Abdülhamîd, Doğu milletlerinden biri olan Japonlar'ın baş döndürücü terakki hamlelerini büyük bir merakla takip ediyor, vatanına ait yükselme sırlarından belki onların vaziyetinde kendi eliyle çözebileceği bir mâna arıyordu. Bu bakımdan heyetle alâkalanmış, Japonları Yıldıza davet ederek kendilerine göz kamaştırıcı bir ziyafet vermiş, onları yakından görmek ve tanımak istemişti.
Bu temasın neticesinde heyet, ertesi günü ziyaret ettiği Sadrazama iki Doğulu millet arasında siyasî ve ticarî münasebetler kurulmasını teklif etti, teklifleri de Rusya'ya karşı biraz ihtiyatlı olmak şartiyle müsait karşılandı. 1881'de Türkiye'nin Moskova sefiriyle aradaki Japon elçisi arasında mevzi teşkil eden bir anlaşma projesi, bir müddet Osmanlı Hariciyesini meşgul ettiyse de, neticede, Rusya kaygısı yüzünden, Japonlarla siyasî anlaşmaya girilmeksizin ticarî bir yakınlık ve ruhî dostluk kurulması, gerektiği anda da bu dostluğun hemen ittifaka döndürülebilecek bir mahiyet taşıması münasip görüldü Aradan altı yıl geçince, ikinci bir heyet.. Heyet, bu defa mareşal rütbeli (Prens Akihito) başkanlığında... Bu prens, Güneşin Oğlu farzedilen Mikado'nun yeğeni, dayısının oğlu. Abdülhamîd, Prense ve heyete büyük alâka gösterdi, onları Dolmabahçe Sarayına misafir etti ve Yıldız'da dostça karşıladı. Bu defa heyetin vaziyeti resmîydi. Prens, Abdülhamîd'e Mikadonun gönderdiği en büyük Japon nişanını takdim ediyor, Sultan ise o zamana kadar hiç bir ecnebî devletten nişan kabul etmediği halde, onu zevkle benimsiyordu.
Prens, Hünkâra, Mikado'nun hususî bir mektubunu getirmişti. Mektupta hiçbir sır yok, sadece siyasî ve ticarî sahalarda iki milletin yakınlaşmasına ait dilekler var... Fakat üslubunda öyle bir edâ mevcut ki, Abdülhamîd'e Rusya'ya karşı başı sıkılır sıkılmaz hemen Japon desteğini vadetmekte...
Abdülhamîd bu manayı hemen sezdi, sezdiğini de Prense göz işaretiyle bildirircesine hissettirdi, aynı mânaya bağlılığını Prense hesapsız ikramlar ve iltifatlar şeklinde gösterdi, fakat dışarıya hiçbir ipucu vermedi.
Japon Prensi, mesut, memleketine dönerken Payitahtta büyük mesele:
-Japon heyetinin ziyaretine mutlaka mukabele etmek şart.... Fakat hangi şehzadeyi ve beraberinde kimleri göndermeli?.. Böyle bir ziyaret bütün Avrupa'yı, hele Rusya'yı müthiş kuşkulandırır. Ne yapmalı?..
Vezirler, parmaklarını şakaklarına dayamış, bunu düşünürken, Abdülhamîd formüllerin en ince ve şahanesini buldu. Sadrâzam Kâmil Paşa'yı saraya çağırttı ve emrini verdi:
-Japonların ziyaretine karşılık olarak, siyasî mana taşıyan bir heyet göndermeyeceğiz de, talim ve terbiye vesilesi altında bir mektep gemisi göndereceğiz. Bu gemi, bayrağımızı, Hindistan ve Çin sularında ve Müslümanların oturduğu adalarda dalgalandıracak... Japonya'ya karşı resmî vaziyeti de esasta sıkı dostluk nişanesi altında bir ilmî tetkik seyahati olacak...
Karar derhal tatbik edildi ve «Ertuğrul» isimli gemi, seçkin bir kadroyla Japonya'ya gönderildi.

Gemiye, Bahriye Nâzırı'nın damadı Miralay (albay) Osman Bey kumandan tâyin edilmiş ve bu değerli subayın vazifesi, hakikatte, Sultanın mektubunu Mikado'ya vermek, hediyelerini takdim etmek ve fevkalâde murahhas olmak için tâyin edilmişti.
Miralay Osman Bey olarak yola çıkan "Ertuğrul" kumandanı, gemi Singapur'a varınca, yolda paşalığa yükseltildi. Mikado'nun huzuruna paşa olarak çıkmaya hazırlandı; ve İstanbul'da verilmeyip yolda bahşedilen bu rütbe hadisesi de yine Sultanın siyasî dehâsından bir örnek oldu.
Taktiği, bütün nazarların «Ertuğrul» üzerine çevrildiği bir anda fazla alâyiş ve seyahat üzerinde hususî bir kıymet belirtmemekti.
«Ertuğrul», (1306-1890) yılının 26 Mayıs günü, onbir ay süren bir seyahatten sonra Yokohama limanında...
O zamanın seyr-ü sefer şartlarına göre, bu seyahat, Türk Bahriyesi adına bir başarı... Yol boyunca uğranılan İslâm ülkelerinde yıldızlı hilâlin dalgalanışı bakımından da muazzam ruhî kıymet...
Karşılıklı merasim topları atılırken, gemiye gelen Japon Teşrifat Nâzırı, Osman Paşa'nın elini hararetle sıkarken şöyle diyordu:
-Hoş geldiniz Amiral! Haşmetlû Mikado Hazretleri adına sizi selâmladığım şu dakikada hilâl ve güneşin birleşmiş olduğunu görmekle saadet duymaktayım!
«Ertuğrul» gemisinin sembolleştirdiği mâna ve şahıslara gösterilen alâka ve sıcaklık, Mikado'dan çöpçüye kadar pek büyük oldu. Arada, bellibaşlı ve madde madde sınırlı bir anlaşmaya varılmaksızın, bir daha gelmeyen bir güne ısmarlanmış olarak, ruhî yakınlık ve dostluk zemini tamimiyle kuruldu. «Ertuğrul» her akşam, etrafındaki binlerce Japon kayığına 50 kişilik bandosiyle konserler vererek üç ay kadar Japon sularında kaldı ve nihayet döndü.
Dönemedi.
Hareket edeceği gün Japon Bahriye Nezaretinden, fırtınalardan birinin patlamasına ihtimâl bulunduğu, bu yüzden hareketini geciktirmesi gerektiği haberini almasına rağmen denize açıldı.
Hareketinin ertesi akşamı, Japon Denizinin o müthiş tayfununa yakalanış... 44 saat, ha batıyor, ha battı, su yüzünde bir fındık kabuğu gibi fırtınayla boğuşma, ve neticede (Oşimâ) kıyılarındaki kayalıklar üstünde parçalanış... İçindekilerin çoğu şehit, gerçek şehit... 607 candan, kurtulabilenler 69 kişi... Osman Paşa boğulanlar arasında...
«Ertuğrul» hakkındaki en güzel sözü bir Japon gazetesi söyledi:
«-Ertuğrul vazifesini yapmıştır.»
Japonya ve Türkiye'de duyulan acı, her mikyasın üstünde... Mikado, kendi sularındaki felâket yüzünden dövünür ve elindeki 69 kazazedeye ne yapacağını bilemezken, Abdülhamîd, günlerce ne yedi, ne içti, ne de lâf edebildi.
Türk kazazedelerini İstanbul'a getiren iki Japon harb gemisine halk ve Abdülhamîd tarafından alâkaların en coşkunu...
Abdülhamîdin Japonlar ve Japonya mevzuunda başlıca emeli, Avrupalılaşırken şahsiyetini elde tutan ve ondan zırnık feda etmeyen bu milleti, şiddetle atıldığı yükselme yolunda gerçek dine de ulaştırmaktı. Nitekim, Japonya'da «Dinleri İnceleme» adında bir de teşekkül kurulmuş ve kongre tertiplenmişti. O güne kadar Japonya'da pek fena ve kaba şekilde yürütülen İslâm propagandası, işte bu vesileyle birdenbire Japon halkının ruhuna yöneltilebilir ve Doğunun bu muazzam milleti elinde Müslümanlık yepyeni bir hamleye kavuşabilirdi.
Abdülhamîd, bu dâvaya çok ehemmiyet verdi ve Japonlar tarafından istenilen din kitaplarını, kütüphanesinin en nadide eserleri arasından seçip gönderdi ve bu kitapların arasına bir de, üzerindeki insan emeği bakımından madde ölçüsüyle paha biçilmez bir Kuran ilave etti. Toplanacak kongre üstünde de en derin şekilde müessir olmayı düşünürken, misyonerler ve kozmopolitler tarafından araya binbir fesat sokuldu ve basan yollan kapatıldı. Mikado ise, yine aynı fesatlar yüzünden böyle bir kongreye lüzum görmediğini ve tebaasının fert fert dilediği dini seçmekte hür olduğunu ilan etti.
1904 Rus-Japon Harbinde koca Rusya'yı dize getiren Japonların ruhundaki ham mistiği anlayan ve onu İslâmiyetle kemâlleştirmek isteyen Abdülhamîd, böylece Japonlar nezdinde gizli bir müttefik muhafaza etmekten başka bir imkan bulunmadığını anladı ve her sahada müdafaadan ibaret olan kaderine boyun eğdi.
[Necip Fazıl Kısakürek - Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han]



