​Şahsa değil, devlete sadakat

sahsa_degil_devlete_sadakat_1463076104_662

Dedem Cennet mekan Sultan II. Abdülhamid Han, batıdan bağımsız bir politikanın takibi ve içte huzurun temini için bütün yetkilerin sarayda toplanmasına karar verdiğinde Babıali’nin yani hükümetin bütün yetkilerini saraya taşır ve ülkeyi buradan idare etmeye başlar.

Bu politikası nedeniyle idari, iktisadi, askeri, mali gibi bütün ülke meseleleri ile temas etme imkanı bulur.

Sultan II. Abdülhamid Han, yanında bulunan insanların bir kısmından vazifeleri gereğince işinde ehliyetli ve mahir olmasını arzu eder, diğerlerinde ise bilgiden ziyade sadakate önem verirdi. Vükela ile kendisi arasında aracılık yapan mabeyincilerin eğitim, söz kavrama ve aktarma, tebliğ liyakati ve kabiliyetine önem verir, bunlardan başka aradığı şey kayıtsız şartsız sadakat ve itaatti. O, bu sadakati şahsına değil, devlete sayardı.

Sultan, kendisini tahttan indirmek amacıyla Selanik’ten İstanbul’a gelen, toplama ve düşman silahlarını taşıyan hareket ordusu çapulcularına karşı harekete geçilmesini talep eden kumandanlara; çarpışılmamasını, Müslüman kanı dökülmemesini sık sık tembih etti ve emirler verdi. İsteseydi yalnız Taksim ve Taşkışla’daki eğitimli asker ve sadık subaylar, gelen çapulcu alaylarını darmadağın edebilirdi. Fakat kardeş kanının dökülmesini istemedi.

Ama karşısındakiler aynı alicenaplığı Sultan Abdülhamid Han’a göstermedi. 27 Nisan 1909’da asilerin attığı top sesleri sarayın duvarlarında yankılanmaya başladı. Çocuklar, kadınlar korku ve dehşet içinde kaldı. Sultan Abdülaziz’in Hal’i ve kendisine yapılan suikast ve işkenceler, hatırına geldi. Üçüncü ordu ile gönüllü Bulgar müfrezesi ve Sırp, Yunan, Yahudi, Arnavut çetecilerden müteşekkil bir ordu İslam halifesinin sarayına dayanmış ve onu devirmeye çalışıyordu. Ne hazin bir tablo ve ne hazin bir sessizlik.

Sultan Abdülhamid kendisini tahttan indirmek için gelenlerin kimler olduğunu öğrenince ağzından şu sözler dökülmüştür: “Bir Türk padişahına, İslam halifesine ‘hal’ kararını bildirmek için bir Yahudi, bir Ermeni, bir Arnavut ve bir nankörden başkasını bulamadılar mı?” 

Sultan Abdülhamid kendisini ceddi Fatih Sultan Mehmet Han’ın fethettiği İstanbul’dan Devlet-i Aliye’nin payitahtından uzaklaştırıp sürgüne göndermek isteyenlere ise şunları söylemiştir; “Ben burada ölmek isterim. Ecdadımın medfeni buradadır. Beni götürmek istemeniz meşrutiyete mugayirdir.” 

Şurası bir hakikattir ki davası hak olanlar her zaman müsterih bir ruh halindedir. Maneviyatı güçlü liderler Allah’ın izni ile her zaman galip gelir. En sıkıntılı anlarında Allahu Teala’ya (C.C) iltica ederek ona sığınır. Sultan II. Abdülhamid Han’ı bütün saldırı ve sıkıntılara karşı ayakta tutan elbette ki onun güçlü imanı, rabbine tam teslimiyeti olmuştur.

Şehzade Abdulhamid Kayıhan Osmanoğlu…

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Aşağıdaki kutucuğa uygun rakamı yazınız (Sayı İle) *

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.