İlk işim, muhafız Rasim Bey'e mektup yazarak, babamı sormak oldu. Bir hafta sonra cevabını aldım. Babamın çok memnun olduğunu, mümkünse her zaman kullandığı "Jean-Marie Farina" kolonyasından göndermemi istiyordu.
Derhal tedarik edip, ikinci bir mektupla yolladım. Alındığını, babamın sıhhat ve afiyette olduğunu, kolonyalardan çok memnun kaldığını sevinerek öğrendim.
Nişantaşı'ndaki ikametimin ikinci ayından itibaren, tekrar babamın acı acı hasretini çekmeye başladım. Bu, hem zihnimi işgal ediyor, hem de kalbimi sızlatıyordu. Şimdi hariçle bol bol temas ediyor ve halkın içinde gezebiliyordum.
Konağımız, güzel bir park içinde konforlu bir ev idi, ben geldikten ve onu kendi zevkime göre döşedikten sonra, daha da güzel, zengin bir hâne olmuştu.
Mutfağımız, sofralanmız, aşçı, halayık, uşaklarımız bir dereceye kadar alıştığım o eski hayatın eksikliğini bana tattırmıyor gibi görünüyor idi ise de, ben hep babamın Selanik'teki menfa ve mahbes hayatını düşünüyordum. O azap beni Nişantaşı'ndaki evimde, hiçbir suretle rahat bırakmıyordu.
Allah'ıma her zaman dua ederim. Babamın duymasıyla bahtiyar olacağını bana tebliğ ettiği ve yanından ayrılışımın esas maksadını teşkil eden mesut hâdise oldu. Çocuğumun babasıyla mesut bir izdivacı, kader nasip eyledi. Zevcimle tabiatımız, hislerimiz, düşüncelerimiz o kadar uygundu ki, birbirimizin üzerine titrerdik, sevgimiz bütün ömrümüzce devam etmiştir.
Yalnız, zevcimin bünyesi zayıftı, ufak bir hava değişikliğinden çarçabuk sıhhati bozulurdu. Kışın Nişantaşı'nda benim evimde, yazın Erenköyü'nde zecimin köşkünde otururduk. Pazartesi günü ve gecesi kabul günümüzdü. Çok samimî dostlarımız ve meclislerimiz vardı. Onların hayalleri her zaman gözlerimin önüne gelir, hepsini hasretle anarım.
Babamın cülusunun yirmibeşinci yıldönümünde, fabrikası tarafından hediye edilen eşini müddet-i hayatımda ne İstanbul'da ve ne de Fransa'da gördüğüm, "Player" marka duble piyano vardı, babam onu bana vermişti.
Piyano hocam, meşhur Prof. Hege idi; kabul günleri, zevcesi ile birlikte o da gelirdi, misafirlere çalardım. İstidadımı son derece takdir ederdi ve beni çok severdi. Kat'iyen ders ücreti kabul etmezdi.
Erenköyü'ndeki yazlığa, Mayıs ayının başında göç ederdik. Köşk 36 odalı olup, büyük bir arazi üzerinde bulunuyordu, çiftlik denebilecek kadar geniş teşkilâtı vardı.
Ayrı ayrı bağları, meyve ve çiçek bahçeleri, bostanı vardı. Akşam, sabah muntazaman denize girerdik. Sandalla denize açılır gurubu seyrederdik. Kürek çeker, deniz sporlan yapardık. Fenerbahçe ile Moda sahillerinde araba ile akşam gezintilerine çıkardık. Zevcim ruhen çok hassastı. Tab'an da artist idi, spordan hoşlanmaz, fakat güzel yağlı boya tablolar yapardı.
Erenköyü'nün pastoral hayatını çok severdi, kendisi Hariciye Nezareti memurlarından sefaret kâtibi Fahir Beydi. Avrupa'da uzun müddet kalmayı istemezdi, memleketinde ailesi içinde yaşamayı, sefaret kâtipliğine tercih ederdi.
Bu mesut günleri yaşarken, harb-ı umumî başladı. Bir çok ahbaplarımız asker oldular, cepheye gittiler. Zevcim sıhhatinin bozukluğu sebebiyle askerlik hizmetinden af edildi.
Sıkıntılı günler gelmişti. Bunları daha acı ve felâket günleri takip etti. Balkan Harbindeki buhranlı devreler sırasında babamı payitahta getirmek istediler. Nihayet bir gün, bir Alman gemisinin bordasında istanbul'a getirildi, ikametine Beylerbeyi Sarayı tahsis edildi.
Sıhhat ve afiyet haberlerini alıyorduk, yalnız görmek mümkün değildi. Babamın halefi olan amcama, Meclis-i Meb'usan reisine ve Sadr-ı Azama yazı ile müracaat ederek, babamızı görmek hakkımızdan mahrum edilmememizi bildirdim.
Bir hafta sonra, her bayramın ilk günü, yanımızda muhafız subayların aileleri bulunmak şartıyla, görüşmemize müsaade edildi.
İlk ziyareti yapacağımız Şeker Bayramının 1. günü geldi. Beşiktaş iskelesinde bir çatana bizi bekliyordu. Bütün familyaları arabalarıyla rıhtıma geldiler. Bu vasıta ile Beylerbeyine götürüldük.
Karşılaşmamız hazin oldu, teker teker babama sanldık, öpüştük. Aileleri, benden daha fazla heyecan içindeydiler; çünkü onların hasretleri daha uzun sürmüştü. Muhafız memurlarının zevceleri ve çocukları etrafımızda bulunuyorlar, gözlerini bir dakika bile bizden ayırmıyorlardı, bundan fevkalâde memnun ve müsterih olduk.
Esasen, babamın durumundan ve konuşmasından da bu hâl belli oluyordu. Bize, aşçısı marifetiyle yemekler hazırlatmıştı. Babamız başımızda olduğu halde, o gün annelerimiz ve kardeşlerimiz ile bir sofrada oturup yediğimiz yemeği hiç unutamam.
Akşam oldu. Dönüş vakti geldi. Ayrılmak bize çok acı ve ağır geliyordu. Tekrar kucaklaşıp rıhtımdan çatanamıza bindik, iki ay sonra Kurban Bayramı gelecekti. O zaman gene böyle mesut bir ziyaret yapmak ümidiyle teselli bulmuştuk.
Her hafta kardeşlerimizle bir olur, harem ağalarımız vasıtasıyla babama lazım olan şeyleri hazırlar ve yollardık.
Kurban Bayramı geldi. Biz Erenköyü'nde olduğumuz için Beylerbeyi'ne otomobil ile geldik. Annemle beraberdim, hemşirelerim ve valdelerim Beşiktaş'tan daha gelmemişlerdi.
Muhafızların haremleri ve çocukları bizi karşıladılar. Babam erken gelişimizden memnuniyetini gözlerimin içine bakarak izhar etti. Muhafızların haremlerine, benim kendisine nasıl muti, bağlı ve fedakâr bir evlât olduğumu uzun uzun anlattı; sonra kalktı. Hızlı adımlarla odasına gitti. Beş-on dakika kaldı, elinde küçük bir plaketle geldi.
Mütebessim ve manidar bir tavırla yüzüme baktı. "Geçen gün, muhafız beyefendi bir tane ananas getirmişler, buranın terasında yetişiyor, en sevdiğin bir meyva olduğu için, sana saklamıştım. Bir tane olduğu ve takdim edilemeyeceği cihetle, bunu kardeşlerin görmesin, vakıa ehemmiyetsiz bir şey, keşke birkaç tane daha olsaydı da, onlara da verseydim. Zaten fazla yetiştirmek de mümkün olmuyor. Bu da, zannederim sonuncusu imiş. Kardeşlerinin görüp de, ehemmiyetsiz bir şey için başka fikre sahip olmalarım istemem kızım," dedi.
Derhal dışarı çıktım. Orada bekleyen hizmetimdeki kıza, kâğıda itinâ ile sarılmış babamın kıymetli hediyesini verdim ve iyi muhafaza etmesini tenbih ettim.
Yarım saat sonra celdelerim ve kardeşlerim geldiler. Babamızla neşe içinde gene yemek yedik ve akşam evlerimize döndük.
Gece zevcimle birlikte babamı konuşurken, onu gündüzkü hediyesi ananası hatırladım ve beraber yemek için, gittim getirdim.
Ananası, sarılı olduğu kâğıdından çıkarırken, içinden, meyvanınn dikenli kabuğu üzerine maharetle tatbik edilmiş küçük bir paket daha gördüm. Merakla açtık. İçinden elmaslar dökülmeğe başladı. Hem hayret, hem de sevinç içinde kalmıştık. Taşlar da, değerlerine ve cinslerine göre, ayrı ayrı bükülmüş kağıtlara sarılmışlardı. Aynca, bir de küçük not bulduk: "Su çantasındaki hakkın." O zaman bu sürprizin iç yüzünü çözdüm. Benim su çantası bildiğim, başmuhasip ağa tarafından muhafaza edilen bu zatî eşya, anladım ki, babamın daima beraber bulundurduğu, küçük bir hazinesiymiş, içi su ile değil, kıymetli taşlarla dolu imiş ve anahtarını da kendi üzerinde taşırmış.
Ananas paketinden çıkan her biri nohut tanesi iriliğindeki iki avuç dolusu kıymetli taşlar, paha biçilemeyecek değerde harika şeylerdi. Fakat, bunların hiçbirisini o anda gözlerim görmüyordu. Babamın çok ince bir şekilde bu hatırlayışı, beni pek hislendirmiştir. Hatta tuhaf bir haleti ruhiye ile, ananası taşlardan çok daha kıymetli bulmuştum.
istanbul'da tifo salgınından bahsediliyordu. Bir gün ben de şiddetli başağrıları ve yüksek ateşli nöbetlerle yatağa düştüm. Doktorlar hayatımdan ümiderini kesmişler, zevcim ve annem baş ucumda gözyaşı döküyorlardı. 20 gün baygın yattım. Ardından Allah'ın inayetiyle tehlikeli devreyi atlatıp gözlerimi açtım. Ateşim düşmüş, başımın ağrıları azalmıştı, ilk işim babamı sormak oldu. Maalesef, gözleri önlerinde olarak, vefat ettiğini bildirdiler. O anda yataktan fırladım. Odadan odaya koşarak kime rastlarsam babamı soruyordum. Halbuki ben, iyileşip yüzümün rengi yerine geldikten sonra; onu ziyaret etmeyi, hastalık nöbetleri arasında bir rüya gibi düşünüyor, adını saklıyordum.
Kendime nasıl geldiğimi bilmiyorum. Gözyaşlarımı günlerce zaptedemedim.
Babam 10 Şubat 1918 günü vefat etmiştir. Ölümü hakkında bana anlatılan çok dağınık şeyleri şu şekilde hülâsa edebilirim: Benimle beraber babam da hastalanıp yatağa düşmüştür. Ümitsiz bir vaziyete girdiği anda evlâtlarının ve haremlerinin çağırılmasım istemiş, fakat arzusu iki gün gecikme ile yerine getirilmiştir. Ailesi efradı, Beylerbeyi'ne gittikleri vakit yalnız cenazesini görebilmişlerdir. Kadınları akşama kadar sarayda kalmışlar, ertesi günü de damatları Beylerbeyi'ne giderek eşyalarını mühürlemişlerdir.
Babamın çok aziz hatıralarını, ölümünden sonra, yıllarca süren ve belki de hâlâ bitmemiş bulunan bir veraset meselesi takip etmiştir. Hanedan azaları, hükümet, hatta yabancı hükümetler, babamın şahsına ait cesim servetleri, mülkleri üzerinde iltifatlara düşmüşlerdir. Veliaht Vahdettin ve Abdülmecit efendilerin başkanlıklarında kurulan ve Sadrâzam Salih ve Harbiye Nâzın izzet Paşaların da, üyeleri arasına dahil oldukları bir hanedan meclisi, bu davayı bir çok münakaşalar içinde halletmeye çalışmıştır.
Beylerbeyi Sarayında, vefat ettiği odada bulunan eşyaları arasındaki "Su çantası"nın hikâyesi, daha bir müddet meraklı safhalar arzederek, devam etmiştir. Çanta, Beylerbeyi'nde mühürlü olarak bir-iki ay kalmıştı. Herkes tarafından muhteviyatı merak ediliyor ve bir an önce açılması, aile efradı tarafından arzu ediliyordu. Diğer taraftan, çantanın dedikodusu, mübalâğalı şekilde sarayın hademelerine kadar kulaktan kulağa yayılmıştı. Hanedan Meclisi de, her şeyi bırakmış, su çantasının bizim elimize geçmesine engel olacak, bir takım itirazlar icat ediyordu. Sultan Vahdettin, bunların arasında, bilhassa başta geliyordu.
Bir gün Sadrâzam bize geldi. Bu çanta meselesi hakkında: "Kimse duymadan, bir an evvel onu yerinden alın! Vakit gecikmesin," demiştir. Zevcim: "Nasıl olur? Üzerinde 10 tane mühür var," şeklinde mukabele ettiği vakit; Sadrâzam: "Üstü mühürlü ise, altı değil ya" diye cevap vermiştir.
Tavsiyeye uyarak çanta alındı. Bir müddet sonra muhammimler ve ailemiz efradı huzurunda açıldı. Muhteviyatı mirasçılarına taksim edildi. Yalnız, çantanın altı kesilerek açılmış ve muhteviyatındaki çok nadide parçaların değiştirilmiş olduğu da yapılan dikkatii bir muayene neticesinde anlaşılmıştı.
Babamın vefatı, hayatta beni yıkan tek hâdise olmuştur. Ölümünü kabul edebilmek için uzun matem yılları geçirdim. Babamın Selanik'te iken bana bir vasiyeti vardı; onu hiç unutamam. Alâtini Köşkünde, bir sabah vakti en küçük kardeşimin annesi Saliha hanımefendi ve ben, babamla birlikte oturuyorduk. Evvelce de babamın hayranlığını en ziyâde üzerine çekmiş bulunan, ahlâkının yüksekliği akıl ve muhakeme kabiliyetinin kuvveti ve inceliği hepimizce bilinen bu muhterem hanım hakkında babam bana hitaben şu sözleri söylemiştir:
"Kızım şu kadını görüyor musun? Ben bunca senelik hayatımda çok kadınlar gördüm. Fakat bunun gibisini görmedim. Hem ahlâkı, hem kadınlığı itibariyle kadınların müstesnâsıdır," demişti. Ben de, "En ziyâde sevdiğim valdelerimdendir," demiştim. Babam: "Sizi birbirinize sevdiren ahlâklarınızdaki benzeyiştir," buyurmuştu. Babamın bu nasihatına daima kıymet verdim. Ruhunu şâdetmek için, Sâliha hanımefendiye bağlandım ve onu da ölümüne kadar annem gibi sevdim.
Kendimle birlikte mezarıma götürebileceğim babama ait bir küçük hatırayı daha taşımaktayım.
Selanik'te şiddedi bir anjine tutulmuştu. Mahmut Şevket Paşaya telgraf çekilerek bir cerrah istendi. Boğazı şişmiş, iltihaplanmış. Yutkunmak için zorluk çekiyordu. Babam İstanbul'dan cerrah gelinceye kadar, kendi eliyle, boğazındaki şişliği kızgın demirle dağladı. İltihabı akıtmağa, ateşini düşürmeye muvaffak oldu. Doktorlar bunu duydukları vakit şaşırmışlar ve metanetine hayret etmişlerdi. Bir gün benim de elimde bir çıban çıktığı vakit, babam onu da dağlayarak iyi etmişti. Kendimi sıkıp, ses çıkarmadığımı görünce: "Aferin cesur kızım," diye iltifat etmişti. Yarama şifa veren o dağlanma da işte babama ait, vücudumdan ayrılmayan bir iz ve bir hatıradır.
Babamın gözlerini kapadığı yıl, umumî harp, mağlûbiyetimizle sona ermişti. Kayıplarımız büyüktü. Ben, demir gibi irâde ve sağlığa sahip, bu kuvvetli insanın, ıztırabı birkaç gün süren bünyevî bir teşevvüşten vefat ettiğine kani değilim. 38 yıl üzerine titrediği ve ecdadının emaneti olan vatanın, idaresiz ellerde, mahvolduğunu anlamış ve bunun acısıyla ölmüştü.
Şadiye OSMANOĞLU - Babam Abdülhamid - Saray ve Sürgün Yılları


News