Devr-i Hamidi

İkinci Abdülhamid Han dönemindeki iç meseleler ve İkinci Abdülhamid Han'ın iç politikası etrafında paylaşım ve yorum yapılabilecek forum bölümü.

Mesajgönderen mâverâünnehr » 17 May 2009, 09:28


DEVR-İ HAMİDİ

«Abdülhamîd çığırı» mânasına gelen, eski tâbirle "Devr-i Hamîdi" klişesi, bundan 80-90 yıl evvelki hayatın (kaledeoskop) camı gibi bir şeydir. İnsan bu camdan bakınca, bereket devri İstanbul'unu, bütün renkleri, çizgileri, sesleri ve kokulariyle yaşar. Ferace ve meşlahtan başlayarak ipek çarşafa doğru giden ve (Piyer Loti)yi çıldırtan kapalı kadını, ince kaytan bıyıklı ve redingotlu erkeği, zarif ahşap yalıları, Beşiktaş sırtlarından Maçka ve Nişantaşına doğru gelişen yeni semtleri, tıkız Macar atlarının çektiği konak arabaları, sivil ve askerî cicili bicili üniformaları ve daha nice vitrin unsurlariyle o devir, buhranlı bir cemiyetin 19'uncu asır sonları ve 20'inci asır başlarında kavuşur gibi olduğu muvazeneden bir merhale öncesi ve sonrasına nispetle mesut bir çerçevedir. 33 yıllık hükümdarlığında, tasfiye saati çalmaya başlamış bir imparatorluğun çöküntü noktalarını sargılayıp binayı temelinden çatısına kadar yenilemeye, payandalamaya ve kurtarmaya , müsait bir zemin açan İkinci Abdülhamîd, irâdeyi eline aldığı çığırdan birkaç sene sonra, kendisine mahsus devrin olanca hususiliklerini tamamlamış, şahsiyeti etrafında, bütün payitahtı ve memleketi içine alan bir muhit meydana getirmişti.

Artık her noktasiyle billûrlaşmaya başlayan Abdülhamîd devrini, onun, tamamiyle yerine oturmuş, otuz yıla yakın saltanat devresi olarak mütalâ edebiliriz.

Basit Yunan Harbinden başka bir dış politika macerası olmayan, içte de Ermeni meselesinden gayri bir kargaşalığa şahit bulunmayan bu nisbî huzur devrinin başlıca farikası, hakikatte ve halk dilindeki ifadesiyle «bereket»dir.

Abdülhamîd'i takip eden çığır, altın paranın ancak bir kaç yıl sürebilen hayatı ve ondan sonra mısır koçanlarını bile en büyük nimet kabul ettiren iktisâdi felâketiyle, Abdülhamîd devrine ait «bereket»in en büyük ihtarcısı olmuştur. O gün bugün, o destanlık bereket bir hayâldir; ve Pâdişâhın tahttan indirilmesiyle beraber kanat açıp uçmuş, en kısa zaman içinde de, bir daha geriye dönmez bir efsane iklimi haline gelmiştir. Abdülhamîd devrinin parası Birinci Dünya Harbinden sonra, 1939 yılına kadar on misli bir kıymet üstünlüğü belirtirken, İkinci Dünya Savaşından sonra fark, yüksele yüksele en aşağı 700 misline çıkmış bulunuyor. O zaman ayda 5 altınla geçinen bir ailenin aynı geçimi bugün, 3500 liraya temin edebilmesi imkansızdır.

Abdülhamîd'e edilen en büyük bühtanlardan birisi de, maaşların zamanında verilemediği ve aylarca tedahülde bırakıldığıdır.

Bu kadar insafsız ve anlayışsız bühtan olur!.. Evvelâ aylarca tedahülde bırakıldığı yalan, bazen geciktirildiği ise doğru.... Bu geciktirme sebebi de yine Abdülhamîd'in fazileti...

Zira o bir taraftan «Düyun-u Umumiye» taksitlerini öder, on para borç etmez ve her şeyi muazzam bir tasarruf disiplini altında yürütürken, öbür taraftan masraf kapılarını irada göre açıyor ve aylıkları gününde ödediğini göstermek ve böylece göz boyamak için, yükü, görünmez noktalardan millete bindirme hilesine tenezzül etmiyordu. Bu bakımdan aylıkların geciktirilmesini gerektiren anlarda memurlarına:

-Siz de benimle, devletle ve hazineyle beraber biraz bekleyeceksiniz!

Demek istiyordu. Yoksa, nice devirlerde olduğu ve hâlâ olmakta bulunduğu gibi, milletin harap edilmesi pahasına, borç-harçla aylık ödemek veya bir para matbaası kurup "ha bire bas ve öde!" tarzında işi göz boyayıcılığına dökmek gayet kolaydı.

Eli yanmış bir insan, yanığını soğuk suya sokacak olursa, bir an acısı kesilir, fakat el sudan çıkınca yara büsbütün azar ve acısı artar.

İşte Abdülhamîd, asla bu soğuk su hilesini kullanmadığı, sızlayacağı kadar sızlayıp kökünden iyi olmaya davet ettiği ve bunun fedakarlığını rejimleştirdiği için, tebrik edileceği yerde hatalandırılan, hakkı çalınmış insandır; ve bu hayasız ölçü, onun bütün işlerinde daima aynı taktik altında çalışmaktadır.

Abdülhamîd devrinin «bereket» fabrikasından sonra başlıca hususîlikleri, nekahet, ondan da sıhhat merhalesine geçmiş bir hastanın, Tanzimâttan beri ilk defa olarak huzur ve hayat şevkine kavuşturulmuş olmasıdır. Abdülhamîd'e karşı köpürtülen ve gıdasını vatan hiyanetinden alan muhalefet bile aynı huzur ve hayat şevki sayesinde yaşama imkanını bulmuştur.

(Necip Fazıl Kısakürek'in 'Ulu Hakan 2. Abdülhamid Han' isimli eserinden iktibastır)
Kullanıcı avatarı
mâverâünnehr
Kayıtlı Kullanıcı
Kayıtlı Kullanıcı
 
Mesajlar: 49
Kayıt: 23 Eki 2008, 15:41
Konum: mâverâ-ün-nehr

Dön İç Meseleler ve İç Politika

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir