1- EMİR VE NEHİY_1

Tüm İslami mevzular hakkında paylaşım yapılabilecek forum bölümü.

Mesajgönderen Şatibi » 01 Ağu 2010, 21:50


Emir yukarıdan gelen bir şekilde fiilin yapılmasını talep etmektir. Nehiy ise, yukarıdan gelen bir şekilde fiilin terk edilmesini talep etmektir. “Emir” ve “nehyin” manası “talep etmektir”. Emir, fiilin yapılmasını talep etmektir. Nehiy, fiilin terk edilmesini talep etmektir.

Ancak Şâri’nin emrettiği ve nehyettiği her hususta, emir ve nehiy aynı tarzda seyreder olmaz. Bilakis emirler ve nehiyler karineler ve ahval/durumlar ile farklılaşır. Zira emir, farz kılmak için olabilir.

Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi: أقم الصلاة “Namaz kıl.”[1]

Mendubluk için olabilir, köleler ile mükatebe yapmak hakkında Allah’u Teâla’nın şu sözü gibi: فكاتبوهم “Onlarla hemen mütakebe yapın.”[2] Bazen de mubahlık için olabilir, Allah’u Teâla’nın şu sözü gibi: وإذا حللتم فاصطادوا “İhramdan çıkınca avlanın.”[3]
Emirlerin ve Nehiylerin Çeşitleri:


Emirler ve nehiyler iki guruptur: Sarih ve sarih olmayan. Sarih de iki guruptur:

Birincisi; emir lafzı ve nehiy lafzıyla olmasıdır.

Allah’u Teâla’nın şu sözlerinde olduğu gibi: اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تُؤَدُّوا الأمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا “Allah size, emanetleri ehil olanlara vermenizi ... emreder.”[4] إِنَّمَا يَنْهَاكُمْ اللَّهُ عَنْ الَّذِينَ قَاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَأَخْرَجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا عَلَى إِخْرَاجِكُمْ أَنْ تَوَلَّوْهُمْ “Allah yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri veli edinmenizi nehyeder.”[5]

İkincisi; emir ve nehiy için konulmuş olan sîganın dil bakımından emir ya da nehye delâlet ediyor olmasıdır.

Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi: وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا “Hırsızlık yapan erkek ile hırsızlık yapan kadının ellerini kesin.”[6] وَلْيَشْهَدْ عَذَابَهُمَا طَائِفَةٌ مِنْ الْمُؤْمِنِينَ “Mü’minlerden bir gurup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun.”[7] لا تَقْرَبُوا الصَّلاةَ وَأَنْتُمْ سُكَارَى “Siz sarhoş iken namaza yaklaşmayın.”[8] لا تَخُونُوا اللَّهَ وَالرَّسُولَ “Allah’a ve Rasule ihanet etmeyin.”[9]

Bu nâsslarda, dil bakımından “emir” için konulan sîga; emire, nehiy için konulan sîga da nehye delâlet etmiştir.

Sarih olmayan ise; emire ve nehye delâlet edenin emir sîgası ve nehiy sîgası olmamasıdır. Fakat nâssta geçen cümlenin, emir veya nehyi içermiş olmasıdır. Yani emir ya da nehye delaletin, emir sîgasından ya da nehiy sîgasından değil de, nâssta geçen cümlenin emir ve nehiy manasını içermesinden geliyor olmasıdır.

Allah’u Teâla’nın şu sözlerinde olduğu gibi: كُتِبَ عَلَيْكُمْ الصِّيَامُ “Size oruç yazıldı.”[10] إِنَّهُ لا يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ “Allah israf edenleri sevmez.”[11] V.b.

Sarih olmayan, çeşitli durumlarda meydana gelmektedir.

-Onlardan birisi, bir hükmün belirlenmesi hakkında haberlerin geçtiği durumdur.

Allah’u Teâla’nın şu sözlerinde olduğu gibi: كُتِبَ عَلَيْكُمْ الصِّيَامُ “Size oruç yazıldı.”[12] وَالْوَالِدَاتُ يُرْضِعْنَ أَوْلادَهُنَّ “Anneler, çocuklarını emzirirler.”[13] وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً “Allah kâfirler için mü’minler üzerinde asla bir yol kılmaz.”[14] فَكَفَّارَتُهُ إِطْعَامُ عَشَرَةِ مَسَاكِينَ “Bunun keffareti, ailenize yedirdiğiniz yemeğin orta hallisinden on fakire yedirmektir...”[15]

Bunlar gibi içerisinde emir veya nehiy manası olan nâsslar vardır. Bu babdan olmak üzere, emir hakkında açıkça farz, vacib, helâl, lafızlarının geçtiği hususlardır.

Mesela; Allah’u Teâla’nın sadakalar ayetindeki şu sözüdür: إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاءِ وَالْمَسَاكِينِ ... فَرِيضَةً مِنْ اللَّهِ “Sadakalar/zekâtlar Allah’tan bir farz olarak fakirlere, düşkünlere ... aittir.”[16]

Bir başka örnek; Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den rivayet edilen şu hadistir: Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem bir konuşması esnasında şöyle dedi: أيها الناس إِنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ قَدْ فَرَضَ عَلَيْكُمُ الْحَجَّ “Ey insanlar! Şüphesiz ki Allah’u Teâla size haccı farz kıldı.”[17]

Bir başka örnek de, İbn Ömer’den yapılan şu rivayettir: “Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem fıtır sadakasını farz kıldı.”[18]

Bir başka örnek de Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözüdür: الْجِهَادُ وَاجِبٌ عَلَيْكُمْ مَعَ كُلِّ أَمِيرٍ “Cihad her emirle birlikte üzerinize vacibtir.”[19]

Bir başka örnek de Allah’u Teâla’nın şu sözüdür: أُحِلَّ لَكُمْ لَيْلَةَ الصِّيَامِ الرَّفَثُ إِلَى نِسَائِكُمْ “Oruç gecelerinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı.”[20]

Bir başka örnek de Allah’u Teâla’nın şu sözüdür: وَأَحَلَّ اللَّهُ الْبَيْعَ “Allah, alış-verişi helâl kıldı.”[21]

Aynı şekilde, tahrim lafızları da geçmiştir.

Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi: وحرم الربا “Ve faizi haram kıldı.”[22] قُلْ إِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّي الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ “De ki; Rabbim ancak açık ve gizli fuhşu/kötülükleri ... haram kıldı.”[23]

Bir başka örnek, Allah’u Teâla’nın şu sözüdür: حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ الْمَيْتَةُ “Ölü (hayvan eti)/leş ... size haram kılındı.”[24]

Bunların hepsi de sarih olmayana örnektirler. Onlar Şer’î hükme delâlette sarih olsalar da emir ve nehiy hakkında sarih değildirler. Zira فرض “farz kıldı” lafzı Şer’î hüküm hakkında sarihtir, fakat emir hakkında sarih değildir. حرم “haram kıldı” lafzı, Şer’î hüküm hakkında sarihtir, fakat nehiy hakkında sarih değildir. Dolayısıyla sarih olmayandan sayılır.

Sarih olmayana ait durumlardan birisi de emir hakkında övülerek ya da faili övülerek gelen husustur. Veya nehiy hakkında yerilerek ya da faili yerilerek gelen husustur.

Allah’u Teâla’nın şu sözlerinde olduğu gibi: وَالَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ أُوْلَئِكَ هُمْ الصِّدِّيقُونَ “Allah’a ve Rasulü’ne iman edenler, işte onlar Rableri yanında sadıklardır.”[25] بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ “Doğrusu siz müsrif bir milletsiniz.”[26] gibi.

Bir başkası da emirler hakkında fiile sevabı gerekli kılarak gelen, nehiylerde nehyedilenin yapılmasına cezayı gerekli kılarak gelen hususlardır.

Allah’u Teâla’nın şu sözlerinde olduğu gibi: وَمَنْ يُطِعْ اللَّهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ “Kim Allah ve Rasulü’ne itaat ederse, Allah onu ... cennetlere koyar.”[27] وَمَنْ يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَيَتَعَدَّ حُدُودَهُ يُدْخِلْهُ نَارًا “Kim Allah’ın sınırlarını aşarak Allah ve Rasulü’ne karşı isyan ederse ... ateşe sokar.”[28] v.b.

Bir başkası da; emirler hakkında Allah’ın sevgisinden, nehiyler hakkında da Allah’ın buğz ve kerih görmesinden haberlerin geldiği hususlardır.

Allah’u Teâla’nın şu sözlerinde olduğu gibi: وَاللَّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ “Allah muhsinleri/ihsan ile amel edenleri sever.”[29] إِنَّهُ لا يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ “Allah israf edenleri sevmez.”[30] وَلا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ “O, kullarının küfrüne razı olmaz.”[31] وَإِنْ تَشْكُرُوا يَرْضَهُ لَكُمْ “Eğer şükrederseniz, sizin için bundan razı olur.”[32]

Bir başkası da; hükme delâlet eden haberlerdir. Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözleri gibi: الخراج بالضمان “Haraç, güvence vermeyi gerektirir.”[33] مَنْ بَاعَ نَخْلاً قَدْ أُبِّرَتْ فَثَمَرُهَا لِلْبَائِعِ إِلا أَنْ يَشْتَرِطَ الْمُبْتَاعُ “Kim aşılanmış bir hurma ağacı satarsa, müşteri şart koşmadıkça onun meyvesi satana aittir.”[34]

Bir başka örnek de Allah’u Teâla’nın şu sözleridir: وَلِلَّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ “O evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır.”[35] وَمَنْ قَتَلَ مُؤْمِنًا خَطَأً فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ وَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ إِلَى أَهْلِهِ “Yanlışlıkla bir mü’mini öldüren kimsenin bir köle azad etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi (gereklidir).”[36] V.b.

Bütün bu hususlar, fiilin yapılmasının talep edilmesine ya da fiilin terk edilmesinin talep edilmesine delâlet etmektedir. Ancak bunlardaki emire ve nehye delâlet, emir ve nehiy sîgasından geliyor değildir, sadece nâssta geçen cümle emir ve nehiy manasını içermektedir.

[1] İsra: 78

[2] Nur: 33

[3] Maide: 2

[4] Nisa: 58

[5] Mümtehine: 9

[6] Maide: 38

[7] Nur: 2

[8] Nisa: 43

[9] Enfal: 27

[10] Bakara: 183

[11] En’am: 141

[12] Bakara: 183

[13] Bakara: 233

[14] Nisa: 141

[15] Maide: 89

[16] Tevbe: 60

[17] Nesei, K. Menâsık el’Hac, 2572

[18] İbn Mâce

[19] Ebu Davud, K. Cihâd, 2171

[20] Bakara: 187

[21] Bakara: 275

[22] Bakara: 275

[23] Araf: 33

[24] Maide: 3

[25] Hadid: 19

[26] A’raf: 81

[27] Nisa: 13

[28] Nisa: 14

[29] Ali İmran: 148

[30] En’am: 141

[31] Zümer: 7

[32] Zümer: 7

[33] Ahmed b.Hanbel

[34] Buhari, K. Buyu’, 2052

[35] Ali İmran: 97

[36] Nisa: 92
Eğer Birgün Dünyaya Ait Çok Büyük Derdin Olursa, Rabbine dönüp çok büyük Derdim Var Deme!
Derdine dönüp Çok Büyük Rabbim Var De!
Kullanıcı avatarı
Şatibi
Yönetici
Yönetici
 
Mesajlar: 343
Kayıt: 18 Nis 2010, 19:40

Mesajgönderen Şatibi » 01 Ağu 2010, 22:17


Emir Sîgası

Dil bakımından emir için konulan sîga إفعل –sîgasıdır. Ya da onun yerine kullanılan fiil ismidir. هات –Gel, تعال –Buraya gel, gibi ve başına emir ل –Lâm’ı getirilmiş muzari fiildir.

Mesela Allah’u Teala’nın şu sözleri; لِيُنفِقْ ذُو سَعَةٍ مِنْ سَعَتِهِ “İmkanı geniş olan, nafakayı imkânlarına göre versin.”[1] وَلْيَشْهَدْ عَذَابَهُمَا طَائِفَةٌ مِنْ الْمُؤْمِنِينَ “Mü’minlerden bir gurup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun.”[2] gibi.

Dilde emir için konulan sîga işte bunlardandır. Bunlardan başka emir için bir sîga yoktur. Şeriat koyucu da emir sîgası için bir ıstılah koymadı. Bilakis dilde konulan, Şeriata göre muteberdir.

Emir sîgası şu on altı mana için geçer:

1- Farz/vacib kılmak için.

Mesela; وأقيموا الصلاة “Namaz kılınız.”[3] gibi.

2- Mendub kılmak için.

Mesela Allah’u Teâla’nın şu sözü gibi: فَكَاتِبُوهُمْ إِنْ عَلِمْتُمْ فِيهِمْ خَيْرًا وَآتُوهُمْ مِنْ مَالِ اللَّهِ الَّذِي آتَاكُمْ “Eğer kendilerinde bir hayır görüyorsanız hemen onlara mükâtebe yapın. Allah’ın size vermiş olduğu maldan siz de onlara verin.”[4]

Zira “mükâtebe yapmak” ve “maldan vermek” verilmediğinde cezası olmayan verildiğinde sevabı gerekli kılan oluşundan dolayı mendubtur.

Terbiye maksatlı sözler de mendubtandır. Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in İbn Abbas’a şu sözü gibi: كُلْ مِمَّا يَلِيكَ “Sana yakın olandan ye!”[5]

3- İrşad/doğru yolu göstermek için.

Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi: وَاسْتَشْهِدُوا شَهِيدَيْنِ مِنْ رِجَالِكُمْ “Erkeklerinizden iki şahid bulundurun.”[6]

Zira Allah’u Teâla bu sözü ile borçlanmalarda kullarını şahid bulundurmalarına yönlendirmiştir.

4- Mubah kılmak için.

Allah’u Teâla’nın şu sözü gibi: كلوا واشربوا “Yiyiniz ve içiniz.”[7]

Zira yemek ve içmek mubahtır. Çünkü onlarla ilgili izin bizim için konuldu. Onlar vacib olsaydı bizim üzerimize konulurdu.

5- Tehdit yani korkutmak için.

Allah’u Teâla’nın şu sözü gibi: اعْمَلُوا مَا شِئْتُمْ إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ “Dilediğinizi yapın! Kuşkusuz O, yaptıklarınızı görmektedir.”[8]

Açıktır ki; kast edilen dilediklerinizi yapmaya izin değildir. Karinelerin yardımı ile anlaşılıyor ki kast edilen korkutmaktır. Tehdit uyarıya daha yakın olur. Ki o korkutarak duyurmaktır.

Allah’u Teâla’nın şu sözü gibi: قُلْ تَمَتَّعُوا فَإِنَّ مَصِيرَكُمْ إِلَى النَّارِ “De ki; (istediğiniz gibi) yaşayın! Dönüşünüz ateşedir.”[9]

Zira قل –“De ki”, sözü duyurmakla ilgili emirdir.

6- Kullara nimetler vermekle ilgili olarak.

Allah’u Teâla’nın şu sözü gibi: كلوا مما رزقكم الله “Allah’ın size verdiği rızktan yiyin.”[10]

Zira, مما رزقكم الله “Allah’ın size verdiği rızık” sözü nimet vermeye karinedir.

7- Emredilenle ikramda bulunmayla ilgili olarak.

Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi: ادْخُلُوهَا بِسَلامٍ آمِنِينَ “Oraya emniyet ve selametle girin.”[11] بسلام آمنين “emniyet ve selametle” sözü, ikramda bulunma iradesine karinedir.

8- İstihza etmekle ilgili olur.

Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi: فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِئِينَ “Onlara; aşağılık maymunlar olun! dedik.”[12]

Yani, صيروا “olun, dönüşün” demektir. Çünkü Allah’u Teâla onlara ancak onları aşağılayarak, zelil kılarak hitap etti, yani onlara “maymunlara dönüşün” dedi. Onlar da istediği gibi oldular.

9- Aciz bırakmakla ilgili olarak.

Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi: فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ “Haydi onun benzeri bir süre getirin.”[13]

Böylece onları, Kur'an’ın benzeri bir süre getirmek hakkında itirazda bulunma talebinde aciz bırakmaktadır

10- Hakaret için.

Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi: ذُقْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْكَرِيمُ “Tad bakalım! Hani sen (kendince) üstündün, şerefliydin!”[14]

Zira bu söz hakaret içindir. Bunun karinesi ise; العزيز الكريم “üstün, şerefli” vasfı ve makamın kullanılarak istihza edilmesidir.

Hakarete bir başka örnek de Allah’u Teâla’nın şu sözüdür: قُلْ كُونُوا حِجَارَةً أَوْ حَدِيدًا “De ki; ister taş olun, ister demir.”[15]

Zira bu sözle, onlar ister güçlü/kudretli olsunlar ister ise zelil/zayıf olsunlar onları dikkate almanın önemsizliği kast edilmiştir, onların taş ya da demire dönüşmeleri kast edilmemiştir.

11- Tesviye/tartışmayı giderme için.

Allah’u Teâla’nın şu sözü gibi: اصْلَوْهَا فَاصْبِرُوا أَوْ لا تَصْبِرُوا سَوَاءٌ عَلَيْكُمْ “Girin oraya, sabredin veya sabretmeyin, artık sizin için birdir/fark etmez.”[16]

Yani faydasızlıkta sabrın varlığı ve yokluğu fark etmiyor.

12- Dua için.

Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi: رَبَّنَا وَآتِنَا مَا وَعَدْتَنَا عَلَى رُسُلِكَ “Rabbimiz! Bize Rasuller vasıtası ile vaadettiklerini de ikram et.”[17]

13- Temenni için.

Şairin şu sözünde olduğu gibi: ألا ايها الليل الطويل ألا انجل “Ey uzun gece, bit artık.” Zira bu; gecenin bitip, sabahın görünmesi temennisi ile duygulanmaktadır.

14- İhtikar/küçümsemek için.

Allah’u Teâla’nın, Musa’nın sihirbazlara ne dediğini hikaye ederken söylediği gibi: القوا ما أنتم ملقون “Ne atacaksanız atın!”[18] Musa bu sözü onlara, onların sihirlerini mucizenin karşısında küçümseyerek söyledi.

15- Tekvin/yaratmakla ilgili olarak.

Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi: كن فيكون “Ol, der, oluverir.”[19] Burada kast olunan hitabın hakikati ve icat değil, bilakis Allah’u Teâla’nın oluşturmaktaki süratine ve oluşturmanın kendisine kinayedir. Tekvin ile boyun eğdirme arasındaki fark şudur: Tekvinde kast edilen olmayan bir şeyin olmasıdır. Boyun eğdirmekten kast edilen ise bir suretten ya da şekilden başkasına intikal ederek dönüşümüdür.

16- Haber için olur. yani sîganın haber manası ile geçmesidir.

Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözü gibi: إِذَا لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ “Utanmadığında dilediğini yap!”[20] Burada sîga emir sîgası olarak gelmiştir. Fakat ondan kast edilen talep değil haberdir. Bunun aksi ise, haberin talep manası ile geçmesidir.

Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi: وَالْوَالِدَاتُ يُرْضِعْنَ أَوْلادَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ “Anneler, çocuklarını tam iki yıl emzirirler.”[21] Bu sarih olmayan emirde geçmişti.

Bu nâsslarda emir sîgasının ifade ettiği bu manalar, emir sîgasının birkaç manada kullanıldığına delâlet edilen hususlardandır. Şimdi şu soru gelmektedir: “Emir sîgası, bu manaların hepsine dil bakımından aralarındaki ortaklığa göre mi delâlet etmektedir –ki o, birkaç manaya delâlet eden ve kast edilen mananın bir karine ile anlaşıldığı müşterek lafızdır- yoksa, onlardan birisine hakikat olarak diğerlerine mecaz olarak mı delâlet etmektedir?”

Buna cevap şöyledir: Emir sîgası, dil bakımından talebe delâlet etmesi için konulmuştur. Vaciblik, mendubluk, mubahlık, aciz bırakma v.b. zikredilen diğer manalar için konulmamıştır. Bilakis, sadece talep için konulmuştur, başkası için değil. Emir sîgasının zikredilen manalardan her manaya delâlet etmesine gelince; o, taleple kast edileni açıklayan bir karine ile birlikte talebe delâlet eder. Yani bu cümlelerin hepsindeki sîgada delaletin aslı, dilin konulması bakımından o sîganın sadece talep için olmasıdır, başka değil.

Ancak “talep” lafzı geneldir, her talebi kapsar. Dolayısıyla karine gelip emir sîgası ile kast edilen talebin çeşidini açıklamıştır. Böylece bu cümlelerin hepsinde emir sîgası talebe delâlet etmiştir. Yani emir sîgasının dilde kendisi için konulduğu manasına delâlet etmiştir. Taleple birlikte, cümlede taleple kast olunana delâlet eden bir karine de gelmiştir. Yani talebin çeşidinin, kesin bir talep mi, yoksa aciz bırakmak için mi, yoksa hakaret için bir talep mi olduğuna delâlet eden bir karine de gelmiştir.

Buna binaen; zikredilen manalar, taleple kast edilen manalar yani talebin çeşitleri olmaktadırlar, emir sîgasının manaları değil. Zira emir sîgası, dilin konuluşu bakımından talep için geldi, ona talebe kast edilene delâlet eden bir karine birleştirildi. Böylece emir sîgasının karine ile toplamı; farz oluşa, mendub oluşa, mubah oluşa, aciz bırakmaya, hakaret etmeye v.b. delâlet eden oldu. Sîga bir karine olmaksızın tek başına sadece talebe delâlet eder, başka değil. Sîga bir karine olmaksızın talepten başka bir şeye kesinlikle delâlet etmez.

● Şöyle denilmez: “Emir sîgası, vacib/farz oluş hakkında hakikattir, diğerlerinde ise mecazdır.”

Böyle denilmez. Çünkü “hakikat” konuşma ıstılahında kendisi için konulan hususta kullanılan lafızdır. “Mecaz” ise, asıl olan manayı irade etmeye engel olan bir karineden dolayı, kendisi için konulan husustan başkasında kullanılan lafızdır. Burada “konuşma ıstılahı” Arapça dilidir. Emir sîgası ise dilde vaciblik için konulmamıştır, sadece talep için konulmuştur, başka değil. O halde emir sîgası, dil bakımından vacib/farz oluş hakkında hakikat değildir.

Aynı şekilde emir sîgası, mendub oluş, mubah oluş, aciz bırakma, hakaret etme ve yukarıda geçen cümlelerde zikredilen manalardan herhangi bir mana hakkında da hakikat değildir. Çünkü emir sîgası dil bakımından bu manalardan herhangi birisi için konulmadı, dolayısıyla onun hakkında hakikat olmaz.

Aynı şekilde emir sîgası; “hamamda bir aslan gördüm” sözünde olduğu gibi, mubah hakkında mecaz değildir. Çünkü emir sîgası aslî manayı irade etmeye, kast etmeye engel olan bir karineden dolayı, kendisi için konulandan başkasında kullanılmadı. Bilakis yukarıda geçen cümlelerin hepsinde, dil bakımından kendisi için konulan hususta –ki o taleptir- kullanıldı. Zira mendub oluş ve mubah oluş, vacib/farz oluş gibi bir talepdir. Emir sîgasının bunların hepsinde kullanılması, vacib oluşta kullanılması gibidir, aralarında herhangi bir fark yoktur.

Emir sîgası, diğer manalar hakkında kullanılmadı, ancak talebin yanında diğer manalara delâlet eden bir karine geldi. Diğer manalar, tek başına emir sîgasına ait değil, bilakis emir sîgası ile karinelerin toplamına aittir. Şöyle ki: كلوا مما رزقكم الله “Allah’ın size verdiği rızıktan yiyin”[22] Allah’u Teâla’nın bu sözü, nimet verme manasını ifade eder. Bu mana, كلوا “yiyin!” emir sîgasından alınmadı. مما رزقكم الله “Allah’ın size verdiği rızıktan” cümlesinden de alınmadı. Fakat كلوا “yiyin!” kelimesi ile مما رزقكم الله “Allah’ın size verdiği rızıktan” kelimesinin birleşiminden alındı. Zira Allah’u Teâla’nın; مما رزقكم الله “Allah’ın size verdiği rızıktan” sözü, kast edilenin onlara yemeyi emretmek değil de onları rızıklandırdığı ile nimetlendirmesi olduğuna delâlet eden bir karinedir.

ادْخُلُوهَا بِسَلامٍ آمِنِينَ “Oraya emniyet ve selametle girin.”[23] Allah’u Teâla’nın bu sözü, ikram manasını ifade eder. Bu söz, bu manayı ancak ادخلوها “oraya girin” yani Cennete, sözünün yanına بسلام آمنين “emniyetle ve selametle” sözünün getirilmiş olması karinesi ile ifade etti.

Diğer manalarda işte böyledir. Zira onlar, emir sîgasına ait değil, fakat sîga ve karinenin birlikteliğine aittir. Bu bir yöndendir. Başka bir yönden ise; Burada karine aslî mana olan, “talebin” kast edilmesine mani olan değildir. “Hamamda aslan gördüm” cümlesindeki “hamamda” sözü gibi bir karine değildir. Buradaki karine talebin çeşidini açıklayandır, yani talepten kast edileni açıklayandır. Bunun için emir sîgası mecaz olmaz. Çünkü mecaz; içerisinde, aslî mananın kast edilmesini engelleyen bir karine olan demektir. “Mescidde bir deniz gördüm” sözünde olduğu gibi. Buna binaen emir sîgası, o manalarda mecaz olmaz.

● Aynı şekilde emir sîgası, o manaların hepsi arasında bir müşterek lafız da değildir. Çünkü “müşterek” iki veya daha fazla manadan her birisi için konulmuş lafızdır. Cariye, göz, para için konulan “ayn” lafzı gibi. Emir sîgası ise, dil bakımından bu manalardan her birisi için konulmadı, hatta onlardan birisi için dahi konulmadı. O sadece talep için konuldu. Bu manalar ise, talebin çeşidi için açıklayıcıdırlar. Yani Allah’u Teâla’nın şu; فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ “Haydi onun benzeri bir sûre getirin.”[24] Sözündeki emri, aciz bırakmak için bir talep olduğunun açıklayıcısıdır. Allah’u Teâla’nın şu; ذُقْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْكَرِيمُ “Tad bakalım! Hani sen (kendince) üstündün, şerefliydin!”[25] Sözündeki emrin hakaret etmek için bir talep olduğunun açıklayıcısıdır, v.b. Bunun için emir sîgası müşterek lafız değildir.

● Şöyle de denilmez: “Emir sîgası, Şeriata göre yani Şeriatın konuluşu bakımından vacib/farz oluş hakkında hakikattir ve diğerlerinde mecazdır.”

Böyle denilmez. Çünkü Şeriat koyucu, emir sîgası için belirli bir mana koymadı. إفعل –lafzı için ve onun yerine geçen هات –“Gel”, gibi fiil ismine لينفق –“İnfak etsin”, gibi başına emir ل –Lâm’ı gelen muzâri fiile belirli bir mana koymadı. Bilakis Şeriat koyucu emir sîgasını dilin konuluş tarzı üzerine kullandı. Şer’î nâssların tümünde emir sîgasından kast edilen lügavi manadır, onun herhangi bir Şer’î manası yoktur.

Farz, vacib, mendub, mubah lafızlarına gelince, onlar Allah’ın emirlerinin çeşidine ait Şer’î ıstılahlardır, emir sîgasına ait değil. Yani Allah’ın emri vacib olur, mendub olur, mubah olur. Zira emri kesinleşmiş olur, kesinleşmemiş olur ve emrinde serbestlik olur. Bunların hepsi de Allah’ın emirleridir. Allah’ın emri, fiilin yapılmasını talep etmesidir. O emir, ister fiilin yapılması ile ilgili kesin olsun, ister kesin olmasın, ister ise serbestlik olsun fark etmez. Biz bu emri nâsslardan anlarız. Bu anlayışımız bazen emrin sîgasıyla olur, bazen emrin sîgasından başkası ile olur.

Istılahlar, Allah’ın emirlerinin çeşitleri içindirler, emrin sîgası için değil. Emir sîgasına gelince; onu Arapça dili, talep için koyduğu sîgadır. Bu sîga إفعل –kalıbı ve onun yerini alan isim fiili ve başına emir ل –Lâm’ı gelen ليفعل –kalıbında olan muzari fiilidir. Bu sîga, için Şeriat koyucu bir Şer’î mana koymadı, bilakis onu lügavi manası üzere terk etti.

Kast olunan, bu sîganın Allah’ın ve Rasulullah’ın kelamında neye delâlet ettiğinin anlaşılmasıdır. Bu sîganın anlaşılması kast edilince; onun, dilin delaletine göre lügavi olarak anlaşılması gerekir. Lügat manası o sîgadan kast edilen olur. Lügat manasından bu nâsstaki Allah’ın emri anlaşılır. Buna binaen emir sîgası, nâsslardan herhangi bir nâssta geçtiğinde manası “talep” olmaktadır. Çünkü emir sîgası dil bakımından o mana için konulmuştur. Bu talepten kast edilenin anlaşılması için onu açıklayan yani bu talepten kast edileni açıklayan bir karine olması kaçınılmazdır.

Bazı insanlara “emir, vacib kılmak içindir” dedirttiren şüpheye gelince; o, onların emir ile emir sîgasını ayırt etmeyişlerinden, Şeriatla sınırlı olma/Şeriata bağlı olma talebi ile emir sîgasını ayırt etmeyişlerinden kaynaklanıyor. Onun için hataya düştüler.

Allah’ın emri ile emir sîgasının ayırt edilmemesine gelince; onlar emir sîgasının, vacib/farz kılmak hakkında hakikat olduğuna dair on yönden delil getirdiler:

1-Allah’u Teâla, İblis’i emrine muhalefet etmesi üzerine zemmetti. Allah, اسجدوا “secde edin” diye emretmişti. İblis bu emre uymayınca ona şöyle dedi: مَا مَنَعَكَ أَلا تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ “Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir?”[26] Buradaki soru emredilenin terk edilmesi üzerine azarlama ve zemmetme içindir. Böylece emir, vacib/farz kılmak için olur.

2-Allah’u Teâla’nın şu sözü;

وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ ارْكَعُوا لا يَرْكَعُونَ “Onlar kendilerine; Allah’ın huzurunda eğilin! denildiği vakit eğilmezler”[27]

Bu sözüyle Allah, onları muhalif olmaları yani emri terk etmeleri nedeniyle zemmetti. Bu ise, emrin vacib/farz kılmak için olduğuna dair delildir.

3-Allah’u Teâla’nın şu sözü; فَلْيَحْذَرْ الَّذِينَ يُخَالِفُونَ عَنْ أَمْرِهِ أَنْ تُصِيبَهُمْ فِتْنَةٌ أَوْ يُصِيبَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Bu sebeple onun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir bela gelmesinden veya kendilerine çok elim bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.”[28]

Burada emre muhalefeti zemmetti. Bu da emrin vacib/farz kılma için olduğunu te’kid etmektir.

4-Allah’u Teâla’nın şu sözleri; أَفَعَصَيْتَ أَمْرِي “Emrime asi mi oldun?”[29] لا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ “Kendilerine emredilen husustan Allah’a asi olmazlar.”[30] وَلا أَعْصِي لَكَ أَمْرًا “Senin emrine asi olmam.”[31]

Allah’ın emrine muhalif olmayı “isyan” olarak vasfetmiştir. Bu kelime ise, zem ismidir. Bu, vacib/farz olmayan hususlarda olmaz. Zira bu ayetlerde emri terk eden asi olarak isimlendirilmiştir. Asi de Allah’u Teâla’nın şu sözünden dolayı ateşe müstahak olmuştur: وَمَنْ يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَإِنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا “Artık kim Allah ve Rasulü’ne isyan ederse, bilsin ki ona içinde ebedi kalacağı cehennem ateşi vardır.”[32] Bu söz de, emrin vacib/farz oluş için olduğuna delâlet eder.

5-Allah’u Teâla’nın şu sözü: وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَنْ يَكُونَ لَهُمْ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ “Allah ve Rasulü bir işe hüküm verdiğinde mü’min bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.”[33]

قض “hüküm vermesi” sözünden kast edilen zorunlu kılmasıdır. أمرا “bir iş” sözünden kast edilen ise emredilendir. Emredilenlerden seçeneğin olmadığı husus, vacib olmasıdır. Böylece Allah’ın bu sözü, emrin vacib/farz kılmak için olduğuna delâlet eder. Zira Allah, emrettiği hususta bir seçeneğin, serbestinin olmadığını açıklamıştır. Mendublukta serbestlik ve seçenek vardır, mubah da aynı şekildedir. Bu da, emrin vacib/farz kılmaya delâlet ettiğine işaret etmektedir. Çünkü Allah, nebisinden gelen bir emirde serbestliği, seçeneği iptal etmiştir.

6-Allah’u Teâla şöyle dedi: أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ “Allah’a itaat edin ve Rasulü’ne itaat edin.”[34] Sonra da şu tehditte bulunuyor: تَوَلَّوا فَإِنَّمَا عَلَيْهِ مَا حُمِّلَ وَعَلَيْكُمْ مَا حُمِّلْتُمْ فَإِنْ “Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, Rasul’ün sorumluluğu kendisine yüklenen, sizin sorumluluğunuz da size yüklenendir.”[35] Muhalif olmaya tehdit, vacib/farz oluş delilidir.

7-Berire hadisi. “O, hoşlanmadığı bir köle ile evli iken azad oldu. Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem ona, kocası Muğisi kast ederek, رجعتيه لو “Ona geri dönseydin.” dediğinde, Berire Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e şöyle sordu: “Bana emrediyor musun, ya Rasulullah?” Bunun üzerine Nebi şöyle dedi: لا، إنما أنا أشفع “Hayır, ben sadece aracılık ediyorum.”[36] Görüldüğü gibi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem emri ile aracılığını birbirinden ayırt etti. Böylece sabit oldu ki; Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in aracılığı, hakkında aracılık yaptığı hususu yapmayı, bir kişiye vacib kılmamaktadır. Emri ise böyle değildir, onda sadece farz oluş vardır. Berire, Rasulullah’ın sözü emir olsaydı, vacib olurdu diye anladı. Rasul de onun bu anlayışını tasdik etti.

8-Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözü: لَوْلا أَنْ أَشُقَّ عَلَى أُمَّتِي لامَرْتُهُمْ بِالسِّوَاكِ عِنْدَ كُلِّ صَلاةٍ “Ümmetime çok sıkıntı vermeseydi, onlara her namaz öncesi misvak kullanmayı emrederdim.”[37] Bu vacib/farz kılmanın delilidir. Aksi halde emir mendubluk için olsaydı, misvak bu emirden dolayı farz değil mendub olurdu.

9-“Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem, insanlara hitap edip şöyle dedi: إِنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ قَدْ فَرَضَ عَلَيْكُمُ الْحَجَّ فَقَالَ رَجُلٌ فِي كُلِّ عَامٍ فَسَكَتَ عَنْهُ حَتَّى أَعَادَهُ ثَلاثًا فَقَالَ لَوْ قُلْتُ نَعَمْ لَوَجَبَتْ وَلَوْ وَجَبَتْ مَا قُمْتُمْ بِهَا ذَرُونِي مَا تَرَكْتُكُمْ فَإِنَّمَا هَلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ بِكَثْرَةِ سُؤَالِهِمْ وَاخْتِلافِهِمْ عَلَى أَنْبِيَائِهِمْ فَإِذَا أَمَرْتُكُمْ بِالشَّيْءِ فَخُذُوا بِهِ مَا اسْتَطَعْتُمْ وَإِذَا نَهَيْتُكُمْ عَنْ شَيْءٍ فَاجْتَنِبُوهُ “Allah size haccı farz kıldı”. Bunun üzerine bir adam kalkıp, her sene mi? diye sordu. Onun bu sorusuna Rasul cevap vermeden sustu. Adam üçüncü defa sorusunu tekrarlayınca Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle dedi: Evet, deseydim farz olurdu ve onu yerine getiremezdiniz. Beni sizi serbest bıraktığım hususlarda rahat bırakınız. Zira sizden önceki topluluklardan nebilerine çok soru sorup yerine getirmeyenler helak oldular. O halde size bir şey emrettiğimde, ondan gücünüz yettiğini alın. Sizi bir şeyden nehyettiğimde ise ondan kaçının.”[38] Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem bu hadiste, emrettiği bir hususun –güç yetirilmese dahi- vacib olduğunu, belirsizlik olmaksızın açıkça beyan etmiştir. Bu Allah’u Teâla’nın şu sözünün manasıdır: وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لاعْنَتَكُمْ “Eğer Allah dileseydi sizi de zahmet ve meşakkate sokardı.”[39] Fakat Allah’u Teâla bize merhamet ederek sıkıntıyı kaldırdı. Zira Nebisinin SallAllah’u Aleyhi VeSSellem lisanı ile yukarıda geçen hususu emretti. Yani Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in emrettiği hususu gücün yettiği kadar yapmak vacibtir ve nehyettiği husustan da kaçınmak vacibtir.

10-Kesin bir nâss ve icmâ olmadıkça bütün emirler tehdit ile beraber hâsıl olmuştur. Nitekim biz Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in bir sözüne dayanarak diyoruz ki, hakkında tehdit olmayan şey vacib değildir. Allah’u Teâla’nın kelamından bir şey ancak başka bir vahiyle düşer.

Ebu Hureyre’den Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem ’in şöyle dediği rivayet edildi: كُلُّ أُمَّتِي يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ إِلا مَنْ أَبَى قَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ وَمَنْ يَأْبَى قَالَ مَنْ أَطَاعَنِي دَخَلَ الْجَنَّةَ وَمَنْ عَصَانِي فَقَدْ أَبَى “Ümmetimden herkes cennete girer, reddeden hariç. Dediler ki; Reddeden kim, ey Allah’ın Rasulü? Dedi ki; Bana itaat eden cennete girer, bana isyan eden reddetmiş olur.”[40]

“Ma’siyet”/isyan etmek; emrolunanın, emredenin emrini yapmayı terk etmesidir. Allah ve Rasulü’nün emrettiğini terk etmeyi mümkün gören kimse, Allah’a ve Rasulü’ne isyan etmiştir. Allah’a isyan eden kimse ise uzak bir sapıklık ile sapıtmıştır. Allah ve Rasulü, bir hususta emrederek “yap” diyorken; emredilen, kimsenin, “ben yapmayı istemedikçe yapmam”, “bana emrettiğini terk etmem bana mubahtır”, demesinden daha büyük isyan yoktur. Bir kimse bundan başka bir isyan tanımaz. Dolayısıyla bu, emrin vacib/farz olması için olduğuna delâlet eder.

İşte bütün bu deliller, emrin vacib/farz oluşu için olduğu hususunda açıktırlar. Dolayısıyla emir, vacib oluşta hakikat, başkalarında mecaz olur.

Buna cevap şöyledir: Bu deliller, emre itaat ve isyan hususuyla alakalıdırlar, emir sîgasıyla alakalı değil. Allah’ın emrine itaat vacibtir/farzdır ve isyan haramdır. Emre itaat, ona isyan etmemeksizin olur. Zira Allah bir şey emrettiğinde ona isyan etmek haramdır ve ona itaat etmek vacibtir.

Fakat emre itaat, emrettiği hususa göre olur. Zira kesin bir şekilde emrettiğinde, emrettiği hususa göre ona itaat vacib olur, o fiili yapmak da vacib olur, fiili yapmazsa asi olur. Bu farz ve vacibtir.

Kesin olmayan bir şekilde emrettiğinde, emrettiği hususa göre ona itaat vacib olur. Zira fiili yaparsa ona sevap vardır. Emri iyi karşılar fakat emredilen fiili yapmazsa ona bir şey yoktur, günah da yoktur, asi de olmaz. Bu ise mendubtur. Zira mendubu yapmamak Allah’a isyan değildir. Onun emrine karşı gelmek değildir. Böylece ona itaat, o emre karşı başkaldırmak olmaksızın emri iyi karşılamak şeklinde vacib olur, fiili yapmak değil. Zira o emri iyi karşılamak bu yönde olur; emredilen fiili yapmak kesin olmaz. Yaparsa sevap vardır, yapmazsa bir şey kazanmaz, günaha da girmez. O fiili yapmamak, Allah’ın emrine muhalefet olmaz.

Nitekim Allah’u Teâla şöyle buyurdu: إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ “Muhakkak ki Allah, adaleti, ihsanı/iyiliği emreder.”[41]

Böylece Allah, adaleti emretti ve ihsanı emretti. Ancak adaletle ilgili emir vacib oluş içindir, ihsan ile ilgili emir ise, mendub oluş içindir. Onun yapılmaması masiyet sayılmaz. Onu yapmayan kimseye bir şey yoktur. Bu durumda onu yapmamak, emre karşı gelmek ve emri terk etmek sayılmaz.

Aynı şekilde Allah ve Rasulü, yapıp yapmamakta serbestliği emredince, bu emre emredildiği biçimde yani fiili yapıp yapmamak arasında serbest olma yönünde, itaat etmek vacib olur, emre itaat edip etmeme yönünde değil. Fiili yaparsa o, onun hakkıdır, yapmazsa o da onun hakkıdır. Bu iki halde de o, emre itaat edendir. Dolayısıyla burada emre itaat, fiili ister yapsın ister ise yapmasın, emri iyi karşılamaktır. Onu yaparsa, ona bir şey yoktur, yapmazsa da bir şey yoktur. Yapmazsa emre karşı gelmiş sayılmaz. Çünkü emir öyle gelmiştir.

Buna binaen, emre itaat ve isyan, emredilen fiilin yapılmasına ya da yapılmamasına delâlet etmez. Emre itaat ancak; emre iyi karşılamaya ve fiilin yapılmasının gerekliliği ve gereksizliği veya serbestliği bakımından emredildiği yönde ona itaat etmeye delâlet eder.

Bu, emir sîgasını inceleme yeri değildir ve emir sîgasına belirli bir delâlet de vermez. Onun bahsedilmesi ancak itaat ve masiyet hakkında olur. Emir sîgasına gelince; onun incelenmesi, Arap dilinin delâlet edileni konusuna girer.

Buna binaen, yukarıda geçen on delil, emrin lafzını ve emir sîgasını belirlemek bakımından ileri sürülen değildirler ve reddolunurlar. Çünkü o delillerin mevzusu itaat ve masiyettir, emir sîgası değil. Onlarda geçen hususlara gelince; onlardan, emir lafzının geçmesine ilave olarak geçen emrin vacib olmaya delâlet etmediği hadisler üç tanedir. Birincisi; Berire hadisidir, İkincisi; Misvak hadisidir, Üçüncüsü; Hacc hadisidir.

1-Berire hadisine gelince; onda bu hususla ilgili delil yoktur. Zira Berire, ancak itaatinden dolayı sevap isteyerek emir hakkında sordu. Sevap ise hem vacible olur hem de mendubla olur. Zira onun; “Bana emrediyor musun?” sözü, onun emrin vacib için olduğunu anladığına delâlet etmez. Rasul’ün ona, emir ile aracı olmayı bir birinden ayırmış olması da; ona aracı olmanın itaatin vacib olduğu husustan olmadığını anlatmak içindir, ona yapılmasının vacib olduğu husustan olmadığını anlatmak için değil. Ancak Berire’nin Rasul’ün, لو راجعته “Ona dönseydin” sözünden emir ifade eden bir talep olduğunu anlaması, emrin vacib oluş için olduğuna dair bir delil olması doğru olmaz. Çünkü o; sadece bir insana ait anlayıştır, doğru olabilir ve yanlış olabilir. Dolayısıyla Berire’nin bu anlayışı, talebin farz oluş ifade ettiğine dair bir delil olmaz. Ayrıca Rasul, onun bu anlayışının yanlış olduğunu, emir kast etmediğini sadece aracı olmayı kast ettiğini belirterek açıklamıştır.

2-Misvak hadisine gelince; Onda emirden kast edilenin vacib kılma emri olduğuna delâlet eden bir husus vardır. Bunun delili, emir lafzı ile meşakkatin birlikte telaffuz edilmiş olmasıdır. Meşakkat ancak zorunlu oluşundan dolayı vacibin yapılmasında olur. Mendub öyle değildir. Çünkü o, yapıp yapmamakta serbest olma konumundadır. Bütün bunlardan dolayı, emir ile emir sîgası arasındaki farkın açığa çıkması ile birlikte, o şüphe de düşmektedir.

3-Hacc hadisine gelince; Onda “evet deseydim farz olurdu” sözünün, emirlerinin vacib/farz oluş için olduğuna dair bir delil olması için değildir. Bilakis o, Allah’u Teâla’nın; وَلِلَّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ “O evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır”[42] sözüne bir açıklama olması içindir. Dolayısıyla vacib için olmayı gerektirir. Zira beyan, açıklanana tabidir.

Şeriatla kayıtlı olmanın taleb edilmesi ile emir sîgası arasında farkın olmaması hususunda şu ayeti delil getiriyorlar: فَلا وَرَبِّكَ لا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لا يَجِدُوا فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا “Hayır, Rabbine yemin olsun ki, aralarında çıkan bir ihtilafta seni hakem kılmadıkça ve senin verdiğin hükme içlerinde bir sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”[43] Ayette geçen قضيت –sözü, امرت “emrettiğin” demektir. Emir, vacib/farz oluş için olmasaydı öyle olmazdı.

Buna cevap şöyledir: قضيت –sözünün anlamı; أمرت “emrettiğin” değil, حكمت “hükmettiğin” demektir. Yani “vacib, mendub, haram, mekruh, batıl kılmak gibi hükümlerden birisi ile hükmettiğinde” demektir. Bu sözde, Nebinin hükmettiği her hususun vacib olduğuna dair bir delâlet eden yoktur.

Bazı nâsslar vardır ki; onlar hakkında, emrin vacibliğine delâlet ettikleri şüphesine düşülmüştür. Bu nâsslardan birisi şu rivayettir:

“Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem Ebu Said b. el-Muallâ’yı, o namaz kılarken çağırdı. O namazda olduğu için cevap vermedi. Bunun üzerine Nebi ona şöyle dedi: مَا مَنَعَكَ أَنْ تُجِيبَنِي حين دعوتك أما سمعت الله يقول: ( يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ ) “Davet ettiğimde seni bana cevap vermekten alıkoyan nedir? Allah’ın şöyle dediğini işitmedin mi? “Ey iman edenler! Allah ve Rasulü sizi size hayat verene çağırınca onlara icabet edin”.[44]”[45] Böylece onu, emrine icabet etmemesinden dolayı azarladı ve zemmetti. Bu da emrin vacib oluş için olduğuna delâlet eder.

Bu hususta bir başka örnek de Müslim’in, Ebu Zübeyr el-Mekki’den rivayet ettiği şu hadistir:

“Ebu Tufeyl Âmir b. Vâsile Ebu Zübeyre, Muaz b. Cebel’in şöyle dediğini haber verdi: Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem ile beraber Tebük Gazvesine çıktık... Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle dedi: إِنَّكُمْ سَتَأْتُونَ غَدًا إِنْ شَاءَ اللَّهُ عَيْنَ تَبُوكَ وَإِنَّكُمْ لَنْ تَأْتُوهَا حَتَّى يُضْحِيَ النَّهَارُ فَمَنْ جَاءَهَا مِنْكُمْ فَلا يَمَسَّ مِنْ مَائِهَا شَيْئًا حَتَّى آتِيَ “Siz yarın inşaallah Tebük membasına varacaksınız. Siz oraya ancak gün doğduğunda varacaksınız. Sizden kim oraya varırsa, ben gelesiye kadar onun suyuna dokunmasın. Dedi ki; Biz oraya vardık. Oraya bizden önce iki adam varmıştı. Membadan çıkan su, ayakkabı bağı gibi inceydi. Yani çok az akıyordu. Dedi ki; Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem o iki adama; هل مسـستما من مائها شيئا “Onun suyuna hiç dokundunuz mu?” diye sordu. Onlar da “evet” dediler. Bunun üzerine Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem onlara “Maşaallah” diyerek ağır söz söyledi.”[46] Böylece o iki adam, geçen bir tehdit olmaksızın suya dokunma hakkındaki yasağa muhalefet etmelerinden dolayı Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den ağır söz işitmeye müstahak oldular. Dolayısıyla bir nâssla tahsis edilmedikçe, onun her emrinin vacib üzere olduğu sabit olmuştur. Onlar bir vacibi terk etmiş olmasalardı Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in ağır sözüne müstahak olmazlardı.

Buna cevap şöyledir: Bu iki hadis, emrin vacib oluş için olduğuna delâlet etmemektedir. Şöyle ki:

Birinci hadiste; emri yapmanın vacib olduğuna delâlet eden bir karine var. O ise, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in kendisini çağırdığında, Ebu Said’in namazda olmasıdır. Rasul de onu çağırırken onun namazda olduğunu biliyordu. Buna rağmen namazı terk ederek kendisine cevap vermesi için onu çağırdı. Bu, o emrin vacib oluş için olduğuna delâlet etmektedir.

Ayrıca Allah’u Teâla’nın şu sözü; اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ “Allah ve Rasulü sizi size hayat verene çağırınca ona icabet edin.”[47]

Bu söz ancak, davetine icabetle Allah ve Rasulü’nü tazim ederek davete cevap vermenin vacib oluşuna hamledilir. Bu, nefislerde tahammülü gerekli kılan davetine icabet etmekten yüz çevirerek, Allah’ın emrini küçümsemeyi ve aşağılamayı nefyeden olarak vacibe hamledilir. Zira Allah’ın emrini küçümseme ve aşağılama risalet göndermedeki kast edileni çiğnemeye götürür. Bu emri, bu karineden dolayı vacibe yüklemekten kaçınılmaz. Böylece hadis, bir karineden dolayı vacib oluşu ifade eder, sadece emirden dolayı değil. Rasul’ün onu azarlaması, fiili yapmadığından dolayı değildir. Fakat azarlaması, kesin olarak emrettiği fiili yapmadığından dolayıdır. Buna şu delâlet etmektedir: Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem, emrettiğini yapmanın vacib olmadığını beyan ederek bir takım emirler emretmiştir.

Bunlara örnek olarak Ebu Davud’da şöyle geçmektedir: “İbn Mesud, Cuma günü mescide gittiğinde Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem insanlara hitap ediyordu. O Rasul’ün, أجلسوا “oturun” dediğini işitti. Bunun üzerine İbn Mesud, mescidin kapısında oturdu. Onu Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem gördü ve ona, تعال يا عبد الله “Buraya gel, ey Abdullah” dedi.” Bu, Rasul’ün her emrettiğini yapmanın vacib olmadığına delâlet eder, emrin vacib oluş için olmadığına delâlet eder.

Bir başka örnek de şu rivayettir: “Abdullah b. Revaha yolda iken, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in اجلسوا “oturun” dediğini işitti ve yola oturdu. O yolda otururken Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem onun yanından geçip ona; ما شأنك “neyin var?” diye sordu. O da; sizi “oturun” derken işittim, dedi. Bunun üzerine Rasul, زادك الله طاعة “Allah, taatını artırsın” dedi.” Bu rivayette görüldüğü gibi, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem onun oturmasını garip karşıladı. Bu da Rasul’ün o emrinin kesin olmadığına delâlet eder.

İkinci hadise gelince; o, iki adamla ilgili hadis idi. Onda muhalif olmanın günah olduğuna delâlet eden bir karine vardır. O karine, suyun Tebük membaında az olmasıdır. Buna hadisin şu lafzı delâlet etmektedir: “Memba, ayakkabı bağı gibidir.” Yani çok incedir ve şu lafız; “Az az akıyordu.” Bu delâlet ediyor ki; Rasul’ün emri kesin bir emirdi. Dolayısıyla o iki adam, o emre muhalif olmalarından dolayı ağır söz işitmeyi hak ettiler. Ayrıca su içmek mubahtır. Rasul’ün o membadan o vakit su içmeyi yasaklamasının anlamı, bir mubahın yasaklanmasıdır. Bu ise, mubahı yasakladığından dolayı talebin kesin talep olduğuna dair bir karinedir. Ancak bu hadis bir emir değil, sadece bir nehiydir. Dolayısıyla vacib oluşa delâlet etmez, sadece terkin talebiyle birlikte bir karine olduğu için haram oluşa delâlet eder.

Bütün bunlardan açığa çıkıyor ki; Rasul’ün emrine itaatin vacib oluşundan kaynaklanan şüphe ve ondan da itaatin vacib oluşunun anlaşılmasının manası, emir sîgasının vacib oluş için olduğu şüphesi düşmüştür. Çünkü emre itaat, emir sîgasından başkadır. Zira Allah’ın emrine itaat vacibtir. Fakat bu emir, lügavi delâleti olan lafızlarla ifade edilir. Zira emrin çeşidi bu lafızların delaletinden anlaşılır. Dolayısıyla emredildiği gibi yerine getirilir. Lafızların delâleti de lügatten alınır. Zira mesele, emir sîgasının anlaşılmasıdır. Mesele, emre itaat ve isyan meselesi değildir.

Ayrıca Şeriat Koyucu, bize Şeriatla hükmetmemizi emretmiştir ve Şeriata muhalif olmamızı da haram kılmıştır şüphesi de düşmüştür. Çünkü Şeriatla sınırlı olmak, Şer’î nâsslardan emir sîgasını anlamaktan başkadır.

Aynı şekilde yukarıda geçen Ebu Said hadisi ve Tebük membaı hadisinin, emrin vacib oluş için olduğuna delâlet ettiği şüphesi de düşmüştür. Çünkü o iki hadisteki emir, farza delâlet etmektedir. Bu delâlet ise sîgadan değil, sadece ona delâlet eden bir karineden dolayıdır. Bu şüpheler düştüğü zaman, emrin vacib/farz oluş hakkında hakikat olduğunu söyleyenlerin bir delili kalmamaktadır.

[1] Talak: 7

[2] Nur: 2

[3] Bakara: 43

[4] Nur: 33

[5] Buhari, K. Et’ameh, 4958

[6] Bakara: 282

[7] Bakara: 60

[8] Fussilet: 40

[9] İbrahim: 30

[10] En’am: 142

[11] Hicr: 46

[12] Bakara: 65

[13] Bakara: 23

[14] Duhan: 49

[15] İsra: 50

[16] Tûr: 16

[17] Ali İmran: 194

[18] Şuara: 43

[19] Bakara: 117

[20] Buhari, K. Edeb, 5655

[21] Bakara: 233

[22] En’am: 142

[23] Hicr: 46

[24] Bakara: 23

[25] Duhan: 49

[26] A’raf: 12

[27] Mürselat: 48

[28] Nûr: 63

[29] TaHa: 93

[30] Tahrim: 6

[31] Kahf: 69

[32] Cin: 23

[33] Ahzab: 36

[34] Nûr: 54

[35] Nûr: 54

[36] İbn Mâce

[37] Tirmizi, K. Tahârat, 22

[38] Nesei, K. Menasık el’Hac, 2572

[39] Bakara: 220

[40] Buhari, K. E’tısâm, 6737

[41] Nahl: 90

[42] Ali İmran: 97

[43] Nisa: 65

[44] Enfal: 24

[45] Beyhaki tahriç etti

[46] Müslim, K. Fedâil, 4229

[47] Enfal: 24
Eğer Birgün Dünyaya Ait Çok Büyük Derdin Olursa, Rabbine dönüp çok büyük Derdim Var Deme!
Derdine dönüp Çok Büyük Rabbim Var De!
Kullanıcı avatarı
Şatibi
Yönetici
Yönetici
 
Mesajlar: 343
Kayıt: 18 Nis 2010, 19:40

Mesajgönderen Şatibi » 01 Ağu 2010, 22:23


Bir Şeyin Emredilmesi Zıddının Nehy Edilmesi Değildir

Bir Şeyin Nehyedilmesi de Zıddının Emredilmesi Değildir



Emir, Şâri’nin hükme delâlet eden hitabıdır. Nehiy de, Şâri’nin hükme delâlet eden hitabıdır. İkisinin hükme delâleti, mefhum delâleti değil, mantuk delaletidir. Çünkü hüküm, nutuk mahallinde lafzın delaletinden kesin olarak anlaşılandır. Dolayısıyla emir ve nehyin delâleti, mutabaka delaletinden ya da tazammun delaletindendir, iltizam delaletinden değildir. Emir ve nehyin iltizam delâleti ile bir alakası yoktur.

Nitekim Allah’u Teâla’nın şu; واقيموا الصلاة “Namaz kılınız.” sözü namaz emridir. Bu kelamın kesinlikle bir mefhumu yoktur. Allah’u Teâla’nın şu; وَلا تُؤْتُوا السُّفَهَاءَ أَمْوَالَكُمْ “Mallarınızı sefihlere/aklı ermezlere vermeyin”[1] sözü de, malların sefihlere verilmesinin nehyidir. Bu sözün de kesinlikle bir mefhumu yoktur.

Emir ve nehiy, hükme delâlet eden bir hitaptır. Hükme delâlet eden hitabın, hükme delâleti bakımından bir mefhumu yoktur. Yani vacib oluşa, haram oluşa, mendub oluşa, mekruh oluşa, mubah oluşa delâleti bakımından bir mefhumu yoktur, sıfat bakımından bir mefhumu olsa da... Mesela; Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözü; ...فِي صدقة الْغَنَمِ في سائمةها “Saime/otlayan koyunlarda sadaka/zekât vardır.”[2] Bu söze ait hitabın, “otlayan koyunda” zekâtın farz oluşu hükmüne delâleti bakımından bir mefhum yoktur. Hadisten anlaşılan zekâtın farz oluşunun, farz oluş bakımından bir mefhumu yoktur. Burada mefhum ancak sıfat bakımındandır. Yani “otlayan koyun” sıfatı. Burada mefhum, zekâtın farz oluşu olan hitabın delâleti bakımından değildir.

Allah’u Teâla’nın şu sözü: ولا تقل لهما أف “Anne-babaya öf bile deme!”[3] Bu sözün, anne-babaya öf demenin haram oluşu olan hükme hitabın delâleti bakımından kesinlikle bir mefhumu yoktur. Zira ayetten anlaşılan, homurdanmanın haram kılınmasının, haram kılınması bakımından bir mefhumu yoktur. Burada mefhum hitabın haram kılmak olan delâleti bakımından değil, sadece sıfat bakımındandır.

Buna binaen, bir şeyin emredilmesi, zıddının nehyedilmesi değildir. Bir şeyin nehyedilmesi de zıddının emredilmesi değildir. Çünkü bir şeyin emredilmesi, zıddının nehyedilmesi olsaydı ve bir şeyin nehyedilmesi de zıddının emredilmesi olsaydı, hitabın delâleti mantuktan değil de mefhumdan olurdu ve iltizam delaletinden olurdu. Bu ise gerçeğe aykırıdır. Zira hitabın delâleti, mantuktandır, mefhumdan değil. Hitabın delâleti, mutabaka delaletinden ya da tazammun delaletindendir, iltizam delâletinden değil. Şöyle ki; emrin delâleti, emir lafzının kast ettiği husustur. Yani nutuk mahallinde lafızdan anlaşılandır. Aynı şekilde nehyin delâleti de, nehiy lafzının kast ettiğidir. Yani nutuk mahallinde lafızdan anlaşılandır. Bundan dolayı bir şeyin emredilmesi zıddının nehyedilmesi demek değildir. Bir şeyin nehyedilmesi de zıddının emredilmesi demek değildir.

Allah’u Teâla’nın, farzın terk edilmesine ve haramın işlenmesine günahı bağlayıp, mendubun terk edilmesine ve mekruhun işlenmesine günahı bağlamamasına gelince; bu başka bir delilden kaynaklanmaktadır. O delil ise; ister fiilin yapılması talebi isterse terk edilmesi talebi olsun, kesin olarak ya da kesin olmayarak Allah’ın talep ettiği hususa muhalif olma durumudur. Zira farzın terk edilmesine günahın bağlanması, bir şeyin emredilmesinin, zıddının nehyedilmesi hususundan gelmemektedir. O sadece, Allah’ın emrettiği hususa muhalefetten gelmektedir. Aynı şekilde haramın yapılmasına günahın bağlanması da, bir şeyin nehyedilmesinin zıddının emredilmesi hususundan gelmemektedir. Fakat Allah’ın nehyettiği hususa muhalefetten gelmektedir. Bunun için farzın terk edilmesine ve haramın işlenmesine günahın bağlanması; bir şeyin emredilmesinin zıddının nehyedilmesine, bir şeyin nehyedilmesinin de zıddının emredilmesine delâlet etmez. Zira günah, bir yönden kulun farzı terk ederek Allah’tan gelen bir fiilin talebine muhalif olmasından gelmiştir. Bir yönden de; haram işleyerek, Allah’tan gelen bir fiili terk etme talebine muhalif olmasından gelmiştir.

Bunun için “farzın terk edilmesi haramdır” denilmez, fakat “günahtır” denilir, haramın yapılmasına “günah” denildiği gibi. Aynı şekilde, haramın terk edilmesine “farzdır” veya farzın yapılmasına “farzdır” denilmez. Çünkü farz, terk etmek değil, bilakis yapmaktır. Haram ise fiili yapmamak değil, bilakis yapmaktır. Zira her ikisi de taleptir. Dolayısıyla fiilin talebi ise hüküm, o fiilin yapılmasının farz ya da mendub olmasıdır, terk edilmesi değil. Terkin talebi ise hüküm fiilin yapılmasını terk etmektir, yapmak değil.

Hitabın delaletinin vakıası, onun talep ya da tahyir şeklinde Şâri’nin hitabı olmasıdır. Talep; ya fiilin talebi olur ya da terkin talebi olur. Fiilin talebinin delâleti, eğer kesin talep şeklinde ise farzdır, kesin olmayan talep şeklinde ise mendubtur. Terkin talebinin delâleti de, eğer kesin talep şeklinde ise haramdır, kesin olmayan talep şeklinde ise mekruhtur. Dolayısıyla fiilin talebinde harama ya da mekruha bir delâlet yoktur. Terkin talebinde de farza veya menduba bir delâlet yoktur. Bu delâlet ediyor ki; haramın terk edilmesi hakkında “farzdır”, farzın terk edilmesi hakkında “haramdır” denilmez. Yani bir şeyi terk etmek, Şeriata göre onun zıddını nehyetmek demek değildir. Yani onun zıddı haramdır demek değildir. Çünkü haramın Şâri’nin hitabında özel bir delâleti vardır. Aynı şekilde bir şeyden nehyetmek, Şeriata göre onun zıddını emretmek demek değildir. Yani onun zıddı farz demek değildir. Çünkü farzın Şeriat koyucunun hitabında özel bir delâleti vardır.

Farzın terk edilmesi haramdır, haramın terk edilmesi farzdır denilmediği gibi, aynı şekilde farz ve haramın arasında olması nedeniyle mendubun terk edilmesine mekruh ya da mekruhun terk edilmesine mendub denilmez. Zira hepsi de talep hükmüne dâhildirler. Talepte kesin olup olmamaktan başka aralarında fark yoktur.

Dikkate alınması gereken bir husus da şudur: Detayları/kelimeleri ve terkiplerinde teşri ile ilgili lafızların delaletinde akla ve mantıksal önermelere değil, sadece Arapça diline ve Şer’î nâsslara başvurulur. Çünkü mesele teşri anlamaktır, yasama yapmak değil. Yasama üzerinde mantıktan yani mantıksal önermelerden daha tehlikelisi yoktur. Çünkü teşrii farklı hissedilir detayları olan vakıayı inceler. O detaylar, birisinde başkasına uygun düşen bir illet olmadıkça kıyas edilmezler. Dolayısıyla tehlikeli olduğundan kıyastan kaçınılır. Mantıksal önermeler böyle değildir. Zira onlar, aklın kendilerine ait bir vakıanın varlığını tasavvur ettiği faraziyelerdir. Onların kaideleri, kapsamlı ve genelleştirmeli olur. İşte onların yasamaya tehlikesi bundan gelmektedir.

Bir şeyin emredilmesi, onu zıddının nehyedilmesi midir, bir şeyin nehyedilmesi onun zıddının emredilmesi midir, yoksa değil midir konusu, istinbat usulü ile alakalı olan teşrii konusudur. Kelam ilmi ile alakalı olan akli konu değildir. Zira kast olunan; detaylar/kelimeler ve terkipler bakımından emrin lafızlarının ve nehyin lafızlarının delaletini yani talebin lafızlarının delaletini anlamaktır. Fiilin talebinin ve terkin talebinin delaletinin dil ve Şeriat bakımından hangi şeye delâlet ettiğini anlamaktır. Kast olunan, emir ve nehiyden Allah’ın kastının ne olduğunu anlamak değildir. Dolaysıyla burada akli delalete ve mantıksal önermelere yer yoktur.

Onun için şöyle denilmez: “Emir, bağımsız taleptir. Öyle ki, bir şeyin emredilmesi, bizzat zıddının nehyedilmesi midir, fiilin talebi, bizzat zıddının terk edilmesinin talebi midir diye araştırılır. Ya da emir neyhinin aynısı olduğu için zıddın nehyedilmesini gerektirmesi anlamında, bir şeyin emredilmesi, bizzat zıddının nehyedilmesi midir diye araştırılır.”

Böyle denilmez. Çünkü bahis konusu olan, emrin bağımsız talep olması değildir. Fakat bahis konusu olan Kitab ve Sünnette talep için yani emir için ve nehiy için farklı tarzlarda geçen bu sîgalardır. Yukarıda zikredilen bu sîgalardan bir şeyin talep edilmesi başkasının talep edilmemesi olduğu anlaşılır mı yoksa anlaşılmaz mı? Zira inceleme; detaylar ve terkiplerin delâleti hakkında ve onlardan çıkartılan husus hakkında teşrii bahsidir. Şeriatın nâsslarından çıkartılmış olunan haram ve farzın tarifi hakkında teşrii bahsidir. Yani inceleme; emir ve nehyin bizzat kendisi hakkındadır, emreden ve nehyeden hakkında değil.

Bundan dolayı yine şöyle denilmez: “Nehyin gerektirdiği yani nehiy ile talep edilen husus, nehyin kendisine bağlı olduğu husustur. O da sadece, nehyedilenin zıddını yapmaktır. Zira “hakaret etme!” denildiğinde bunun manası “sakin ol” demektir.”

Böyle denilmez. Çünkü bahis konusu olan, emrin ve nehyin kendisi ve delaletidir, nehyin kendisine bağlı olduğu husus değildir. Zira inceleme, emreden ve nehyeden hakkındadır, emrin ve nehyin kendisine bağlı olduğu husus hakkında değildir. Ancak bahis, emrin ve nehyin bizzat kendileri hakkındadır. Onun için akli inceleme ve mantıksal önermeler ileri sürülmez. Çünkü hem bahis hem de konu bakımından onlara burada yer yoktur. Dolayısıyla detaylar ve terkipler bakımından teşriin lafızlarının akıldan ya da mantıksal önermelerden anlaşılması caiz olmaz. Bilakis bunların anlaşılması nâssın anlaşılması ve ondan hükmün çıkartılması bakımından dilin delâleti ve Şeriatın delaletinde kalmakla sınırlandırılır.

Delaletin ancak lafızlar için olduğunu dil tayin etti. Delâletin, lafzı söyleyene ve lafzın kendisine delâlet ettiği hususa ait olmadığını dil tayin etti. Yani dil, emrin ve nehyin delaletinin sadece emir lafzına ve nehiy lafzına ait olduğunu, emredene ve nehyedene, emredilen ve nehyedilen şeye ait olmadığını tayin etti. Aynı şekilde dil, delaletlerin; mutabık, tazammun ve iltizam delâleti olduğunu belirledi. Dolayısıyla lafzın kendisine delâlet ettiği mana ya mutabıktır ya da tazammundur. Lafzın delâlet edilenin kendisine delâlet ettiği mana ise iltizamdır. Dil, emirler ve nehiylerdeki yani talepteki mananın, lafzın delâlet edileninden değil de ancak lafızdan anlaşıldığını da tayin etti.

Bütün bunların üstesinde dil, mefhumu muhalefetin kendisinden olduğu iltizam delaletinde muteber gerekliliğin ancak zihni gereklilik olduğunu belirledi. Zihni gereklilik ise, akla göre değil de Arapların koymasına göre lafzın işitilmesi ile zihnin kendisine yöneldiği husustur. Arapların koyması bakımından zihnen bir gereklilik olmadıkça, bilfiil var olsa da tek başına harici gerekliliği muteber kılmadı.

Bütün bunlar delâlet ediyor ki; bir şeyin emredilmesi, zıddının terk edilmesi şeklinde hariçte bilfiil var olsa da zıddının nehyedilmesi değildir. Çünkü ona ait Arapların koyması bakımından zihni bir gereklilik yoktur. Bütün bunlar aynı şekilde şuna da delâlet ediyor ki; bir şeyin nehyedilmesi, zıddının yapılması şeklinde hariçte bilfiil var olsa da, zıddının emredilmesi değildir. Çünkü ona ait, Arapların koyması bakımından zihni bir gereklilik yoktur.

Ancak dilin delâleti şudur: Hüküm, talep olan hitabın delaletinden anlaşılır. Bu ise, mantuktandır, mefhumdan değil. Hatta mefhuma dâhil edilmez. Her ne kadar hüküm mahalline ait bir mefhum olması mümkün olsa da, emir ve nehyin her ikisi de taleptir. Talep ise hükümdür, hüküm mahalli değil. Onun için talep, mefhuma dâhil edilmez. Yani mademki; farz, haram, mendub, mekruh, mubah kendileri hükümdür, hüküm mahalli değildirler, o halde kesinlikle mefhuma dâhil edilmezler. Dolayısıyla onlara ait mefhumu muhalefet yoktur.

Bunun için bir şeyin talebi, başkasının talep edilmesi olmaz. Zira bir şeyin emredilmesi zıddının nehyedilmesi ve bir şeyin nehyedilmesi zıddının emredilmesi olmaz. Dolaysıyla farzın terk edilmesi, haramın işlenmesi demek değildir, haramın işlenmesi de farzın terk edilmesi demek değildir, mendubun terk edilmesi de mekruhun işlenmesi demek değildir ve tersi de değil. Fakat bunların her biri içinde, hakkında sükût edilen başka bir mana olmaksızın sadece lafzının kendisine delâlet ettiği husus demektir.

[1] Nisa: 5

[2] Buhari, Ahmed b.Hanbel

[3] İsra: 23
Eğer Birgün Dünyaya Ait Çok Büyük Derdin Olursa, Rabbine dönüp çok büyük Derdim Var Deme!
Derdine dönüp Çok Büyük Rabbim Var De!
Kullanıcı avatarı
Şatibi
Yönetici
Yönetici
 
Mesajlar: 343
Kayıt: 18 Nis 2010, 19:40

Mesajgönderen Şatibi » 01 Ağu 2010, 22:25


Uygulamalar ve Sözleşmelerin Nehyedilmesi


Alış-veriş, nikâh gibi hükümlerinden elde edilen uygulamalar ve sözleşmelerin nehyedilmesi, ya o sözleşmenin kendisine bağlı olur, ya da başkasına bağlı olur. Nehiy, o uygulama ve sözleşmeden başkasına bağlı olursa, Cuma günü Cuma namazı ezanı okunduğunda alış-verişin nehyedilmesi gibi, bu nehyin o sözleşme ve uygulamaya, batıl olması ve fasid olması bakımından bir etkisi olmaz. Eğer nehiy, uygulamanın ve sözleşmenin kendisine bağlı ise, şüphesiz ki o sözleşme ve uygulamaya etki edip onu batıl ya da fasid kılar.

Nehyin, uygulamalara etki edip onları batıl ya da fasid kıldığına dair delil Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözüdür: مَنْ عَمِلَ عَمَلاً لَيْسَ عَلَيْهِ أَمْرُنَا فَهُوَ رَدٌّ “Kim hakkında emrimiz olmayan bir iş yaparsa o reddolunur.”[1] Burada kast olunan, o hususun sahih olmadığını, kabul edilmediğini belirtmektir. Şüphesiz ki nehy olunan, emredilen değildir. Dolayısıyla red olunur. Nehyedilenin reddolunan olmasının manası ancak batıl ve fasid olmasıdır.

Ayrıca sahabeler Rıdvanullahi Aleyhim sözleşmelerin fasid ve batıl oluşlarına nehyi delil getirdiler. Buna bir örnek, İbn Ömer’in müşrik kadınların nikâhının fasid oluşuna yani batıl oluşuna Allah’u Teâla’nın şu sözü ile delil getirdi: وَلا تَنكِحُوا الْمُشْرِكَاتِ “Müşrik kadınları nikâhlamayın.”[2] İbn Ömer’in bu tutumuna herhangi bir eleştiri ve inkâr gelmedi. Dolayısıyla sahabe icmâsı oldu. Bir başka örnek de; sahabeler, faiz sözleşmesinin fasidliği yani batıllığı hususunda Allah’u Teâla’nın şu sözünü delil getirdiler: وَذَرُوا مَا بَقِيَ مِنْ الرِّبَا “Mevcut faiz alacaklarınızı terk edin.”[3] Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözünü de delil getirdiler: لا تَبِيعُوا الذَّهَبَ بِالذَّهَبِ وَلا الْوَرِقَ بِالْوَرِقِ “Altını altınla, banknotu banknotla satmayın.”[4]

Bunların hepsi, nehyin uygulamalara etki edip onları batıl ya da fasid kıldığına dair delillerdir. Ancak bu nehiy, fiilin terk edilmesi için kesin bir taleple haram kılma ifade ettiğinde böyledir. Nehiy haram kılma ifade etmeyip de mekruh ifade ettiğinde ise, uygulamalara ve sözleşmelere etki etmez. Çünkü etki etmesi, haram kılma yönünden gelmektedir. Zira uygulamanın ve sözleşmenin haram kılınması, onu batıl ya da fasid yapar.

Haram kılma, uygulamayı ya da sözleşmeyi ne zaman fasid yapan olur, konusuna gelince; bu nehyin kendisine bağlı olduğuna göre olur. Eğer nehiy, sözleşmenin kendisine ya da sözleşmenin rükünlerinden bir rükne ait ise, o batıl oluşa delâlet eder. Anne rahmindeki dölün satılmasının nehyedilmesi gibidir. İlgili nehiy akdin/sözleşmenin kendisine aittir. Satılan ise sözleşmenin rükünlerinden bir rükündür. Çünkü rükünler üçtür: Sözleşme yapan, hakkında sözleşme yapılan ve sözleşme sîgası. Bu örnekteki nehiy batıl oluşa delâlet eder. Ondaki alış-veriş tamamlanmış sayılmaz. Yani alış-veriş akdi kesinlikle yapılmış sayılmaz.

Bir başka örnek de; İslâm’ın getirmediği, başka nizamlarda geçen uygulamalar ve sözleşmelerdir. Anonim şirketler gibi. Zira onlar batıl uygulamalar ve sözleşmelerdir. Çünkü onlar hakkındaki nehiy bizzat akdin kendisi üzerine oluşmuştur. Zira Şeriat koyucu bizzat onun kendisini nehyetti. Şeriat koyucu, bu uygulama ve sözleşmeleri genel bir şekilde nehyetti. Bunlar genelleştirilir.

Onlardan her biri bizzat Allah’u Teâla’nın şu sözleri kapsamına girer: يُرِيدُونَ أَنْ يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُوا أَنْ يَكْفُرُوا بِهِ “İnkar etmekle emrolunmuş oldukları halde, tağutla yönetilmek istiyorlar.”[5] فَلا وَرَبِّكَ لا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ “Rabbine yemin olsun ki, aralarında çıkan ihtilaflarda seni hakem kılmadıkları ... müddetçe iman etmiş olmazlar.”[6] وَمَا آتَاكُمْ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا “Rasul size ne verdi ise alın, sizi neden nehyettiyse ondan sakının.”[7]

Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözünün kapsamına da girer: مَنْ عَمِلَ عَمَلاً لَيْسَ عَلَيْهِ أَمْرُنَا فَهُوَ رَدٌّ “Kim hakkında emrimiz olmayan bir iş yaparsa o red olunur.”[8]

Bunların hepsi de İslâm’ın getirmeyip, İslâm’dan başka sistemlerin getirdiği uygulamalar ve sözleşmeleri nehyeden nâsslardır. Dolayısıyla onlar, bu genel nehye dâhildirler. Ancak anonim şirketler, bir başka yönden de batıldırlar. O da şudur: Onlarda başka bir ortak yoktur. Bilakis onlar tek taraflı uygulamadırlar, vakıf gibi. Bu ise, bu yönü ile de şirketin rükünlerinden birisinin olmayışı nedeni ile batıldır.

Nehy, sözleşmenin kendisine ve rükünlerinden bir rükne ait olmayıp onun için gerekli sıfatlardan bir sıfata ait olursa, o fesada delâlet eder. Aynı anda iki kız kardeşi ile evlenmek gibi. Zira bu Allah’u Teâla’nın şu sözü ile nehyedilmiştir: وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الإخْتَيْنِ ... “...İki kız kardeşi birden almayınız.”[9] Fakat buradaki nehiy, sözleşmenin kendisine ve rükünlerinden birine ait değildir. Bilakis nehiy, harici bir husustan dolayı gerekli sıfata aittir. O husus ise, iki eşten birisinin diğerinin kız kardeşi olmasıdır. Zira asıl olan, iki kız kardeşten her birisi ile evlenmenin Şeriata göre caiz olmasıdır. Fakat nehyedilen, ikisini birleştirmektir. Bu ise fasiddir, batıl değil. Yani nikâh sözleşmesi yapılmış sayılır. O adamın üzerine düşen, o ikisini ayırmaktır, yani birisini boşamaktır.

Bir başka örnek de şudur: Bir kişi, başka birisine borç para verip ona şunu şart koşuyor: O parayı ziraatta harcayacak, sanayide ve alet fabrikaları kurmakta harcamayacak. Böylesi bir sözleşme fasiddir, sözleşme sahih sayılır, şart batıl sayılır.

Bir başka örnek de; birisine, tohum için kullanılması ve yemek için kullanılması ya da başkasına satmaması şartı ile buğday satması gibidir. Bu sözleşme de fasiddir, sözleşme sahih sayılır, şart batıl sayılır.

Bir başka örnek de; bir erkek ile bir kadın arasında erkeğin ikinci karısını boşaması şartı üzere bir nikâh akdinin yapılmış olması gibidir. Bu sözleşme de fasiddir, sözleşme sahih sayılır, şart batıl sayılır. Bunun nedeni de Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözüdür: لا يَحِلُّ أَنْ يَنْكِحَ الْمَرْأَةَ بِطَلاقِ أُخْرَى “Bir başkasını boşayarak bir kadınla evlenmek helâl olmaz.”[10] Bu sözleşme, nehyedilendir. Fakat nehiy, sözleşmenin kendisine ve rükünlerinden birisine ait değildir. Bilakis, o ikisinin dışında bir hususa aittir. O ise, sözleşmenin kendisine ait harici bir sıfattır. Bu sıfat, şart koşulmasıyla sözleşmeye gerekli olmuştur. Bunun için sözleşme iptal edilmez, fasid olur.

Bir başka örnek de, “helâl kılan” nikâhtır. Bu nikâh, bir kadının kendisini üç talakta boşayan kocasına, kendisini helâl kılmak için bir adamla kendisini evlendirmesidir. Bu sözleşme fasiddir, sözleşme sahih sayılır, şart ise iptal edilir. Bunun nedeni de; İbn Mesud’dan yapılan şu rivayettir: “Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem helâl kılan ve kendisi için helâl kılınanı lanetledi.”[11] Bu sözleşme, nehyedilendir. Fakat nehy, sözleşmenin kendisine ve rükünlerinden bir rükne ait değildir. Bilakis o ikisinin dışında bir hususa aittir. Zira o sözleşme, kendisine ait bir sıfata aittir. O sıfat ise, helâl kılma nikâhındaki sözleşmede “helâl kılma” şartının olmasıdır ki o nehyedilendir.

İşte böyle, nehiy uygulama ya da sözleşme için gerekli sıfata ait olup, sözleşmenin kendisine ve rükünlerinden birisine ait olmadığında sözleşme fasid olur. Ancak bu, o sıfat akidden olduğunda olur. Yani gerekli sıfatın nehyedilmesi uygulama ya da sözleşmenin kendisine ait olur. O zatından dolayı nehyedildi. Yani uygulamanın ya da sözleşmenin kendisinden dolayı nehyedildi. Fasid şartta olduğu gibi. Zira o, sözleşmenin kendisine aittir.

Nehy, sözleşmenin dışında ve onun için gerekli sıfatlarından her sıfatın dışında bir hususa ait olursa; -bu sıfat ister sözleşmenin çeşidinden dolayı gerekli olsun, “helâl kılan nikâh” gibi, ister ise sözleşme yapan iki tarafın ittifak ettiklerine göre gerekli olsun, fasid şartı gibi, fark etmez- nehiy bütün bunların dışında bir hususa ait olduğunda, sözleşmeden başkasına ait olur. Böylelikle, o nehiy sözleşmeye tesir etmez. Cuma ezanı okunduğunda alış-veriş yapmak gibi haram olsa da sözleşmeye etki etmez. Zira haram olsa da o alış-veriş sahihtir. Gasb edilen yerde namaz kılmak gibi, haram olsa da uygulama sahihtir.

[1] Müslim, K. Akdiyye, 3243

[2] Bakara: 221

[3] Bakara: 278

[4] Müslim, K. Musakât, 2966

[5] Nisa: 60

[6] Nisa: 65

[7] Haşr: 7

[8] Müslim, K. Akdiyye, 3243

[9] Nisa: 23

[10] Ahmed b. Hanbel, 6360

[11] Tirmizi
Eğer Birgün Dünyaya Ait Çok Büyük Derdin Olursa, Rabbine dönüp çok büyük Derdim Var Deme!
Derdine dönüp Çok Büyük Rabbim Var De!
Kullanıcı avatarı
Şatibi
Yönetici
Yönetici
 
Mesajlar: 343
Kayıt: 18 Nis 2010, 19:40


Dön İslami Konular

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir

cron