Sultan Abdülhamid, İslam Birliği (İttihad-ı İslam) siyasetini, özellikle emperyalist devletlere karşı bir koz olarak kullanmış ve bunda da büyük ölçüde başarılı olmuştur. Kendi şemsiyesi altına, yalnız sınırları dahilindeki İslam halklarını değil, aynı zamanda başka bayraklar altında yaşamak durumunda kalmış ümmet-i Muhammedi de almak için yoğun bir çaba içerisine girmiş görüyoruz onu. Faaliyetleri, Kuzey Afrika’dan Türkistan’a, Fas’tan Uzak Doğu’ya, hatta Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Müslüman misyonerlerin çabalarını desteklemeye kadar uzanmış görünüyor. Bu amaçla tarikatleri de kullanmaktan geri kalmamıştır (mesela Afrika’nın savunmasında Sunusîleri).
Archive for » Aralık, 2009 «
Abdülhamid Han’ın Çin Çıkarması
Ali Haydar Efendi Hazretleri Anlatıyor
Ali Haydar Efendi hazretleri anlatıyor:
“Sultan Abdülhamid’i din düşmanları bize bile kötü tanıttılar, sonra anladık ki kerametleri olan büyük bir veli imiş. Osmanlı, İslam’a çok büyük hizmetlerde bulundu. Hele Sultan Abdülhamid olmasa ehl-i sünnet eserleri ortadan kalkmaya mahkum olurdu. Onun gayreti, siyaseti ve himmeti sayesinde ileriki nesillere sahih kaynaklar ulaşabildi.
Bir kere beni huzuruna kabul etti. Sultanlar perde arkasından konuşurlardı. Beni kendisine çok yaklaştırdı, birden perdeyi kaldırınca burun buruna geldik. O zaman bana:
-Ali Haydar efendi! Etrafımda senin gibi taviz vermeyen âlimler olsaydı bu Devlet-i Aliyye bu hale gelmezdi.
dedi.
Allahu teala ona yüksek dereceler ihsan eylesin”.
(Kasr-ı Arifan Dergisi – Kasım 2009 – Sh. 6)
Abdülhamid Bir Fikirdir
Sezai Karakoç, Mehmed Âkif kitabında, Sultan Abdülhamit’in başa geldiği yıllardaki siyasetinde, yaşlı kadroyla devleti yönetirken, genç kadroyu da oyalayarak vakit kazanıp asıl kurtarıcı kadrosunu yetiştirmeye çalıştığı dönemin meyvesi olarak Mehmed Âkif’i gösterir. Sultan Abdulhamid’in Karakoç’un tabiriyle yekpâre aydınlar zümresi yetiştirmesi için yaptığı çalışmalar, açtığı mektepler, mülkiyeyi sağlam zemine oturtma çabaları, devletin bu süreçte ayakta kalabilmesi ve ilerisi için de toparlanabilmesi adına önemli bir adımdı. Zira gittikçe kuvvetlenen ve yaralarını saran bir devletin sonunun yaklaştığı düşünen dış güçler, bir olup hasta ama yaralarını sarmaya başlayan devletin üzerine yüklenecekler, yaralarını sarmasına izin vermeden topraklarını kendi aralarında paylaşacaklardı.
Mustafa Armağan‘ın, Timaş yayınlarından yayımlanan son kitabı Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı 2, Sezai Karakoç’un Mehmed Âkif kitabındaki yukarıda bahsetmiş olduğumuz bölümüyle başlıyor. Mustafa Armağan’ın daha önce yayınlanan Abdülhamit’in Kurtlarla Dansı kitabının devamı niteliğini taşıyan kitap, “Abdülhamit kimdir?” sorusunun cevabının iyi ya da kötü bir şekilde verildiğini ama “Abdülhamit nedir?” sorusunun hâlâ muallâkta olduğunu altını çizerek başlıyor.
Sultan Abdülhamit’in 33 yıllık hizmet zarfında, kimler için karanlık dönem olduğunu araştıran yazar, Abdülhamit’in bir “fikir” olduğunu, O’nun kendisini bu milletin -ırk anlamında değil- yaşama azmine, mücadele niyetine ve var olma iradesine adayarak, hani çalışmaların temelini oluşturduğuna dair özgün belgelerle yaşanan oyunları tarih ile bir köprü kurarak anlatıyor. Millet olarak şu anki ufkumuzun yüksek olmasında var olagelen sonuçların, başarıların zeminini hazırlayan Sultan Abdülhamit’in, tarih aynasında ufkunun ne kadar geniş olduğu, sis tabakasından arınarak özgün belgelerle ortaya konuluyor kitapta.
Abdülhamit’in oynanan oyunları ve tuzakları bozmaya dayalı geliştirdiği, karşı oyunlar oynayan küresel aktör kimliği üzerine örnekler sunan yazar, Abdulhamid Han’ın Aşiret Mektebi’nin kuruluş amacında bile Osmanlı’nın geleceğine yatırımlar yapma arzusu ve iştiyakının olduğunu belirtiyor (s. 21). Cape Town’da açtırdığı okuldan, Arapça okuma imkânı bulamayan Malaylar için hazırlattırdığı Kuran’a, Singapur’daki Abdülhamit müzesinden, Filipinlerin Mindanao adasında bulunan Zamboanga’ya kadar dünyanın dört bir tarafıyla temas kuran Abdülhamit’in “baş aktör” kimliği hakkında, henüz yeteri kadar çalışma yapılmadığını kaydeden Mustafa Armağan, Abdülhamit’in ilkelerini şu başlıklar altında özetliyor:
a) Otokrasiye (tek adam yönetimine) bağlılık,
b) Muhafazakârlığa inanç,
c) Merkeziyetçilikte ısrar,
d) Sosyal, askeri ve ekonomik reformlar,
e) Sıkı maliye politikası,
f) İslam’a bir din ve bir sosyal ve siyasi ideoloji olarak özel önem verilmesi,
g) Her alanda aşırı ihtiyatlı ve tedbirli olmak. (s. 33)
Rönesans araştırmacılarından Julian Raby’nin “Paradoksların Sultanı” tabirini her ne kadar Fatih Sultan Mehmed için kullanmışsa da, Mustafa Armağan, bu tabirin Sultan Abdülhamit Han için de fazlasıyla geçerli olduğu görüşündedir. 1976-1909 tarihleri arası sis perdesini aralamak için Abdülhamit’i birkaç yönden inceleyen yazar, kitabı beş bölümden oluşturmuş: Abdülhamit’in Dünyası, Osmanlı’yı Ayağa Kaldırmak, Sınırların Ötesinde, Bir Darbenin Anatomisi, Soruların Ağında Abdülhamit. Başlıklardan anlaşılacağı üzere, Abdülhamit’in özel hayatından dış ülkelerle olan ilişkilerine, karalama kampanyalarından açıklanmayan yönlerine, yurdu demir ağlarla örme isteğindeki amacından hasta devleti ayağa kaldırma yöntemlerine, icraatlarına, entelektüel yönüne tahlillerde bulunarak, bir dizi okumalardan oluşuyor kitap.
1948′de David Ben Gurion’un İsrail Devleti’nin kurulduğunu açıklarken arkasında Abdülhamit’ten toprak koparmak için yıllarca ter döken ama başarılı olamayan Theodor Herzl’in fotoğrafını asmasını sorgulayan Armağan, Abdülhamit’in siyonizmle olan dansına da değinmiş. Avrupa’da zulüm görmekte olan Yahudi halkı için Filistin’den toprak parçası amacıyla sık sık Yıldız Sarayı’na gelen T. Herzl ile birlikte yaşanan oyunları, yararlandığı kaynakları da belirterek konuyu net bir şekilde özetlemiş. Hazır lafı gelmişken, kitapta yer yer bölüm sonlarında bulunan “Meraklısı için notlar” kısımları da, konuyu araştıracak, o konu hakkında okuma yapmak isteyecek okurlar için önemli. Örneğin “Abdülhamit’in siyonizmle dansı” bölümünün sonunda Theodor Herzl’in beş cilt tutan ve aslı Almanca olan günlüklerinden, günlüklerinin içeriğinden ve kitabın önceki çevirilerinden bahseden Armağan, Theodor Herzl ile Abdülhamit arasında oynanan diplomatik satranca da değiniyor.
Kitapta bulunan okuma parçaları da kitabı zengin kılmış. Hemen hemen her bölümün sonunda gün yüzüne çıkmamış belgeleri derleyip toparlayarak bölüm sonlarına eklemiş yazar. Yalnız burada bir hususu belirtelim, Theodor Herzl-Sultan Abdülhamit bölümünde okuma parçasında Abdülhamit Han’ın T. Herzl’e yazdığı cevabı İngilizce olarak, çevirmeden alıntılamış Armağan. Çevirip alıntılasaydı İngilizce bilmeyen okurlar için de daha iyi olacağı kanaatindeyim. İkinci bir husus da, Armağan’ın 1893 yılında düzenlenen Chicago Dünya Fuarı’ında İslamiyeti temsil eden isminin başına “Muhammed” ekleyen Alexander Russell Webb’den bahsederken “İslamiyet’in Amerika’daki misyoneri” şeklinde söz etmesi şık bir ifade olmamış. (s. 196) Armağan, Mehmet Doğan’ın Büyük Türkçe Sözlüğü’nde de geçtiği üzere misyoner kelimesini ikinci anlamı olan “kendini bir fikrin yayılmasına adamış kimse” olarak kullansa da, kelimenin ilk anlamı “Hıristiyanlığı yaymayı vazife edinmiş kimse”dir. Kendi medeniyetimize ait kavramları kullanmamızın, özellikle yazı konusunda dikkat etmemizin gerekliliği,Osman Toprak‘ın Dil ve İmkân kitabını hatırlattı. Özetle, dilin kültürden beslendiği için aynı zamanda bir kültürü de ifade ettiğini, dolayıyla da kendi medeniyetindeki kavramları öğrenmeden yabancı dillerle karşı karşıya getirilen insanın dil ile birlikte o dilin kültürünü de öğreneceğini söylemiştik. İnsanın kendi dilinin kavramlarına, yitik değerlerine, düşünsel yapıtlarına, edebiyatına, folkloruna, içinde yaşadığı topluma yabancılaşma ‘dil’den başlayacağından, bir medeniyet dil ile inşa olur, diline yabancılaşarak da çöker. Müslüman, hayatının her anında “tebliğ” vazifesinin bilincinde olacağından, İslamiyet’te Hıristiyanlıktaki gibi bir “misyoner” algısının/kavramının olmadığını, bu şekilde kullanmanın dilimize yakışık kalmadığını da söyleyelim.
Armağan, kitabın sonlarını Abdülhamit’in içki içmemesi, Abdülhamit’in Said Nursi ile karşılaşıp karşılaşmadığı, sansür meselesi gibi merak edilen sorulara ayırmış. Kitapta bahsetmediğim Abdülhamit’in Mustafa Kemal’i gençken hapse attırması, yurdu demir ağlarla örerek ulaşımın temellerini atması gibi ilginç orijinal bölümler de var. Abdülhamit ile yaptığı okumalarında yakın tarihe el atan yazarın, Abdülhamit’in Kurtlarla Dansı serisini devam ettirmesini bekliyoruz. Magazin tarihçiliğinden uzak, belgeli okumalarını edebi bir dille süslemesi, Mustafa Armağan’ın kitaplarını akıcı kılıyor.
Yunus Emre Tozal
http://www.milligazete.com.tr/makale/abdulhamit-bir-fikirdir-146978.htm
2. Abdülhamid’in Uyku Öncesi Kitap Okutma Adeti
II.Abdülhamid Han, iyi bir okuyucu idi. İlme aşıktı. Şezadelik yıllarında başlayan kitap okuma sevgisi ömrü boyunca hep devam etti. Çok zengin bir kütüphane yaptırdı. Dünyanın her tarafından getirilen eserlerle donatıldı.
Başarının Temel Sırrı: Cehaletten kurtulup alim olmaktır.

Sultan, gece yatmadan önce de kitap okuturdu. Kızı Ayşe Sultan, yazdığı hatıratında babasından bu konuda şunları nakletmektedir: “Gündüzleri beni meşgul eden işlerin ağırlığından kurtulmak, zihnimi başka taraflara sevkedip düşüncelerimi defetmek ve rahat uyuyabilmek için her gece odamda kitap okutuyorum. Okuttuğum eserler ciddi olursa büsbütün uykum kaçıyor. Onun için bir takım romanlar tercüme ettiriyorum.” Der ve gülerek ilave ederdi: “Küçüklüğümde dadım bana ninni söylerdi. Şimdi de okunan kitaplar aynı tesiri yapıyor. Esasen yarı dinliyor, yarı dinlemeden uykuya dalıyorum. İşte benim uyku ilacım budur.”
(Mehmet Aydın’ın İKİNCİ ABDÜLHAMİD HAN’IN LİDERLİK SIRLARI kitabından)
Sultan Abdülhamid Ve Türbedâr
Yavuz Sultan Selim’in türbesi Fatih’teki Yavuz Sultan Selim Camimin avlusundadır. Burada, II. Abdülhamid zamanında yaşayan bir türbedarı vardır. Bu türbedar fakir bir insandır, hanımı hamiledir. Bu hamile hanım bir sabah der ki: “Efendi, yine türbeye gidiyorsun. Canım kiraz istiyor. Akşam gelirken bir kilo kiraz âl da gel.”
Hamile hanımların bir şeyi canı çekti mi, onun alınması icap eder. Türbedar, “Tamam” der, türbeye gider, akşama kadar hizmetini görür. Fakat akşam eve gelirken kiraz falan alamaz. Kirazın okkası pahalıdır, satın alacak para yoktur. Akşam eve gelir, kapıyı açar açmaz hanım, “Hani kiraz, almadın mı?” diye sorar.
Boynunu büker, “Hanım, bugün işim çoktu, ayrılıp da çarşıya inemedim, yarın Allah nasip ederse alırım” der ve hanımı yarına atar. Yarın yine türbeye gelir, akşama kadar düşünür. “Bu akşam yine hanıma söz verdim, ben ne yapacağım?” der.
O gün ikindi üzeri kendi kendine düşünürken elindeki süpürgenin sapını Sultanın sandukasına vurur. Der ki: “Ey koca sultan, bunca senedir hizmet ediyorum sana, hiçbir himmetini görmedim. Hanım hamile. Bir okka kirazı dahi alamıyorum. Ne olur, himmet etsen de şu fakirlikten kurtulsam.”
Bu sözü sitem içerisinde söyler ve eve gider. Gider de, ”Söyleyenden ziyade, dinleyen arif olmak gerek” diyoruz ya, söyleyen türbedar, dinleyen de Yavuz Sultan Selim. Burada dinleyen herhalde söyleyenden ariftir. Bakalım, sonuç nasıl tecelli edecek?
Akşam hanım yine, “Hani kiraz?” deyince, boynunu büker, “Hanım, yarın mutlaka alacağım” der.
Üçüncü gün tekrar gelir, türbeyi açar, temizler, melul mahzun beklerken birden türbenin kapısında Padişahın faytonu görülür. İçerisinden bir emir subayı iner, koşa koşa gelir. “Efendi, türbedar sen misin?” der.
“Evet, benim” der.
“Çabuk, Sultan seni istiyor, giyin gideceğiz”
Adam şaşırır. Abdülhamid’in bir türbedarı çağırması, herhalde bir kusur sebebiyledir. Eli ayağı titrer, “Efendim, benim kusurum yok, bir yanlışlık olmasın, belki başkasını çağırıyordur” derken, “Türbedar sen değil misin?” diye emir subayı tekrar eder. “Benim” deyince de, “O halde buyur. Sultan seni çağırır, çabuk” der.
Eli ayağı dolaşarak Padişahın faytonuna atlar ve saraya getirilir. Sultan Abdülhamid’in huzuruna çıkarırlar.
Abdülhamid, “Türbedar sen misin?” diye sorar.
“Evet, efendim, bendenizim” der.
“Söyle bakayım, dedem Yavuz’un türbesinde dün neler oldu?”
Şaşırır, “Birşey olmadı efendim.”
“Türbedar Efendi, sana söylerim, dedemin türbesinde ne oldu, çabuk söyle!”
Titremeye başlar ve olayı hatırlar. Der ki: “Sultanım, hanım hamile, iki gündür kiraz istiyor, alamadım. En sonunda dün de elimdeki süpürgenin sapıyla Sultanımızın sandukasına vurdum ve onun himmetini istedim.”
Abdülhamid, “Anladım” der ve hemen çıkarır bir kese altın atar önüne. “Bir daha böyle birşey olursa, Cennetmekan dedemi rahatsız etme. Sen dün orada dedemin sandukasına vurmuşsun, o da bu gece sabaha kadar benim başıma vurdu, beni uyutmadı. ‘Niçin benim türbedarımla meşgul olmazsın?’ diye beni azarladı. Bir daha bir sıkıntın olursa dedemi rahatsız etme, doğru bana gel” der.
Bir kese altını aldıktan sonra türbedar geri dönerken, Padişah emir subayına emreder: “Bundan sonra Yavuz Sultan Selim dedemin türbedarlarının maaşı iki misli arttırılacaktır.” Ve böylece türbedar hem bir kese altın alır, hem de maaşı iki misline çıkarır.
http://www.sevde.de/Islami_yasama/soyleyene_bakma.htm
Sultan Abdülhamid’in Duası
O sene, bütün cephelerde paniğin başladığı, topyekûn, Arabistan’ın elden çıktığı, İngilizlerin Suriye ve Irak’dan, Fransızların Makedonya tarafından ana vatan sınırlarını toslamaya koyulduğu, Moskofların bütün Şark Anadolusunu derinlerine kadar işgal edip 1917 Rus ihtilâli yüzünden çekilmek zorunda kaldığı, halkın ekmek yerine saman tozu ve mısır koçanı yediği, yakmaya tezek ve kefen yapmaya bez bulamadığı mevsimde, bir gün Enver Paşa, Talât Paşa’yla beraber, Beylerbeyinde Abdûlhamîd’i ziyarete gidiyor.
Kendilerini karşılayan muhafız subay, Ulu Hakana haber vermeksizin yol gösterdiği için, kapısının önüne kadar geliyorlar.
Kapı yarı aralıktır ve Abdûlhamîd, sırtı kapıya doğru, seccade üzerinde dua etmektedir. Gelenleri görmüyor, gelenler de ona kendilerini göstermiyor. Enver Paşa, önde, yarı açık kapıyı biraz daha aralamış, olduğu yerden tabloyu seyretmekte… Abdûlhamîd, elleri hacet dergâhına uzatılmış, gözyaşiyle nemli bir dua sesi çıkartmakta:
- Allahım; bana yapılanları helâl etmiyorum! Şahsıma yapıldığı için değil, milletime yapıldığı için affetmiyorum! Milletime yapılan fenalıklardan, yarın, senin Hesap Gününde davacıyım!
Öbür İttihatçılara nisbetle içinde bir saffet kırıntısı kalmış olan Enver Paşa, bu duayı işitince, çarpılıp kalıyor, Hünkârın huzuruna çıkamıyor, geriye dönüyor, Talât Paşayı kolundan çekerek sürüklüyor, rıhtımda bekleyen istimbota götürüyor ve orada, ağlaya ağlaya, Talât Paşa’ya diyor ki:
- Başımıza ne geldiyse bu adama yaptıklarımızdan geldi ve daha ne gelecekse o yüzden gelecek!..
İstikbaldeki gerçek Türk Tarihçisinin kulağına fısıldadığımız bu vak’a hakikîdir ve babam Fazıl Beyin amca oğullarından ve Kısakürek’lerden, İttihatçıların İaşe Nâzırı Kara Kemal tarafından, dayım ve yine eski İttihatçı Kerim Milâr’a anlatılmıştır. İttihatçıların polis teşkilâtında yüksek dereceli bir memur ve birçok yerde Emniyet Müdürlüğü yapmış olan dayım, Kara Kemâl’den naklen derdi ki:
- İttihat ve Terakki’nin Türk ve milliyetçi kadrosu, Abdülhamîd’în ne büyük, hattâ emsalsiz bir Padişah olduğunu biliyor, fakat onu makamına iade etmek ve tutulan istikameti değiştirmek için vaktin geçmiş olduğunu esefle görüyordu. İttihatçılık hareketinde eser müessiri aşmış ve gizli tesir (Yahudi ve Mason tesiri) artık istikamet değiştirmeyi imkânsız hale getirmişti. Nitekim Abdülhamîd’in cenaze namazında hüngür hüngür ağlamaktan kendisini alamayan Talât Paşa bu ince ruh ukdesinin ilancısı olmuştur.
(Necip Fazıl Kısakürek – Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han – Büyük Doğu Yayınları – 14. basım – S. 626-627)
Abdülhamid Han’ın Ebedî Filistin Vasiyeti “Miras” İle Beyazperdede
Gerek ele aldığı ilginç tarihî öykü, gerekse içerdiği iddialı aksiyon sahneleri ve özel efektlerle daha çekim sürecinden itibaren kendisinden sıklıkla söz ettiren “Miras” adlı yapıt, önümüzdeki cuma günü ülke çapında gösterime giriyor. Senaryosu Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Destek Kurulu tarafından da beğenilerek yapım desteği almaya hak kazanan filmin drama sahnelerini Aydın Sayman, aksiyon sahnelerini ise Tarkan Özel yönetti. Filmin zengin Türk oyuncu kadrosunun yanı sıra, Hindistan bağlantılı öyküsü nedeniyle Bollywood’dan bazı ünlü oyuncular da geçtiğimiz aylarda Türkiye’ye gelerek kendileriyle ilgili bölümlerde rol aldılar.

“Filistin topraklarının veraseti” gibi son derece hassas ve tartışmalı bir konuya değinen “Miras”ın gerek siyonist çevreleri, gerekse vaktiyle o toprakları Yahudi çetecilere yağmalatan İngilizleri çok kızdıracağı kesin. Son derece önemli siyasal mesajlar içeren filmin öyküsü kısaca şöyle:
Yeni bir ülke kurma plânı yapan Yahudi sözcüleri, Filistin topraklarının kendilerine devri karşılığında ekonomik açıdan sıkışmış durumdaki Osmanlı’nın bütün dış borcunu ödeyeceklerini söylemektedirler. Ancak, dönemin lideri 2. Abdülhamid Han bu onursuzca teklifi kabul etmez ve Yıldız Sarayı’nda kendisini ziyarete gelen Siyonist temsilcileri “Kanla kazanılmış vatan toprağı, parayla değil ancak kanla geri verilir” diyerek huzurundan kovar. O görüşmeden sonra dünya siyonizminin bir numaralı hedefi haline gelen Abdülhamid Han çeşitli ordu entrikalarıyla tahttan indirilince, Kerkük’teki araziler bu kez dönemin Osmanlı istihbarat örgütü Teşkilât-ı Mahsusa’ya geçecektir. Geriye kalan son Osmanlı savaşçıları bu kutsal görevlerini gelecek kuşaklara başarı ile aktaracaklarını söylerlerken, bir anda aradaki uzun yılları aşar ve günümüz Türkiye’sine geliriz. Osmanlı’dan sonra Müslüman kanıyla yıkanan bu huzursuz topraklardaki petrol rezervinin kullanım hakkı için verilen amansız mücadele, 2000′li yıllarda da bütün şiddetiyle sürmektedir.
GDY Film tarafından çekilen “Miras”ta Kaan Girgin, Kaya Akarsu, Suavi Eren, Haldun Boysan, Şafak Güçlü, Levent Özdilek, Yusuf Azuz, Serhan Süsler gibi Türk sinema ve tiyatro dünyasının önemli isimlerinin yanı sıra, İngilizce oyuncu James Barron ve Hintli sanatçılar Shweta Aggarwal ile Suniel Shetty de yardımcı rolleri paylaşıyorlar.
Basın gösterimini merakla beklediğimiz “Miras”ın, Türk sinemasında nicedir üst düzey örneklerinin hasretini çektiğimiz bir alt-tür olan “tarihsel serüven” alanında “Son Osmanlı: Yandım Ali”den sonra yepyeni bir dönüm noktası oluşturmasını diliyoruz.
Kaynak: http://yenisafak.com.tr/Sinema/default.aspx?t=11.03.2008&i=104295
Abdülhamid Han Büyük Padişahtı
Tarihçi Yazar Mustafa Turan, ‘Artısıyla Eksisiyle Sultan 2.Abdülhamit Han’ kitabının tanıtımında yaptığı konuşmada ilginç ayrıntılara değindi. Yıkılmak üzere ‘Hasta Adam’ olarak nitelendiren Osmanlı’yı 33 yıldır ayakta tutma başarısı gösteren Abdülhamit Han’ın hükümdarlığının 5, yılında Atatürk’ün dünyaya geldiğini hatırlatan Turan, Atatürk’ün Abdülhamit Han’ın açtığı okullarda eğitim gördüğünü, tahttan indiğinde ise Kurmay Yüzbaşı rütbesinde bir subay olduğunu dile getirdi. Abdülhamit hükümdarlığı olmasaydı Osmanlı’nın çok kısa sürede yıkılacağını kaydetti.
“Atatürk, Abdülhamit’in hatıratına asla hakaret ettirmemiştir”
Yazar Turan, Atatürk’ün Abdülhamit Han’ın hatıratına hakaret ettirmediğini tarihten alıntılarla anlattı. Atatürk devrinin en önemli yazarlarından Nazif Tepedenlioğlu’nun 2. Meşrutiyet’in ilanından yarım asır sonra 50. yıl anısına Hürriyet Gazetesi’nde bir yazı dizisi kaleme aldığını hatırlatan Turan, Atatürk’ün Tepedenlioğlu’nu çağırarak şu sözleri söylediğini belirtti:
“Yazını okuyorum. Hürriyetin ilan edildiği zaman küçük bir çocuk olman lazım. Fakat tebrik ederim o günleri iyi canlandırıyorsun. Yalnız Abdülhamit’i hiç sevmediğin belli. Sevme Abdülhamit’i. Gene de sevme. Sakın fakat hatıratına hakaret edeyim deme. Senin neslin biraz daha temkinli kararlar vermeye alışmalı. Bak çocuk, şahsi kanaatimi birazcık söyleyeyim. Tecrübe göstermiştir ki, toprakları üstünde yaşayan insanların çoğunun ahvali meşkuk (Ne ocakları şüpheli) ve hudutları yalnız düşmanlarla çevrili bir büyük devlette Abdülhamit’in idare tarzı azami müsamahadır(En yüksek hoşgörüdür). Hele bu idare, 19. yüzyılın son yıllarında tatbik edilmiş olursa.”
Kaynak: http://www.milligazete.com.tr/haber/abdulhamit-han-buyuk-padisahti-81808.htm
Sultan Abdülhamid’in Aile Hayatından 138 Kare Bir Kitapta Buluştu
Kültür A.Ş., “Sultan II. Abdülhamid’in Aile Albümü” isimli kitapla bir dönemi karelerle gözler önüne seriyor.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden Kültür A.Ş., Sultan II. Abdülhamid’in çektirdiği fotoğraflardan oluşan Yıldız Arşivi’nden, sultanın ailesini ve Yıldız Sarayı’nın günlük yaşamını konu alan aile fotoğraflarını “Sultan II. Abdülhamid’in Aile Albümü” isimli bir kitapta topladı. Kitap, “Sultan II. Abdülhamid Han Arşivi İstanbul Fotoğrafları” ile başlayan ve “Sultan II. Abdülhamid’in Arşivinden Dünya” ile devam eden serinin üçüncü kitabı. “Sultan II. Abdülhamid’in Aile Albümü”, tüm siyasi hayatı didik didik edilen II. Abdülhamid’in ailesi ile ilgili ilk albüm çalışması olup, saraya ve saray yaşamına farklı bir bakış açısı getiriyor.
İlk Osmanlı anayasası olan Kanun-i Esasi’yi ilan etmesi, 1877’de ilk meclisi açması Sultan II. Abdülhamid’in başlattığı yeniliklerden sadece birkaçıydı. Oysa son dönemde Abdülhamid’in çok da bilinmeyen bir özelliği, belki de tüm bunların önüne geçti: “Fotoğraf”. Sultan II. Abdülhamid’in fotoğraf ve fotoğrafçılığa olan ilgisi sayesinde oluşan Yıldız Fotoğrafları, çekildikleri dönemle ilgili sadece Osmanlı sınırları için değil tüm dünya için görsel bir belge niteliği taşımakta, bu da onu dünyanın en önemli fotoğraf arşivi haline getirmektedir. Arşivde 962 albüm ve 36 bin kare fotoğraf bulunmaktadır. Bu fotoğraflarda dünyanın çeşitli yerlerinde üretilen silahlardan, Hicaz Demiryolları yapımına, büyük İstanbul depreminden, Kanada’daki yerli halka kadar çok geniş ve renkli bir yelpazede fotoğraflar bulunuyor.
Sultan II. Abdülhamid’in bu büyük ve önemli fotoğraf arşivi içinde 9 albüm, 700 fotoğraf, sultanlar ve şehzadeler için ayrılmıştır. 700 fotoğrafın büyük bölümü -fotoğrafların ziyan edilmemesi düşüncesi ile- birbirinin tekrarı karelerden oluşmaktadır. Sultan ve şehzadelere ait albümlerden bazıları birbirinden farklı yaprak süslemeleriyle dikkat çekmektedir.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden Kültür A.Ş.’nin ilk kez gün ışığına çıkardığı özel fotoğraflardan oluşan bu kitapta, Sultan II. Abdülhamid’in büyük oğlu Mehmed Selim’in torunu Abdülkerim Osmanoğlu’nun “Büyük Dedem Sultan II. Abdülhamid”, Gültekin Çizgen’in “Abdülhamid ve Fotoğraf” ve Prof. Dr. Nurhan Atasoy’un “Görsel Tarihin Tapusu” başlıklı yazıları da yer alıyor. Prof. Dr. Atasoy yazısında Yıldız Fotoğrafları ile ilk karşılaşmasını ve fotoğraflar üzerinde gerçekleştirdiği yıllar süren çalışmayı, emeği ve özveriyi anlatıyor.
“Sultan II. Abdülhamid’in Aile Albümü”ndeki fotoğraflar Yıldız Sarayı’ndan kesitlerle başlıyor, şehzade ve sultanların fotoğraflarıyla devam ediyor. Kitapta, Sultan Abdülhamid’in yanı sıra Sultan Abdüllaziz ve Sultan Abdülmecid’in soy ağacından şehzade ve sultanların özel fotoğrafları bulunmaktadır. Aslında bu, Sultan Abdülhamid’in tahtan indirilerek öldürülen amcası Sultan Abdüllaziz’in çocuklarını kendi çocuklarından ayırmadığının “resmi” bir kanıtıdır. Fotoğrafların dizilişinde hanedan geleneğine uygun olarak öncelik şehzade fotoğraflarına verilmiş, sultan fotoğrafları şehzadelerden sonra yer almıştır. Kitapta ayrıca içinde padişah fotoğraflarının yer aldığı iki albüm daha bulunuyor. Sultan II. Abdülhamid Han’dan önceki şecereyi içeren bu karelerin üzerine padişahların doğum tarihleri, tahta çıkış tarihleri gibi önemli ayrıntılar da not düşülmüş. Kitap “harem”e girebilen saray fotoğrafçıları Abdullah Frères (Abdullah Kardeşler) ve Vasilaki (Basile) Kargopoulo ile ilgili bilgilerle son buluyor.
İBB Kültür A.Ş. tarafından Türkçe – İngilizce olarak yayımlanan “Sultan II. Abdülhamid Han Aile Albümü” toplam 138 fotoğraftan oluşuyor. Kitap, İstanbul Kitapçısı’ndan veya www.istanbulkitapcisi.com adresinden temin edilebilir.
Kaynak: http://www.ibb.gov.tr/tr-TR/Pages/Haber.aspx?NewsID=17677


