31 Mart Vak'ası ve Sürgün - 1

Bir insanı anlama noktasında çok şey ifade eden hatıralarla, II. Abdülhamid Han'ı daha iyi anlamak için oluşturulmuş forum bölümü.

Mesajgönderen Vakıf Ahmet » 26 Eki 2008, 21:20


Babama isnat olunan 31 Mart vak'ası zuhur ettiği vakit, ben onyedi yaşında idim. Babamın hâdiseden hiç haberi yoktu. Duyduğu vakit çok müteessir olmuştu. Mesele, bir garazkâr grubun tahrikiyle ve Meşrutiyet muhafızı kıt'aları, 'şeriat isteriz" diye parlamento aleyhine isyan ettimek şeklinde babamın padişahlıktan hâl edilmesi için, icat edilmiş çok ffecî bir tertip idi.
Hareket Ordusu, isyanı bastırmak gayesiyle istanbul'a geldiği vakit Sarayı muhasara etmişti. Herkes odasına çekilmiş kapılar sürgülenmişti. Hizmetkârlar, harem ağalan, mabeynciler, saray içindeki bendegân alınıp götürülmüşlerdi. Yemeklerimizi getirecek, dışandan alış-verişimizi yapacak kimse kalmamıştı. Evlerimizin dolaplarında ne varsa onlarla idare ediyorduk. Dışardan saraya hiçbir şey sokmuyorlardı. Hatta ekmek bile! Elektrik, su kesilmişti. Şehirden silah sesleri geliyordu. Tam bir muhasara hayatı yaşıyorduk. Sarayın bahçesine yağmur gibi kurşunlar yağıyordu. Odalarımızda pencerelerin önünden eğilerek geçiyorduk. Harem ağalarımızdan birisi aniden peydah oldu: "Bizim hepimizi topluyorlar, arabalara doldurarak götürüyorlar, fakat nereye gidildiği bilinmiyor. Ben aralarından kaçıp size malûmat vermeğe geldim. İhtiyatlı hareket ederiz. Bütün sarayın etrafını asker işgal etti." Harem ağası devamla: "Bu adamlar sarayın içine de girecekler. Efendimize de Allahü âlem tehlike var. Bir emriniz varsa, bu son vazifedir, hayatımı fedaya hazırım!" diye sözlerini bitirdi. Ne yapacağımızı bilmiyorduk, deli gibi olmuştum. Merdivenleri koşarak çıktım, çatı arasındaki pencerelerden etrafı gözlememeye başladım. Sarayı çeviren müsellâh kıt'alar görülüyordu. Bunların yer değiştirmelerini, bir kalenin mazgalından seyreder gibi ihtiyatla takip ediyordum. Bu buhranlı ve her tarafta ölüm korkusu dolaşan günler tam bir hafta devam etti. Açlık tesirini göstermişti. Kız hizmetçilerimizle kıyıda, köşede ne varsa topluyor, bunları aramızda sadece midemizin ıztıraplarını dindirmeye yetecek kadar paylaşıyor, arta kalanını gene itina ile saklıyorduk.
Benim açlık filân düşündüğüm ve hissettiğim yoktu. Sultan Aziz amcamızın devrinden kalma kalfalardan hâl vak'alannı masal gibi dinlemiştim. Onlara ilâveten bizim de ikinci bir masal olacağımız aklıma geliyordu. Kendime göre planlarım vardı. Babam da aynı âkibete maruz kalacak olursa, ona evvelâ ben siper olacaktım. Canım tenimde kaldıkça onu müdafaa için savaşacaktım. Tabiî beni sağ bırakmıyacaklardı, fakat gözüm açık iken babama herhangi bir düşmanın eli temas etmeyecekti. Ben babamdan evvel dünyadan gitmeye kararlıydım ve hazırdım.
Babamın başmabeyncisi Tahsin Paşa azlolmuş, onun yerine kâtiplerden Jön Türklerin itimat ettiği ittihat ve Terakki mensubu Cevat Bey tayin olunmuştu. Tesadüfen o gün babama gitmiştim. İlk defa huzura çıkan Cevat Bey "Ah efendiciğim, ben sizin sâdık bendenizim. Tahsin Paşa beni uzun zaman huzurunuza çıkarmadı. Büyük bir müzayaka içindeyim" diye yalvarır gibi konuşuyordu. Babam hareme girdi. Üzüntülü idi. Bütün saray halkınca dalkavukluk ve mürailiği ile isim yapmış böyle bir adamın kendisine hususî kâtip olarak verilmesinden duyduğu ye'si gizlemeye çalışıyordu. Çekmecesinden bir deste banknot alarak, selâmlıkta bekleyen Cevat Bey'e götürüp verdi. Fakat bu zengin ihsanı görünce yerlere kapanıp ayaklarını öpmeye çalışan Cevat Bey'i, bu teşebbüsünden dolayı hayatının en buhranlı ânında dahi tekdir ve takbih etmeyi ihmâl etmemiştir:
"Rica ederim! Secdeler Allah'a mahsustur. Bu gibi hareketlerde bulunmamanızı ve ikinci ihtara lüzum bırakmamanızı rica ederim" demiştir.
Birkaç gün sonra, babamın hâl'ine ve Reşad Efendinin cülusuna ait Meb'uslar Meclisi kararı tebliğ edildi. Babam gayet serin kanlılıkla: "Madem ki, otuzüç sene memnun edemedim, kimi isterlerse hayırlı etsin. Yalnız rica ederim, bütün ailemle beraber biraderimin oturduğu Çırağan Sarayına beni götürünüz," dedi. Tebliğ heyeti "Meb'uslar Meclisinde, Selanik'te hazırlanan köşke gitmeniz için karar alınmıştır," cevabını verdi. Babam: "Yorgunum ve yaşım da uzun yolculuklara müsait değildir. Allah'a kasem ederim ki, saltanatta gözüm yoktur, fakat ailemle Çırağan Sarayında ikametimi rica ediyorum" dedi. Tebliğ heyeti, Meclise yeniden arzedilecegini ve alınacak cevabın yeni başmabeynci Cevat Bey ile bildirileceğini söyleyip ayrıldı. Bir iki saat sonra cevap geldi. Derhal Selanik'e hareket için hazırlanılması hakkında Meclis kararını Cevat Bey, maalesef birkaç gün önce bir deste banknotu aldığı vakit yerlere kapanarak ayaklarını Öptüğü babama, çok ağır sözler sarfederek bildirdi.
Ağzına aldığı kelimeler terbiye dışı idi, alelade bir adama dahi söylenmesi ayıptı. İşte babam o zaman çok mahzun oldu. İkbalde iken en yakını, düştüğü vakit en insafsız hasmı kesilmişti. Babam çok nâzik bir edâ ile: "Hangi vicdan elverir ki, sarayda bu kadar masum ve günahsız kadınlar aç ve emniyetsiz bırakılsınlar. Şahsıma gelince, ehemmiyeti yok," dedi. Cevat Bey de: "Başınıza gelen ve gelecekleri evvelce düşünseydiniz!" şeklinde cevap verdi. Babam: "Düşenin yardımcısı Allah'tır. Elbette benim mazlum kalbimin âhı bir gün çıkacaktır," diye mukabele etti. O zaman babacığımın gözleri yaşla dumanlanmıştı. Bunu gördüğüm vakit kalbime bir hançer soksalar kat'iyen acı duymayacaktım, içerden bir çığlık duyduk. Pencereye koştuk. Sarayın kapısı ardına kadar açılmış, eli süngülü askerler hareme giriyorlardı.
Yıldız Sarayının Mabeyn dairesinde babamın yanında bulunuyordum. Harem, valdelerimizin bulunduğu bölme, askerler tarafından tecrit edilmişti. Başlarındaki kumandanlar vaziyete hâkim oldular. Bir tecavüz hâdisesine meydan vermediler. Mabeyn binası önündeki bahçede silah çatmaya başladılar. Ben hayatımı istihkar ederek mücadeleye hazır vaziyette idim. Derhal dışarı fırladım, süngülü askerlerin arasından hızla harem bölmesindeki dairemize, annemin yanına koştum. Bir genç kızın açık-saçık bu hırslı ve cesurâne koşusu herkesi şaşırttı, "Nereye gidiyorsun? Dur!", diye arkamdan bağırıyorlardı. "Ne bağırıyorsunuz! Sokağa kaçmıyorum," diye cevap verdim. Kim olduğumu bilmiyorlardı, ağızları açık, şaşkın nazarlarla beni takip ediyorlardı. Daireme girdim, annemle kucaklaştım. Babamla birlikte hemen Selanik'e hareket etmek üzere olduğumu haber verdim. Annem ihtiyati bir tedbir olarak eşyaları toplamaya başlamıştı. Sür'atle babamın hediye ettiği mücevherlerin bir kısmını koynuma yerleştirdim, tekrar anneme sarıldım öptüm. Zavallı anneciğim: "Gitme, seni öldürecekler," diye arkamdan ağlayıp feryat ederken, ben yine bahçeye fırladım. Etrafa ölüm râşeleri dağıtan aynı silahların arasından geçtim ve tekrar babama mülâki oldum.
Babam, Cevat Bey'le konuşmasını bitirmemişti. Babam Selanik'e gitmek istemediğini, o da alınan emrin yerine getireleceğini ısrarla ve bir düşman gibi beyân ediyordu.
Odaya girmem üzerine Cevat Bey dışarı çıkmak istedi, fakat önüne geçtim: "Cevat Bey bir hafta evvel, babamın huzurunda nasıl yerlere kapandığınızı, ayaklarını öptüğünüzü ve banknotları cebinize nasıl minnetle yerleştirdiğinzi görmüş ve babama nasıl bir lisan kullandığınızı kulaklarımla duymuştum. Şimdi de, sükûtunda, takındığınız tavra ve sarfettiğiniz sözlere şahit oluyorum, yüzünüzdeki maskeyi çıkarıp, hakîki çehrenizi gösterdiniz. Unutmayınız karşınızda bir âcize diye baktığınız kızın azmi ve kalbi büyüktür, sizin gibi kâfir-i nimet olanların intikamını alacaktır," dedim.
Babamın yanına koştum, o da hayretle yüzüme baktı ve hiçbir şey söylemeden, dışarı çıktı.
Babam harekete karar verdi, veda için, saray halkının Mabeyn salonuna gelmesine müsaade edildi.
Odalardaki kutularda ne kadar sigara varsa topladım, koynuma doldurdum, çünkü yolda babama en ziyâde lazım olacak şey, pek sevdiği özel sigaralarıydı. O zaman zayıftım, fakat göğsüm babama ait ufak-tefek bu gibi lüzumlu şeylerle iyice dolmuştu.
Nispetsiz şişkinliğimin, etrafımdakilerin dikkatini çekecek kadar büyüdüğünü hiç fark etmiyordum, kızlardan birinin başından örtüsünü, birinin de üstünden mantosunu çekip aldım. Kendime örttüm, oyalanmadan burayı terk etmeyi, en tedbirli hareket görüyordum. Babama da, usulca bu teklifi yaptım. Çünkü, artık nasıl olsa çıkarılıyorduk.
Hiç olmazsa bu galeyana kurban gitmemek, yahut onları tahrik edici bir intizara sebep olmamak lazımdı.
Bir aralık gözüme bir şey ilişti, bu, Cuma alayına çıkıldığı vakit, babamın arkasında duran harem ağasının elinde taşıdığı sarı çanta idi, merak edip ağalardan birine evvelce sormuştum: "Efendimizin su çantasıdır," demişlerdi. BabaCığım susuz kalır diye, sigaralarından sonra, hemen bu su çantasını da elime aldım.
Kapının önüne, iki lando araba getirildi, silahlı askerler etrafta vaziyet almışlardı. Hemen binmemiz için haber geldi, saray halkı, başta annelerimiz, kardeşlerimiz olmak üzere, toplanmış ağlıyorlar: "Efendiciğim gitme, bizi de götür" diye bağırıyorlardı.
Babam hiç konuşmak istemiyordu, bir aralık bizlere hitaben: "Çocuklarım, hepinizin anneleriniz var, onlarla birlikte kalırsınız, çocuğu olmayan yalnız Fatma Hanım var, o benimle gelsin," dedi.
Derhal atıldım: "Efendim şu dakikada maalesef emrinizi ifâ edemiyeceğim, evimizde annemle vedalaştım. Kardeşlerime gelince, onlara müdahale edemem. Hiçbir şey istemiyorum, yalnız hayatımın sonuna kadar yanınızda kalacağım, her ne mukadderse beraber olacak," dedim.
Münakaşa etmeye zaten zaman yoktu, sürüklenir gibi merdivenlerden indik, iki arabaya taksim olduk, ben babanım arabasına bindim.
Muhafızların niyeti, arabaya biner binmez, babamı derhal götürmek ve bizleri geride bırakmak idi, fakat Allah onları şaşırttı, muvaffak olamadılar.
Bir haftadan beri cereyanı kesilmiş Yıldız Sarayından hava karardığı vakit ayrıldık.
Sirkeci istasyonunda subayların refakatinde trene bindirildik ve derhal sessizce hareket ettik. Babama bakıyordum, sakindi. Halinde telaş ve keder görünmüyordu. Ye'simi ve mahzun mahzun baktığımı görünce:
"Benim teessürüm sizin gibi gençlerin ve saraydaki kızların taarruz ve tecavüze maruz kalmaları ihtimalini düşünmekten ileri geliyor. Bana gelince canımın hiç kıymeti yoktur. Ecdadım bu devlet ve millete, büyük hizmetler ifâ ettikleri halde bir çokları ne felâketlere, ne feci âkibetlere uğramışlardır. Hanedanımızın kıymetini hiçbir zaman takdir edemediler. Vatanımız diye, Meşrutiyetin başından beri bar bar bağıranlar içinde, vatanın ne olduğunu bilmeyenler çoktur. Farkında olmadan yaptığım hatalar bulunabilir. Kusurdan yalnız Allah münezzehtir. Ben bir insanım ve milletime hizmet ettiğime kaniim," dedi.
Tahtı, sarayı, hazinesi ve askerleri elinden alındıktan; böyle karanlık bir gecede, silahların tehdidi altında, hangi âkibetin bizi beklediği meçhul iken; babamın mütehakkim bir edâ ile söylediği bu sözleri dinlediğim vakit; hayatımda onun, ne kadar büyük, ne kadar kuvvetli ve ne kadar sabırlı bir insan olduğunu ilk defa anlıyordum. Tahtının önünde ayaklarına kapanılan, yer öpülen bu insan, şimdi karanlık ve soğuk bir kompartımanın penceresinden, dalgın, ufukları seyrediyordu.
Baş muhafızımız Fethi Bey çok terbiyeli bir zat idi. Babama trende nezâket ve terbiye dairesinde muamele ettiği gibi, bizlere de aynı şekilde davranmıştı. Gece yarısı, büzüldüğümüz köşelerimizde uyandırıldık. Tren durmuştu. El fenerlerinin ışığı ve el yardımı ile arazide bir yere kollarımızdan tutularak indirildik. Babam kendi kendine basamaktan zemine atladı.

Şadiye OSMANOĞLU - Babam Abdülhamid - Saray ve Sürgün Yılları
Vakıf Ahmet
Gayretkar Üye
Gayretkar Üye
 
Mesajlar: 61
Kayıt: 23 Eki 2008, 17:52

Dön Hatıralarla II. Abdülhamid Han

 


  • Benzer Konular
    Cevaplar
    Görüntüleme
    Son mesaj

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir