Yearly Archives: 2009

Abdülhamid Han’ın Çin Çıkarması

Sultan Abdülhamid, İslam Birliği (İttihad-ı İslam) siyasetini, özellikle emperyalist devletlere karşı bir koz olarak kullanmış ve bunda da büyük ölçüde başarılı olmuştur. Kendi şemsiyesi altına, yalnız sınırları dahilindeki İslam halklarını değil, aynı zamanda başka bayraklar altında yaşamak durumunda kalmış ümmet-i Muhammedi de almak için yoğun bir çaba içerisine girmiş görüyoruz onu. Faaliyetleri, Kuzey Afrika’dan Türkistan’a, Fas’tan Uzak Doğu’ya, hatta Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Müslüman misyonerlerin çabalarını desteklemeye kadar uzanmış görünüyor. Bu amaçla tarikatleri de kullanmaktan geri kalmamıştır (mesela Afrika’nın savunmasında Sunusîleri).

Ali Haydar Efendi Hazretleri Anlatıyor

Ali Haydar Efendi hazretleri anlatıyor:
“Sultan Abdülhamid’i din düşmanları bize bile kötü tanıttılar, sonra anladık ki kerametleri olan büyük bir veli imiş. Osmanlı, İslam’a çok büyük hizmetlerde bulundu. Hele Sultan Abdülhamid olmasa ehl-i sünnet eserleri ortadan kalkmaya mahkum olurdu. Onun gayreti, siyaseti ve himmeti sayesinde ileriki nesillere sahih kaynaklar ulaşabildi.
Bir kere beni huzuruna kabul etti. Sultanlar perde arkasından konuşurlardı. Beni kendisine çok yaklaştırdı, birden perdeyi kaldırınca burun buruna geldik. O zaman bana:
-Ali Haydar efendi! Etrafımda senin gibi taviz vermeyen âlimler olsaydı bu Devlet-i Aliyye bu hale gelmezdi.
dedi.
Allahu teala ona yüksek dereceler ihsan eylesin”.

(Kasr-ı Arifan Dergisi – Kasım 2009 – Sh. 6)

Abdülhamid Bir Fikirdir

Sezai Karakoç, Mehmed Âkif kitabında, Sultan Abdülhamit’in başa geldiği yıllardaki siyasetinde, yaşlı kadroyla devleti yönetirken, genç kadroyu da oyalayarak vakit kazanıp asıl kurtarıcı kadrosunu yetiştirmeye çalıştığı dönemin meyvesi olarak Mehmed Âkif’i gösterir. Sultan Abdulhamid’in Karakoç’un tabiriyle yekpâre aydınlar zümresi yetiştirmesi için yaptığı çalışmalar, açtığı mektepler, mülkiyeyi sağlam zemine oturtma çabaları, devletin bu süreçte ayakta kalabilmesi ve ilerisi için de toparlanabilmesi adına önemli bir adımdı. Zira gittikçe kuvvetlenen ve yaralarını saran bir devletin sonunun yaklaştığı düşünen dış güçler, bir olup hasta ama yaralarını sarmaya başlayan devletin üzerine yüklenecekler, yaralarını sarmasına izin vermeden topraklarını kendi aralarında paylaşacaklardı.

Mustafa Armağan‘ın, Timaş yayınlarından yayımlanan son kitabı Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı 2, Sezai Karakoç’un Mehmed Âkif kitabındaki yukarıda bahsetmiş olduğumuz bölümüyle başlıyor. Mustafa Armağan’ın daha önce yayınlanan Abdülhamit’in Kurtlarla Dansı kitabının devamı niteliğini taşıyan kitap, “Abdülhamit kimdir?” sorusunun cevabının iyi ya da kötü bir şekilde verildiğini ama “Abdülhamit nedir?” sorusunun hâlâ muallâkta olduğunu altını çizerek başlıyor.

Sultan Abdülhamit’in 33 yıllık hizmet zarfında, kimler için karanlık dönem olduğunu araştıran yazar, Abdülhamit’in bir “fikir” olduğunu, O’nun kendisini bu milletin -ırk anlamında değil- yaşama azmine, mücadele niyetine ve var olma iradesine adayarak, hani çalışmaların temelini oluşturduğuna dair özgün belgelerle yaşanan oyunları tarih ile bir köprü kurarak anlatıyor. Millet olarak şu anki ufkumuzun yüksek olmasında var olagelen sonuçların, başarıların zeminini hazırlayan Sultan Abdülhamit’in, tarih aynasında ufkunun ne kadar geniş olduğu, sis tabakasından arınarak özgün belgelerle ortaya konuluyor kitapta.

Abdülhamit’in oynanan oyunları ve tuzakları bozmaya dayalı geliştirdiği, karşı oyunlar oynayan küresel aktör kimliği üzerine örnekler sunan yazar, Abdulhamid Han’ın Aşiret Mektebi’nin kuruluş amacında bile Osmanlı’nın geleceğine yatırımlar yapma arzusu ve iştiyakının olduğunu belirtiyor (s. 21). Cape Town’da açtırdığı okuldan, Arapça okuma imkânı bulamayan Malaylar için hazırlattırdığı Kuran’a, Singapur’daki Abdülhamit müzesinden, Filipinlerin Mindanao adasında bulunan Zamboanga’ya kadar dünyanın dört bir tarafıyla temas kuran Abdülhamit’in “baş aktör” kimliği hakkında, henüz yeteri kadar çalışma yapılmadığını kaydeden Mustafa Armağan, Abdülhamit’in ilkelerini şu başlıklar altında özetliyor:

a) Otokrasiye (tek adam yönetimine) bağlılık,

b) Muhafazakârlığa inanç,

c) Merkeziyetçilikte ısrar,

d) Sosyal, askeri ve ekonomik reformlar,

e) Sıkı maliye politikası,

f) İslam’a bir din ve bir sosyal ve siyasi ideoloji olarak özel önem verilmesi,

g) Her alanda aşırı ihtiyatlı ve tedbirli olmak. (s. 33)

Rönesans araştırmacılarından Julian Raby’nin “Paradoksların Sultanı” tabirini her ne kadar Fatih Sultan Mehmed için kullanmışsa da, Mustafa Armağan, bu tabirin Sultan Abdülhamit Han için de fazlasıyla geçerli olduğu görüşündedir. 1976-1909 tarihleri arası sis perdesini aralamak için Abdülhamit’i birkaç yönden inceleyen yazar, kitabı beş bölümden oluşturmuş: Abdülhamit’in Dünyası, Osmanlı’yı Ayağa Kaldırmak, Sınırların Ötesinde, Bir Darbenin Anatomisi, Soruların Ağında Abdülhamit. Başlıklardan anlaşılacağı üzere, Abdülhamit’in özel hayatından dış ülkelerle olan ilişkilerine, karalama kampanyalarından açıklanmayan yönlerine, yurdu demir ağlarla örme isteğindeki amacından hasta devleti ayağa kaldırma yöntemlerine, icraatlarına, entelektüel yönüne tahlillerde bulunarak, bir dizi okumalardan oluşuyor kitap.

1948′de David Ben Gurion’un İsrail Devleti’nin kurulduğunu açıklarken arkasında Abdülhamit’ten toprak koparmak için yıllarca ter döken ama başarılı olamayan Theodor Herzl’in fotoğrafını asmasını sorgulayan Armağan, Abdülhamit’in siyonizmle olan dansına da değinmiş. Avrupa’da zulüm görmekte olan Yahudi halkı için Filistin’den toprak parçası amacıyla sık sık Yıldız Sarayı’na gelen T. Herzl ile birlikte yaşanan oyunları, yararlandığı kaynakları da belirterek konuyu net bir şekilde özetlemiş. Hazır lafı gelmişken, kitapta yer yer bölüm sonlarında bulunan “Meraklısı için notlar” kısımları da, konuyu araştıracak, o konu hakkında okuma yapmak isteyecek okurlar için önemli. Örneğin “Abdülhamit’in siyonizmle dansı” bölümünün sonunda Theodor Herzl’in beş cilt tutan ve aslı Almanca olan günlüklerinden, günlüklerinin içeriğinden ve kitabın önceki çevirilerinden bahseden Armağan, Theodor Herzl ile Abdülhamit arasında oynanan diplomatik satranca da değiniyor.

Kitapta bulunan okuma parçaları da kitabı zengin kılmış. Hemen hemen her bölümün sonunda gün yüzüne çıkmamış belgeleri derleyip toparlayarak bölüm sonlarına eklemiş yazar. Yalnız burada bir hususu belirtelim, Theodor Herzl-Sultan Abdülhamit bölümünde okuma parçasında Abdülhamit Han’ın T. Herzl’e yazdığı cevabı İngilizce olarak, çevirmeden alıntılamış Armağan. Çevirip alıntılasaydı İngilizce bilmeyen okurlar için de daha iyi olacağı kanaatindeyim. İkinci bir husus da, Armağan’ın 1893 yılında düzenlenen Chicago Dünya Fuarı’ında İslamiyeti temsil eden isminin başına “Muhammed” ekleyen Alexander Russell Webb’den bahsederken “İslamiyet’in Amerika’daki misyoneri” şeklinde söz etmesi şık bir ifade olmamış. (s. 196) Armağan, Mehmet Doğan’ın Büyük Türkçe Sözlüğü’nde de geçtiği üzere misyoner kelimesini ikinci anlamı olan “kendini bir fikrin yayılmasına adamış kimse” olarak kullansa da, kelimenin ilk anlamı “Hıristiyanlığı yaymayı vazife edinmiş kimse”dir. Kendi medeniyetimize ait kavramları kullanmamızın, özellikle yazı konusunda dikkat etmemizin gerekliliği,Osman Toprak‘ın Dil ve İmkân kitabını hatırlattı. Özetle, dilin kültürden beslendiği için aynı zamanda bir kültürü de ifade ettiğini, dolayıyla da kendi medeniyetindeki kavramları öğrenmeden yabancı dillerle karşı karşıya getirilen insanın dil ile birlikte o dilin kültürünü de öğreneceğini söylemiştik. İnsanın kendi dilinin kavramlarına, yitik değerlerine, düşünsel yapıtlarına, edebiyatına, folkloruna, içinde yaşadığı topluma yabancılaşma ‘dil’den başlayacağından, bir medeniyet dil ile inşa olur, diline yabancılaşarak da çöker. Müslüman, hayatının her anında “tebliğ” vazifesinin bilincinde olacağından, İslamiyet’te Hıristiyanlıktaki gibi bir “misyoner” algısının/kavramının olmadığını, bu şekilde kullanmanın dilimize yakışık kalmadığını da söyleyelim.

Armağan, kitabın sonlarını Abdülhamit’in içki içmemesi, Abdülhamit’in Said Nursi ile karşılaşıp karşılaşmadığı, sansür meselesi gibi merak edilen sorulara ayırmış. Kitapta bahsetmediğim Abdülhamit’in Mustafa Kemal’i gençken hapse attırması, yurdu demir ağlarla örerek ulaşımın temellerini atması gibi ilginç orijinal bölümler de var. Abdülhamit ile yaptığı okumalarında yakın tarihe el atan yazarın, Abdülhamit’in Kurtlarla Dansı serisini devam ettirmesini bekliyoruz. Magazin tarihçiliğinden uzak, belgeli okumalarını edebi bir dille süslemesi, Mustafa Armağan’ın kitaplarını akıcı kılıyor.

Yunus Emre Tozal

http://www.milligazete.com.tr/makale/abdulhamit-bir-fikirdir-146978.htm

2. Abdülhamid’in Uyku Öncesi Kitap Okutma Adeti

II.Abdülhamid Han, iyi bir okuyucu idi. İlme aşıktı. Şezadelik yıllarında başlayan kitap okuma sevgisi ömrü boyunca hep devam etti. Çok zengin bir kütüphane yaptırdı. Dünyanın her tarafından getirilen eserlerle donatıldı.

Başarının Temel Sırrı: Cehaletten kurtulup alim olmaktır.

Sultan, gece yatmadan önce de kitap okuturdu. Kızı Ayşe Sultan, yazdığı hatıratında babasından bu konuda şunları nakletmektedir: “Gündüzleri beni meşgul eden işlerin ağırlığından kurtulmak,  zihnimi başka taraflara sevkedip düşüncelerimi defetmek ve rahat  uyuyabilmek için her gece odamda kitap okutuyorum. Okuttuğum eserler ciddi olursa büsbütün uykum kaçıyor. Onun için bir takım romanlar tercüme ettiriyorum.” Der ve gülerek ilave ederdi: “Küçüklüğümde dadım bana ninni söylerdi. Şimdi de okunan kitaplar aynı tesiri yapıyor. Esasen yarı dinliyor, yarı dinlemeden uykuya dalıyorum. İşte benim uyku ilacım budur.”

(Mehmet Aydın’ın İKİNCİ ABDÜLHAMİD HAN’IN LİDERLİK SIRLARI kitabından)

Sultan Abdülhamid Ve Türbedâr

Yavuz Sultan Selim’in türbesi Fatih’teki Yavuz Sultan Selim Camimin avlusundadır. Burada, II. Abdülhamid zamanında yaşayan bir türbedarı vardır. Bu türbedar fakir bir insandır, hanımı hamiledir. Bu hamile hanım bir sabah der ki: “Efendi, yine türbeye gidiyorsun. Canım kiraz istiyor. Akşam gelirken bir kilo kiraz âl da gel.”

Hamile hanımların bir şeyi canı çekti mi, onun alınması icap eder. Türbedar, “Tamam” der, türbeye gider, akşama kadar hizmetini görür. Fakat akşam eve gelirken kiraz falan alamaz. Kirazın okkası pahalıdır, satın alacak para yoktur. Akşam eve gelir, kapıyı açar açmaz hanım, “Hani kiraz, almadın mı?” diye sorar.

Boynunu büker, “Hanım, bugün işim çoktu, ayrılıp da çarşıya inemedim, yarın Allah nasip ederse alırım” der ve hanımı yarına atar. Yarın yine türbeye gelir, akşama kadar düşünür. “Bu akşam yine hanıma söz verdim, ben ne yapacağım?” der.

O gün ikindi üzeri kendi kendine düşünürken elindeki süpürgenin sapını Sultanın sandukasına vurur. Der ki: “Ey koca sultan, bunca senedir hizmet ediyorum sana, hiçbir himmetini görmedim. Hanım hamile. Bir okka kirazı dahi alamıyorum. Ne olur, himmet etsen de şu fakirlikten kurtulsam.”

Bu sözü sitem içerisinde söyler ve eve gider. Gider de, ”Söyleyenden ziyade, dinleyen arif olmak gerek” diyoruz ya, söyleyen türbedar, dinleyen de Yavuz Sultan Selim. Burada dinleyen herhalde söyleyenden ariftir. Bakalım, sonuç nasıl tecelli edecek?

Akşam hanım yine, “Hani kiraz?” deyince, boynunu büker, “Hanım, yarın mutlaka alacağım” der.

Üçüncü gün tekrar gelir, türbeyi açar, temizler, melul mahzun beklerken birden türbenin kapısında Padişahın faytonu görülür. İçerisinden bir emir subayı iner, koşa koşa gelir. “Efendi, türbedar sen misin?” der.

“Evet, benim” der.

“Çabuk, Sultan seni istiyor, giyin gideceğiz”

Adam şaşırır. Abdülhamid’in bir türbedarı çağırması, herhalde bir kusur sebebiyledir. Eli ayağı titrer, “Efendim, benim kusurum yok, bir yanlışlık olmasın, belki başkasını çağırıyordur” derken, “Türbedar sen değil misin?” diye emir subayı tekrar eder. “Benim” deyince de, “O halde buyur. Sultan seni çağırır, çabuk” der.

Eli ayağı dolaşarak Padişahın faytonuna atlar ve saraya getirilir. Sultan Abdülhamid’in huzuruna çıkarırlar.

Abdülhamid, “Türbedar sen misin?” diye sorar.

“Evet, efendim, bendenizim” der.

“Söyle bakayım, dedem Yavuz’un türbesinde dün neler oldu?”

Şaşırır, “Birşey olmadı efendim.”

“Türbedar Efendi, sana söylerim, dedemin türbesinde ne oldu, çabuk söyle!”

Titremeye başlar ve olayı hatırlar. Der ki: “Sultanım, hanım hamile, iki gündür kiraz istiyor, alamadım. En sonunda dün de elimdeki süpürgenin sapıyla Sultanımızın sandukasına vurdum ve onun himmetini istedim.”

Abdülhamid, “Anladım” der ve hemen çıkarır bir kese altın atar önüne. “Bir daha böyle birşey olursa, Cennetmekan dedemi rahatsız etme. Sen dün orada dedemin sandukasına vurmuşsun, o da bu gece sabaha kadar benim başıma vurdu, beni uyutmadı. ‘Niçin benim türbedarımla meşgul olmazsın?’ diye beni azarladı. Bir daha bir sıkıntın olursa dedemi rahatsız etme, doğru bana gel” der.

Bir kese altını aldıktan sonra türbedar geri dönerken, Padişah emir subayına emreder: “Bundan sonra Yavuz Sultan Selim dedemin türbedarlarının maaşı iki misli arttırılacaktır.” Ve böylece türbedar hem bir kese altın alır, hem de maaşı iki misline çıkarır.

http://www.sevde.de/Islami_yasama/soyleyene_bakma.htm

Sultan Abdülhamid’in Duası

O sene, bütün cephelerde paniğin başladığı, topyekûn, Arabistan’ın elden çıktığı, İngilizlerin Suriye ve Irak’dan, Fransızların Makedonya tarafından ana vatan sınırlarını toslamaya koyulduğu, Moskofların bütün Şark Anadolusunu derinlerine kadar işgal edip 1917 Rus ihtilâli yüzünden çekilmek zorunda kaldığı, halkın ekmek yerine saman tozu ve mısır koçanı yediği, yakmaya tezek ve kefen yapmaya bez bulamadığı mevsimde, bir gün Enver Paşa, Talât Paşa’yla beraber, Beylerbeyinde Abdûlhamîd’i ziyarete gidiyor.

Kendilerini karşılayan muhafız subay, Ulu Hakana haber vermeksizin yol gösterdiği için, kapısının önüne kadar geliyorlar.

Kapı yarı aralıktır ve Abdûlhamîd, sırtı kapıya doğru, seccade üzerinde dua etmektedir. Gelenleri görmüyor, gelenler de ona kendilerini göstermiyor. Enver Paşa, önde, yarı açık kapıyı biraz daha aralamış, olduğu yerden tabloyu seyretmekte… Abdûlhamîd, elleri hacet dergâhına uzatılmış, gözyaşiyle nemli bir dua sesi çıkartmakta:

- Allahım; bana yapılanları helâl etmiyorum! Şahsıma yapıldığı için değil, milletime yapıldığı için affetmiyorum! Milletime yapılan fenalıklardan, yarın, senin Hesap Gününde davacıyım!

Öbür İttihatçılara nisbetle içinde bir saffet kırıntısı kalmış olan Enver Paşa, bu duayı işitince, çarpılıp kalıyor, Hünkârın huzuruna çıkamıyor, geriye dönüyor, Talât Paşayı kolundan çekerek sürüklüyor, rıhtımda bekleyen istimbota götürüyor ve orada, ağlaya ağlaya, Talât Paşa’ya diyor ki:

- Başımıza ne geldiyse bu adama yaptıklarımızdan geldi ve daha ne gelecekse o yüzden gelecek!..

İstikbaldeki gerçek Türk Tarihçisinin kulağına fısıldadığımız bu vak’a hakikîdir ve babam Fazıl Beyin amca oğullarından ve Kısakürek’lerden, İttihatçıların İaşe Nâzırı Kara Kemal tarafından, dayım ve yine eski İttihatçı Kerim Milâr’a anlatılmıştır. İttihatçıların polis teşkilâtında yüksek dereceli bir memur ve birçok yerde Emniyet Müdürlüğü yapmış olan dayım, Kara Kemâl’den naklen derdi ki:

- İttihat ve Terakki’nin Türk ve milliyetçi kadrosu, Abdülhamîd’în ne büyük, hattâ emsalsiz bir Padişah olduğunu biliyor, fakat onu makamına iade etmek ve tutulan istikameti değiştirmek için vaktin geçmiş olduğunu esefle görüyordu. İttihatçılık hareketinde eser müessiri aşmış ve gizli tesir (Yahudi ve Mason tesiri) artık istikamet değiştirmeyi imkânsız hale getirmişti. Nitekim Abdülhamîd’in cenaze namazında hüngür hüngür ağlamaktan kendisini alamayan Talât Paşa bu ince ruh ukdesinin ilancısı olmuştur.

(Necip Fazıl Kısakürek – Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han – Büyük Doğu Yayınları – 14. basım – S. 626-627)

Abdülhamid Han’ın Ebedî Filistin Vasiyeti “Miras” İle Beyazperdede

Gerek ele aldığı ilginç tarihî öykü, gerekse içerdiği iddialı aksiyon sahneleri ve özel efektlerle daha çekim sürecinden itibaren kendisinden sıklıkla söz ettiren “Miras” adlı yapıt, önümüzdeki cuma günü ülke çapında gösterime giriyor. Senaryosu Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Destek Kurulu tarafından da beğenilerek yapım desteği almaya hak kazanan filmin drama sahnelerini Aydın Sayman, aksiyon sahnelerini ise Tarkan Özel yönetti. Filmin zengin Türk oyuncu kadrosunun yanı sıra, Hindistan bağlantılı öyküsü nedeniyle Bollywood’dan bazı ünlü oyuncular da geçtiğimiz aylarda Türkiye’ye gelerek kendileriyle ilgili bölümlerde rol aldılar.

“Filistin topraklarının veraseti” gibi son derece hassas ve tartışmalı bir konuya değinen “Miras”ın gerek siyonist çevreleri, gerekse vaktiyle o toprakları Yahudi çetecilere yağmalatan İngilizleri çok kızdıracağı kesin. Son derece önemli siyasal mesajlar içeren filmin öyküsü kısaca şöyle:

Yeni bir ülke kurma plânı yapan Yahudi sözcüleri, Filistin topraklarının kendilerine devri karşılığında ekonomik açıdan sıkışmış durumdaki Osmanlı’nın bütün dış borcunu ödeyeceklerini söylemektedirler. Ancak, dönemin lideri 2. Abdülhamid Han bu onursuzca teklifi kabul etmez ve Yıldız Sarayı’nda kendisini ziyarete gelen Siyonist temsilcileri “Kanla kazanılmış vatan toprağı, parayla değil ancak kanla geri verilir” diyerek huzurundan kovar. O görüşmeden sonra dünya siyonizminin bir numaralı hedefi haline gelen Abdülhamid Han çeşitli ordu entrikalarıyla tahttan indirilince, Kerkük’teki araziler bu kez dönemin Osmanlı istihbarat örgütü Teşkilât-ı Mahsusa’ya geçecektir. Geriye kalan son Osmanlı savaşçıları bu kutsal görevlerini gelecek kuşaklara başarı ile aktaracaklarını söylerlerken, bir anda aradaki uzun yılları aşar ve günümüz Türkiye’sine geliriz. Osmanlı’dan sonra Müslüman kanıyla yıkanan bu huzursuz topraklardaki petrol rezervinin kullanım hakkı için verilen amansız mücadele, 2000′li yıllarda da bütün şiddetiyle sürmektedir.

GDY Film tarafından çekilen “Miras”ta Kaan Girgin, Kaya Akarsu, Suavi Eren, Haldun Boysan, Şafak Güçlü, Levent Özdilek, Yusuf Azuz, Serhan Süsler gibi Türk sinema ve tiyatro dünyasının önemli isimlerinin yanı sıra, İngilizce oyuncu James Barron ve Hintli sanatçılar Shweta Aggarwal ile Suniel Shetty de yardımcı rolleri paylaşıyorlar.

Basın gösterimini merakla beklediğimiz “Miras”ın, Türk sinemasında nicedir üst düzey örneklerinin hasretini çektiğimiz bir alt-tür olan “tarihsel serüven” alanında “Son Osmanlı: Yandım Ali”den sonra yepyeni bir dönüm noktası oluşturmasını diliyoruz.

Kaynak: http://yenisafak.com.tr/Sinema/default.aspx?t=11.03.2008&i=104295

Abdülhamid Han Büyük Padişahtı

Tarihçi Yazar Mustafa Turan, ‘Artısıyla Eksisiyle Sultan 2.Abdülhamit Han’ kitabının tanıtımında yaptığı konuşmada ilginç ayrıntılara değindi. Yıkılmak üzere ‘Hasta Adam’ olarak nitelendiren Osmanlı’yı 33 yıldır ayakta tutma başarısı gösteren Abdülhamit Han’ın hükümdarlığının 5, yılında Atatürk’ün dünyaya geldiğini hatırlatan Turan, Atatürk’ün Abdülhamit Han’ın açtığı okullarda eğitim gördüğünü, tahttan indiğinde ise Kurmay Yüzbaşı rütbesinde bir subay olduğunu dile getirdi. Abdülhamit hükümdarlığı olmasaydı Osmanlı’nın çok kısa sürede yıkılacağını kaydetti.

“Atatürk, Abdülhamit’in hatıratına asla hakaret ettirmemiştir”

Yazar Turan, Atatürk’ün Abdülhamit Han’ın hatıratına hakaret ettirmediğini tarihten alıntılarla anlattı. Atatürk devrinin en önemli yazarlarından Nazif Tepedenlioğlu’nun 2. Meşrutiyet’in ilanından yarım asır sonra 50. yıl anısına Hürriyet Gazetesi’nde bir yazı dizisi kaleme aldığını hatırlatan Turan, Atatürk’ün Tepedenlioğlu’nu çağırarak şu sözleri söylediğini belirtti:

“Yazını okuyorum. Hürriyetin ilan edildiği zaman küçük bir çocuk olman lazım. Fakat tebrik ederim o günleri iyi canlandırıyorsun. Yalnız Abdülhamit’i hiç sevmediğin belli. Sevme Abdülhamit’i. Gene de sevme. Sakın fakat hatıratına hakaret edeyim deme. Senin neslin biraz daha temkinli kararlar vermeye alışmalı. Bak çocuk, şahsi kanaatimi birazcık söyleyeyim. Tecrübe göstermiştir ki, toprakları üstünde yaşayan insanların çoğunun ahvali meşkuk (Ne ocakları şüpheli) ve hudutları yalnız düşmanlarla çevrili bir büyük devlette Abdülhamit’in idare tarzı azami müsamahadır(En yüksek hoşgörüdür). Hele bu idare, 19. yüzyılın son yıllarında tatbik edilmiş olursa.”

Kaynak: http://www.milligazete.com.tr/haber/abdulhamit-han-buyuk-padisahti-81808.htm

Sultan Abdülhamid’in Aile Hayatından 138 Kare Bir Kitapta Buluştu

Kültür A.Ş., “Sultan II. Abdülhamid’in Aile Albümü” isimli kitapla bir dönemi karelerle gözler önüne seriyor.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden Kültür A.Ş.,  Sultan II. Abdülhamid’in çektirdiği fotoğraflardan oluşan Yıldız Arşivi’nden, sultanın ailesini ve Yıldız Sarayı’nın günlük yaşamını konu alan aile fotoğraflarını “Sultan II. Abdülhamid’in Aile Albümü” isimli bir kitapta topladı. Kitap, “Sultan II. Abdülhamid Han Arşivi İstanbul Fotoğrafları” ile başlayan ve “Sultan II. Abdülhamid’in Arşivinden Dünya” ile devam eden serinin üçüncü kitabı. “Sultan II. Abdülhamid’in Aile Albümü”, tüm siyasi hayatı didik didik edilen II. Abdülhamid’in ailesi ile ilgili ilk albüm çalışması olup,  saraya ve saray yaşamına farklı bir bakış açısı getiriyor.

İlk Osmanlı anayasası olan Kanun-i Esasi’yi ilan etmesi, 1877’de ilk meclisi açması Sultan II. Abdülhamid’in başlattığı yeniliklerden sadece birkaçıydı. Oysa son dönemde Abdülhamid’in çok da bilinmeyen bir özelliği, belki de tüm bunların önüne geçti: “Fotoğraf”. Sultan II. Abdülhamid’in fotoğraf ve fotoğrafçılığa olan ilgisi sayesinde oluşan Yıldız Fotoğrafları, çekildikleri dönemle ilgili sadece Osmanlı sınırları için değil tüm dünya için görsel bir belge niteliği taşımakta, bu da onu dünyanın en önemli fotoğraf arşivi haline getirmektedir. Arşivde 962 albüm ve 36 bin kare fotoğraf bulunmaktadır. Bu fotoğraflarda dünyanın çeşitli yerlerinde üretilen silahlardan, Hicaz Demiryolları yapımına, büyük İstanbul depreminden, Kanada’daki yerli halka kadar çok geniş ve renkli bir yelpazede fotoğraflar bulunuyor.

Sultan II. Abdülhamid’in bu büyük ve önemli fotoğraf arşivi içinde 9 albüm, 700 fotoğraf, sultanlar ve şehzadeler için ayrılmıştır. 700 fotoğrafın büyük bölümü -fotoğrafların ziyan edilmemesi düşüncesi ile- birbirinin tekrarı karelerden oluşmaktadır. Sultan ve şehzadelere ait albümlerden bazıları birbirinden farklı yaprak süslemeleriyle dikkat çekmektedir.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden Kültür A.Ş.’nin ilk kez gün ışığına çıkardığı özel fotoğraflardan oluşan bu kitapta, Sultan II. Abdülhamid’in büyük oğlu Mehmed Selim’in torunu Abdülkerim Osmanoğlu’nun “Büyük Dedem Sultan II. Abdülhamid”, Gültekin Çizgen’in “Abdülhamid ve Fotoğraf” ve Prof. Dr. Nurhan Atasoy’un “Görsel Tarihin Tapusu” başlıklı yazıları da yer alıyor. Prof. Dr. Atasoy yazısında Yıldız Fotoğrafları ile ilk karşılaşmasını ve fotoğraflar üzerinde gerçekleştirdiği yıllar süren çalışmayı, emeği ve özveriyi anlatıyor.

“Sultan II. Abdülhamid’in Aile Albümü”ndeki fotoğraflar Yıldız Sarayı’ndan kesitlerle başlıyor, şehzade ve sultanların fotoğraflarıyla devam ediyor. Kitapta, Sultan Abdülhamid’in yanı sıra Sultan Abdüllaziz ve Sultan Abdülmecid’in soy ağacından şehzade ve sultanların özel fotoğrafları bulunmaktadır. Aslında bu, Sultan Abdülhamid’in tahtan indirilerek öldürülen amcası Sultan Abdüllaziz’in çocuklarını kendi çocuklarından ayırmadığının “resmi” bir kanıtıdır. Fotoğrafların dizilişinde hanedan geleneğine uygun olarak öncelik şehzade fotoğraflarına verilmiş, sultan fotoğrafları şehzadelerden sonra yer almıştır.  Kitapta ayrıca içinde padişah fotoğraflarının yer aldığı iki albüm daha bulunuyor. Sultan II. Abdülhamid Han’dan önceki şecereyi içeren bu karelerin üzerine padişahların doğum tarihleri, tahta çıkış tarihleri gibi önemli ayrıntılar da not düşülmüş. Kitap “harem”e girebilen saray fotoğrafçıları Abdullah Frères (Abdullah Kardeşler) ve Vasilaki (Basile) Kargopoulo ile ilgili bilgilerle son buluyor.

İBB Kültür A.Ş. tarafından Türkçe – İngilizce olarak yayımlanan “Sultan II. Abdülhamid Han Aile Albümü” toplam 138 fotoğraftan oluşuyor. Kitap, İstanbul Kitapçısı’ndan veya www.istanbulkitapcisi.com adresinden temin edilebilir.

Kaynak: http://www.ibb.gov.tr/tr-TR/Pages/Haber.aspx?NewsID=17677

Ve İlk Görev Suikast Selâmlığı…

Osmanlı sultanı II. Abdülhamid’in otuz üç yıllık saltanatı, suikast girşimlerinin de toplamıdır. Kadir Tanır, en son romanı Suikast Selâmlığı’nda bu konuyu irdeliyor. Roman, İver Yayınları tarafından yayınlandı.

Suikast Selâmlığı dört bölümden oluşuyor. Yemin, Şah Açmazda, ‘Fedai’ Avında-1, ‘Fedai’ Avında-2, Yer Gök ‘Suikast’, Bir Maymun Kayboldu, Şeytan(ım)la Hasbıhal… bu dört bölümlük yolculuğun duraklarından yalnızca birkaçının adı.

İttihat ve Terakki’ye fedai olarak kabul edilen Cemil, romanın ana karakterini oluşturuyor. ‘Paşa’ Yakup, suikast düşüncesiyle yaşayan muhalif bir kişilik olarak yer alıyor Suikast Selâmlığı’nda. Hüsrev Paşa, onun yeğenleri Tevfik ve Şevket dillendirdikleri II. Abdülhamid düşmanlığıyla, okuyucuya kimi tanıdık isimleri çağrıştırıyor. Galip ve Mehlika ise, Cemil’in hayatında önemli yeri olan iki farklı “dünya”.

Türkiye Yazarlar Birliği’nce 2008 yılının en iyi romancısı seçilen Kadir Tanır, farklı roman tekniğiyle, toplumsal sorunlarımızın kaynaklarını ustaca irdeliyor. Yazar, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, siyasal hayatımızda yaşanan hayâl kırıklarını, bir kez daha hatırlatıyor bizlere..

Kadir Tanır, romanını II. Abdülhamid’in itiraflarıyla sonlandırıyor. Aynı cesareti bizlerin de sergileyebilmesine bir çağrı Suikast Selâmlığı.

“Kurşun kafasının üzerinden, bir arşın havadan geçti, gitti duvara çarptı, bahçeye doğru sekti. Bir anda onunla yüz yüze geldik. Gözlerimin içine öyle bir bakış baktı ki dizlerimin bağının kesildiğini hissettim. İkinci kurşunu sıksam oracıkta işi biterdi. Bunu biliyordu. Ama yüzünde korkudan eser yoktu. Hatta meydan okuyor gibiydi.”

Kaynak: http://www.milligazete.com.tr/haber/suikast-selâmligi-144416.htm

Sultan Abdülhamid’in Hafızası

Sultan, 19′uncu Asrın son yıllarında kabul ettiği bir şefire soruyor:

-Ekselans sizi gözüm ısırıyor! Acaba nereden görmüş olabilirim?

-Görmüş olabileceğinizi zannetmiyorum, haşmetmeâb; belki yarım asırdan beri memleketinize ayak basmış değilim!..

-Demek yarım asır kadar evvel buradaydınız!..

-Evet, haşmetmeâb; muhterem pederiniz Abdülmecîd Hân devrinde babam sefarethanenin birinci katibiydi. Bir gün elçilik heyetiyle beraber huzur-u şahaneye kabul edildiğimiz zaman ben de babamın yanındaydım ve 9 yaşlarında bir çocuktum

-Tamam! Ben de o zaman 10 yaşlarında var – yoktum ve kafes arkasından elçilik heyetini seyrediyordum. Demek sizi o zamandan hatırlıyorum!..

9 yaşlarında bir çocuğu, aradan 50 yıl geçtikten sonra, kendisi de aşağı yukarı aynı yaşta olarak tanıyabilmenin ifade ettiği hafıza kuvvetine denk ikinci bir misal bulunamaz kanaatindeyiz.

(Necip Fazıl Kısakürek – Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han – Büyük Doğu Yayınları – 14. baskı – s.365)

Milliyetçi Padişah

Evet, Abdülhamîd Hân, milliyetçi bir Padişahtı ve bu duygusunu, esas bildiği ümmetçilik ruhunu örselemeksizin, aynı ruha tâbi kılarak muhafaza etmenin sırrına ermişti. Onun gözünde her şey ruhî muhtevadan yani iman ve İslâm’dan ibaretti; kavimcilik de ancak bu ruhî muhtevaya liyakat, riayet ve hizmet belirttiği nispette tutunabilirdi.

Bu gayeyledir ki, idaresi altındaki koca imparatorluğun, Arnavut, Arap, Çerkez, Laz, Boşnak, Tatar, Gürcü, Türk’e yakın veya uzak bütün unsurlarını Hassa Ordusunda ve muhafız birliklerinde toplamış, bu arada ana vatan unsuru Mehmedcikler yatağı Anadolu ve Anadolulu’ya da daima aynı ölçünün emri altında, o ölçüye ehliyet bakımından hususi bir kıymet vermiş ve saf Anadolu çocuklarından bazı birlikler kurdurtmuştu.

Fakat, İslâmî gayeye tâbi bu milliyetçiliğini asla açığa vurmuyor ve bu nazik yol üzerinde bir ayrılık çıkmasından, daimi vehmi sayesinde kaygı duyuyordu. Bir vak’a, onun, bu milliyetçi cephesini pek canlı olarak gösterir.

Kendisi daima bir demir karyola üzerinde sürdüğü gayet sade hayat planı içinde, bir sabah penceresini açıp bahçeyi seyretmeye başlar. O sırada Anadolulu bir bahçıvan çiçekleri ve tarlaları sulamaktadır ve Padişahtan haberi yoktur.

Bahçıvan’ın yanına yine Padişahtan haberi olmayan bir genç Arnavut subay gelir. Bahçıvan birdenbire farkına varamadığı bu subayın üzerine su mu sıçratır, ne olur, şu veya bu sebepten öfkelenen subay, bahçıvana:

-Pis Türk!

Diye haykırır.

Ve işte o zaman, Ulu Hakan Abdülhamîd Hân’ın pencereden sesini duyarlar:

-Unutmayınız ki, ben de bir Türküm!

Arnavut subay, Padişahı görünce donup kalır ve korkusundan hemen oracığa düşüp bayılır.

Abdülhamîd, pencereye doğru koşanlara:

-Kaldırın şu patavatsızı buradan!..

Diye hitap eder ve gözden kaybolur.

(Necip Fazıl Kısakürek – Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han – Büyük Doğu Yayınları – 14. basım – s. 341-342)

Abdülhamid Donanmamızı Mahvetti!

Abdülhamîd düşmanlarının iddiası şudur:

-Abdülâziz devrinde, İngiliz donanmasından sonra gelen ve bütün dünyada ikinci sırayı tutan donanmamızı mahvetti. Koca donanmayı, işe yaramaz tekneler halinde atalete mahkûm etti, Halic’e tıktı ve ona hiç bir hayat hakkı vermedi.

Bu anlayış, daima olduğu gibi, çukuru tepe görürcesine tersine bir idraktir; ve Abdülhamîd’in girift bir zemin üzerindeki faziletini, basit bir planda, rezil sanmaktadır.

Evet; Abdülhamîd, Avrupalı bezirganların yalan yere dünyada ikinci olduğumuzu söyleyerek bizi kandırdıkları o koca donanmayı atalete bıraktı, Halic’e tıkdı ve ona büyük bir rol vermedi…

Niçin mi?

Dünya çapında bir anlayışa erdiği için…

İlmî ve riyazî bir kat’iyetle, donanma, dünyanın her yerinde üç unsura dayanır.

Materyal, yâni gemi…

Personel, yâni idareciler…

Muharrik kuvvet, yani o gün için kömür…

Batının istikrazlarımızın, yâni borç aldığımız paralar mukabilinde bize sattığı gemiler, yelkenden buhar makinesine yeni geçilmiş olduğu ve her gün meydana yeni bir terakki geldiği için, baştan başa modası geçmiş ve ekseriyetle harp hattı dışına çıkarılmış teknelerdi. Batılı hem bir taraftan borçlandırıyor, hem de öbür taraftan, karşılığında kıymetten düşmüş gemileri bize en yüksek fiyatla satarak çifte kâra geçiyor, ayrıca da bizi büyük bir nimete konmuş olmakla da pohpohluyor ve biz bunların hepsini birden yutuyorduk. Bize satılan gemilerin tonilâto tutarı ile top sayısını ele alarak da, adî bir kemiyet hesabına göre kendimizi dünyada ikinci deniz kuvveti sayıyorduk. Kimse tonilâto ile kuvvet hesabı yapılamıyacağını, dubaların da muazzam tonilatoları bulunduğunu hesap edemiyordu.

Toplara gelince, acaba iki kilometre menzilli 1000 top mu daha kuvvetli, yoksa onun beş misli menzilli 100, hattâ 10 top mu? Siz Sarayburnu’ndan attığınız gülleleri Moda Koyuna ulaştıramazken, düşman sizi Büyük Ada’ da dökecek…

Bu mu kuvvet?

Bu halde olan donanma materyalimize karşılık personelimiz, kökünden yoktu. Zaten böyle bir personel mevcut olsaydı, satın alınacak gemilerin vasıfları bilinmiş olurdu. Abdülâziz’in donanmasında sevk ve idareciler kadrosu, sırmalı elbiseler içinde o gemileri beklemeye memur, tamamiyle bilgisiz ve tecrübesiz bir kalabalıktan ibaretti.

Muharrik kuvvete gelince, düne kadar malımız olan Musul, Kuveyt ve Hicaz petrolünden ne kadar istifade edebiliyorduysak ve bugün bile öz petrollerimizden ne derece faydalanabiliyorsak, Zonguldak ve Ereğli kömür havzasından o nispette bir verim sağlayabiliyorduk.

Netice:

Materyal: Modası geçmiş gemiler…

Personel: Mevcut değil…

Muharrik kuvvet: Personele yakın vaziyette…

Ve sonra:

-Donanman var, niçin kullanmıyorsun? Suali ve suçlaması…

Bu donanmanın, nazariyede on misli üstün olduğu Rus donanmasına karşı Türk-Rus harbinde ne aciz duruma düştüğünü gösterdik ve bahsi gelince işin içyüzünü anlatacağımızı söyledik. İşte yeri: Tuna’ nın giriş noktasına yakın yerlerde Rus topçusunun ateşi altında sakat kuşlar gibi can veren ne tabiye ne de sevkalceyşini düşünebilen bu donanma, bir an o kadar aciz mevkie düştü ki, Batum’a asker ve askeri planları taşıyan bir nakliye gemimiz, olduğu gibi Rusların eline geçti. Yâni açık denizde birkaç miskin Rus harp gemisine karşı nakliye gemilerimizin himayesinde bile aciz kaldık. Bu en hafif tabiriyle ve ilmî bir bedahetle, dünyada derecesi ikinci olan bir donanmanın hakikatte hiçliğiydi.

Yunan harbinde de donanmamızın, duvar oyuklarına saklanmış böcekler gibi ortadan silindiği ve meydanı Yunan harp gemilerine bıraktığı ayrı ve hazin hakikat…

İşte Abdülhamîd, donanma bahsindeki «dünyada ikinci» yalanının rezaletini anladı ve onu bir kenarda bırakıp bütün kuvvetini kara ordusuna verdi. Kara ordusunu, zamanın en modern silahları olan Martini ve Gra tüfekleriyle teçhizatlandırdı; ve kendi iradesiyle verdiği ilk savaş olan Yunan harbinde bu ordunun ne olduğunu gösterdi. 40 gün içinde Atina önlerinde göründü ve Yunanlılara pes ettirdi.

Nasıl bir kedinin ayaklarına arslan pençesi takılacak olursa, o kedi, kendi zayıf uzvuyla tedarik ettiği günlük gıdasından da olur, taşıyamayacağı yalancı pençeler yüzünden bir çukurda kalıp ölmeye mahkum bulunursa, Abdülhamîd de, öz bünyemiz içinde ve yavaş yavaş beslenmedikçe böyle bir donanma yükünün kurtuluş değil ölüm getireceğini anladı, onu makineye karşı tabiî bir tekamül seyrine bıraktı ve hem iktisadî, hem ruhî mânaya dikkat etti. Yoksa çepeçevre denizle kuşatılmış bir imparatorluğun savunmasında donanmanın rolünü bilmiyor değildi. Fakat her yarım işin hiçten kötü olduğunu bildiği için «hep»i yapamayınca «hep» sanılan «hiç»in zararlarından korunmak ve «hep»in gününü beklemek istedi.

Abdülhamîd’in donanma mevzuunda gösterdiği bu dâhice siyaset, İngilizlerin gözünden kaçmamış ve İngiltere’nin dünyaca meşhur Amirallik Dairesi, neşrettiği bir eserde, Abdülhamîd’in bu cephesini, en üstün anlayış olarak övmüştür.

Garbın, hilesini yutturamadığı Abdülhamîd’i yine Garp takdir ediyor da biz yerin dibine geçiriyoruz.

Buna, ahmaklıkla karışık alçaklık derler.

(Necip Fazıl Kısakürek – Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han – Büyük Doğu Yayınları – 14. baskı – s. 298-301)

Sultan Abdülhamid’in Edison’a Yaptığı Teklif

Elektrik sahasındaki âmil keşifleriyle meşhur (Edison)u adım adım takip ettiği, nihayet kendisine resmen başvurup Türkiye’ye gelmesini istediği, çalışmalarına burada devam etmesini teklif ettiği, Amerika’da kazandığı paranın tam yirmi mislini takdime de hazır olduğunu bildirdiği, fakat kâşifin bu tekliflere iltifat göstermediği, tarihi bir hakikattir.

İşte, yepyeni bir cephesiyle daha Abdülhamîd.. Faziletlerinin belki en küçüğü olarak müspet bilgiler manzumesine ve eserlerine gösterdiği bu anlayışlı saygı ve hikmeti takdir kendisinden sonra hiçbir devirde kıvamını bulamamış ve madde dehâsının istinat ettirileceği ruh, kökünden harap edilmiştir. Kala kala ruhsuz ve köksüz bir madde süsü.

(Necip Fazıl Kısakürek – Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han – Büyük Doğu Yayınları – 14. basım – s.258)

Abdülhamîd Din Kitaplarını Yaktırıyor!

Abdülhamîd hakkındaki İttihatçı, Mason, Yahudi, (Lö-vanten), kozmopolit ve Batı emparyalizması ajanlarının uydurduğu masallar o kadar gülünç, iğrenç ve havsala yakıcıdır ki, bunlardan yalnız bir tanesini, o da basın yönünden ele alıp aydınlığa çıkarmak geri kalanı izah edebilir.

Ziyaüddin, yani «dinin ışığı» ismindeki Meşrutiyet Şeyhülislâmı, daha doğrusu Şeyh-ül ifsad’ı, Padişahın halline fetvada gerektirici sebep olarak onun din ve şeriat kitaplarını yaktırdığını iddia eder.

Abdülhamîd’in ne çapta bir mü’min ve din bağlısı olduğunu, bahsi gelince anlayacağız. Şimdi şu kadarını bildirmekle yetindim ki, Abdülhamîd, bütün Osmanlı hanedanı içinde en üstün dindardır ve onda bu ulvî duygu, imkân sınırlarını çatlacak derecede taşkındır. Nasıl olur da din ve şeriat kitaplarını yaktırabilir? Ona dünya imparatorluğunu verseler ve en küçük şeriat ölçüsünü bir ân için silmesini isteseler, kabul etmediği takdirde de bütün vatanı istilâ edeceklerine inandırsalar, acaba «peki» demesine ihtimal düşünülebilir mi? Bu sözleri demeyecek bir kâfir bulunamazken «Şeyhülislâm»ın, kâfirden beter bir münafığın, hem de «fetva» diye ortaya attığı küfürnameye ne buyurulur?

Şeyhülislâmlık taslayan münafığın, küfür iddiasını dayadığı vakıayı öğrenin de, Abdülhamid’in ne çapta bir müslüman ve ne türlü bir iftiraya kurban olduğunu dehşetler içinde görün!..

içindeki küfür karanlığına din ışığı ismi verilen sahte Şeyhülislâm Ziyaüddin’in, yakıldığından bahsettiği kitaplar, gerçekten ateşe verilmiş, hem de Çemberlitaş hamamının külhanında ateşe verilmiştir. Bunlar Celâl Paşa’nın Maarif Nazırlığı zamanında, her biri yüksek din ve ilim adamlarından kurulu «Teftiş ve Muayene Encümeni»nin zararlı olduğuna kanaat getirdiği 150 çuval kitaptır ki, belki yarısından fazlası sözde dinîdir. Mevzuları dini olan bu eserler din incelik ve gerçeklerinden haberi olmayan kimselerce belki de maksatlı olarak kaleme alındığı için yayınlanmalarına müsaade edilmemiş ve zaptedilerek çuvallar içinde saklanmıştır.

Yani, dini bozan eserler din adına, din ölçüsüyle yasak ediliyor. Bir müddet sonra da evvela Kâğıthane Çayırı’nda, daha sonra Maarif Nezareti bahçesinde yakılmaları düşünülüyor. Fakat dumanları göğe çıkacak olan böyle bir yangının etrafa dehşet ve heyecan vereceği düşünülerek kitapların açıkta yakılmasından vaz geçiliyor, en temiz vasıta olarak bir hamam külhanı hatıra geliyor ve bunun için Çemberlitaş hamamı seçiliyor. Halktaki hayâl ve düşmanlardaki tezvir mizacı bu ya; 150 çuval kitabın alevler içinde kömürleştiğini gören ve duyanlar, acaba içlerinde ne var diye merak etmeden hükmü basıyorlar:

-Abdülhamîd din kitaplarını yaktırıyor!

Tersine; Abdülhamîd, din maskesi altında dini bozan kitapları yaktırıyor. !

Aradan şu kadar yıl geçtikten sonra da bütün gayeleri imân vecd ve sistemini yıkıp, yerine başka bir heyecan ve şekil getirmek isteyenlerin sahte Şeyhülislamı, bu hareketin dine aykırılık olduğuna dair fetva vermekten, Hak ve halk ölçüsüyle ne korkuyor, ne de utanıyor. Herhalde bu fetvayı verirken, bir gün Hakkın huzuruna çıkacağından da emin bulunmuyor. Fakat başında sarık ve sırtında cübbe taşımakta ve kullar görsün diye kıbleye dönmekte devam ediyor.
«Maarif Nezareti Teftiş ve Muayene Encümeni» tarafından zararlı bulunup yaktırılan bu 150 çuvallık kitaplar hakkında Abdülhamîd’e verilen raporlar, kelimesi kelimesine malûmdur ve mahut kitabın 587, 588, 589′uncu sahifelerinde göz önüne serilmiştir.
O halde, Ulu Hakan ve Müminlerin Emîri hakkında verilecek fetva, onun, şeriatı korumak için şeriat adına düzenlenen yalancı eserleri yaktırdığı, yani dine en büyük hizmeti ettiği şeklinde olmalı değil miydi?

(Necip Fazıl Kısakürek – Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han – BüyükDoğu Yayınları – 14. basım – S. 200-201)

Tahir Paşa

Tahir Paşa, Debreli bir Arnavut olup son derece güçlü kuvvetli ve hudutsuz sâdık bir insandı. Abdülhamîd’e yakınlığı ise onun şehzadeliği zamanında başlıyordu. Genç yaşında İstanbul’a gelip kayıkçılık ve kaldırımcılık yapan Tahir Paşa Abdülhamîd ile ilk münasebetini şöyle anlatır:

«-İstanbul’da gayet kuvvetli bir Hırvat vardı. Kimse onun sırtını yere getirememişti. Önüne her çıkanla kavgaya tutuşur ve onun pestilini çıkarırdı. Ben Hırvatın lâfını duyunca onunla boy ölçüşmeye karar verdim. Üsküdar’da Hırvatın hemen her zaman oturduğu kahvehaneye gittim. Adam nargile ve kahve içmekte… Birkaç adım ilerisinde bir noktaya da, taş üzerine bir elma koymuş… Herkes elmaya dokunmadan dışından dolaşıp geçmeye mecbur…. Elmaya dokunmak, Hırvatı dövüşe davet etmek demek… Ben kahveye girince eğilip elmayı aldım ve bir kere ısırdıktan sonra Hırvatın suratına saldım. Herif yerinden fırlayıp üzerime çullandı ve aramızda bir kapışmadır başladı. Birkaç saniye geçmemişti ki, Hırvat suratı kan revan içinde upuzun yere serilmiş ve bir daha doğrulamaz hale gelmişti. Herkes etrafımı sarmış beni hararetle tebrik ediyorlardı. Şehzade Abdülhamîd Efendi vakayı duymuş… Beni yanına çağırttı. Şaşırdım ve ürktüm. Ben âdi bir ameleden başkası değildim. Bir kaldırım amelesi, koca bir şehzadesinin huzuruna nasıl çıkar, hangi lisanla konuşabilirdi? Bunu, haberi getiren adama söyledim. Gitti. İkinci bir haberci geldi ve Şehzadenin beni mutlaka görmek istediğini bildirdi. Bunun üzerine gittim. Beni, şu andaki Efendimizin şehzadeliği zamanında huzurlarına çıkardılar. Hitapları şu oldu: Sen benim yanımda ve muhitimde kal! Cesaret ve gözüpekliğin hoşuma gitti. Kendilerine, bu teveccühe lâyık olmadığımı söyledim ama inandıramadım. Hali o kadar soylu, edası o kadar sevimli, hususîyle bakışı ve sesi o kadar sihirliydi ki, bir anda kendisine aşık oldum ve emrini cana minnet bildim. İşte otuz seneyi aşkın bir zamandan beri yanlarındayım ve hiçbir kere inkisara uğradığım olmadı. O zamandan başlayarak, kendilerine, hudutsuz bir sevgi ve bağlılıkla yapışmış bulunuyorum. Askerliğin en küçük rütbesinden başladım ve en büyük rütbesine kadar çıktım. Hedefim daima Padişahın korunması oldu. İyi ve fena hiçbir dakikalarında Efendimi bırakmadım. Kendisini daima iyi kalbli ve cömert gördüm. Benim için bu dünyada tek bahtiyarlık, Pâdişâhımın karşısında durup o tatlı sesini duymak ve parlak gözlerini seyretmekti.»

Bu tabloda Abdülhamîd’in insanları nasıl seçtiğine ait bir işaret bulunduğu gibi bu insanların kendisine ne türlü bağlı olduklarına dair de bir delâlet vardır.

Dobra dobra konuştuğu, Pâdişâhın yüzüne karşı bile hakikati söylemekten çekinmediği herkesçe malûm ve meşhur Tahir Paşa’nın şu ifadesinde Abdülhamîd, insanları teshir-i müstesna şahsiyetiyle ortadadır.

Tahir Paşa, Hünkârın yanına, canı ne zaman isterse girmeye mezundu. Pâdişâhın en geniş itimâdına mazhar bulunduğu gibi kendi maiyeti tarafından da büyük mikyasta itimâda mazhardı.

(Necip Fazıl Kısakürek – Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han – Büyük Doğu Yayınları – 14. basım – S.179,180)

Abdülhamid’in Soğanlı Yumurtası, Sarayda Yemek Hırsızlığı, Padişahlara Arzuhaller…

“Sofranız nur, haneniz mamur olsun!” sözü Osmanlı’da boşuna söylenmemiş. Çünkü Osmanlı’da yemek kültürü oldukça önemliymiş. Yemek deyince, Padişahların her birinin bir başyemeği varmış. Söz gelimi Sultan II. Abdülhamid’in en çok sevdiği yemek soğanlı yumurtaymış. Hatta soğanlı yumurtayı kim iyi yaparsa o ödüllendirilirmiş.

Özellikle de Ramazan ayının 15’inde Hırka-i Saadet ziyaretleri yapılır ve aynı gün Topkapı Sarayı’nda iftar yemeği yenirmiş.

“Sultan Abdülmecid’den itibaren bu iftar yemekleri Enderun efendileri tarafından ve aralarında gizliden gizliye bir yarış varmış gibi hazırlanır, yemek sahanlarını örten ve üzerine bağlı kumaşlara iliştirilmiş kâğıtlara da isimleri yazılırmış…

Padişah iftar yemeklerinden tatmakla birlikte en ziyade soğanlı yumurtayı önemser ve beğenirse bu yemeği yapan kişiyi kendine kilerci başı seçermiş…

Hemencecik soğanlı yumurta da neymiş deyip geçmeyin! Soğanlı yumurtanın yapılması, pişirilmesi çok büyük bir marifet gerektirirmiş. Enderun efendilerinin verdikleri bilgilere göre soğanlı yumurtanın pişirilmesi üç buçuk saat sürermiş. Onun hem lezzetini, hem de pişirilmesini yalnızca erbabı bilirmiş…”

Abdülhamid ise tahta geçtikten sonra Dolmabahçe Sarayı’nı pek kanıksamamış. Onun tercihi Yıldız Sarayı olmuş. Tabii Saray menüsünde soğanlı yumurtanın büyük yeri olmasına karşın Osmanlı mutfağının en zengin yemekleri bir biri ardına tevali edermiş.

Sarayda başmabeyinci olarak çalışan Lütfi Simavi’nin anlattığına göre, yalnızca Padişah için değil, her büyük memur için ayrı ayrı sofralar kurulurmuş. Pek çok masrafı olan bu hâlin başlıca sebebi, Mabeyn-i Hümayun memurlarının bir araya gelmelerine mani olmak için imiş. Bu, padişahın tedbir mesabesindeki bir arzusundan kaynaklanmaktaymış. Bu masraflı işten kurtulmak için Lütfi Simavi ile Halid Ziya Bey birlik olup, bu israfı sona erdirmek için, ayrı sofra kurmak yerine, sarayda tabldot usulünü ikame etmişler. Lâkin bu girişimleri bütün görevliler tarafından kabul edilmekle birlikte harem ağaları tarafından ciddi bir muhalefetle karşılanmış. Bazı mutfak çalışanları da bu uygulamaya karşı çıkanların arasında yer almışlar. Bunun özel bir sebebi varmış. Mutfaktaki vazifeliler, saray mutfağından aşırdıkları çeşitli yemekleri, âdeta alenî bir şekilde sarayın yakınındaki evlere sattıkları için sarayın yakınındaki evlerde yemek pişirilme külfeti olmazmış. Ta Sultan Abdülmecid zamanında başlayıp Saray bütçesini büyük sarsıntılara uğratan bu çirkin adet, nihayet Simavi ve Uşaklıgil’in ciddi çabalarıyla engellenmek cihetine gidilmiş. Padişahın hususi sofracıbaşısı ise, dışarıya yemek satma konusunda epeyce direnmiş. Bunun nedeni de çok büyük bir gelir kapısının ortadan kalkması imiş. Nihayet büyük baskı ve kontrollerle uzun senelerdir kökleşmiş olan bu çirkin gidişatın da önüne geçilmiş.

Padişaha sunulan arzuhallere gelince; genelde padişahlar halk içine çıktıkları zaman halk tarafından talep ve şikâyet içeren dilekçeler verilirmiş. Lâkin padişaha arzuhali vermek de ayrı bir maharet gerektirmekteymiş. Halk tarafından kimi arzuhaller hasır yakarak, kimi bir kamışın ucuna takarak, kimi arzuhalde büyük vaveylalar kopararak ancak Sultana takdim edilebilirmiş. Arzuhal sahibi sultanın namaz kılacağı camiye girebilirse, sultan camiye teşrif ettiğinde bağırarak şikâyetini duyurabilir ve gayesine vasıl olabilirmiş.

Yalnız adab ve erkân gereği, arzuhallerin Sultanların camiye gelirken verilmesi usuldenmiş. Namaz çıkışı arzuhal vermek pek uygun bir davranış değilmiş. Hatta Sultan Abdülhamid’in saltanatının ilk yıllarında halk, padişahın yanına yaklaşarak arzuhalini bizzat elden verebiliyormuş. Sonradan güvenlik sebebiyle halk padişahlara yaklaştırılmamış, bunu yerine arzuhalleri padişah adına görevli memurlar toplamaya başlamış. Yine Abdülhamid döneminde ellerinde veya boyunlarında asılı kırmızı atlastan çantaları olan görevliler, arzuhal vermek isteyenlerin padişahı taciz edici bağırışlarını engellemek, hareketlerini kontrol etmek için arzuhalcilerin yanlarına giderek dilekçelerini almakla padişahın ve halkın işi kolaylaştırmışlar.

Bugün de arzuhallerin Başvekil’e, -bundan sonra da Cumhur reisine- vermenin en etkili yolu, camiye giriş çıkışlarında olacak herhâlde. Bu nedenle bir an önce bahsi geçen makamlar, her hangi bir kargaşaya mahal vermemek için harekete geçip tedbirlerini almalı ve korumalardan birini halkın arzuhallerini toplamak için görevlendirmelidirler.

Devlet adamlarından bahis açmışken, Sühreverdi’nin belirttiği -devletin sağlamca durması ve memleketin huzur içinde devamlılık arz etmesi için- devlet adamlarında bulunması gereken yüksek özellikleri sayarak yazımızı bitirelim:

1- Adaletli olmak, 2- Akıllı olmak, 3- Cesur olmak, 4- Cömert olmak, 5- Yumuşak huylu olmak, 6- Vefalı olmak, 7- Doğru olmak, 8- Şefkat ve merhamet sahibi olmak, 9- Sabırlı olmak, 10- Affedici olmak, 11- Şükredici olmak, 12- Temkinli olmak, 13- Bilgili olmak, 14- Namuslu olmak, 15- Vakar sahibi olmak…

FAHRİ GÜVEN

http://www.milligazete.com.tr/makale/abdulhamidin-soganli-yumurtasi-sarayda-yemek-hirsizligi-padisahlara-arzuhaller-98361.htm

Abdülhamid’den Bugüne Değişmeyen Oyunlar

Doktor Mehmed Şakir’in yazma eseri, II. Abdülhamid’in 1890′dan itibaren izlediği hac sağlığı siyasetinin esasını oluşturmuş, yeniden gün yüzüne çıkmış: “Halife II. Abdülhamit’in Hac Siyaseti”. Anlaşılabilir bir üslûp ile kaleme alınmış olan eser yayına hazırlanırken mümkün olduğunca yazarın üslubuna ve imlasına sadık kalınmış.
1880′li yılların başında Asya ve Avrupa kıtalarında başlayan ve uzun süren Kolera salgını, başkent olan İstanbul’u tehdit etse de, Osmanlı idarecilerinin kenti korumak için aldıkları çeşitli tedbirler sayesinde atlatılmıştı. Hindistan’dan Mısır’a yayılan Kolera hastalığı, Paul Dumont’un “Yahudiler,
Araplar ve Kolera: 19. Yüzyıl Sonunda Bağdat’ta Cemaatler Arası İlişkiler” kitabına göre şehirde cemaatler arası çatışmalar çıkmasına, fiyat artışlarına, hırsızlığın artmasına ve daha da önemlisi kent nüfusunun yüzde beşinin kaybına yol açmıştı. Ama asıl acı kaybı Donald Quataert’a göre Mekke yaşayacaktı: hac sırasında tam 40,000 kişi kolera salgınından dolayı hayatını kaybetti.

Asıl felaket şimdi başlayacaktı: Avrupalılar kolera salgınının yayıl-masını hac ibadetinden sorumlu tuttular, Uluslararası toplantılar düzenlediler. Fransa, Rusya, Avusturya gibi Müslüman tebaası olan ülkeler de, kolera salgınının bulunmadığı zamanlarda bile umûmun sağlığı ve tebaalarının korunması bahanesiyle Müslüman tebaalarının Hicaz’a gitmelerini engellemişlerdir. Batılı Güçler, hac mevsimlerinde Hicaz’da ortaya çıkan kolera salgınlarının şiddetli olduğu dönemlerde sözde insanî gerekçelerle meseleyi milletlerarası politika gündeminde canlı tutarak, buraya müdahale için hukukî bir zemin oluşturmaya gayret etmişlerdir. Hicaz’ın ve hacıların sağlık durumunu düzenlemek gerekçesiyle toplanan milletlerarası sağlık konferanslarında alınan kararlar, salgın hastalık bahanesiyle doğrudan Hicaz’a ve Osmanlı hukukuna müdahaleye fırsat veren kararlardı. 1894 Paris, 1897 Venedik Sağlık Konferansları bu girişimlerin en uç noktasını oluşturmaktaydı.

Kolera istatistiklerinin tutulduğu kaynaklarımıza göre, salgın Rusya’da başlıyordu, 800 bin kişi koleradan hayatlarını kaybetmişti. Koşullar Osmanlıların büyük tehlikenin kendilerinden hiç de uzak olmadığını görmelerini sağlayarak, önlemler alınmasına vesile oldu.

Boğaz’dan geçecek gemilerin aranmasından, yabancı gemilere izin vermeyen katı kurallar, her ne kadar önlem alınırsa alınsın kolera salgınının önünü kesemedi ve önce Trabzon’da etkili olan kolera, daha sonra Erzurum, Erzincan ve Van’a, Edirne ve Selanik’e sıçradı. Cem Emrence’nin araştırmalarına göre Doğu sınırındaki İran, Osmanlı-lardan tıbbi yardım talebinde bulunmuştu. Karadeniz kıyısında Beserabya Bölgesi, Orta Avrupa’da Peşte kenti ve Almanya aynı dönemde salgınla karşı karşıyalardı. Daha da önemlisi, hem salgının çıkış noktası hem de salgın tartışmalarının merkezinde olan Mekke, koleraya yenik düşmüştü.

Avrupalı devletlerin hac konusunda izledikleri siyaset yanında, koleranın hac mevsimlerinde kutsal topraklarda ortaya çıkması üzerine aralarında doktorlar ve seyyahların da bulunduğu bazı Avrupalıların İslâm dini ve hac ibadeti hakkında yaptıkları maksatlı ve olumsuz yayınlar,  dünya kamuoyunu yanlış bilgilendirmiş, Osmanlı Devleti aleyhine bir durum ortaya çıkmıştır. Bunlara karşı mücadele edenlerin başında, yaptığı ilmî yayınlarla askerî doktor Mehmed Şakir Bey gelmektedir. Farklı tarihlerde veba ve kolera gibi bulaşıcı hastalıklar hakkında tıbbî araştırmalarda bulunmak ve hacıların sağlık durumlarına nezaret etmek üzere özel görevlerle Hicaz, Hindistan, Bağdat, Basra, Kamaran Adası, Yemen’de bulunan Mehmed Şakir, Haydarpaşa Hastanesi doktorlarından Mehmed Şakir Bey, bu tür yayınlara reddiyeler yazmıştır.

Şu anda oynanan oyunlar da aynı oyunlar!

Geçtiğimiz günlerde Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) domuz gribini küresel salgın ilan etmesinin ardından dikkatler toplu yapılan hac ibadetine çevrildi. Diyanet’ten sorumlu Devlet Bakanı Faruk Çelik’in, “Bu yıl hac iptal edilebilir.” açıklaması, hacı adaylarını tedirgin etti. Yıllardır sıra bekleyen hacı adaylarını, domuz gribi yüzünden bir yıl daha kutsal topraklara kavuşamamanın endişesi sardı. Tartışmalara son noktayı Suudi Arabistan Sağlık Bakanı Abdullah el Rabia koydu. Ertelemenin şu an için söz konusu olmadığını belirten Rabia, yaşlı, hamile ve özürlülere bu sene ibadetlerini ertelemeleri tavsiyesinde bulundu. Devlet olarak insan sağlığına karşı her türlü önlemi aldıklarının altını çizen bakan, Müslümanların kutsal topraklara gelmeden önce domuz gribine sebep olan H1N1 ve diğer grip aşılarını yaptırmalarını istedi. El Rabia, ülkelerinde şu ana dek 81 domuz gribi vakası görüldüğünü, bu hastaların çoğunun tedavi edildiğini aktardı. Suudi Arabistan, dünyada paniğe yol açan hastalığa karşı önlemlerini artırdı.

Dünyada domuz gribi sebebiyle ölenlerin sayısı 300′e, bildirilen domuz gripli vaka sayısı ise 60 bine ulaştı. DSÖ, hastalığı 1-2 yıl sürmesi beklenen, sınırları aşan salgın ilan etmişti.

Doktor Mehmed Şakir’in yayına hazırlanan “Hicaz’ın Ahvâl-i Umûmîye-i Sıhhiye ve Islahât-ı Esâsîye-i Hâzırasına Dair Bazı Müşahedât ve Mülahâzât-ı Bendegânemi Hâvi Bir Lâyiha-i Tıbbîye”  adlı yazma eseri, II. Abdülhamid’in 1890′dan itibaren izlediği hac sağlığı siyasetinin esasını oluşturmuş, yeniden gün yüzüne çıkmış: “Halife II. Abdülhamit’in Hac Siyaseti”. Anlaşılabilir bir üslûp ile kaleme alınmış olan eser yayına hazırlanırken mümkün olduğunca yazarın üslubuna ve imlasına sadık kalınmış; ancak, gerekli görülen yerlerde cümle bölünmesi, yeni paragraf oluşturulması, açıklanması gereken noktalara dipnotlar eklenmesi gibi uygulamalar yapılmış.

Şu anda oynanan oyunları daha farklı açılardan görebilmeniz için, Gülden Sarıyıldız

Ayşe Kavak’ın hazırladığı Timaş Yayınları’ndan çıkan “Halife II. Abdülhamit’in Hac Siyaseti” kitabı ilginizi çekebilir. Bu çalışma Hac Siyaseti alanında yayınlanmış ilk çalışma.

http://www.milligazete.com.tr/haber/abdulhamidden-bugune-degismeyen-oyunlar-138920.htm

Abdülhamit Dönemi Kültürü Ve Serveti Fünun Edebiyatı

Sultan II. Abdülhamit döneminin kültür hayatı bugüne kadar sağlıklı bir biçimde değerlendirilememiştir. Çünkü o dönemin muhalifi olan İttihatçıların II. Meşrutiyet sonrası her şeye hâkim olması, Mütareke ve Cumhuriyet dönemleri boyunca da aynı dünya görüşüne mensup insanların kültür hayatını yönlendirmesi yüzünden o döneme tek yanlı bakış var. Bu da Tanzimat Fermanı’nın kültürel hedeflerine ulaşmaya çalışan Abdülhamid’in eğitim seferberliğine girişen maarif politikasını bile çarpıtır.

Özellikle 33 yıl süren bu dönemin istikrarlı ama sınırsız özentiyle geliştirilen batıcılık açısından baskıcı karakterinin tabii sonucu olarak sosyal ve siyasal hayatla ortaya çıkan kültür ve sanat faaliyetleri, kısıtlı bir hürriyet atmosferinde oluşmuştur. O dönemin şiirinin de bu baskı atmosferinden kendini kurtarması mümkün değildir. Esasen sansürün sanata çok yönlü etkisi olur ve bazı kısıtlamaların her zaman kötü sonuçları olduğu da söylenemez. Fakat bu kısıtlayıcı tavrın topluma yansıması da önemli.

Elbette sansür her sanat dalında aynı etkiyi oluşturmaz ve kültür hayatıyla sanat faaliyetlerinde bir dizi modalarla gelişen farklı bir hastalığa dönüşebilir. Bu anlamda, Sultan II. Abdülhamit döneminin kültür hayatı çok yönlü araştırmalara konu olacak niteliktedir. Eğer bu dönemin istikrarlı kültür ve eğitim politikası olmasaydı, Tanzimat edebiyatının ülkücü karakteri Milli Edebiyat dönemindeki gibi sığ bir atmosferde sürer gider, İkinci Tanzimat Nesli, Ara Nesil ve Servet-i Fünun yazarları ortaya çıkamazdı. Bu bakımdan 20. yüzyılın başında Yeni Edebiyat adına üzerinde durulacak nitelikte bazı metinler ortaya çıkabilmişse, bunları II. Abdülhamit dönemi kültür hayatının zenginliğine borçluyuz.

Toplumun romanı ve hikâyesi

Meclis-i Mebusan’ın Sultan II. Abdülhamit tarafından kapatılmasıyla birlikte siyasal faaliyetlerin tatil edilmesi, Avrupai düşüncelere sahip Jön Türklerin ülkedeki faaliyetlerini kültürel alanla sınırlamalarına sebep oldu. Bunun sonucu olarak, Tanzimat sonrası edebiyat anlayışını benimseyen şair ve yazarların gazeteci ve politikacı dikkatlerle oluşturdukları sığ bir ürün kalabalığıyla karşı karşıya kalındı. Öyle ki, vatanperverlik duygusunu benimsetmek için basit bir sahne diliyle yazılan Namık Kemal’in Vatan yahut Silistre piyesinin 100′den fazla benzerinin sonraki yıllarda yazıldığı bile söylenir.

Namık Kemal’in İntibah romanı çizgisinde pek çok roman yazıldığını, Cezmi adlı tarihi romanından çok bununla Türk romanının etkilediğini ifade etmek durumundayız. Romantik üslûbunun İkinci Tanzimat nesli tarafından realizme kayan bir tarzda sürdürüldüğünü söylemek de mümkün.

II. Abdülhamit döneminde eser veren entelektüel şahsiyetlerin üzerinde ağır bir siyasî baskı olduğu söylenir ki, bu da onları basit söylemlerden soğuttuğu gibi bazen nitelikli eserlere de yönetmiştir. Her biri birer romanıyla dikkati çeken Samipaşazâde Sezai’nin Sergüzeşt, Mizancı Murad’ın Turfanda mı Yoksa Turfa mı, Recaizâde Ekrem’in Araba Sevdası ve Nabizâde Nâzım’ın Zehra gibi eserleri dikkate değer. Bunların II. Abdülhamit dönemini yansıtan birer ilk eser olduğuna ihtimal vermek zor ve Servet-i Fünun romancılarına hareket noktası olmaması gerçekten romanımız için bir talihsizliktir.

Daha da önemlisi, Ahmet Mithat Efendi gibi hikâye ve romanın her türünü denemiş ve oldukça da başarılı örnekler ortaya koymuş bir birikimden yararlanmayı hiç düşünmemiş, kendi edebiyat geleneğini hepten inkâr eden bir tavırla eser vermiş bu neslin kayıp bir nesil olduğunda hiç şüphe yok. Fakat ironik olan şey şu: Bu yanlış ve kayıp neslin yanlış ve köksüz edebiyat anlayışı hâlîtibarda…

Bu toplumun romanıyla hikâyesini yazmaktan çok kendi hülyalarıyla dar çevrelere ait meselleri yazarak yazı hayatına başladıkları görülen Halit Ziya ile Mehmet Rauf’un ciddi bir sosyal endişe taşımadıkları görülüyor. Birer devlet memuru olarak sürdürdükleri günlük hayatın içinde bulundukları toplum ile devletin tarihi ve coğrafyasıyla da ilgisi olduğu söylenemez.

Basit duygulanımlarla sığ merhamet hikâyeleriyle aşk süsü verdikleri hovarda maceralarını anlatmayı marifet sayan bu neslin öncüleri olan Halit Ziya ile Mehmet Rauf”un Aşk-ı Memnu ile Eylül romanları dışında üslûp başarıları ortaya koyan eserleri yok gibidir. Bu romanların dilindeki yapaylık ve yabancılık o hale gelmiştir ki, zamanla kendileri veya yakınları tarafından bu romanlar çok geçmeden sadeleştirilerek yayınlanmak zorunda kalmıştır.

Servet-i Fünun romancılığının ahlâki zaaflar taşıdığı ve toplumu kötü yönde etkileyebileceği kaygısı daha başlangıçta, Tevfik Fikret tarafından dergide yazdığı yazılar ve arkadaşlarıyla yaptığı konuşmalarla ortaya konmuştur ama sosyal kaygı taşımayan Halit Ziya ile onun yörüngesindeki Mehmet Rauf bu kaygılara yabancıdır. Hüseyin Cahit’le birlikte topluma açılmayı deneyen bu akımın ciddi bir başarı göstermediği ve 10 yıl kadar süren heyecan dalgasının kısa zamanda dağıldığı görüldü.

Ömer Seyfeddin’in Milli Edebiyat adına Servet-i Fünun anlayışını eleştirmesiyle birlikte bazı tavırlarının gözden düştüğünü, ama bu telâkkinin Cumhuriyet döneminde yeniden hortladığını söyleyebiliriz. Toplumda Servet-i Fünun kahramanlarına özenerek yetişen nesillerin durumunu Peyami Safa pek çok romanında, özellikle Sözde Kızlar adlı eserinde çok sert biçimde eleştirmiştir.

Şiir dilinin yabancılaşması

Namık Kemal’in hitabeti andıran şiir dilindeki basitliğe tepkiyle oluşan Abdülhak Hamid’in şiir telakkisi ilgi görür. Onun tek kitaplık şiirleriyle piyeslerinin karmaşık ve sahneye uyarlanamayan garip dili, Servet-i Fünun anlayışının temelini oluşturmuştur. Recaizâde Ekrem’in bu şiir anlayışına övgüleriyle yetişen Mekteb-i Sultani talebelerinin yazdığı şiirler, bu hastalığın ve alafranga sanat telakkisinin yaygınlaşmasına yol açmıştır. Birinci Tanzimat nesline göre estetik kaygılarla eser veren İkinci Tanzimat nesline mensup olan Hamid’in yanı başındaki Recaizâde Ekrem’in karşısında Muallim Naci’nin dil zevki ve geleneği sürdüren sanat anlayışı, Ahmet Mithat Efendi’nin desteğine rağmen genç kuşaklar tarafından fazla benimsenmez. Hatta popülerlikleri bahane edilerek Ahmet Mithat Efendi ile Muallim Naci’nin küçümsendiği de söylenebilir. Bu alafrangalığı ilke edinen kolaycı tavırla taklit eğilimlerine kızan Ahmet Mithat Efendi, Servet-i Fünun anlayışını benimseyenleri “dekadan” diyerek eleştirir.

Bütünüyle II. Abdülhamit döneminde ortaya çıkan Servet-i Fünun edebiyatının hikâye ve romanla şiirde sergilediği örneklerin estetik başarıları bir yana, batılı ve özellikle de Fransız şiir telakkisiyle büsbütün yabancı ve rahatsız bir psikolojiyi yansıttığı görülmektedir. Bu da Muallim Naci, Ahmet Mithat Efendi ve Ömer Seyfeddin’den başka o dönemde yaşayan kültür adamlarından kimseyi rahatsız etmez; sonraki edebiyat tarihçilerimiz de Recaizâde Ekrem gibi bu rahatsızlığı anlamlı bulur.

Tevfik Fikret ve Cenap Şehabettin’in öncülüğünde gelişen ve Fransa’daki Parnasyen akımın sanat anlayışını benimseyen Servet-i Fünun şiir dili, her bakımdan geleneksel şiirimizin dil, sentaks ve kültür dünyasından uzak bir züppeliği yansıtır. Şiir diliyle resim yapmaya çalışan bu iki şairin kültür çevrelerinde anlaşılmadan takdir edilmesinden ötürü, genç nesiller tarafından şuursuzca taklit edildiğini görüyoruz. Hatta Ahmet Haşim, Mehmet Âkif ve Yahya Kemal gibi çağdaş şiirimizin klasiklerinin bile gençlik dönemindeki şiir denemelerini Servet-i Fünun etkisiyle yazdıkları bilinir. Bu anlayışın bir hastalık sendromu gibi zaman zaman ortaya çıktığını ve bu kültürden beslenen aydınların şiiri olan İkinci Yeni anlayışını da açıkça yönlendirdiğini görüyoruz. Çağdaşlığın “batılılaşmak” sanıldığı gibi çağdaş sanatın da bir tür züppelik gibi algılanmasına bu dönemin yazar ve şairleri sebep olmuşlardır.

O dönemde yaşayanlarda siyasal baskının doğurduğu bazı psikolojik bozukluklar olduğu ve bunların da edebi eserlerde yansıdığı görüşüne hak vermemek mümkün değil.

Öte yandan, baskıcı yönetimin şiirde züppelik ve yabancılık sendromuna yol açtığı ve taklitçi bir edebiyata zemin hazırladığı görülür. Bu durumun nesir yazarlarında daha farklı ve bazen olumlu etkileri olduğu, birer romanları ve pek çok hikâyeleriyle tanınan, biraz önce adlarını zikrettiğimiz yazarların eserleriyle ortadadır.

Öte yandan, aynı baskıcı karakterdeki yönetim döneminde eser veren Halit Ziya ve Mehmet Rauf’un eserlerinde ise Tevfik Fikret ve Cenap Şehabettin’in şiirlerinde görülen rahatsız atmosfer aynen görülür. Bunların yanı başında, dil ve edebiyatımıza hizmetleriyle tanınan Ahmet Mithat Efendi ve Muallim Naci’nin dinî ve millî kültürümüzü tercih ederek Sultan II. Abdülhamit’i anlamaya çalışmaları, onlar açısından ciddî bir okuyucu kaybına yol açmıştır, ama kültür geleneklerimizi de yaşatmıştır.

Ahmet Haşim, M. Âkif ve Yahya Kemal’i Servet-i Fünun yanlışlığına karşı uyaran elbette bu geleneklerden yola çıkan Ömer Seyfeddin’le eleştirileri olmuştur. O çağdaşlığı yerlilik olarak görür. İronik bir durum olarak da Abdülhamit yönetimini eleştirenler sonraki yıllarda hep o dönemi özlediler.

Kısacası, kültür hayatıyla edebiyatımızın bu çok önemli ve aslında çok da hareketli dönemini iyi anlamadan, etraflı araştırmalarla doğru değerlendirmeden belki de yerli ve güçlü bir kültür hareketi oluşturma imkânı da yoktur. Çünkü önceki dönemlerin hata ve sevapları doğru değerlendirilmeden yerli ve evrensel nitelikli, böylece çok güçlü bir tavır ortaya koymanın imkânı da yoktur.

MUSTAFA MİYASOĞLU

http://www.milligazete.com.tr/makale/abdulhamit-donemi-kulturu-ve-servet-i-funun-edebiyati-137274.htm

Sultan Abdülhamid Tahtından İndirilmemiş Olsaydı

Sultan Abdülhamid 1918′de, mahpus tutulduğu Beylerbeyi Sarayı’nda vefat etti. 1909′da düzmece 31 Mart Vak’ası bahane edilerek Jön Türkler, İttihadçılar, Masonlar, Dönmeler tarafından tahttan indirilmeseydi, devleti on sene daha idare etmiş olacaktı.

Merhum Sultan bir siyaset dehası idi. Tahtta kalmış olsaydı:

1. Balkan Harbi’nin çıkmasına meydan vermezdi.

2. Savaş çıksaydı bile, Osmanlı devleti mağlub olmazdı.

3. Rumeli’de toprak kaybetsek bile, yine de elimizde bugünkü Trakya’nın birkaç katı toprak kalırdı.

4. Arap dünyası ile aramızda kopukluk olmazdı.

5. Birinci DünyaSavaşı’na girmezdik.

6. Türkiye’de bugünkü korkunç kopukluklar, krizler ve ârızalar olmazdı.

Şu hususu da belirtmek isterim: Her insan gibi Sultan Abdülhamid’in de hatâları olmuştur. Lakin, yukarıda beyan ettiğim gibi o bir siyaset dâhisiydi. Onun 33 sene koruduğu, ayakta tuttuğu Devlet-i Osmaniye’yi Jön Türkler, İttihadçılar on senede yıktılar.

1908′de Kanun-i Esasiyi yeniden yürürlüğe koyduktan, Meclis-i Meb’usan seçilip toplandıktan sonra Sultan Abdülhamid bu rejime de intibak etmiş, Yıldız Sarayı’nda meb’uslara (milletvekillere) büyük bir ziyafet vererek onlarla çok samimî şekilde görüşmüştür.

Sırp, Bulgar, Yunan devletleri, Jön Türklerin siyasetsizlikleri ve basiretsizliği yüzünden bizim aleyhimizde birleşebilmişlerdir. Sultan Abdülhamid onların birleşmesine yol açmaz, imkân vermezdi.

İç siyasete karışan, darbe yapan bir ordu yüzünden Balkan Savaşı hezimetine uğradık ve 500 küsur yıldan beri Müslümanların elinde olan büyük ve zengin toprakları birkaç ay içinde kaybettik; milyonlarca Müslüman öldü, yerini yurdunu kaybetti, perişan oldu.

Batı’da Sırplar Osmanlı ordusunu darmadağın etti. Doğuda Bulgarlar Çatalca’ya kadar dayandı. Selânik’teki Jön Türk Tahsin Paşa, bir kurşun atmadan bütün orduyu silahlarıyla birlikte Yunan’a teslim etti.

Balkan devletleri arasında anlaşmazlık çıkmasaydı, Edirne’yi bile geri alamayacaktık.

Bir ülke hürriyet, adalet, musâvat, uhuvvet naraları ve şarkılarıyla ayakta tutulamaz.

İttihadçılar zamanında Beyazıt’tan Sirkeci’ye kadar yol kenarlarındaki darağaçlarında ölüler sallanmıştır.

İttihadçıların talanları yazmakla bitmez.

Adalet dediler zulüm getirdiler.

Uhuvvet (kardeşlik) şarkıları okudular; kin, düşmanlık ve nefret getirdiler.

Eşitlik dediler nepotizmin, ayırımcılığın, particiliğin en kötüsünü sergilediler.

Hürriyet dediler esaret ve kölelik getirdiler.

İttihadçıların üç büyüğü Enver, Talat ve Cemal Paşalar, Birinci Dünya Savaşı bozgunundan sonra Alman denizaltılarıyla yurt dışına kaçmıştır.

1915′te düşman devletler Çanakkale Boğazı’nı zorlarken, Padişahın, Meclisin ve hükümetin Eskişehir’e nakli düşünülmüş ve harekete geçilmişti. Beylerbeyi Sarayı’nda tutulan Sultan Abdülhamid’e bir heyet gönderilip Anadolu’ya nakl edileceği bildirilinde, merhum Hakan ve Halife şu cevabı vermişti:

-Çanakkale Boğazına benim yaptırdığım istihkâmlar duruyorsa düşmanlar orayı geçemez ve aşamaz. Şayet geçecek olurlarsa, Bizansın son imparatoru Konstantin gibi çarpışarak ölmeyi yeğlerim.

Osmanlı devletini ve hilâfetinin mezarını kazdılar, başımıza bugünkü dert ve krizleri getirdiler ve hâlâ utanmadan Sultan Abdülhamid’e sövüp sayıyorlar.

MEHMET ŞEVKET EYGİ

http://www.milligazete.com.tr/makale/sultan-abdulhamid-tahtindan-indirilmemis-olsaydi-142689.htm