Yearly Archives: 2010

Abdülhamid’in Dersaadeti Belgeseli

Abdülhamid'in Dersaadeti

Samanyolu TV tarafından yaptırılan, Abdülhamid Han dönemini dört başlıkta inceleyen Abdülhamid Han belgeseli sitemizde.
Belgeselin ilk bölümü Abdülhamid Han’ın ilk icraatlarını, ikinci bölümü getirdiği yenilikleri, üçüncü bölümü Abdülhamid Han’ın politikalarını, dördüncü ve son bölümü ise Abdülhamid Han’ın projelerini ele alıyor.
Belgeseli şu linklerden izleyebilirsiniz:
1. Bölüm : İlk İcraatları

2.Bölüm : Yenilikleri

3.Bölüm: Politikaları

4.Bölüm: Projeleri

Abdülhamid’in Dersaadeti – Projeleri

Kayıp projeler ekrana geliyor. Abdulhamit’in Dersaadet’i, dördüncü bölümüyle sizlerle. Zamanın yeni bir çağa adım attığı dönemlerde Sultan 2. Abdülhamid, yepyeni projeleriyle, insanlığa yeni bir yön verdi. Medeniyet, onun hayata uyguladığı porjeleriyle daha çok gelişmişti. Peki ya uygulamaya konulamayan projeler nerede? İşte o projeler, Abdulhamit’in Dersaadet’i adlı belgeselde. Kayıp projeler olarak nitelendirilen işte bu projelerle, Abdulhamit’in Dersaadet’i, son bölümüyle sizlerle.

Abdülhamid’in Dersaadeti – Politikaları

Siyasi dehasıyla her zaman için ön planda olan Sultan 2. Abdülhamid bu kez bambaşka yönleri ile Abdülhamid’in Dersaadeti’nde gündeme geliyor. Bu Bölümde; Sultan II. Abdülhamid Han’ın eğitim politikası ve kurduğu okullar, Askeri yenilikler, yayıncılığın gelişmesi yönünde attığı adımlar kütüphanelerin ve müzelerin kurulması yönündeki bilinmeyen en ilginç çalışmalarını ekranlara taşınıyor.

Abdülhamid’in Dersaadeti – Yenilikleri

“Abdulhamit’in Dersaadet’i” belgeselinin ikinci bölümü. Bu bölümde, birçok alanda olduğu gibi ulaşımda da; kara yolları ve demir yollarında yenilikler yapan Sultan İkinci Abdulhamit’in ulaşım, sağlık hizmetleri, telefon ve telgraf gibi konularda ne gibi gelişimler ve etkileyici yenilikler gerçekleştiği gözler önüne sunuluyor. O zamanlar büyük gemiler için bir rıhtım bile bulunmayan İstanbul’da, ulaşım konusunda nasıl sıkıntılar yaşandığını ve Sultan Abdulhamit Han’ın bu sıkıntıları “sihirli el”iyle nasıl çözüldüğünü merak edenlerin zevkle izleyeceği bir bölüm.

Abdülhamid’in Dersaadeti – İlk İcraatları

Abdulhamit’in İstanbul’a uzanan sihirli eli. Yepyeni ve ilginç bir belgesel. Dört bölümden oluşan “Abdülhamid’in Dersaadet’i”adlı belgesel yapım, bir imparatorun, aşığı olduğu ülkesine dair hayata geçirdiği projeleri eksiksiz olarak ekranlara taşıyor. Birçok sıkıntıya rağmen milli kimliğine yeniden kavuşan bir şehrin nasıl yönetildiği ve hayalde kalan muhteşem imar fikirlerinin geleceğe nasıl ışık tuttuğu belgelerle ortaya çıkarılıyor. Uzun süren bir araştırma safhasının ardından çekimlerine başlanan “Abdülhamid’in Dersaadet’i” belgeselini, Veysel Karani Gümüşdereli ve Murat Doğru sunuyor.

Japon İmparatorunun Abdülhamid Han’a Mektubu

1887 yılında Mutsuhito tarafından, ikili münasebetlerin başlatılması gayesiyle, İstanbul’a gönderilen Prens Akihito, padişah katında hüsn-i kabule mazhar olmuştu.

Memnuniyetini sultana yazdığı mektupla ifade eden imparator, aynı zamanda bu samimi dostluğun bir nişanesi olarak Osmanlı padişahına bir nişan takdim etmek istiyor ve bu hediyenin kabulünü rica ediyordu.

Osmanlı Devleti’nin 34. padişahı Sultan İkinci Abdülhamid Han, içerden ve dışardan devam eden türlü tazyiklere rağmen, devlet ve milleti idarede son derece başarılıydı. Takip ettiği denge siyaseti icabı, ittifak mümkün olan devletlerle münasebette tereddüt etmemişti. O döneme ait belgeler ışığında Japonya’yı da bu kabil devletlerden saymak mümkün.

1867 yılının şubat ayında İmparator Komei’den tahtı devralan
İmparator Meiji yahut asıl adıyla Mutsuhito ile Abdülhamid Han
arasında kurulan dostluk bozulmadan devam etti. 1887 yılında
Mutsuhito tarafından, ikili münasebetlerin başlatılması gayesiyle
İstanbul’a gönderilen Prens Akihito, padişah katında hüsn-i
kabule mazhar olmuştu. Memnuniyetini sultana yazdığı
mektupla ifade eden imparator, aynı zamanda bu samimi
dostluğun bir nişanesi olarak Osmanlı padişahına bir nişan
takdim etmek istiyor ve bu hediyenin kabulünü rica ediyordu.
1889 yılında prensin ziyaretini müteakip oraya gönderilen ve
maalesef dönemeyen firkateynimiz Ertuğrul, başlatılan
dostluğun devam ettiğinin bir alameti ve dolayısıyla hediyenin
de kabul edilmiş olduğunun bir işareti olarak algılanabilir.

Denilebilir ki imparator, Japonya’yı askerî feodal bir topluluk
olmaktan çıkarmış ve bir dünya devi haline getirmişti. Ölümü
ardından düzenlenen devlet töreninden bahisle New York Times
gazetesinde neşredilen bir yazıda, “Cenaze arabasının önü sıra
giden Japonya eski Japonya’ydı; arabanın ardından gelense yeni
Japonya!” deniyordu. İşte Osmanlı’nın son yarım asrına
damgasını vuran cihan padişahı Sultan Abdülhamid Han ile Japon
imparatorunun dostluklarına ışık tutan mektup…

Yıldız Sarayı

Başkitabet Dairesi

Japonya imparatoru tarafından İkinci Abdülhamid Han’a gönderilen mektubun tercümesidir.

Şevketlü, kudretlü dostum, yüce ve muhteşem muhibbim Sultan Abdülhamid Han Hazretleri;

Azim mülkünüze giden tebaamızın daima hoş bir kabul gördüğünü ve özellikle sevgili Prens (Komatsu) Akihito ve eşi prenses hanımefendinin sizin katınızda gayet güzel bir kabule mazhar olduklarını haber alınca pek memnun ve mesrur oldum. Dolayısıyla samimi ve büyük dostluğumuzun eser ve delilini siz padişah hazretlerine ibraz etmek arzusundayım. Bu manada “Krizantem” nam büyük nişanımızı zatınıza hediye ediyor ve mektupla birlikte gönderilen mezkûr nişanı lütfen kabul buyurmanızı rica ediyorum. Yine bu vesileden istifadeyle azim hürmet ve değişmez muhabbetimin teminatını beyan ederim.

Mutsuhito

Tokyo Sarayı

10.05.1888


YEDİKITA DERGİSİ

Sultan 2.Abdulhamid’in Mektubu

31 Mart Vakası olarak bilinen ayaklanmayla İttihatçılar tarafından tahttan indirilip Selanik’e gönderilen Sultan II. Abdülhamid’in, bu dönemde Suriye’deki şeyhi Mahmut Ebu Şamat’a yazdığı mektup tarihe ışık tutuyor.

Mektupta Sultan II. Abdülhamid, İttihatçıların ve Yahudilerin tüm ısrarlarına ve 150 milyon altın tekliflerine rağmen Kudüs’ü nasıl satmadığını kendi ağzıyla anlatıyor. Abdülhamid Han, mektubunda özellikle Filistin’de Yahudilere toprak vermediği için tahttan indirildiğini dile getiriyor.

Sultan Abdülhamid’e bir cevap mektubu yazan Mahmut Ebu Şamat da halifeye hitaben “Sen Müslüman ve hilafet üzerindeki emanete riayet ettin. Bu davranışın sebebiyle Allah senden ebeden razı olsun.” diyerek kendisini teselli ediyor. Şeyh Mahmut Abuşamat’ın yakınları tarafından günümüze kadar kutsal bir emanet gibi korunan iki mektup da güvence altına alınmak üzere Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’a sunuldu.


31 Mart Vakası’nın ardından tahttan indirilen Sultan Abdülhamid, sürgün kaldığı Selanik’teki Alatini Köşkü’nde belki de hayatının en zor günlerini yaşadı. II. Abdülhamid, bu dönemde yaşadıkları sıkıntıları Şam’da bulunan ve mensubu olduğu Şazeli Şeyhi Mahmut Ebu Şamat ile yazdığı bir mektupla paylaştı. Tahttan indirilişi, olayların arka planı, sebepleri ve o şartları anlatan bir mektup yazan Sultan Abdülhamid, mektubu gizlice köşkün muhafızı ile Şam’da bulunan şeyhi Mahmut Ebu Şamat’a gönderdi.

ŞEYHİN ABDÜLHAMİD’E CEVABI…

Mahmut Ebu Şamat, gelen mektubu büyük inkisarla okuduktan sonra cevaben bir mektup ele aldı. Şeyh Ebu Şamat’ın 2. kuşak torunu olan Ammar Ebu Şamat dedesinin ele aldığı mektupta, şu ifadeleri yazdığını naklediyor: “Müslümanların Halifesi; Sen Müslüman ve hilafet üzerindeki emanete riayet ettin. Allah sana sabredenlerin ecrini versin. Bu davranışın sebebiyle Allah senden ebeden razı olsun… Ey mülkün sahibi ve mâliki olan Allah’ım! Sen mülkü istediğine verirsin, mülkü istediğinden çeker alırsın. İstediğini aziz kılarsın, istediğini zelil kılarsın. Hayır senin elindedir. Muhakkak sen her şeye Kâdir’sin.”

Yaklaşık 100 yıllık tarihi mektup Mahmut Ebu Şamat’ın yakınları tarafından büyük özenle saklanmış. Kutsal bir emanet gibi korunan ve geleceğe adeta ışık tutan Sultan Abdülhamid’in bizzat kendi eliyle yazdığı mektup Suriye’de büyük özveri ile korunuyor. Sultan Abdülhamid’in mensubu olduğu Şazeli Şeyhi Mahmut Ebu Şamat’ın 2. kuşak torunu olan Ammar Ebu Şamat, büyük bir özveri ile korudukları mektup için ayrı bir ihtimam gösterdiklerini anlatıyor. Çıktığı hutbelerde Sultan Abdülhamid’in ne kadar büyük bir Sultan olduğunu anlatmak amacıyla birçok kez bu mektubu okuduğunu anlatan torun Ebu Şamat, “Sultan Abdülhamid, Yahudiler tarafından 150 milyon İngiliz altını teklif edilmesine rağmen ‘dünya dolusu altın verseniz bu teklifinizi kabul etmem’ diyerek huzurundan kovuyor. Gün geçtikte bu yüce insanın önemini anlıyoruz.” diyerek büyük sultana sevgisini anlatıyor.

MEKTUBU SATIN ALMAK İÇİN YÜKLÜ PARA TEKLİFİ YAPILDI; AMA AİLE MECLİSİ ESAD’DA KARAR KILDI

Mektubun tarihi ve manevi bir boyutunun olduğunu kaydeden torun Ammar Ebu Şamat, “Mektuplar yıllarca büyük bir özveri ile saklandı. Büyük dedem Ebu Şamat, İttihatçılar döneminde de mektubu korudu. Şam’ın Fransız işgalinde de bu emanet korundu. Şimdi torunları olarak bu güne kadar muhafaza ettik. Ancak aile fertlerine büyük para teklifleri gelmeye başladı. Bu teklifler üzerine aile fertleri bir araya gelerek alınacak kararı tartıştık.” şeklinde konuşuyor.

Ammar Ebu Şamat, büyük dedesine gönderilen mektubun önemli ve tarihî bir bölge olduğu için güvenilir bir mekanda muhafaza edilmesine karar verdiklerini söyledi. Ebu Şamat, “Aile fertlerine büyük paralar teklif edildi. Önemli ve tarihi bir belge olduğu için aile meclisi bunu reddetti. Ardından bu emanet mektubu emin ve güvenilir bir yere vermeye karar verdik. Aile fertlerinden Dr. Faruk Ebu Şamat bu mektubu Devlet Başkanı Beşşar Esad’a gönderdi. Kendisi korusun diye.” diyerek mektubu güvence altına aldıklarını söyledi.

Sultan Abdülhamid’in, şeyhi ve mürşidi Ebu Şamat’a gönderdiği mektup aynen şöyle:

“Yâ Hû…

Bismillahirrahmanirrahim vebihi nestain

Elhamdülillahi rabbil-alemin ve efdalü salati ve ettemmü teslim ala Seyyidina Muhammedin resulü rabbul-alemin ve ala alihi ve sahbihi ecmain vettabiine ila yevmiddin.

İşbu arîzamı tarikat-i Şazeli Şeyhi vücutlara ruh ve hayat veren ve cümlenin efendisi bulunan Eşşeyh Mahmud Ebüşşamât Hazretlerine ref ediyorum:

Mübarek ellerini öperek ve duâlarını rica ederek selâm ve hürmetlerimi takdimden sonra arz ederim ki, sene-i haliye şehr-i mayısın 2. günü tarihli mektubunuz vasıl oldu. Sıhhat ve selâmette daim olduğunuzdan dolayı Allah’a hamd ve şükürler ettim… Efendim, evrâd-ı Şazeli kıraatine ve vazife-i Şazeliyyeye, Allah’ın tevfikiyle gece ve gündüz devam ediyorum. Ve bu vazifeleri edâya muvaffak olduğumdan dolayı Allah Teâlâ Hazretlerine hamd ederim ve dâvet-i kalbiyenize daima muhtaç olduğumu arz ederim.

Bu mukaddimeden sonra, şu mühim meseleyi zat-ı reşadetpenahilerine ve zat-ı semahatpenahilerin emsali ukulü selim sahiplerine tarihî bir emanet olarak arz ederim ki, ben Hilâfet-i İslâmiyeyi hiçbir sebeple terk etmedim.

Ancak ve ancak ‘Jön Türk’ ismiyle maruf ve meşhur olan İttihat Cemiyeti’nin rüesasının tazyik ve tehdidiyle Hilâfet-i İslâmiyeyi terke mecbur edildim. Bu ittihatçılar, Arazi-i Mukaddese ve Filistin’de Yahudiler için bir vatan-ı kavmî kabul ve tasdik etmediğim için ısrarlarında devam ettiler.

Bu ısrarlarına ve tehditlerine rağmen ben de katiyen bu teklifi kabul etmedim. Bilâhare yüz elli milyon altun İngiliz lirası vereceklerini vaat ettiler. Bu teklifi dahi katiyen reddettim ve kendilerine şu sözle mukabelede bulundum: ‘Değil yüz elli milyon İngiliz lirası, dünya dolusu altın verseniz bu tekliflerinizi katiyen kabul etmem! Ben otuz seneden fazla bir müddetle Millet-i İslâmiye’ye ve Ümmet-i Muhammediye’ye hizmet ettim. Bütün Müslümanların ve salatin ve Hulefa-i İslâmiyeden aba ve ecdadımın sahifelerini karartmam ve binaenaleyh bu tekliflerinizi mutlaka kabul etmem’ diye kat”î cevap verdikten sonra hal’imde ittifak ettiler.

Ve beni Selanik’e göndereceklerini bildirdiler. Bu son tekliflerini kabul ettim ve Allah Teâla’ya hamd ettim ki ve ederim ki; Devlet-i Osmaniyye ve Alem-i İslâm’a ebedî bir leke olacak olan tekliflerini, yani Arazi-i Mukaddese ve Filistin’de Yahudi devleti kurulmasını kabul etmedim. İşte bundan sonra olan oldu. Ve bundan dolayı da Mevlâ-yı Müteal Hazretlerine hamd ederim.

Bu mühim meselede şu maruzatım kâfidir.

Ve şu sözlerimle mektubuma hitam veriyorum. Mübarek ellerinizden öperek hürmetlerimi kabul buyurmanızı sizden rica ve istirham ederim. İhvan ve asdıkamın cümlesine selâmlar ederim.

Ey benim muazzam üstadım! Bu bâbda sözümü uzattım. Muhat-ı ilmi semahatpenahileri ve bütün cemaatinizin mâlûmu olmak için uzatmaya mecbur oldum.
Veselâmualeyküm ve rahmetullahi ve berakatühü.

Hadim-i el-Müslimin Abdülhamid

Sultan 2. Abdülhamid’in büyük hazinesi gün yüzüne çıktı

Sultan 2. Abdülhamid’in bir hazine niteliği taşıyan “Yıldız Albümleri” arşivinden derlenen fotoğraflar, üç cilt halinde yayımlandı.

Dünya kültür mirasının paha biçilmez bir parçası olan albüm, 18001ü yıllarda 29 ülkeden fotoğrafkarelerini buluşturuyor. Sultan 2. Abdülhamid’in büyük hazinesi gün yüzüne çıktı. Kültür A. Ş, “Sultan 2. Abdülhamid ArşiviİstanbulFotoğrafları”, “Sultan 2. Abdülhamid’in Arşivinden Dünya” ve “Sultan 2. Abdülhamid’in Aile Albümü” ile önemli bir kültür hizmeti daha sundu.

Her biri özenle saklanmış, ciltlenmiş ve yakutlarla, zebercetlerle bezeli sandukalarda arşive kaldırılan bu nadide kültür mirası, Sultan 2. Abdülhamid’in, dönemin teknolojik gelişmelerine açık bir padişah olduğu kadar bu teknolojiyi nasıl kullandığını göstermesi bakımın dan da önem taşıyor. 35 bin kareyi bulan bu fotoğraf arşivi, dünyada eşi benzeri olmayan bir hacim ve döneme tanıklık etmesi bakı mmdan da önemli bir hazine niteliğinde.

DÖNEME IŞIK TUTUYOR

Osmanlı’ya fotoğrafın girişinin anlatılma sıyla başlanan 680 sayfalık “Sultan 2. Abdülhamid Arşivi İstanbul Fo toğraflan” kita bında, manzaralar, saraylar, camiler, türbeler, çeşmeler, abidevi yapılar, kışlalar, hastaneler, okullar, kamu yapıları, müzeler, törenler, yabancılar, tesisler, sosyal yaşam, surlar, spor etkinlikleri, 1894 depremi fotoğrafları yer alıyor.

Esere Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da bir önsöz yazdı. Erdoğan, kitabın, bu toprakların medeniyetinin “kalp merkezi” İstanbul’u ruhuyla gün yüzüne çıkaran bir eser olduğunu ifade etti.

SUBAYLARDAN 35 BİN KARE

Kültür AŞ’nin yayınladığı, editörlüğünü gazeteci Hakan Yılmaz’ın yaptığı 3 ciltlik eserde, Almanya, Amerika, Avusturya, Azerbaycan, Belçika, Bulgaristan, Çin, Doğu Türkistan, Fransa, Gürcistan, ingiltere, iran, ispanya, italya, Ja’ ponya, Kırım, Kudüs, Lübnan, Mısır, Özbekistan, Portekiz, Romanya, Rusya, Suriye, Suudi Arabistan, Tataristan, Türkmenistan, Ukrayna, Yunanistan’dan fotoğraflar yer alıyor.

GÜNDELİK YAŞANTI

Dünya kültür mirasının paha biçilmez bir parçası olan bu albüm, 1800′lü ı yıllarda dünyanın farklı ülkelerinden fotoğraf karelerini buluşturuyor. “Sultan 2. Abdülhamid’in Aile Albümü” ise Osmanlılar’ın gündelik yaşantısını çeşitli yönleriyle belgeliyor. Albüm, gerek şehzadelerin gerekse sultanların, saraydaki eğitim ve sürdürülen yaşam tarzının niteliği konusunda ipucları taşıyor.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş ”Sultan 2. Abdülhamid’in Arşivinden Dünya” kitabının önsözünde, Sultan 2. Abdülhamid’in Yıldız Sarayı’n-dan çıkmamasına rağmen dünyayı yakından takip ettiğini ve bilimsel gelişmelere karşı büyük bir ilgisinin olduğunu belirtti.

2. Abdülhamid döneminin geniş kitlelere hitap eden en önemli elişmelerin-den birinin de fotoğrafın icadı olduğunu vurgulayan Topbaş, Sultan Abdülhamid’in bir kısmını ordu bünyesindeki subaylar arasından yetiştirdiği fotoğrafçıları aracılığıyla hem Osmanlı İmparator-luğu’nda hem de dünyanın farklı ülkelerinde olup bitenleri izlediğini belirtti.

Samanyolu Haber

Sultan II. Abdülhamid ve Mithat Paşa

cizdirdigi petrol haritasi

Sultan Abdülaziz’in sebebi hâlâ çözülememiş olan esrarengiz ölümünden ve Sultan V Murad’ın iki ay kadar süren kısa saltanatından sonra, Sultan II. Abdülhamid Osmanlı Devletinin Padişahı ve -tamamının olmazsa bile- dünya Müslümanlarının Halifesi oldu(1876).
Sultan Abdülhamid, sadece kendinden önceki dönemlerden intikal eden ekonomik güçlüklerle değil; aynı zamanda “Doksan üç Harbi’nin (1877-78 Rus harbi) meydana getirdiği dış baskılarla karşı karşıya kaldı. Aslında, savaşa taraftar olmayan Abdülhamid

Abdülhamid Hayranı Bir Yunanlı Yazar

Son Sultan”adlı eserinde II. Abdülhamid’in hayatını işleyen Michel de Grece, Osmanlı İmparatorluğu ‘nun yıkılmasından esef  duyduğunu belirtiyor. Ve Osmanlı’nın tarih sahnesini terketmesinden başlayarak günümüze kadar süregelen karışıklıklardan, Avrupa’nın büyüklerini, özellikle İngiltere’yi sorumlu tutuyor.
Michel de Grice’in  Sultan Abdülhamid Han’ın gerçek hayat hikâyesini kaleme aldığı “Le Dernier Sultan” (Son Sultan) adlı eseri, Fransa’da Olivier Orhan

Ekmeğe 5 Para Bile Zam Yok

Tarih 1918 yılının 11 Şubatı. İstanbul’un Sultanahmet semtini mahşeri bir kalabalık kaplamıştır. Topkapı Sarayı ile Sultan Mahmud türbesi arasındaki büyük cadde, caddeye çıkan sokaklar, pencereler, damlar, ağaçlar ve hatta türbe etrafındaki duvarlar tıklım tıklım doldurulmuştur. Bütün halk derin bir teessür içindedir. Kadın-erkek, çoluk-çocuk. genç-yaşlı, binlerce insan ağlayıp hıçkırmakladırlar. Hıçkırıklar arasında, birçoğunun dudaklarından şu sözleri duyulmaktadır “Babamız, bizi bırakıp nereye gidiyorsun?..”
Evet anlaşıldığı gibi bir cenaze merasimi yapılmaktadır. Otuz dördüncü Osmanlı Padişahı Halife-i Müslimîn Sultan II. Abdülhamid bir gün önce vefat etmiştir. Ve cenaze

Sultan Abdülhamid Han’a Yapılan Suikastin Perde Arkası

Ermeni İhtilal Çetesi komitecileri, düzenleyecekleri suikast için bütün hazırlıklarını tamamlamışlar, en ince ayrıntıyı dahi hesaplamışlardı. Padişah, Cuma günü Yıldız Camii’nde namazı eda ettikten sonra caminin iç kapısına geliyor, oraya kadar yanaşan arabasına biniyor ve merasim eşliğinde sarayına dönüyordu. Sultanın bindiği araba, tam bir dakika 42 saniye sonra avlu kapısına varıyordu…

Ve o gün… avlu kapısında bekleyen arabalar arasında, özel olarak üretilen o araba da vardı… İçindeki “Cehennem Makinesi” adlı bomba, bir dakika 42 saniyeye ayarlanmıştı!..

İşte bu kitapta, 21 Temmuz 1905 Cuma günü Sultan İkinci Abdülhamid Han’a yapılan

Osmanlı Mektepleri Albümü (Çamlıca Basım Yayın)

Bu albüm, 34. Osmanlı padişahı olan Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın maârifin muasır bir seviyeye çıkarılması için memleket sathında açtırdığı mektepleri mevzu edinen ve o devirden günümüze kalan görmelik malzemeden seçilerek oluşturulan bir fotoğraf albümüdür.

Çamlıca Basım Yayın olarak sizlere Osmanlı mektepleriyle alakalı bir albüm sunmanın mutluluğu içerisindeyiz.
Bu devirde kendi imkanlarıyla ayakta durmakta zorlanan medreselerde bazı yeniliklere gidilerek mevcut olanlar muhafaza edilmeye çalışılırken esas

Uzakları Görebilen Hükümdar (Çamlıca Basım Yayın)

Abdülhamid Han, saltanatı müddetince, milyonlarca kilometrekare toprağa sahip bir ülkede, eğitim, kültür, sanat, mimari, askeri teşkilat, sağlık, iktisat, bilim ve teknoloji sahalarında yaptığı yenilik ve hizmetlerle devlet ve millete şeref ve itibar kazandırmıştır. O devirde yapılan atılımların birçoğu hâlâ bilinmemektedir. Daha da garibi, o devrin teknolojisiyle hazırlanan projelerin pek çoğu günümüzde bile henüz gerçekleştirilememiştir.

Düşmanlarının bile siyasi bir deha demekten

Jurnallerin Tahkik Raporları (Çamlıca Basım Yayın)

Kırımî-zâde Mehmed Neş’et Efendi Tarafından Sultan İkinci Abdülhamid Han’a Takdim Edilen JURNALLERİN TAHKİK RAPORLARI (2.BASKI)
(Hazırlayanlar: Dr.Raşit Gündoğdu, Kemal Erkan, Ahmet Temiz)
1. Baskı: 2006
2. Baskı: 2008
365 Sayfa (Trankripsiyon, Tıpkıbasım ve Dizin)
ISBN: 9944-905-33-6

Yayına hazırladığımız bu eser, 1891-1893 yılları arasında pâdişâha verilen jurnallerin, yani istihbârât bilgilerinin yada istihbaratın tahkîk raporlarından oluşmaktadır. Mâbeyncilerden Lütfî Ağa’nın idâresi altında, saraya bağlı istihbarat tahkîk elemanı

Sultan Abdülhamid Tahtını Nasıl Kaybetti?

Sultan Abdülhamid Tahtını Nasıl Kaybetti?

Heyet, Sultan 2. Abdülhamid Hana tahttan indirildiğini tebliğ ederken…


İsyanı bastırmak üzere İstanbul’a gelen Hareket Ordusu Yıldız Sarayı’nı sarıp ablukaya alarak açlığa mahkûm ederken; bir yandan da Mecliste padişahın tahttan indirilmesi müzâkere ediliyordu. Padişah muhakeme edilmek istediyse de, İttihatçılar “Ya beraat ederse,

Abdülhamid Han’ın Çocuk Sevgisi

Sultan Abdülhamid Han’ın huzurlu bir aile hayatı vardı. Hem padişah hem de örnek bir aile reisiydi. Çocukları çok severdi. Onlarla ilginmeyi, baba şefkatini göstermeyi ihmal etmezdi. Bir evladının yanarak vefatı ve başka bir çocuğunun da hastalığının teşhis edilemeyerek ölümü kendisini çok üzdü. Bunun üzerine “benim çocuğum kurtulamadı, kimbilir fakir fukaranın çocuklarına nasıl bakılıyor. Hiç olmazsa bir hastahane yaptıralım da benim gibi birçok babaların kalbi yanmasın” diyerek “Hamidiye Etfal Hastahanesi”ni bugünkü adıyla “Şişli Çocuk Hastahanesi” ni kurdu. En seçme doktorları orada görevlendirerek

Ulu Hakan

Ulu Hakan II. Abdülhâmid Hân… “Ulu Hakan” tabiri artık yerleşti. Ermenilerin taktiği ve İttihatçıların yerleştirdiği “Kızıl Sultan” lâkabından sonra “Ulu Hakan”…

İlâhî cilveye bakın; Kur’ân’daki “Zalûm ve Cehûl” vasıflı bazı esfellerce yerin dibine batırılan bir gerçek kahramanı, ölümünün 60. yılında, işte böyle, şahikaların şahikasına çıkarır. Bazen de tam aksi, şahikalardan esfellerin esfeline indirir.

10 Şubat günü Ülkücülerle Akıncıların el ele vererek tertipledikleri Abdülhamid’i anma gününde mâna ve tecelli böylesine derin, böylesine yücedir.

“Büyük Doğu”nun ilk çıkış tarihi 1943′e yani

Yahudi Kazığı

Devrindeki engeller ve çetinliklere nisbetle Türk tarihinin şüphesiz en büyük Padişahı, Ulu Hakan II. Abdülhamîd Hân, sırf melek tabiatı yüzünden ezemediği Yahudi’nin sonunda kurbanı olmuş, ona hal’ini bir Yahudi tebliğ etmiş ve Selanik’teki menfasında kendisine bir Yahudi köşkü, zindan vazifesini görmüştür.

İşte bu Abdülhamîd Hân, Yahudilik dâvasının 19. Asırda plâncısı ve aksiyoncusu (Hertzel)in, Filistin’de, Yahudilere yurt yapılmak üzere bir çiftlik kadar toprak isteğine ve buna mukabil bütün “Düyun-u Umumiye” borçlarının Yahudilerce ödeneceği teklifine şu cevabı vermiştir:

- Yahudilere yurt olarak, Filistin’de bir kurabiye kadar bile toprak vermeyi, ne pahasına olursa olsun, kabul edemem!..

Ulu Hakan bu cevabı verirken, istikbâli sezmiş ve Filistin gibi İslâm dünyasının yürek noktasına (stratejik) ehemmiyeti pek büyük bir Yahudi kazığının çakılmasına karşı çıkmıştı.

(Necip Fazıl Kısakürek – Çerçeve 4)

Pekin’de 1908′de kurdurduğu ve hala ayaktaki Hamidiye Üniversitesi onun Çin’e vurduğu mühürdü

109 YIL ÖNCE İSTANBUL’DAN İLK HAREKET…

28 Nisan 1901′de İstanbul’dan sesiz sedasız yola çıkan, İzmir ve İskenderiye’ye uğrayıp Kızıldeniz’i aşarak Uzak Doğu’ya yönelen Nemçe (Avusturya) vapuru Batı’nın bölgedeki ajan ve diplomatlarını hareketlendirmişti. Vapur henüz Çin’e ulaşmadan Pekin’deki Batılı sefaretler başkentlerine kriptolu mesajlar gönderir: “İstanbul’daki ‘kurnaz Sultan’ Çinli Müslümanları kendine çekmek üzere yeni hamlelere girişti. 9 kişilik temsil heyeti Çin’e geliyor.” Osmanlı temsil heyeti uzun ve meşakkatli bir yolculuğun ardından Çin’e ulaştığında, bölgede adeta bayram havası eser. Şanghay Limanı’na gelen vapuru görmek isteyen Çinli Müslümanlar izdihama yol açar. Sadece Batılı gazeteler değil, tüm dünya basını bu kritik ziyarete geniş yer verir o tarihlerde.

Çin yönetimi, ülkelerine gelen Osmanlı heyetini memnuniyetle karşılasa da, o dönemde bu ülkeyi sömüren Batılı ülkeler tedirgindi. Bizzat Sultan II. Abdülhamid tarafından görevlendirilen Mirliva (Tuğgeneral) Enver Paşa’nın hangi amaçla Çin’e geldiğini merak ediyorlardı. Haliyle paşa, ikinci eşi, iki katip, iki alim, iki asker ve uşaklardan oluşan heyet yaklaşık 4 ay süren ziyaret boyunca Batılı ajan ve elçilerin çemberindeydi. Akıcı Fransızcası, etkileyici hitabetiyle Enver Paşa, Çinli Müslümanlar ve yabancı elçilere II. Abdülhamid’in barış mesajlarını getirmek için geldiklerini söylüyordu. Ama Batılılar bu açıklamayı pek inandırıcı bulmamıştı.

Haddi zatında ziyaretin görünen sebebi Çin’de son yıllarda patlak veren, özellikle sömürgeci Alman ve İngilizleri hedef alan ayaklanmaları yatıştırmaktı. Zira, 1901′deki Boxer isyanında, Pekin’deki Alman Büyükelçisi Kettler sokak ortasında öldürülüp cesedi sürüklenince dönemin Alman İmparatoru Kaiser II. Wilhelm, hususi ilişkisi bulunduğu II. Abdülhamid’den yardım istemiş, aralarında Müslümanların da bulunduğu isyancıları bastırmak üzere Çin’e birlik göndermesini talep etmişti. Çin’i cezalandırmak isteyen bazı Batılı devletler karma birlik de gönderir bu dönemde. Ancak 30 milyonluk Osmanlı, o dönemde tahmini 50-60 milyon Çinli Müslüman’ın (toplam nüfus 500 milyon) tepkisini çekmemek için bu ülkeye askerî birlik göndermekten geri duruyordu. Bununla birlikte Batı’yla kurduğu dengeleri koruma arzusundaydı; özelikle Almanlarla olanı.

Diplomasideki mahareti bilinen II. Abdülhamid, hem Osmanlı-Alman ilişkilerini zedelemeyecek hem de Çinli Müslümanları İstanbul’a meylettirecek bir formül buldu. Şeyhülislam Cemaleddin Efendi’nin de oluruyla ‘Nasihat Heyeti’ adı altında dokuz kişiden oluşan bir temsilci grubunun Çin’e gönderilmesini istedi. Sultan, bu kritik göreve, Yıldız’ın parlak subaylarından Enver Paşa’yı seçti. Yanına Kurmay Binbaşı Nazım Bey verildi. Heyette ayrıca din adamı sıfatıyla Mustafa Şükrü Efendi yer aldı (rahmetli başbakanlardan Bülent Ecevit’in dedesi).

BATILI AJAN VE ELÇİLER HEYETİ TAKİP ETTİ

Devlet hazinesinden karşılanan 500 Türk lirasıyla yola çıkan ve bir ay süren yorucu seyahatin ardından mayıs (1901) başında Şanghay Limanı’na ulaşan Türk heyeti, sadece bu kentteki Müslümanlarla görüşmekle kalmamış, Çinli Müslümanların yoğunlukta olduğu bölgelere geziler düzenlemişti. Heyet, bu tür buluşmaları fırsat bilip ‘Müslümanların Halifesi’ sıfatıyla II. Abdülhamid adına yazılan ve Çinceye tercüme edilen beyannameler dağıtır. Cuma namazlarına iştirak edip Sultan adına hutbeler okutur. Batılı elçiler, heyetin ‘ayaklanmaları yatıştırma’ gibi bir misyonu olmadığını, giriştiği faaliyetlerde Çinli Müslümanları Halife Abdülhamid himayesinde toplamaya çalıştığını görünce Enver Paşa ve grubuyla teması keser. Hatta Batılılar bu duruma o kadar içerler ki Enver Paşa’yı karşılayan Alman elçisi bile bir daha uğramaz heyetin yanına.

II. Abdülhamid’in Batı’yı bir kez daha oyuna getirdiğini düşünen Pekin’deki Fransız Büyükelçisi, 4 Haziran 1901′de Paris’e şu mesajı geçer: “Sayın Bakan, Zat-ı alileri, mektubuna ek olarak, Sultan tarafından Çin Müslümanlarıyla ilişki kurmak üzere görevlendirilmiş olan Türk heyeti konusundaki genelgeyi bulacaklardır… Şimdiki şartlar muvacehesinde, Alman hükûmeti tarafından tavsiye edildiği söylenen bu konudaki Bab-i Ali niyetlerini öğrenmekte fayda mülahaza ediyorum. Kouang-Si, Kouang-Tong ve özellikle Müslümanların yoğun olduğu Yunnan’da gelişen bir Pan-İslamist hareket tehlikeli olabilir ve ben neye mal olursa olsun, İstanbul’daki elçimizden Enver Paşa heyetinin gayesi hakkında bilgi elde etmeye çalışacağım… Bizim Hindo-Çin’deki sömürgelerimize komşu olan bölgelerde çok sayıda Müslüman olması hasebiyle, bu heyet, çok yakından izlememiz gereken Pan-İslamist temayüllerin bir işareti olabilir… Şanghay’da konaklayan heyetin gerçek

Yaklaşık 4 ay süren bu kritik sefer sırasında Enver Paşa ve heyeti maddi sıkıntılar yaşar. Batı karşıtı Ruslar bu fırsatı kaçırmaz, heyetin yardımına koşar. Enver Paşa’nın ikinci eşinin Avusturyalı olması onlara avantaj sağlar. Çin’deki Avusturya sefareti de Türk heyetine destek verir. Enver Paşa, dönüş hazırlığına başladığı günlerde, Rus Çarı’ndan bir telgraf alır. Çar, Enver Paşa’yı Rusya’ya davet etmektedir. İstanbul’dan alınan onayın ardından Çin’den Rusya’ya geçilir. Heyet orada da ilgiyle karşılanır.

Osmanlı’nın, sömürgeci Batı güçleri karşısında, İslam ülkelerinden alacağı destekle ayakta kalabileceğini hesaplayan Halife II. Abdülhamid, heyetin ardından Çinli Müslümanlarla kurulan bağları geliştirmekten geri durmaz. Bu amaçla Enver Paşa’nın ardından, en gözde adamı Muhammed Ali’yi (bazı kaynaklara göre en iyi hafiyesi) 1902 yılında gizlice Çin’e gönderir. Molla giyinişli, ‘turist alim’ imajını kullanarak Çin’in iç kısımlarında gezen Muhammed Ali, Müslümanlarla ciddi bağlantılar kurar. Arapça ve İngilizce bilmesi bu noktada çok etkili olur. İkna ettiği Müslüman ailelerin çocuklarını İstanbul’a eğitime gönderir. Muhammed Ali, bir taraftan ihtiyaç sahibi Çinli Müslümanlara İstanbul’dan gelen maddi yardımları dağıtırken, diğer yandan bölgedeki gelişmeleri sık sık yolladığı raporlarla Yıldız’a aktarır. Sultan II. Abdülhamid bu raporları, 500 milyonluk ülkedeki 50-70 milyon Müslüman’ı İstanbul’a bağlamak için geliştirdiği stratejilerinde kullanıyordu. Muhammed Ali, o dönemde Çinli Müslümanların itibar ettiği İmam Wang Haoren ile temasa geçer. İmam Haoren’e Osmanlıyı ve Sultan Abdülhamid’in İslam dünyasında hayata geçirmek istediği projeleri anlatır.

Çin’de o dönemin önemli Müslüman alimlerinden biri olarak gösterilen İmam Wang Haoren (1848-1919), medresedeki eğitim ve öğretimin geliştirilmesi fikrini savunuyordu. Daha önce sadece Arapça eğitim veren Çin’deki Müslüman medreselere Çin kültürü ve Çince derslerini ilk dahil eden de yenilikçi İmam Haoren oluyor. Haoren’nun adı Çin tarihinde ‘köprüleri birleştiren eğitmen’, ‘sosyal aktivist’ sıfatlarıyla anılıyor.

Haoren, kendisine ulaşan bu gayriresmî Osmanlı elçisinden ve modern eğitim seferberliğine girişen II. Abdülhamid’den çok etkilenir. 1906′da talebesi Ma Debao ile çıktığı hac ziyaretinin ardından Mekke’den İstanbul’a geçer. II. Abdülhamid tarafından çok sıcak karşılanır. Haoren, İstanbul’da bulunduğu günlerde, Osmanlı eğitim sitemini inceler, İslam konusundaki hassasiyetleri gözlemler. Tespit ettiği farklıkları not alır. Çin’e döndüğünde sohbet ve hutbelerinde Osmanlı’dan, Sultan ve Türklerin Müslümanlığından bahseder.

II. Abdülhamid, İstanbul’a kadar gelen bu Çinli kanaat önderini eli boş göndermez. O dönemde Çin’de İslami eser pek bulunmadığı gerekçesiyle Haoren’e binin üzerinde kitap hediye eder ve bunları diğer Çinli alimlerle paylaşmasını ister. Çinli kaynaklar bu eserlerden birkaçının günümüze ulaştığını ifade ediyor. II. Abdülhamid, İmam Haoren’e Pekin’de bir üniversite açma düşüncesinden bahseder. Modern eğitim yanlısı Haoren bu konuda Sultan’a elinden gelen her türlü yardımı sağlayacağını belirtir.

İstanbul’daki buluşmanın ardından henüz bir yıl geçmiştir ki Haoren’in kapısı çalınır. II. Abdülhamid’in okul açmak için Pekin’e gönderdiği iki Osmanlı muallimi ondan katkı beklemektedir. Yunnan bölgesindeki Müslümanların imamı Haoren, Muallim Ali Rıza Efendi ile Muallim Bursalı Hafız Hasan Efendi’yi Niujie Camii’ne götürür. Burada cemaate 10 bin kilometre öteden gelen bu Türk muallimlerin okul açma planını anlatır. O dönemde Niujie Camii Müslümanların buluşma mekanıdır. Çinli Müslümanlar bu caminin arka bahçesini Türk hocalara verir. Burada boş tutulan bir bina onarılır, yanına iki derslik daha inşa edilir. Çinli Müslümanlar Osmanlı bayrağının dalgalandığı derslikleri bir an önce faaliyete geçirmek için yardımcı da olur Türklere. İstanbul’dan gelen direktife bölgede Müslüman alime duyulan ihtiyaç eklenince okulun üniversite seviyesinde açılmasına karar verilir.

Bir yıl süren çalışmaların ardından, 1908′de gözyaşları ve dualarla açılır Daru’l-Ulûmi’l-Hamidîyye (Pekin Hamidiye Üniversitesi). Okul kısa zamanda Osmanlı-Çin ilişkilerinde bir doping etkisi oluşturur. Bir bakıma iki toplumu birbirine bağlar. II. Abdülhamid Han’ın 19. yüzyılın imkanlarıyla, Batı’nın düşmanlığına rağmen dünyanın öbür ucunda açtırdığı bu eğitim müessesesi Çinli Müslümanları İstanbul ve Halife’ye bağlar adeta.

Okulun açılmasının ardından Çin’de değişen atmosferi Paris’e şöyle bildiriyordu Fransa’nın Pekin Büyükelçisi: “1908′de II. Abdülhamid adına açılan ve kapısında Osmanlı bayrağı dalgalanan eğitim müessesesinin ardından Çin’de yaşayan Müslümanlar yalnız Abdülhamid’den bahsetmekte ve ona övgülerde bulunmaktadır. Şüphe yoktur ki bu neticeler İslam dininin öğrettiği erdem ve faziletin bir neticesidir.”

Pekin Huizu (Çin Müslümanları) Tarih ve Kültür Araştırma Bölümü Başkanı Yang HaiHaipeng, o günkü şartlarda Hamidiye Üniversitesi’nin açılmasını mühim bir olay olarak değerlendiriyor. Tarihçi HaiHaipeng, aradan geçen 101 yıla rağmen okulun dersliklerinin Çinli Müslümanların hassasiyeti sayesinde ayakta kalabildiğini belirtiyor: “1907′de İstanbul’dan gelen iki Türk hoca, İmam Haoren ile görüşüp o zamanki adıyla bir ‘İslami Öğretmen Yetiştirme Enstitüsü’nü inşaya girişir. Türk kaynaklarında Hamidiye Üniversitesi olarak geçen, Pekin’deki Niujie Camii’nin arkasındaki bir dönüm alan üzerinde bulunan bu 3 sınıflı okul bugün hala ayakta.”

1908′in sonunda henüz bilinmeyen bir sebepten ötürü Türk hocalar Çin’den ayrılınca, üniversiteye bölgedeki Müslümanlar sahip çıkar. Bir müddet sonra hoca yokluğundan üniversite ilkokul olarak kullanılır. Ancak 1949′daki Mao devriminin ardından Arapça ve dinî eğitime son verilir, sadece Çince eğitime imkan tanınır. Sultan II. Abdülhamid Han’ın kurdurduğu Hamidiye Üniversitesi’nin bir dersliği bugün hala faaliyette. Cami cemaati isteyen gençlere gönüllü olarak din dersi veriyor bu sınıfta. Zira, okulun yaşına rağmen sınıfların durumu oldukça iyi. Zaman içinde okuldaki Osmanlı motifleri silinse de İslami mimari olduğu gibi duruyor.