imanınızı asla zayi eden değildir.”[7]

Burada “imandan” kast edilen, Beytul Maktise yönelik kılınan namazdır. Böylece Beytul Maktise yönelik namaza “iman” denilmesi gibi, Arapların koyduğu manalar ile aralarında bir alaka olmadığı halde lügat ehlinin kendisi için koyduklarından başka manalara lafızlar konulmuş olmaktadır. Bu ise, Şeriatın lafızlarında Şer’î hakikatlerin vukuu bulduğuna, dolayısıyla Şer’î hakikatlerin varlığına dair bir delildir.

İmam Cemaleddin el-Esnevî şöyle dedi: “Gerçek şudur ki: Şer’î lafızlar manalarında lügat bakımından mecazdır. Şer’î lafızlar, Şâri’nin kendilerini o manalarda mecaz olarak kullanmasından sonra karinelerin desteğinden dolayı, o manalarda meşhur oldular. Meşhur olduktan sonra bir karine olmaksızın anlaşıldılar ve lügavi hakikatler, Şeriatta terk edilmiş oldular. Onların, Şer’î hakikatler oluşundan kast olunan işte budur, onların ilk olarak konulmuş olmaları değil...”

İmam el-Harameyn şuna karar kıldı: Şer’î lafızlar, lügavi manada kullanılmadılar. Bunun hakkında kullanım hali göz önünde bulunduruldu. Çünkü Şeriat koyucu, o lafızları lügat manaları ile aralarında olan husustan dolayı bu manalarda kullanmıştır. Mesela, الصلاة –“Salât” madem ki lügatte “dua” için konulmuştur, “dua” da Şer’î manadan bir cüzdür, o Şer’î manaya mecaz olarak “salât” denilmiştir. Böylece bunlar lügatin hakikat ve mecaz olarak kısımlara ayrılmasından dolayı Arapların lügati dışına da çıkmış olmazlar. Bu şöyle özetlenebilir: Bu Şer’î lafızlar, lügat bakımından mecazdırlar, sonra meşhur oldular. Böylece “Şer’î hakikatler” oldular.

El-Esnevi ve İmam el-Harameyn’e ait bu iki söz, yeni bir söz değil, Kâdı Ebu Bekir’e ait sözden sayılırlar. Şer’î hakikatlerin vukuu bulmasının mümkün olmaması ile ilgili olarak Kâdı’nın söylediği sözün tefsirinde ihtilaf edilmiştir. Nitekim Üstad, o söz hakkında şöyle dedi: “Şâri’nin “salât” v.b. gibi Şer’î manada kullandığı isimler, böylelikle lügat ehlinin koymasından dışarı çıkmamışlardır. Bilakis onlar, lügavi hakikatleri üzerinde karar kılmışlardır.” El-Meraği de o söz hakkında şöyle dedi: “O isimlerin Şer’î manaları lügavi hakikatlerdir.” Kâdı’nın mezhebinde olan el-Hancı şöyle dedi: “Şer’î hakikat olduğu iddia edilen her husus lügavi mecazdır.” El-Carberdi, onun sözüne ilaveten şunu söyledi: “Onlar, hakikatler seviyesine ulaşmadılar. Yani onlar lügavi manaları üzerinde kaldılar. Fazlalıklar, ilaveler manalarına dâhil değildirler.” Kâdı Ebu Bekir’in sözüne yapılan bu açıklamalardan, özellikle el-Hancı’nın açıklamasından şu netice çıkartılıyor: El-Esnevi ve İmam el-Harameyn’in sözleri yeni bir söz değildir, bilakis Kâdı Ebu Bekir’in sözüdür.

Gerçekten Şer’î isimler, Şeriatın lafızlarında vukuu bulmuştur ve lügavi hakikatlerden farklı hakikatler vasfı ile vukuu bulmuştur. O isimler Arapların koyduğu lafızdırlar. Şeriat gelip o lafzı başka bir manaya nakletmiştir ve lafız o mana ile meşhur olmuştur. Lafzın o manaya nakledilmesi, mecaz kabilinden değildir. Bilakis o, örfi hakikatin nakledilmesi kabilindendir. Çünkü Şeriat o lafzı, ikinci manaya mecaz şartında olduğu gibi bir alakadan dolayı nakletmedi. Ayrıca o lafız, ikinci manada meşhur oldu. Hâlbuki mecaz, bir mana için konulup sonra bir alakadan dolayı başka bir manaya nakledilen ve ikinci manada meşhur olmayan yani ona hakim olmayan lafızdır. Bunun için Şer’î ismin Şeriatın kendisi için koyduğu ikinci manaya nakledilmesi, hiçbir şekilde mecaz kabilinden olmaz. Bilakis o “Şer’î hakikat” kabilindendir.

Buna delil şudur: Şeriat o lafzı, lügat ehlinin kendisi için koyduğu manadan başka bir manaya; aralarında herhangi bir alaka gözetmeksizin nakletmiştir. Yani onu ikinci manaya, birinci mana ile bir alakası olsa da olmasa da fark etmeksizin nakletmiştir.

Mesela; الصلاة –“Salât”, Arapların “dua” manasına koyduğu bir lafızdır. Şeriat gelip onu belirli bir fiil ve sözler olan başka bir manaya nakletmiştir. Nitekim içerisinde dua olmayan fiillere de “salât” ismi verilebilir. Yapılsa bile namazdaki duayı anlamayan ahrazın namazı gibi.

“Zekât”, Arapların nemâ/artma ve ziyade/çoğalma manası için koymuş olduğu bir lafızdır. Şeriat gelip onu, belirli bir miktardan belirli bir malın ödenmesi olan başka bir manaya nakletmiştir. Bazen artan değil, eksilen mala “zekât” ismi verilebilir. Yetimin malının, kendisi ile ticaret yapılmaksızın dondurulması halinde tezkiyesi/”zekâtındandır” gibi. Bu şüphesiz ki o malı eksiltir.

“Hacc”, Arapların mutlak kasıt manası için koymuş olduğu bir lafızdır. Şeriat gelip onu, belirli bir mekân için belirli bir kasıt olan başka bir manaya nakletmiştir.

“Sıyâm”, Arapların mutlak/genel imsak/tutmak manası için koymuş oldukları bir lafızdır. Şeriat gelip onu belirli bir imsak/oruç tutmak olan başka bir manaya nakletmiştir.

İşte bu isimleri Şeriat, Arapların kendileri için koyduğu manalardan başka manalara nakletmiştir. Her ne kadar Arapların koymuş olduğu mana ile Şeriatın koymuş olduğu mana arasında bir alaka olsa da, Şeriat bu alakayı dikkate almamıştır. Zira Şeriat bu isimleri, o alakadan dolayı nakletmemiştir. Bu isimleri işiten kimse, Şer’î manalarında kesinlikle bu alakayı anlayamaz. Ayrıca bu alaka bazı durumlarda mevcut da olmaz. Bu da, bu isimlerin nakledilmesinin mecaz kabilinden olmadığına delâlet eder.

Arapların bildiği bir takım Şer’î isimler vardır. Fakat Şeriatın kendileri için koyduğu manaları bilmezlerdi. “Allah” için الرحمان –“Rahmân” lafzı gibi. zira “Rahmân” lafzını “Allah” için Araplar koymadı.

Onun için Allah’u Teâla’nın şu sözü; قُلْ ادْعُوا اللَّهَ أَوْ ادْعُوا الرَّحْمَانَ “De ki; İster Allah’a çağırın, ister Rahman’a çağırın.”[8] İndirildiğinde şöyle dediler: “Biz ancak Yemame “Rahman’ını” tanırız.”

Bunların hepsi şuna delâlet etmektedir:

- Arapların bazı manalar için koymuş olduğu, Şeriatın gelip bir alaka olmaksızın ve nakil etmede bir alaka gözetilmeksizin başka manalara naklettiği bir takım isimler vardır.

- Arapların kesinlikle bu manalar için koymadığı, Şeriatın gelip belirli manalar için koyduğu bir takım isimler vardır.

- Arapların daha önceden manalarını bilmediği bir takım isimler vardır.

Bu, Şer’î isimlerin mevcut olduğuna ve onların Şeriatın lafızlarında vaki olduğuna delâlet etmektedir. Dolayısıyla bu, Ebu Bekir el-Bâkıllâni ve daha sonra da el-Esnevî ve İmam el-Harameyn’e ait sözü geçersiz kılmaktadır.

Ayrıca şu da sabittir ki; Şeriat Koyucu, o isimleri lügat manalarından Şeriatın kendileri için koyduğu yeni bir manaya nakline dair ümmeti bilgilendirmiştir. Bu, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in bu manayı açıklaması ile oluyor.

Zira Allah’u Teâla şöyle diyor: وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ “İnsanlara, kendilerine indirileni beyan etmen için sana da zikri indirdik.”[9]

لتبين –“Beyân etmen için” tabirinden kasıt olunan, onun manalarıdır. Bunlardan bir kısmı da Şer’î isimlerin manalarıdır.

Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle diyor: وَصَلُّوا كَمَا رَأَيْتُمُونِي أُصَلِّي “Beni nasıl namaz kılıyor görüyorsanız siz de öyle namaz kılınız.”[10]

Böylelikle onları kendilerine anlaşılır kıldıktan sonra bir takım amellerle mükellef kılmış olmaktadır. Zira onları anlamadıkları hususta sorumlu kılmamıştır. Bununla da Ebu Bekir’in; “Şer’î isimlerin varlığı, Arapları anlamadıkları hususta mükellef kılmayı gerektirir ki bu güç yetirilemeyenle sorumlu kılmaktır.” diye söylenen hüccetini/delilini düşürmektedir. Zira Rasul’ün beyanının Şer’î isimlerin manalarını anlaşılır kılması, onları anladıklarıyla sorumlu kılar hale getirmiştir. Böylece Şer’î isimler fiilen vaki olmaktadır.

“Şer’î isimleri Kur'an’da vaki kılmak, Kur'an’ın Arapça olmasını gerekli kılar. Çünkü lafzın Arapça olması, zatından ve şeklinden dolayı değil, fakat lügat ehlinin onun karşısına koyduğuna delaletinden dolayıdır. Bu Şer’î manaları ise, kendilerine delâlet eden lafızların karşısına Araplar koymadı. Dolayısıyla onlar Arapça değildirler. Bu, Kur'an’da Arapça olmayan lafızlar vardır, dolayısıyla Kur'an da Arapça değildir, demektir.”

Bu söze gelince; bu reddolunur. Çünkü Şer’î lafızları, Şeriat değil Araplar koymuşlardır. Ancak Araplar onları, belirli bir takım manalara delâlet etmeleri için koymuşlardır. Şeriat gelip onları, Arapların kendileri için koymuş oldukları manalardan başka manalarda kullanmıştır. Sonra Araplar da gelip onları bu Şer’î manalarda kullanmışlardır. Bu, onları Arapça oluşlarından dışarı çıkarmaz. Bilakis onları, “örfi hakikatler” gibi yapar. Fark etmeksizin Arapçanın kısımlarından bir kısım yapar ki o, “menkuldür/nakledilendir.” “Menkul” lafzın; delâlet eden ve delâlet edilen olması itibarı ile kısımlara ayrılmasından bir kısımdır. Zira “menkul” lafzın bir mana için konulup sonra başka bir manaya nakledilmesi ve ikinci manada meşhur olmasıdır. Bu da o lafzı Arapların ikinci manada kullanması vasıtası ile olmaktadır. Şer’î isimler de işte tamamen böyledir. Zira onları Araplar koymuştur, Şeriat gelip onları kendileri için konulmuş olan manalardan başka manada kullanmıştır. Araplar da onları Şer’î manada Şeriatın kullandığı gibi kullanmışlardır. Böylece Arapça olmuşlardır. Şer’î isim, lügavî Şer’î hakikattir. Aralarında hiçbir fark olmaksızın tamamen lügavî örfî hakikat gibidir. Zira “örfî hakikat”, Arapların kendisi için konulan manadan başka bir manada kullanıldığı lafızdır. Zira Arapların kullanımı ile o lafız, birinci mana terk edilerek sonraki manaya nakledilmiştir. الدابة –“Dâbbe” lafzı gibi, الغائط –“Gâit/dışkı” gibi.

“Şer’î hakikat”, Şeriatın kendisi için konulan manadan başka bir manada kullandığı, Şeriatın kullanımından sonra Arapların Şeriatın kullandığı manada kullandığı, böylece Şeriatın kullanması daha sonra da Arapların kullanması ile birinci mana terk edilerek sonraki manaya nakledilen lafızdır. “Salât” lafzı gibi.

Şeriatın kullanımına binaen Arapların bir lafzı kullanmaları, bizzat kendilerinden olan lafızları kullanmaları gibidir. Her iki kullanımdan dolayı lafız, kendisi için konulan manasından başka bir manaya nakledilmiştir. O her iki kullanımdan her biri Arapçadır. Birincisi, lügavî örfî hakikattir. İkincisi, lügavî Şer’î hakikattir. Böylelikle Şer’î isimlerin hepsi de Arap lügatinden olmaktadır. Arapça olmayan bir Şer’î isim kesinlikle yoktur. Böylece Kadı’nın, Şer’î isimlerin var olmadığına dair ileri sürdüğü delil çürütülmüş olmaktadır. Onunla delil getirmek de geçersiz olmaktadır.

Bütün bunlardan açığa çıkıyor ki; “Şer’î hakikat” vardır ve Şeriatın lafızlarında vakîdir, Şer’î isimlerin tamamı lügavî isimler gibi fark etmeksizin Arap lügatindendirler.

[1] Zuhruf: 3

[2] Şuara: 195

[3] İbrahim: 4

[4] Ahmed b. Hanbel; B. Müs. Mükessirîn, 8993, Ibn Hıbbân

[5] Beyyine: 5

[6] Ali İmran: 19

[7] Bakara: 143

[8] İsra: 110

[9] Nahl: 44

[10] Buhari, K. Ezân, 595
Eğer Birgün Dünyaya Ait Çok Büyük Derdin Olursa, Rabbine dönüp çok büyük Derdim Var Deme!
Derdine dönüp Çok Büyük Rabbim Var De!
Kullanıcı avatarı
Şatibi
Yönetici
Yönetici
 
Mesajlar: 343
Kayıt: 18 Nis 2010, 19:40


Dön İslami Konular

 


  • Benzer Konular
    Cevaplar
    Görüntüleme
    Son mesaj

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir