31 Mart Vak'ası ve Sürgün - 2

Bir insanı anlama noktasında çok şey ifade eden hatıralarla, II. Abdülhamid Han'ı daha iyi anlamak için oluşturulmuş forum bölümü.

31 Mart Vak'ası ve Sürgün - 2

Mesajgönderen Vakıf Ahmet » 26 Eki 2008, 21:19

Dizlerimize kadar çıkan otların arasından yürüdük, tekrar arabaların hazır olduğu bir mahale geldik. Bunlara bindirildik ve yol almaya başladık, hayat ile memat arasında karanlıkta seyahat ediyorduk.
Küçük kardeşim iki buçuk yaşında idi, açlıktan ağlıyordu, ağladıkça annesi yanına aldığı sudan bir miktar ağzına damlatıyordu.
Büyük bir kapının önünde durduk. Fethi bey geldiğimiz yerin "Alâtini Köşkü" olduğunu ve ikametimize tahsis edildiğini söyledi.
"Emniyetiniz, benim muhafaza ve nezaretime tevdi edilmiştir, daima buradayım, bir emriniz olursa gelirim" dedi.
İstanbul'dan Selanik'e babamla gelenler, ilk defa, Alâtini Köşkünün avlusunda birbirlerini tam mevcudu ile görüp tamdılar.
Babamın aşçısı, kahvecisi, dört tane harem ağası ve haremden kendi arzularıyla hizmet için gelen dört kız, mevcudun arasında idi.
Hemen köşkün içinde yerleşmeye ve babamı istirahate geçirmeye koyulduk. Selanik Valisi, bize bir tepsi yemek ve dondurma göndermişti. Babam bunları geri çevirdi. Biz o kadar susamıştık ki, dayanamayarak kaşıkları unutulmuş dondurmaları alakoyup parmaklarımızla yemiştik.
Fethi Bey, uyumak için odasına gitmek üzere yanımızdan ayrılırken, bir kanepenin üzerinde baygın baygın uyuyan iki yaşındaki kardeşimi gördü. Ona yaklaştı, başını eğdi ve çocuğu öptü "Zavallı yavrucak," diye söylendiğini ve gözünden akan yaştan bir damlanın çocuğun yüzüne düştüğünü gördüm.
Fethi Bey'in bu asîl hareketinin, beni ne kadar teselli ettiğini tarif edemem. Fethi Bey temiz ahlâk ve vicdan sahibi bir zat idi.
Alâtini Köşkü şehir dışında büyük bir arazi ortasında üç katlı güzel bir bina idi, denize bakıyordu, möbleleri çok eksik idi, yemek salonunda bir masa, birkaç sandalye vardı. Odaların bazılarında, demirden eski somyeler ve üzerlerinde içi ot dolu küçük yastıklar bulunuyordu.
Babam yatakta yatmazdı. Kendine mahsus şezlongları vardı. Onların üzerinde yatardı. Günde en fazla beş saatlik bir uykusu vardı. Babam birinci katta bir odayı seçti. İki koltuğu bir araya getirip kendine yatacak yer yaptı, "İşte yatağım!" dedi.
Babamı mahzun ve kederli sanıp, mahsusen gülerek ve neşe ile yanına gittim, koynumdaki sigaraların hepsini kendine teslim ettim, çok memnun oldu.
"Su çantanızı da getirdim, fakat anahtarı yok. Belki Nâdir Ağada kalmıştır, bir çakı olsa da kessek, belki susuzsunuz" dedim. Güldü ve "Bunda su yoktur, sudan daha mühim şey vardır. Bu hususu bilâhere seninle görüşürüz," dedi. Beni yanaklarımdan tekrar tekrar öptü. "Bu vaziyetimi görüp de, beni mahzun zannedip sakın kederlenmeyin kızım!" dedi. "Çok memnunum. Ceddimin hangisi fazla hizmet gayretini göstermişse, canlarını da bu uğurda kaybetmişlerdir, ben yalnız hâl-i tabiî örmeyi tercih ederim. Ne öldürülmek ve ne de intihar etmek isterim."

"Dünyada kim baki kalmıştır, cümlemizin âkibeti ergeç ölümdür. Ecelimle rahat yatağımda ömrümü tamamlamayı arzu ederim, eğer nasibim bu ise bahtiyarım. Çoktan mevkimi terk etmeği hatırıma koymuştum ve hatta bazı bendegânıma da söylemiştim; ama onlar daima mukavemet ederek, beni bu fikirden caydırmaya çalışmışlardır; çünkü refahları, saltanatımla kaimdi. Kendi arzumla yapmak istediğim, bugün bir emr-i vâki ile olmuştur.
Allah'ıma sığındım. Vicdanımı tâzip edecek harekette bulunmadım. Kimsenin başını menfaatim için kestirmedim. Kimsenin idamını imza etmedim. Yalnız bir tek harem ağasının idamım işlediği bir cinayetten dolayı kısasa kısas olmak üzere imza ettim," demiştir.
Gecelerimizi, şöyle bir köşeye büzülerek geçirdik. Küçücük, yastık kadar ince iki ot minderi birbirine bitiştirip, üzerine yatardık. Yorgan, yastık, çarşafa benzer hiçbir şey yoktu.
Babamın bitişiğindeki odada, toplu olarak, yatar, kalkar, otururduk. Diğer odalar boştu, istifade edemezdik. Burada bir hapis rejimine tâbi olduğumuz anlaşılıyordu.
Sabun yoktu. Alâtini Köşkünün eski sahiplerinden arta kalmış küçük sabun parçalarını idare ile kullanmaya mecbur olduk.
İlk yemeklerimizi hatırlarım, büyük bir teneke tabla içinde getirilirdi. Pilav ve yoğurttan ibarettiler. Çatal ve kaşık yoktu. Ellerimizle, yiyebildiğimiz kadar yiyorduk.
Babamın yemek takımını, kahvecisi beraberinde getirmişti.
Musluklar pis ve sular zehir gibi acı idi; işte biz bunu avucumuzla içiyorduk. Bardak yoktu.
Panjurların açılması yasak edilmişti, güneş ve havadan da mahrumduk. Üzerimizdeki elbiseyi çıkarır yıkardım, kuruyuncaya kadar, çıplak oturur beklerdim. Diğerleri de aynen böyle yaparlardı.
Bahçede nöbetleşe devriyeler dolaşırdı. Kapıların anahtarları onlarda idi. Bizi dışarı çıkarmazlardı. Köşkün geniş terasına, serinlemek için bazı akşamlar, yalnız babam çıkabilirdi. Bu, babama unutularak bırakılmış, tek nefes alma imkânı idi. Selanik çok sıcak bir yerdi.
Bir ay, mahrumiyet ve azaplar içinde inim inim inledikten sonra, evlerimizden hepimize birer sandık eşya geldi.
Yatak levazımına, şahsî bazı eşyalarımıza kavuşmuştuk, hemen maneviyatımız düzeldi.
Babama, muhafız askerleriyle birlikte bütün masrafları için bin lira aylık tahsis edilmişti. Bundan nakit olarak bizlere de onar lira harçlık ayrılırdı.
Bu sürgün hâdisesinin fecî intibaları, bana asıl hürriyeti, fazileti ve samimiyeti öğretmiştir.
Sarayımızın hazinelerinin, yaldızlı salonlarının, konforlu yataklarının, ayaklarımıza kapanan Cevat Bey gibi mürâi memurlarımızın ne kadar kıymetsiz ve boş şeyler olduğunu; bu ot minderler üzerinde haşerelerle birlikte uyumaya, yıkadığım elbiselerin kurumasını, soyunmuş bir halde beklemeye çalıştığım o anlar bana öğretmişti.
Babamın yanında olmak, onu sıhhat ve afiyet içinde görmek bu sürgün ve mahpus hayatında bana, sarayda tanıyamadığım başka bir saadetin hazzını veriyordu.
Tenha koridorlarda, eski elbiselerimle, sarayda olduğumdan daha büyük bir gurur içinde dolaşıyordum.
Bazı geceler tenha bir odaya çekilir, ışığı söndürüp panjurları aralar, denizi ve mehtabı seyrederdim. Denizin enginliğini, gök kubbeyi hayran hayran temaşa ederdim.
Feryat ve figan içinde arkamda bıraktığım zavallı anneciğimi düşünürdüm. Onun kollarını arıyordum. Ah bir kere kucaklayabilsem, ne kadar mesut olacağım diye hayallere dalardım.
Babamdan sonra kalbimde sakladığım benim de gizli ve temiz duygularım vardı. Kalbim işte bunlarla taşmaya başlayınca; aylığımla Selanik'te tedarik ettiğim mandolinimi alır, telleri üzerinden, göz yaşlan içinde en sevdiğim nağmeleri çıkarmaya çalışırdım. İçimde coşkun ümitler çağlardı. Sonra pencereyi kapar oturduğum ot minder üzerine uzanır ve uykuya dalardım.
Sabahları uyanır uyanmaz, o tatlı güneşi görmek, sıcaklığım vücudumda duymak arzusuyla, nöbetçilerin pek ilgi göstermedikleri pencerelere koşar, panjurları aralardım.
Muhafızımız Fethi Bey, bizimle uzun müddet kaldı. Sonra yerine Rasim Bey isminde başka bir zat tayin edildi. Fethi Hey, babama arzı veda için geldiği vakit: "Bu vazife bana çok ağır geliyor. Aldığım emirlere göre hareket etmek benim harcım da değil, vicdanım müsaade etmiyor. Hepinizden hoşnut olarak ayrılıyorum," demiş ve ayrılmıştır.
Yeni muhafızımız da fena bir adam değildi. Fethi Bey gibi yavaş yavaş ona da ısınmaya başlamıştık.
Babamı muazzep eden bir tek mesele vardı. Bizlerin evlenme zamanımızın gelmesi ve vaktimizin geçmesi idi.
Bir gün Rasim Bey'i yanına çağırdı, bu meseleyi ona açtı. Kendi hayatında, kızlarının evlenmesini gözleriyle görmeye muktedir olamazsa dahi, uzaktan olsun, duymak bahtiyarlığını arzuladığını ve bunun İstanbul hükümetine bildirilmesini rica etti.
İstanbul'a yazıldı, cevap beklenmeye başlandı.
Kurban bayramı arifesi idi. Harem ağalarından birini, zabitler, odalarına davet ettiler ve bana şu haberi yolladılar:
"Söyleyiniz, kardeşlerinin büyüğüdür. Bu gece odalarının altına gaz koyduk. Açıkta demirli duran Mesudiye zırhlısı köşkü bombardıman edecek. Babaları ve köşk mahvolacak. Kendileri gençtir, acıyoruz. Gece yarısı kardeşleriyle beraber bizim dairemize gelsinler. Biz onlan muhafaza ederiz."
Bunun ne kadar çirkin bir plan olduğunu anlamak için insanda biraz izan olması kâfidir. Zavallı harem ağası bunu gerçek zannederek, babamın başına gelecek bir felâketten derin endişe duymaya başlamıştı.
Kendisine "Babamızın mukedderatı ne ise bizimki de o olacaktır," dedim. "Hapishanede ne karakterde adamların ellerinde olduğumuzu pek iyi takdir edenlerdenim. Bilhassa ben hayatta hiçbir şeyden korkmayan bir kızım, tekliflerini kabul etmeme imkân yoktur. Aynen bunları söyleyin!" diye ihtar ettim.
Gaye, bizi bir gece için odalarına almak, kızları namus ve iffetten mahrumdur şâiyasını yayarak babamı küçük düşürmekti. Çok şükür hiçbir şey olmadı.
Benim istanbul'a dönmem için hükümetten müsaade geldi ve Rasim Bey vasıtasıyla babama tebliğ edildi. Hayatımda en korktuğum acı dakikaları yaşıyordum. İstanbul'a gene trenle dönecektim, arabalar kapıda bekliyordu. Babamla göz yaşları içinde kucaklaştık, sürekli buseler ile birbirimizi koklaya koklaya öpüştük. Babam nasihatlarını, hayır ve dualarını yaptıktan sonra, âdeta koşarak odasına kapandı, diğer kader ortaklarımla da aynı şekilde göz yaşları içinde kucaklaşarak vedalaştım.

Köşkün kapısından çıkacağım sırada Rasim Bey yanıma sokuldu.
"İstanbul'dan alman emir ihtizasınca; şu odada üzeriniz aranacaktır," dedi ve beni arama odasına götürdü. İçerde üç kadın gördüm. Rasim Bey: "Bu hanımlar bizim zevcelerimizdir. Üzerinizdeki elbiselerinizi çıkaracaksınız, her tarafınız aranacaktır," dedi. "Muayeneyi takiben şu bohçada duran başka elbiseleri giyeceksiniz, öbürleri burada terk edilecektir," dedi.
Ümitsiz bir mukavemet göstermek istedim; fakat gene dediklerini yaptılar. Âmirlerinden aldıkları emri harfiyen tatbik ettiler. Çarnâçar soyundum. Ellerinde bir esire gibi idim. Ne isterlerse yapabilirlerdi. Müdafaasız ve âciz idim.
En mahrem yerlerimize kadar muayeneyi uzattılar. Artık teferruatını yazmağa insanın hicap duygusu mâni olmaktadır.
Bana refakat edecek olanlar da teker teker aynı muayeneye tâbi tutuldular, istanbul'da birisine verilmek üzere, babama ait bir pusulanın üzerimizde bulunup bulunmadığını tetkik ediyorlardı. Saçlarım çok uzundu, her bir telini ayrı ayrı yokladılar, fakat kime kimi şikâyet edebilirdim. Sükûtu tercih ettim.
Hava iyice karardıktan sonra arabalara binip istasyona geldik, oradan da hususî bir trenle İstanbul'a hareket ettik.
Sirkeci istasyonunda annem beni karşıladı. Ayrılığımız, tam bir yıl sürmüş, fakat bu müddet, her ikimize asırlar kadar uzun gelmişti. Karşılaşmamız hem tatlı, hem hazin oldu. Sarayın dışında kalmıştık. Şimdi Nişantaşı'nda bir konağımız vardı. Orada yaşayacaktık.

Şadiye OSMANOĞLU - Babam Abdülhamid - Saray ve Sürgün Yılları
Vakıf Ahmet
Gayretkar Üye
Gayretkar Üye
 
Mesajlar: 61
Kayıt: 23 Eki 2008, 17:52

Dön Hatıralarla II. Abdülhamid Han

 


  • { RELATED_TOPICS }
    Cevaplar
    Görüntüleme
    Son mesaj

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir

cron